PAVLUS VE TAHRİF

Levent AKINCI

Yahudiler nasıl ki hakikisiyle uydurmasıyla ilâhî haber, emir ve yasaklardan tutun, tarih, siyer, soy kütükleri vs tabiri caizse Yahudi din ve edebiyatına dair ellerinde olan ve bir çoğu da elleriyle uydurmuş oldukları ne varsa hepsinden bir şeyleri bir araya toplayıp “Tevrat budur” diyerek bu günkü Muharref Tevrat’ı oluşturmuşlarsa;

Hıristiyanlar da kadîm vahye isnâd edilen çeşitli kelâmdan tutun, Mesih’e isnad edilen çeşitli sözler, havarilere ve cemaate isnâd edilen bir kısım sözler, kimi sahih kimi sahte veya meçhûl bir kısım kişilere isnâd edilen sözlere, mektup ve kehânetlere ve menkibelere, kısacası Hıristiyan din, tarih ve edebiyatına dair ellerinde olan ve elleriyle uydurdukları her ne varsa hepsinden derleyip toplamış ve “İncil” budur diyerek bu günkü Muharref İnciller’i ortaya koymuşlardır. Zalim tâğut “Roma” devletinin gözetiminde ve denetiminde. Hatta Roma’nın talimatıyla ve tahrifatıyla demek daha isabetli olacaktır.

Bununla birlikte hâlâ daha çok çok az da olsa vahiy olan yerler de mevcuttur, bilhassa muharref Tevrat’ta. En azından mânâen.

Lâkin Allahualem ki; mevcut muharref İncil’de geçen ve az da olsa tümden tahrif olmamış bir kısım İsa Aleyhisselam hadisleri vardır ve onlardan birisi de şu olsa gerek;

“Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanları, kendi ev halkı olacaktır.” (Matta 10:35-36)

“Yeryüzüne barış getirmeye mi geldiğimi sanıyorsunuz? Size hayır diyorum, ben ayrılık getirmeye geldim. Bundan böyle bir evde beş kişi, ikiye karşı üç, üçe karşı iki bölünmüş olacak. Baba oğluna karşı, oğul babasına karşı, anne kızına karşı, kız annesine karşı, kaynana gelinine karşı, gelin kaynanasına karşı olacaktır.” (Luka 12:51-53)

Evet, bu sözler bizdeki velâ-berâ, ve tâğuttan ictinâb, uzlet, hicret, cihad gibi mefhumlara muvafık büyük sözler. Allahualem ki İsa Aleyhisselam’a aittir bu kelâm. Zira her peygamber adeta manaen bu hakikati haykırmış ve icra etmiş.

Bir diğer çok etkilendiğim yer de, İbni Kuteybe Rahimehullah’ın ‘Tevilul Muhteliful Ehadis’ adlı kitabında da Muharref İncil’den naklen bir hikmetli kıssa olarak naklettiği şu hikaye;

“Birinciler sonuncu, sonuncular birinci olacak” başlığıyla hikmetli bir hikayenin anlatıldığı kısım. Şayet hakikaten O’nun ise bu sözler; Allahualem ki İsa Aleyhisselam burada sonuncular birinci olacak derken son Peygamber Muhammed Aleyhisselam ve ümmetini kastetmiş müjdelemiş olabilir;

(Göklerin Egemenliği, bağında çalışacak işçi tutmak için sabah erkenden dışarı çıkan toprak sahibine benzer.

Adam, işçilerle günlüğü bir dinara anlaşıp onları bağına göndermiş.

Saat dokuza doğru tekrar dışarı çıkmış, çarşı meydanında boş duran başka adamlar görmüş.

Onlara, ‘Siz de bağa gidip çalışın. Hakkınız ne ise, veririm’ demiş, onlar da bağa gitmişler.

Öğleyin ve saat üçe doğru yine çıkıp aynı şeyi yapmış.

Saat beşe doğru çıkınca, orada duran daha başkalarını görmüş. Onlara, ‘Neden bütün gün burada boş duruyorsunuz?’ diye sormuş.

‘Kimse bize iş vermedi ki’ demişler. Onlara, ‘Siz de bağa gidin, çalışın’ demiş.

Akşam olunca, bağın sahibi kâhyasına, ‘İşçileri çağır’ demiş.

‘Sonunculardan başlayarak, birincilerine kadar, hepsine ücretlerini ver.’

Saat beşe doğru işe başlamış olanlar gelip kâhyadan birer dinar almışlar.

Birinciler gelince daha çok alacaklarını sanmışlar, ama onlara da birer dinar verilmiş.

Paralarını alınca bağın sahibine karşı söylenmeye başlamışlar.

‘Bu sonuncular yalnız bir saat çalıştılar’ demişler. ‘Ama sen onları, günün yükünü ve sıcağını çeken bizlerle bir tuttun!’

Bağın sahibi onlardan birine şöyle karşılık vermiş:

‘Arkadaş, sana haksızlık ettiğim yok! Seninle bir dinara anlaşmadık mı? Hakkını al, git! Sana verdiğimi bu sonuncuya da vermek istiyorum. Kendi paramla istediğimi yapmaya hakkım yok mu? Yoksa elim açık diye kıskanıyor musun?’

İşte böylece sonuncular birinci, birinciler de sonuncu olacak”

Muharref İncil-Matta. 20 )

Çok ibretlik bir hikayedir. Kuran’daki, Allah’ın rahmetini onlar mı taksim ediyor kavlindeki ve daha pek çok ayet ve hadisdeki haberleri çağrıştırıyor, ilahi kudret ve rahmete ve hikmete atıf yapılıyor.

Allah Teâlâ herkese âdildir. Dilediğine bol bol ihsân da eder.

İnsanlardan nebi ve velileri, mekanlardan Mescidi Haram ve Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa’yı, zamanlardan Kadir Gecesi ve başka vakitleri dilemiş seçmiş üstün kılmıştır.

Bu hususta herhangi bir Sünni ihtiyar, bir Arap Bedevî veya Türkmen Yörük ihtiyarı kocakarısı nasıl iman ederse öyle iman eder ve yani “Hikmetinden sual olunmaz” deriz.

Velhasıl dönelim muharref Pavlusçu teslisçi İnciller ve misyonerlere; onlara sözümüz şudur ki;

Muharref İncil’i sadece Pavlus’un laf oyunları ve sahte mucize ve kerametleriyle aldanıp onun ve takipçilerinin filtresinden geçirerek okuyup Roma tağutuna resmi din olsun yüzyıllarca insanlığı sömürsün diye ve 9 Haçlı Seferi ve 2 Dünya savaşı çıkartmak ve bu gibi zulumlere imza atmak için okumayı bırakıp bir kere de hikmetle ibretle okuyun ey teslisci Pavlus’cu Hıristiyanlar!

Muharref İncil’i dikkatle okuyan ilim sahibi biri, feraseti basireti olan bir mütefekkir, rahatlıkla “Matta, Markos, Luka, Yuhanna” olarak kitaptaki Kanonik dedikleri dört farklı İncil’in hem kendi aralarında çelişkiler tutarsızlıklar içerdiğini hem de sonraki fırıldak Pavlus’un “Mektuplar”ı ile bambaşka bir üslup ve içerik üzere olduğunu fark edecektir.

Bu hususta Prof. Dr. Maurice Bucaille’nin “La Bible, Le Coran, Et La Science” adlı kitabı ve benzer bazı kitaplara göz atmak şart. Gerek Muharref Tevrat gerekse Muharref İnciller hakkında muazzam malumat verir Bucaille. Türkçe çevrisi de yapılmış bu kitabı âlâkalı ve ehil kimselere şiddetle tavsiye ederim.

Dört İncil’de, bir çok küfür, şirk ve tutarsızlıklarına rağmen tabiri caizse vahyin tahrif olmuş kalıntıları kırıntıları da olsa hâlâ hakka hakikate hikmete dair tek tük de olsa bir şeyler bulmak mümkün. Zaten bazı kelâmlar mânâen Kur’ân ve Hadisler’e muvafık. “Sağ elinizin verdiği sadakayı sol eliniz bilmesin” kavlinde gördüğümüz gibi. Yukarıda bir kaç misal daha vermiştik. Hâşa ‘Baba’ ‘Oğul’ iftiraları ve sair küfürler ile karıştırılarak sonraki devirlere sunulmuş olsa da hâlâ daha bazı hikmetler vardır vesselâm.

Ayrıca, İslamiyet’te, muharref de olsalar bu kitaplara hakaret caiz değildir. Keza, Ehli Kitap kâfir olan Hristiyan ve Yahudiler ile, kitapsız kâfir olan müşrikler ve müşrik hükmündeki diğer küffar bir değildir. İzdivaç, et, zarurette mabedlerinde namaz, zimmet akdi vs bir çok meselede kitapsız kâfirler ehli kitap kâfirlerden daha eşeddir ve aynı muameleyi görmezler.

Bu arada, 27 kitaptan oluşan bu günkü Muharref İnciller bilhassa en mühim ve ilk kısmı yani Konsülün kabul ettiği Kanonik İnciller; Matta Markos Luka Yuhanna; en erken olarak Miladi İkinci Asır’dan itibaren yani İsa Aleyhisselâm’ın semâya çekilmesinden ve havârilerinin şehid edilmesinden en az yüz yıl sonra şekillenmeye, rivayet edilmeye başlanır. En mühim nokta da şudur; İsa Aleyhisselâm ve havârilerinin lisânı ile yazılmamıştır, yani ne İbranice ne Ârâmice metinler değildir bunlar. Bu günkü incillerin bilinen ilk şekli Grekçe’dir. Daha çok bizim İslâmî kaynaklardaki hadis ve siyere benzer. Yani Allah Teâlâ’nın kullara hitâbı olan kelimelerden sûre ve âyetlerden ziyâde, kulların Mesih şöyle dedi şunu yaptı şuraya gitti gibi rivayetleri vardır. Ve bu rivayetlerde bizdeki usul-i hadis ilmi gibi bir metod ve rivayet zinciri ve zincirdeki zatlara dair cerh-tâdil’in ve sâir kriterlerin esâmesi bile görülmez. Bırakalım usul-i hadis ilmi ile kıyaslamayı, klasik bilimsel tarihçiliğin bilgi belge metodlarına göre bile bir çok şüpheler ortaya çıkar İnciller’in sıhhati araştırıldığında. Yâni bizdeki hadis ve siyer dedigimiz Peygamber hayatı gibi dedik ama; esasen daha çok bizim toplumdaki menkıbe geleneği ile benzetilebilir.

Pavlus mektuplarına gelirsek. Tarsus’lu Paulus Yahudi kökenlidir. Bir süre İsevîler’e iskence ve feci infazlar yapmıştır, İsa Aleyhisselam göğe alındıktan sonra Şam’a Kudüs’e doğru giderken aniden güya tevbekâr olmuş ve evvelce hiç görmediği Mesih ile güya mucize yaşayıp görüşmüş ve talimatlar almıştır. İlk iş olarak da Arabistan’a gitmiştir. Bu bahse döneceğiz.

Okuyanlar bilir; sürekli kendisini yüceltmektedir, mürid toplama kaygısı çeker. Bazen de çok riyakâr ve yalancı bir tevâzu içine girer kendini suretâ kınar, F. Gülen ve benzerleri, bir çok zındık ruhban ve şeyh birebir onu model almıştır veya onun stratejisi üzeredir desek yalan olmaz. Tevazusunda bile sinsi, derin bir kibir görülür. Sürekli imâ yapar. Bilinçaltı göndermeler yapar. Bilinçten ziyade, okuyucunun bilinçaltına oynar.

Pavlus hayatı boyunca İsa Aleyhisselam’ı hiç görmemiş ve iman edenlere bin bir çeşit zulümde bulunmuştur. Ne vakit ki İsa Aleyhisselam semâya çekilmiş; Pavlus birden ortaya çıkmış, önce bir kaç yalandan mucize hikayesi uydurmuş, sonra bir dizi düzen hile, ajitasyon, münafıklık, derken nihayetinde o kadar büyük Havariler varken bir şekilde İseviî bir rehber konumuna gelmiştir. Getirilmiştir. Bunda Roma devletinin de bilinen ve bilinmeyen destekleri vardır. Belki en baştan beri Pavlus’ta İsevîleri, yani o günkü İslâm ümmeti’ni fesada düşürmek için Yahudice bir şeytanî plân vardı ve Roma da bunu bir projeye dönüştürüp, kullanışlı bir hain olduğunu fark edip yolunu açtı ve görevlendirdi. Allahualem.

Roma’dan Pavlus’a bilinen destek; Havariler’i ve Filistin’deki diğer saygın müminleri hep şehid etmiş, zindanlara tıkamış, işkenceler etmiş, bir araya gelmelerine, teşkilâtlanmalarına, serbestçe tebliğ-dâvet yapmalarına fırsat vermemiş, neredeyse hepsini şehid etmiş; öte taraftan Pavlus ve cemaatinin devletin her bir eyaletinde rahatça kiliseler/topluluklar kurup teşekkül etmelerine alenen yol vermiştir! Sâmiri gibi Bel’âm gibi Amon Rahipleri gibi bir hain ve zındıktır Pavlus!

Evlenmez, bunu çok sefil bir hareket olarak görür. Bundan müstağni imiş, ruhanî imiş, melekler gibiymiş gibi bir imaj ortaya koymak ister. Öyle de bir megaloman ve müstekbirdir! Feto deyince aklıma Pavlus, Pavlus deyince de Feto geliyor bu konular açıldıkça. Evlenmeye hoş bakmaz, kerhen zoraki bir izin verir ama, evlenen de bir daha boşanmasın, boşanan bir daha evlenmesin der; ve böylece batı tarihinde çokça yer eden çeşit çeşit zinanın, sapıklığın da önünü açar.

Malûmdur ki tağut Roma Devleti, MÖ 500’lere ve daha eskilere kadar uzanan ilk nüveleri olan bazı kolonilerinden, Roma-Romülüs efsanesi ve Roma Şehir Devleti’nden, ve Kartaca savaşları devirlerinden başlarsak; en son ve en büyük Nebi ve “Rahmet” ve “Kılıç” Peygamberi olan M.d Aleyhisselâtu Vesselâm’ın -bir çok âlime göre de Kostantiniyye hadisleriyle müjdelediği- gâzilerinden bir gâzi olan Mehmed Fatih Rahimehullah tarafından 1453 senesinde yok edildiği âna kadarki tüm süreçlerini hesab edersek yaklaşık 2.000 sene kadar uzun süre ömre sahip olmuştur, ve yeryüzünün bilinen tarihe göre gelip geçmiş en uzun ömürlü ve en şerir tağutu idi.

Koloni idi, devlet idi, cumhuriyet idi senato idi, monarşi idi imparatorluk idi; Paganizm’di, Hıristiyanlık’tı, Doğu idi Batı idi derken. Evet, “kılıktan kılığa, renkten renge girerek” yaklaşık 2 bin seneyi bulmuştur ömrü. Esasen Şarlman ve Şarlken ile, Kutsal Roma Germen yani Habsburg İmparatorluğu ve sonraki Yeni ve Yakın Çağ Avrupa ve Amerika’sı ile devam ettiği de söylenebilir. Yani hadislerde müjdelendiği üzere ilk olarak -Doğu Roma olan- Kostantiniyye fethedilmiştir. Batı Roma’nın devamı olan Franklar ve Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun yani Şarlman ve Şarlken’in devamı olan bu günkü Amerika, Avrupa ve Roma şehri henüz fethedilmedi.

Evet, Roma devleti bildiğimiz en uzun ömürlü tâğuttur. Peki bunun sırrı ne idi? Tâğut Roma ömrünü nasıl uzatmıştı her dönemeç noktasında?

Bazı cahiller bunu ‘hukuk’a bağlamışlarsa da; Roma’da hukuk nasıl işliyordu tarihçiler çok iyi bilir, Roma hukuku mu demeli hukuksuzlukları ve ahlâksızlıkları mı demeli?. Zaten tağuti hükümlerdi kanunları, ama bunların da nasıl icra edildiği malûmdur.

Sömürgeci, vahşi, zalim bir devletti Roma! Arenalarda insanı insana öldürterek eğlenmeden ensest ilişkilere ve homoseksüellliğe, ne ararsan vardı pislik ve zulüm namına.

Çok ibretliktir; Roma’nın kibirli burnunu sürtmede ilk okkalı darbeyi vuran Hanibal ile son darbeyi vuran ve Roma’yı bitiren Sultan Fatih Rahimehullah da Gebze’de vefat etmiştir.

Kısacası işin sırrı “yargı”da değildi. İşin sırrı “takiyye ve kılıftan kılıfa girmekte, dinden dine, rejimden rejime geçmekte” idi. Daha doğrusu dinler ve mezhepler Roma’ya kılıf ve kıyafet şeklini almakta idi.

Bildiğimiz gibi Roma, İsa Aleyhisselâm zuhur ettiğinde; putperest idi, İseviler ortaya çıktığında; Muvahidlere, yani “tevhid” ve “şeriat” üzere olan gerçek İsevîler’e asırlarca zulmetti. Ama Muharref İncil’deki Pavlus Mektupları’ndan ve tarihî verilerden de göreceğimiz üzere, Pavlus, İsa Aleyhisselâm’ın hakiki havarilerini -ashabını- bertaraf edip, Roma ile işbirliği yapıp, onları şehid ettirip ve uydurduğu mucize yalanlarıyla ve türlü takiyye ve hileleriyle bir anda bir kısım cemaatin baş köşesine kurulduğu andan, yani tâ MS 50’lerden beri Roma topraklarında, hususen Anadolu ve Balkanlar’ın her yerinde “kilise/cemaat” kurup duruyordu.

Roma Tağutu; en baştan beri Teslisçi-Pavlusçu İseviliğe yol verdi. Bunun en sarîh ve kat’i delili Pavlus’un Muharref İncil’deki Mektuplar’ıdır. Muharref İncillerde Mektuplar kısmında görüleceği üzere; kendisi son yıllarında Roma şehrinde yaşamaktaydı, ve Roma’nın merkez teşkilâtının olduğu yerlerin tamamında da, yani Balkanlar ve Anadolu’da, kiliselerini açıyor ve tağutla işbirliği içinde hurafâtını yayıyordu. Gayet yasaldı, serbestti. İnciller ve Hristiyanlık bunu Pavlus’un sözde mucizesi kerameti heybeti ile açıklamaya çalışır. İşbirliği diyecek değillerdi ya.

Yolda Roma’yı gözüne kestiren Pavlus’un Barnabas’la neden tartışıp yolları ayırdığını izah etmezler, edemezler.

Daha sonra Pavlus başkent Roma’da iki sene “Hiç bir engelle karşılaşmadan” kalıp sözde davetini yapmıştır. Bakınız: Elçilerin İşleri-30.

İsa Aleyhisselâm’ın canına kasteden, O semâya yükseltildikten sonraki süreçte Havârîler ve diğer müminlere türlü zulmü yapan Roma birden bire değişir ve Pavlus ve bağlısı olan sözde İsevîlere her türlü yayılma, güçlenme imkânı verir.

Pavlus’un Roma İmparatorluğu’nun hemen her eyaletinde, kasabasında kendisine bağlı Hristiyanları ve aleni yasal kiliseleri vardı. Başkent Roma, Korint, Selânik, Galatya, Bitinya, Kilikya, Kapadokya ve daha nice eyalet ve şehirde müritleri ve kilise faaliyetleri vardı; bu hususta da bakonız: Pavlus Mektupları.

O kadar çoğalma fırsatı verilmişti ki kendilerine, yer yer iç çekişme ve bölünmeler bile yaşayan taifeleri vardı Pavlus’un. Mesela Korintliler’e Birinci Mektub’u, cemaati kendilerine çeki düzen vermeleri için ikâzlarda bulunmak için yazdığını açıkça görmekteyiz. Ve teftiş seyahatleri yapıyordu Pavlus. O kadar serbest, yasal, ve yaygın idiler. Daha birinci asırda durum bu ise üçüncü asra falan gelindiğinde Hristiyanların gerek devlette gerek halktaki oranını, sayısını, nüfûzunu siz düşünün. Nitekim artık tam olarak istenilen kıvama geldiğinde Hristiyanlık resmî din olarak kabul edilmiştir.

Şimdi buraya dikkat;

Yani, “Quo Vadis”, “Ben Hur”, “Demetrius and Gladiators”, “Çıplak Rakkase Salome”, “Barabbas” filmleri ve benzer filmlerde ve “Kutsal Pelerin” hikâyelerinde vs, Haçlı Batı’nın anlattıkları tamamen palavra. Doğru olan ise; o filmlerdeki, romanlardaki, menkibelerdeki işkenceler, zulümlerin varlığı; ve de bunlara maruz kalanların belki bir çoğunun hanif-muvahhid İsevîler olduğudur. Pavlusçu, teslisçi olmayan gerçek İsevîler her türlü kıyıma uğramıştır. Roma, bu dine en baştan beri düşmandır; Pavlus’un dindaşları yani Yahudiler tarafından ihbar ve şikayet edilen İsa Aleyhisselâm’ın canına kastetmiş, lâkin Allah Teâlâ O’na dokunmalarına izin vermemiş, semâya yükseltmiştir. Ve Roma daha sonra bir çok havari ve iman edenlere zulümler yapmış ve çoğunu şehid etmiştir. Bir kısmı da başka beldelere hicret etmiştir.

Evet bu filmlerde canlandırılan eziyetler, arenalarda atmeydanlarında aslanlara, kaplanlara ve vahşi köpeklere atılan İsevîler gerçektir, ve sayısız işkence ve katliam vuku bulmuştur, lâkin kimlerin başına gelmiştir bu zulümler?.

İşte burada hakikati çarpıtıyor Haçlı kiliseler, burada meseleyi kendine yontuyor Batı kaynakları ve filmleri.

Bu mazlumların belki neredeyse tamamı klasik teslisçi Pavlusçu ‘olmayan’, teslisçi kiliselerin ‘heretik’ dedikleri türden İsevîler idi, ve Allah bilir ya kilisenin, “bu, sapkın kâfir” deyip Roma’nın önüne arenalarda yem yaptığı muhalif fırkaların ve kişilerin bazısı hanif muvahhid gerçek İsevîler idi. En azından İsevîliğin ilk 4-5 asrı içindekiler. Allahua’lem. Allah en doğrusunu bilir.

Siz bakmayın bu günde kilisenin o mazlumları aziz ve azize ilân etmiş olmasına. Bu bahse de döneceğiz.

Ve en baştan beri hanifler katledilir ve sahih metinler yasaklanırken; düzen için asla tehlike olarak görülmeyen, hatta devletçe desteklenen Pavlus’çu Hıristiyanlık halkın arasında çokça yaygınlaştığında Roma artık onu 313-Milano Fermanı ile “Resmen İzinli y-Yasal Din” yaptı. Bu sadece bir resmî izin değildi, aslında birinci yasal-resmî din olarak kabul edilmesi, eski din olan paganizmin ise ileride tamamen eritilip yok edilmek üzere yedek ikinci yasal din olarak arka veya eş plâna konulmasıydı.

Daha doğrusu, iki din zamanla kaynaşacak bir bardakta karışıp ortalama bir şeye dönüşecekti. Pavlus’un da projesinin amacı buydu zaten. Yani İseviligin kadim Putperestlikle karıştırılması ve benzetilmesi. Haşa, bir baba tanrı, bir oğul tanrı, ve ana tanrı vs. Bunun Hristiyanlıktaki ilk mucidi Yahudi asıllı Tarsus’lu Pavlus idi. Muvaffak da oldu.

313’te Hıristiyanlığın da yasal din olan kabul edilmesiyle iki dinlilik şeklindeki devlet bakışı bir kaç asır daha devam edecek ve nihayetinde dengeler öyle bir değişecek ki Paganlık yasaklanacak ve 532 Nika ayaklanmasında paganlık taraftarları Aya İrini anısına yapılmış olan kiliseyi yakacaklardır. Neticede, bu isyan bastırılırken binlerce pagan öldürülecektir. Bu süreçte bir kaç imparator değişikliği olacak, yeni hükümdarın bakış açısına göre de Hıristiyanlık ile Paganlık arasında ağırlığın değiştiğidönemler yaşandıktan sonra nihayetinde Hristiyanlık tamamen hâkim olacaktır. Tabi Pavlusçu Teslisçi bunlar. Yani Paganlara dini şirin göstermek ve Roma devletine tehlikeli olmadıklarını kanıtlamak için Pavlus ile başlayan bir tahrif süreci bu.

Bu gün emperyalizme, “biz sizin düzeniniz için tehlike arzetmiyoruz” mesajı vermek için sırnaşıp duran sahte İslâmcıların, mürcielerin, demokratların ve dinler arası diyalogcuların vs zenadıkanın hali de budur. Dün, “bu ülkeye komünizm bile gelecekse biz getiririz” diyen sistem, bu gün, “İslâm bile hâkim olacaksa bizim elimizle olacak” demek istiyor birileri eliyle. Şu farkla ki, Yahudi ve Hristiyanlardaki gibi dini direk lafzen değil ama mânaen tahrif etmeye çalışıyorlar.

Dönersek konuya; bir kısım Yahudi ise, belki her iki tarafla da karışık ve barışık olan azınlık olarak her zamanki şeytanlıklarını devam ettirmekte idiler. Belki takiyye ile her iki taifenin de kılcallarına kadar nüfûz ediyorlardı. İsevîler arasında tefrika oluşturduğu ve bilhassa Yakup başta olmak üzere Kudüs merkezli ve muvahhidler’in başını çektiği söylenen ve İsa Aleyhisselâm’ın varisi sayılan İbranî İsevîler’i Roma’ya hedef gösterip şehid ettirdiği için Yahudiler baştan beri Pavlus’a ve Pavlus’çu teslisçi Hıristiyanlara minnettar kalmış olmalılar. Bildiğim kadarıyla Habeşistan, Yemen Hıristiyanları, Süryanî, Nasturî vs farklı Hıristiyanlar, bu baskılardan kaçan İsevîligin devamı. Tabiî ki onlar da sonradan tahriften payını almış. Pavlus’çu olmayan İsevîler, Roma’dan uzakta veya otoritesinin kontrolünün zayıf olduğu yerlere göç etmiş. Pavlus’çu Hıristiyanlık ise Roma’nın gözdesi olarak ta kalbinde Balkanlar ve Anadolu’da ve başkentte bile rahatça cirit atabilmiş.

Evet Muharref-Pavlusçu Hıristiyanlık artık serbest hatta aslında resmî devlet dini olmuştu. Ama hâlâ bir sürü İsevî fırka vardı ve bir çok farklı metin dolaşıp duruyordu elden ele. Belki bunların arasında gerçek İncil veya ondan kısımlar olanlar da vardı. Allahualem.

325 senesinde İznik’teki Büyük Konsil’de bu günkü Hıristiyanlığın akidesinde olmayan tüm İsevî metinler red edildi. Ve 330 senesinde Çemberlitaş’ta dikilen İmparator Kostantin Heykeli ile de “Çok dinlilik ve Hoşgörü-Diyalog” perçinlendi. Dediklerine göre bu heykel, bir kaç dini bir arada yasal ve kardeş kılan ve cem eden bir sembol idi. Bu tarihten sonra Pavlus’çu olmayan İsevîlere ve ihtimâl ki hâlâ azınlıkta da olsalar Tevhid ve Şeriat üzere olan gerçek İsevîlere de zulümler yine devam etti.

Bilhassa Yakup, Barnabas ve sonraki devirlerde de çeşitli aziz ve azizeler, ve daha nice, ilk üç beş asırda öldürülen ve sonradan kiliselerce aziz ve azize ilan edilen bu kimseler de Allahualem ki bu ‘Hanif’lerdendi. Elde buna dair bazı alâmetler mevcuttur. Bilhassa ilkleri için. Allahualem.

Hıristiyanlar ve bir de Şiîler, bir takım salih kullara önce ihanet edip, işkence edip, hapsedip, sürüp, ve de katledip; sonra da aziz, azize, ve imam edinmede, kefaret ve yas olarak dövünmede çok mahirdirler.

Bir çok kişiyi feci şekilde katleden kilise ve Haçlı devletlerin tarihlerinde, bir süre sonra timsah gözyaşı döküp katlettiklerini aziz-azize ilan ettikleri kayıtlıdır. Jan Dark en meşhurlardandır mesela. Tabiî o ilk asırlardakiler gibi muvahhide falan değildi. Misalen söyledik.

Düşünün; Muharref İncil’deki Pavlus Mektupları’nda çok sarih ve kati bir şekilde görüldüğü üzere, Roma en baştan beri Pavlus Hıristiyanlarına yol vermiş, her bir eyalette, şehirde kiliselere ve cemaatlere serbestlik vermiş olduğu, ve bu politika üzere asırlar içinde Roma baştan başa artık Hıristiyan dolmuş ve Hıristiyanlık da yasal serbest bir din yapıldığı halde, tâ 4. asırda bile Barbara, Effimia, Penelophe İrini, Pantelemon vs; heykellere büstlere tazim ve kurban âyinlerini reddettikleri için feci suretlerde katlediliyordu.

Sonradan bu mazlumlar aziz ve azize ilân edildiler ve çoğu hanım üstelik. Bu asilzâde hanımlardan ne istemiş olabilir Roma? Bir kaç hanımefendi bir imparatorluk için nasıl bir tehdit oluşturmuş olabilirdi ki? Neydi korkutan şey? Bunlar belki de Pavlusçu Teslisçi Hristiyanların ihbarıyla feci sekilde katledildiler ve belki de Muvahhid İsevîlerdi. Dedik ya, buna dair bazı alâmetler mevcuttur.

Herşeyden önce, bu aziz ve azizeler Roma tanrılarına karşı sergilenen “tazim/saygı” törenlerine iştirak etmedikleri için feci şekillerde katledilmiştir. Bunu bizzat bu günkü Hıristiyanlığın verdiği malûmat söylüyor. Mesela Ortadoks Rum kilisesine göre Kadıköylü Effimia Hanım, putperest tapınağına gitmediği ve heykellere tazimde bulunmayı reddettiği için katledilmiş. Ama aynı Hristiyanlık Pavlus’tan beri “devlet ile hiç bir şekilde sorun yaşanmadığını” ve dinen de bir vecibe olarak asla “devletle karşı karşıya gelinmemesi” gerektiğini de, gerektiğinde “putlara adanmış kurban etlerinden yenebilecegini” ve benzer takiyyeci tavizkar şeyleri de söylüyor. Hatta emrediyor. Devletle karşı karşıya gelmeyin, bu günkü tabirle fitne çıkartmayın talimatları görülüyor Pavlus mektuplarında. Bakınız, İncil/Mektuplar.

Pavlus normalde haram olduğunu kabul ettiği hâlde putlara adanan kurban etlerinden yemede çok da beis görmeyecek ve bunu laf oyunları ile kıvıracak kadar mezhebi geniş ise; ve muharref İnciller İsa Aleyhisselâm’a haşa Sezar’ın hakkı Sezar’a dedirten bir tahrife uğramış; ve Pavlus devlete karşı uysal koyun olun demiş ise tâbileri haydi haydi bu şirk rituellerini yapıyordur. Bu feci şekilde katledilenler onlardan değildi, farklı İsevîlerdi belli ki.

Evet, o günkü Pavlus’çu dindarlar da bu gün inançlarında samiyetsiz olan Gulat Mürci, İbahi, Batıni, Laik, Demokrat, Hümanist, Liberal, ve Mealci ‘mezhebi geniş’ dinidarlar, yeşil Kemalistler, yeşil feministler, sosyete şeyhleri, bazı Mealci ve tarihselci ilâhiyatçılar gibi vs yapmış; ve “şekle takılmayın önemli olan niyet” ve ikrah altında olmaksızın ‘benim içim başka’ demiş ve hatta Pavlus’ta gördüğümüz mantıkla, vahdetivucud taklidi bir Batinîlikle, ‘Efenim zaten putlar da tanrıdan değil mi, âlemde herşey O’dur’ diyerek her türlü küfrü şirki işlemiş olmalılar. Tarih tekerrürdür, bilhassa bu coğrafyada. İbret alınmadıkça.

Pavlus mektuplarını hiç okumamış ve O’nun dini nasıl simgelere, sembolizme indirgeyip, hükümleri soyutlaştırıp, şeriatı sürekli tahkir edip sözde hakikati, yani adeta batiniliği, ibahiliği nasıl öne çıkardığını görmemiş olanlar bu kısmı anlamakta zorlanacak biraz.

Roma tanrı ve tanrıçalarına ve heykellerine tazimde bulunmayı hem de en feci ölüm pahasına ve en bariz ikrah cebr altında bile reddedecek bir direnç Pavlus’çulukta, yani batınî ve laik İsevîlikte yoktur! Eğer birileri itikad uğruna ölüme yürümüşlerse bellidir ki bu direnişi sergileyenler başka bir kısım İsevîler idi.

Hatırlayalım; 330’lu yıllar. Roma imparatorluğu. Başkent Nova Roma yani Konstantinopolis, yani İstanbul. Sonradan Azize İrini ismiyle meşhur olacak olan Persli Penelope adlı asîl bir hanım, Yunan ve Roma’nın Artemis/Diana gibi tanrılarını reddettiği, heykelleri kırdığı için feci şekilde işkenceler görür. Kendisinden otuz yıl kadar evvel İzmit ve Kadıköy’de katledilen iki asîl hanımefendiler olan Azize Barbara ve Azize Effimia gibi o da pagan tanrı ve tanrıçalarına tazimi reddeder ve aynı feci akıbeti tadar.

Malûmdur ki, Roma asırlarca kolezyumlarda, arenalarda İsevîleri vahşi köpeklere, aslanlara, kaplanlara parçalatmış, yılanlı kuyular, iğneli fıçılar ve daha çeşit çeşit işkencelerle katletmiştir. Bir çok hikâye, roman ve filmde de yer bulur bu durum.

Hıristiyanlık rivayetlerine göre bu hanımefendi katledilmek istenirken çeşitli kerametler zuhur edince, tüm İstanbul çalkalanmaya başlar ve durumdan endişelenen tağut Konstantin kısa sürede timsah gözyaşı kaabilinden ona atfen, kadîm Artemis tapınağının olduğu yere Aya İrini (Kutsal Barış) kilisesini yapar. Yanına da ilk Ayasofya (Kutsal Bilgelik) kilisesini yaptırır. Zaten tüm dinleri cem ettiği kendi heykelini de Çemberlitaş’ın üstüne kondurur, ve ilk dinler arası diyalog ve dinlerin cemi de başlar böylece. Bir nevi laiklik diyebileceğimiz, “Konstantin’in düzeni için bir tehlike arzetmedikçe herkes her şeye tapabilir ve herkes her şeyi yapabilir” demek idi bu heykelin mesajı. Her şey Roma içindi, ve İmparator için, ve çevresindeki elitler için. Esasen çıkardığı 313 Milano buyruğu ile ilk Hristiyan imparator diye bilinse de, hakikatte Hanîfler hariç her kesime mavi boncuk dağıtıp gönlünü hoş tutarak dizginleyen ve hakikatte sadece kendisini ilâhlaştıran biri idi Konstantin.

Tam da Roma’nın Paganlık ve muharref Hıristiyanlık gibi iki dinin gerek halk gerek yöneticiler arasında neredeyse eşit dağılımının yaşandığı çift dinli bir geçiş dönemidir mîlâdî dördüncü asır. Yani bir tarafta eski dinlere inanan Paganlar, bir tarafta bozulmuş Hıristiyanlar. Bir de belli ki bozuk Hıristiyanlar tarafından Pagan Roma’ya gammazlanan, ihbar, şikâyet baskınlar, zulümler, kıyımlar sebebiyle bir avuç ve belki çoğu da gizlenmek zorunda kalan hanif İsevîler vardı. Yani Htristiyanlık da bir sürü alt kollarıyla birlikte genelde iki tür ve iki başlı idi. Teslisçiler ve diğerleri. Ve o diğerlerinin allahualem ki bazısı hanif idi.

Çeşitli makalelerimizde yazdık, Kur’ân’da Kehf Suresi’nde haber verilen; Ashab-ı Kehf’in mağaraları başında çekişen iki fırkanın birinin hanîf İsevîler diğerinin de Pavlusçu muharref Hıristiyanlık mensupları olması muhtemeldir.

Evet, Roma’nın çift dinli ve adeta dönüşümlü eş başkanlı, veya çift partili bir denge ile yol aldığı, buhranlı bir geçiş dönemidir bu asırlar. Ve en çalkantılı devri de 280-380 devresidir. Biraz daha dar veya geniş tutulabilir bu aralık.

Artık dengelerin Paganlar aleyhinde bozulup eski putperest dinlere inananların bozulmuş Hıristiyanlık mensuplarınca eritilmeye çalışıldığı, ötelendikleri ve tamamen bitme noktasına geldikleri bir dönemde, çeşitli sosyoekonomik sebepleri de gerekçeler arasında göstererek Nika isyanı dediğimiz kanlı bir isyanı başlatırlar. Asiler, Aya İrini’yi yakar yıkarlar. İsyanı bastıran İmparator Jüstinyen Aya İrini’yi onartırken ve ona tazimen yanına da Ayasofya’yı yaptırır.

330’larda Penelope’yi linç edenler bu günkü Haçlıların iddia ettikleri gibi sadece Paganlar değildi! Muharref Hıristiyan ve Pagan kırması, tarihin ilk defa dinleri cem eden dinlerarası diyalogcusu ve laikliği pratikte yaşatmaya çalışan İmparator 1. Konstantin çetesi idi. Zira yasal güvence verilmiş ve her yerde yüzlerce binlerce mensubu olan bir dine inandı diye bir kadın neden ve nasıl öldürülmek istenir ki? Milano buyruğundan neredeyse yirmi yıl sonra Konstantin’in şehrinde hem de? Diocletianus’un Nikomedia’sı değil Konstantin’in Nova Roma’sında…

Nika isyancıları hem vaktiyle putlara tazimi reddettiği için Penelope’ye hem de tüm dinleri cem ederek Paganları da öfkelendirmiş olan Pavlusçu Hristiyan Konstantin’e, ve Ortadoks Hristiyanlığı dayatan Jüstinyen’e bir tepki olarak bu kiliseleri yaktı. Asıl öfkeleri Azize Penelope yani Aya İrini’ye idi. Kimse öfkelendim diye kendi kutsalını yakmaz! Bellidir ki Ortadoks ve tek tip din ve vatandaş isteyen Jüstinyen’e öfkeli olan tüm farklı ve muhalif gruplar gibi Pagan kalıntıları da var idi aralarında. Atina okulunun kapatılması da öfkeyi bileyleyen sebepler arasında zaten.

Evet, Barbara, Effimia, ve Penelope’yi katledenler putperestlerdi. Ama Hristiyan oldukları için değil, Allah bilir ya, ihtimal ki Bahira gibi hanif birer İsevî oldukları için. Zaten öyle anlaşılıyor ki Pavluçu Teslisci bildik Hıristiyanlar Roma ayinlerine ve putlarına karşı toleranslı ve tavizkâr idi. Onlardan bu şirkleri reddetmeleri beklenmez. Ta Kanonik İncillerde ve Pavlus mektuplarında bile görüyoruz takiyye ve iki yüzlülüğü. Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya Sezar’ın hakkı Sezar’a ilkesi daha doğrusu ilkesizliği, İsa Aleyhisselam’a iftira olarak isnad ile ta baştan girmişti dine. Keza Pavlus’un uysal koyunlar olun gibi talimatları ile devlete tâbi bir metod baştan beri oturtulmuş idi muharref Hıristiyanlığa. Evet, katledilenler Hanif idi; değilse bile onu çağrıştıran diğer küçük fırkalardı.

Çünkü o devirde bildik muharref Hıristiyanlığa inananlara herhangi bir baskı yoktu. Zulüm, ne Paganist ne de Teslis’çi olmayan hanif İsevî’lere idi. Muharref İncillerdeki Pavlus Mektupları kısmına bakılırsa daha ilk asrın ortasında MS 50’lerde bile Anadolu ve Balkanlar’da hemen her yerde Hristiyan cemaatler oluşmuş ve yasal bir şekilde rahatlıkla yayılıyorlar. Nitekim bu yayılma ilerleyen asır ve sonraki asır boyunca devam ede ede nihayetinde devletin resmî dini hâlini almıştır. Ama Hıristiyan menkıbelerine ve bilinen tarihe bakılırsa sürekli cezalandırılan kıyıma uğrayan İsevîler de vardı.

Düşünün, yıl olmuş MS 300’ler, hâlâ daha İsevî olduğu ve putları reddettiği için insanlar, hem de nüfuzlu asilzade ve hem de hanım olanlar bile, feci surette katledilip duruyor. Hem baştan beri ta MS 50’lerden beri serbest bir Hristiyanlık sözkonusu; hem de artık İmparatorluğun dört bir yanı Hıristiyan olmuş ve bu din artık resmî veya yasal serbest din ilân edildiği 300’lerde bile insanlar İsevî inancı sebebiyle katlediliyor. Esasen tarih ile Pavlus’çu İnciller arasındaki en büyük çelişkilerden biridir bu.

Bütün bunlar İsevîliğin baştan beri genelde iki çeşitte ve bunların alt kollarıyla bir sürü farklı şekilde yayıldığını, bir kısım Hıristiyanlara hiç bir şey yapılmaz iken bir kısım İsevîlere en feci cezalar verildiğini gösteriyor. Sırf inancı sebebiyle yani. Herhangi bir isyan vs olmaksızın ve sadece Roma putlarını ve Pavlus metinlerini reddettiler diye öldürülmüş bu insanlar.

Ki, zaten Pavlus metinleri Roma ve putları için herhangi bir tehlike içermiyordu. Pavlus’çu metinler, tevhidi ve nomosu tanımayan ve ona düşman olan tağutlara bizim tabirle “ululemir” diyor, ve İsevîleri uysal birer koyun yapıyordu.

Bir dönemden sonra zaten kadim Paganlık tamamen yasaklanacak ve ayrıca Heterodox ve Heretik denilen bir çok Hıristiyan da Paganlar kadar tepki alacak ve bu farklı Hıristiyanlara Pavlus’çu imparatorluk tarafından zulüm edilecektir. Yani ilk asırlarda Artemis’i reddettiği için zulüm gören İsevîler, daha sonraki asırlarda ise Teslis’i reddettiler diye zulüm göreceklerdir.

Binlerce Hıristiyan en baştan beri yüzyıllarca serbestçe yayılırken birden, bilhassa 280-330 arası dönemde, ne oldu da bir kaç asil hanımefendinin canına kastetti Roma? Tâbi bunlar asilzade olduğu ve de geri adım atmadıkları için tarihe geçmiş. Belki binlerce daha var böyle katledilen İsevî. Ayrıca bir kaç da aziz var aynı devirlerde aynı sebeplerle katledilen. Anadolu ve Mısır’da vs. Esasen bu kıyım bu devre has da değildir her daim birileri rejime, düzene tehlike arz ettiği için inancından dolayı öldürülmüş.

Bu mazlumlar tam da Roma’nın Hıristiyanlığı resmî din yapmaya çalıştığı ve fakat dine dair Hanifler ve Pavlusçular arasında ve ellerindeki hak sözler ve muharref sözler arasındaki farklılıktan doğan ihtilaflardan bıktığı, ürktüğü, ve hak ehlinden ve onu çağrıştıracak her tür kişi ve metinden kökten kurtulmak gerektigine iyice karar verdiği bir devirde yığılma gösteriyor. Effimia ve Barbara, Diocletianus devrine denk düşerken, Penelope, Konstantin devrinin mazlumlarından. Yani bu mezalimler bir imparatorla sınırlı değil. Bu bir süreç. Evet bir geçiş devri. Sadece psikopat bir idareci dönemi ile sınırlı denilerek izah edilemez türden bir zulüm ve asimilasyon süreci görülüyor. Diocletianus’tan evvelkilerin de hemen hepsi aynı şekilde İsevîlere zulüm etmişti. Severius, Decius ve diğerleri. Bu bir süreçti. Bir devlet politikası idi.

4. asrın başlarına gelindiğinde piyasada Pavlus’çuluğa muhalif ne kadar Hristiyan fırka varsa, hepsi bir dizi operasyon ile öldürülmüş veya sindirilmiş gibi görünüyor. 300-335 arası aziz-azize vakasının yığılma göstermesi bundan olmalı. Bu sürecin ilk meşhur kurbanlarından biri İzmit’li Barbara’dır.

313 senesinde Konstantin, Milano fermanı ile Pavlusçu Hıristiyanlığa yasal bir statü getirmişti. Daha sonra da başkenti İstanbul yaptığında 330’larda bu günkü Çemberlitaş diye bilinen taşı üstünde bir heykel ile dikip bir kaç dini de resmî din ilan edecek ve ilk dinler arası diyalog ve laiklik pratiğini ortaya koyacaktır.

Bu, Hıristiyanlığın resmî olarak yükselişi sürecinde, Hanifler ve onları çağrıştıranlar feci şekilde katlediliyor, onlardan kurtulunmuş oluyordu.

Ama hâlâ ellerde hak veya hakkı çağrıştıran metinler dolaşıp duruyordu.

Bunun için Roma tâğutu Konstantin talimat veriyor ve meşhur 325 İznik Konsülü toplanıyor. Ve mevcut kanonik inciller dışında tüm metinler uydurma ve sahte olarak kabul ediliyordu. 380 yılından itibaren ise, İmparator Theodosius, Hıristiyanlığı ve özellikle İznik Hıristiyanlığı’nı İmparatorluğun resmî dini haline getiren Selânik Fermanı’nı irad etti. Burada çokça Hıristiyan mezhebi kâfir ve yasadışı ilân edildi ve mallarına Roma tarafından el konuldu. Fakat bu operasyon aslında çok eskilerden beri devam eden bir uygulama idi. İlk defa müdahale edilmiyordu Hristiyanlığa. Acaba o diğer fırkalar arasında hanifler var mıydı? Bizi ilgilendiren kısım burası.

-Azizlerin katli (300-330)

-Milano Fermânı (313)

-İznik Konsili (325)

-İstanbul’un baş şehir oluşu ve Konstantin Heykeli (330)

-Selânik Fermanı (380)

Dördüncü asırda bu geçiş devresinde vuku bulan bu hadiselerin hepsi birbiri ile ilişkili, ve bir projenin, bir politikanın, “devlet aklı”nın bir parçası.

Rejimin ömrünü uzatmak için artık kitlelere yayılmış olan bu dini ön plana almak gerekiyordu. Fakat “en kullanışlı, en tahrif olmuş ve eski paganizme benzetilmiş hali ile” resmi din olarak kabul edilmesinin şart olduğunu düşünüyorlardı belli ki.

Bunun için de hem ellerde dolaşan tehlikeli “metinleri”, hem de tehlikeli olan “kimseleri” imha etmek gerekiyordu.

Hülâsa, esas meseleye dönersek; belki de Azize Penelope, Azize Effimia, Azize Barbara ve daha niceleri ne Pagan ne de bildik Hıristiyan değil Hanîf İsevîlerdi ve Pagan heykellere tazim ayinlerine katılmayı reddettikleri ve Nomos, yani Nâmus, yani Şeriatı müdâfaa ettikleri için katledildiler.

Velhasıl Ayasofya ve Aya İrini isimleri bana tüm bu tarihi de hatırlatıyor. Bir o 1453’teki şanlı fethi; bir de o fethe yetişememiş nice mazlumları.

İstanbul inşallah yeniden hürriyetine yani darulislâm hüviyetine kavuşacaktır!

Bu bahiste en sade şekliyle bile net olarak şu karşımıza çıkar; Roma ve Hristiyanlara zulmü hususunda ya bütün tarih ve Hıristiyan kıssaları yalan söylüyor; ya da Pavlus’çu İnciller. Yüzyıllar boyunca kaplanlara, aslanlara yem edilen imânlılar anlatısı ile, daha ilk asrında bile ülkenin her yerinde serbest yasal ve uyumlu kiliseler anlatısı arasında tam bir uçurum var!

Pavlus’a dönelim. Kutsallara Yardım adıyla bağış toplamak için net talimatlar veriyor mektuplarda. Çok dil döküyor. Himmet, bağış toplamakta çok mâhir. Sürekli olarak sahte davetçilerden bahsedip müritlerini ikaz ediyor. Size sahteler gelecek, aman onları dinlemeyin diyor. Ululemir olarak gördüğü tağut idarelere karşı aman fitne çıkartmayın kaabilinden uyarılarda bulunup uysal koyunlar olmalarını emrediyor.

Tarsus’lu Pavlus İsevîleri tutuklamak için Kudüs’e giderken yolda birden irşâd olur ve sözde İsevî olur ve doğrudan Arabistan’a gider.

Yahudiliğinin bir çirkin meyvesidir ki ırkçılığın en çukur derekesindedir Pavlus efendi! Galatyalılar’a Mektup’ta ilk defa sözde vahiy aldığında, “Ne insanlara danıştım ne Yeruşalim’e gittim, önce Arabistan’a gittim” diyor. Ne sinsi plân için oraya koştu düşünmeden edemiyor insan. Ama şu meseleye alâkalı olduğu aşikâr; dedim ya ırkçı diye, bu zan falan değil, doğrudan kendisi beyan ediyor faşistliğini, ve İsmail Aleyhisselâm ve İsmâilî Arablar’a ve Peygamber Efendimiz’e olan düşmanlığını!

Nasıl yani hocam, Pavlus kendisinden beş küsur asır sonra yaşayacak olan Peygamberimizi nerden bildi de düşmanlık etti diyeceksiniz?

Öncelikle şunu diyeyim, bu Cibt Samiri ve hain mürted belam ve Amon kılıklı Pavlus’un devrinde henüz ellerde ve hıfzalarda hakikî İncil ve İsa Aleyhisselâm hadisleri mevcut idi. Başta naklettiğim “Birinciler sonuncu, sonuncular da birinci olacak” kavli belki de onlardan, yani hadislerden veya muharref de olsa kalıntılarından biridir. Velhasıl henüz elde hakikî Tevrat kalıntıları ve hakikî İncil var iken, oralardaki ihbarlardan öğrenmiş ve şeytanî bir gaye ile de, sözde vahyi aldığı yalanını yaymadan önce ilk olarak Arabistan’a gidip oradaki Yahudi dindaşlarıyla temaslar kurmuş, bir hile tezgâhlamış olsa gerek.

Ayrıca nakledeceğim kısımda zaten Peygamber Efendimiz’i kastederek Yahudi bir faşistlik yaptığı da bellidir;

Galatyalılar’a Mektup’da “Sara’yla Hacer örneği” başlığıyla elimizdeki tercüme muharref incillerde rahatlıkla göreceğimiz gibi; muharref Tevrat’taki ırkçılık Muharref İncil’de aynen tasdik edilerek devam ettirilmiştir.

“Ama kutsal yazı ne diyor? Köle kadınla oğlunu kov! İşte böyle, kardeşler; bizler köle kadının değil, özgür kadının çocuklarıyız”

Malûmdur ki İbrahim Aleyhisselam’ın hanımı Sare validemizden İshak Aleyhisselâm doğmuş ve ondan İbranî ulusu, diğer hanımı Hacer validemizden de İsmail Aleyhisselâm doğmuş ve onun soyundan da İsmailî Araplar gelmiştir dünyaya. İbrahim Aleyhisselâm Muharref Tevrat’ın ve Muharref İncil’in faşist ve batıl hurafelerindeki gibi bir sebeple değil Allah’tan aldığı vahiyle Hacer validemizi sonradan Mekke olacak olan yerde çöle iskân etmiştir. Bu kıssanın hakikatini Kur’ân ve Hadisler’den okuyalım.

Hümanist Hristiyanlık! Herkesi sev diyen Hıristiyanlık! Sağ yanağına vurana solu da uzat diyen sevgi pıtırcığı Hristiyanlık! Demek, güya kovulan köle kadının çocukları ha!

Zannedersem Pavlus, İsmail Aleyhisselâm’ın zürriyetinden geleceği bizzat İsa Aleyhisselam tarafından ihbar edilmiş olan Peygamber Efendimiz’i kastederek kin kusmuştur burada!

Dönelim Pavlus’un diğer fırıldaklıklarına.

Pavlus’un, putperest ve kul uydurması kanunlarla yönetilen ve şeriat düşmanı rejimler ve hususan Roma konusundaki emirleri de çok ibretliktir.

“Yönetime Bağlı Olmak. 1 Herkes, baştaki yönetime bağlı olsun. Çünkü Tanrı’dan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar Tanrı tarafından kurulmuştur. 2 Bu nedenle, yönetime karşı direnen, Tanrı buyruğuna karşı gelmiş olur. Karşı gelenler yargılanır. 3 İyilik edenler değil, kötülük edenler yöneticilerden korkmalıdır. Yönetimden korkmamak ister misin, öyleyse iyi olanı yap, yönetimin övgüsünü kazanırsın. 4 Çünkü yönetim, senin iyiliğin için Tanrı’ya hizmet etmektedir. Ama kötü olanı yaparsan, kork! Yönetim, kılıcı boş yere taşımıyor; kötülük yapanın üzerine Tanrı’nın gazabını salan öç alıcı olarak Tanrı’ya hizmet ediyor. 5 Bunun için, yalnız Tanrı’nın gazabı nedeniyle değil, vicdan nedeniyle de yönetime bağlı olmak gerekir. 6 Vergi ödemenizin nedeni de budur. Çünkü yöneticiler Tanrı’nın bu amaç için gayretle çalışan hizmetkârlarıdır. 7 Herkese hakkını verin: Vergi hakkı olana vergi, gümrük hakkı olana gümrük, saygı hakkı olana saygı, onur hakkı olana onur verin.” (Romalılara Mektup. 13. Kısım)

Görüldüğü üzere, çok tanıdık geliyor bu sözler. Asrımızdaki batınî hurafeci sofisinden hadis ve eser düşmanı modernistine, aman Sünnî bir Osmanlı Emevî olmasın da dinsiz bir rejim olsun da hangi rejim olursa olsun, bize yayılma fırsatı verir diyen fırsatçı rafizi şiisine. Bilcümle zındık fırkalar Pavlus karakterini taşır özünde.

Tarihteki ilk batınî ve ibâhî, ilk lâik diyebiliriz Pavlus’a. Sürekli Şeriat’ı tahkîr ederek sözde hakikat vaad eder Pavlus. Sürekli riyâkar, şekilci birilerini bahane ederek kadim İlâhî yasaya saldırır.

Uysal olun der. Asla bir inkılâb, bir devrim, bir mücadele, bir cihad emr veya vaad etmez. Tastamam Roma’nın istediği gibi koyunlar üretecek bir din icad eder. Roma önünü açtığı bu yeni dinle hakiki İsevîler’in önünü alacaktır.

Bir yandan Pavlus ve cemaatine yol verirken, ötede muvahhîd hanif kişi ve taifeleri yani asıl İsevî müminleri yok etmeye çalışacaktır Roma!

Pavlus bir yerde tağuta muhakeme olmayı sert bir şekilde yasaklarken (Pavlus bile bazı meselelerde tağutu reddediyor), bir başka yerde bu duruşu ustaca kıvırıp bozar; mesela hem Tanrıdan başkası adına kesilen ve putlara sunulan kurban hayvanların murdar olacağı yenemeyecegini hükmünü herkesin bildiğini bildiği için hoş bakmadıgını ve yemedigini ve Hıristiyanların paganların putlarına kurban sunduğu hayvanlardan yememelerini söyler men eder, sonra da başka bölümlerde ise canım nolacak hepimiz O’ndanız gibi panteist ve süslü batınî kelâmlarla gidin müşriklerin pazarında ne eti bulursanız rahatça yiyin der vesselâm. Et bahsinde bir kaç bölümde birden bir sürü laf salatası yapar ve nihayetinde murdarı helâl kılar.

Bu gibi daha bir çok çelişkisi ve fırıldaklığı mevcut.

Bağış para toplarken zahirî olur, şekilci olur; putlara tazim etmeme, onları reddetme veya tağutlara biat etmeme bahsinde batınî olur, din buhar olur bir anda.

Aslında tam da bu put-et meselesini kıvırdığı bir kısımda, bukalemun ve omurgasız solucan Pavlus’u en iyi yine kendisi tarif etmiş; (Korintliler’e 1. Mektup kısmının 10. bölümünün sonu.)

“Ben de kendi yararımı değil, kurtulsunlar diye bir çoklarının yararını gözeterek herkesi her yönden hoşnut etmeye çalışıyorum.”

Fazlaca kelâma lüzum yoktur. Ümmeti M…….’i böylece bu Pavlus artığı misyonerlere karşı uyarmış olalım. Misyonerlere de Alparslan, Salahaddin, Baybars, Süleyman, Barbaros varisi olarak hep burada olduğumuzu hatırlatmış olalım.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: