“AL TAKKE VER KÜLÂH”

Yurtdışındaki vatandaşlarımızın durumunu, ülke ülke ayırıp anlatmaya lüzum yok! Almanya’nın, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının en yoğun olarak yaşadığı ülke olması, bir ayna olarak yeter de artar bile… Netice itibariyle de, Almanya’da yaşananlar, rahatlıkla Avrupa’nın geneline örnek olarak verilebilir. Herkesçe bilindiğini varsaysak da, hatırlatmak amacıyla ilk önce 60 küsur yıldır vatandaşlarımızın, Türk dernek, cami, kütür, sivil toplum örgütlerimizin neredeyse tamamının, birbirlerinden kopuk ve başıboş faaliyet içerisinde olduğunu vurgulamış olalım. “Faaliyet” derken öyle ciddi bir durum olarak algılanmasın! “Dernek ayakta kalsın yeter” Avrupa’da gerçek mânâda dert edinilip ona göre hareket edinilen Fikir ve Aksiyon mücadelesi nâmevcut! Bu kopukluğun sebeplerini “hemşerilik” anlayışından tutun, Anavatan’da da yaşatılan siyasî kaos sebebiyle bilmem kaç parçaya bölmeye, ayrıca Türk Kimliği’ne mensub olanların kendi küçük çevresinden gayrı kimseyle muhatap olmama hastalığına, yani kendi içine doğru bir “Ghetto-Getto” anlayışına, hatta belki de çok kalabalık olmalarına ve birkaç daha anlaşılması güç ve mantıksız sebeplere bağlanıp izah edilebilir. Bütün bu muhtemel sebebleri açmak neyi hâlledeler bilinmez ama, yine de seçimlerin yaklaşması dolayısıyla birçok farklı örgütün ve aktif siyaset rolüne meraklı gençlerin faaliyetleriyle, şuân ki durumumuzun kokusu iyice meydana çıkmaya başladı denilebilir! Nasıl mı? Aynen şöyle: Bir fikirsizlik, bir curcuna, bir “biz”cilik, bir “iş yapıyorum”culuk, bir ilkesiz “siyaset sevdacılığı” koparmış ipini, neredeyse herkese saldırır vaziyette ve sanki bir mikrop gibi herkese bulaşmakta ve yaygınlaşmakta. Yani bütün işler “Al Takke ver Külâh” anlayışıyla, “Dostlar alışverişte görsün” kabilinden yürüyor. Yalan, sahte ve hileli argümanlar, propagandalar, çalışmalar ve kitleye ulaşma hesapları o kadar ucuz, uyuşuk ve uyduruk ki, bir yandan insanın neşesini kaçırırken, diğer yandan bu curcuna birçok kişiyi “tek başıma da kalsam bildiğim doğrudan şaşmamalı” düsturuna sımsıkı bağlattırıyor! Kime ve neye hizmet ettiklerinin şu kadar muhasebesini ve çilesini çekmemiş insanların, kendilerini haybeye, hatta kendi hakikatlerine bile ters düşme pahasına harcamaları… Durum, bütünüyle bu! Ve meselâ birçoğu ile oturup konuşsanız, belki de alacağı cevapların ardından “gık” diyemez hâlde olsa da, yinede bildiğini okumaya devam edici, dosdoğru söylemek gerekirse; kendisi incineceğine hakikatin incitilmesine razı olan bir insan sürüsü! Belki de “bu yüzden mi nefsin kucağında, güya hakikati savunuyormuş edâsıyla köşe bucak, bizim gibilerden kaçıyorlar?” diye de insan düşünmüyor değil. Sadece kendi gibi düşünenlerin ortasında ne büyük(!) “dava ahlâkı”, “disiplin”i ve “millîlik” anlayışı!.. Fakat buraları eşelemek ve fazlada uzatmak yerine, isim isim açıktan bir kaç samimiyetsizlik örneği vermek daha doğru olur; a) Bazı Alevi “dede”ler ortalıkta dolaşıp kendi derneklerinde HDP’ye oy verin çağrıları yapıyor. Konuşunca “inancı siyasete bulaştırmamak gerek” derler! Bu ne samimiyetsizliktir? Sünniler yapınca mı kötü? b) Yine “HDP’ye oy” için dönerci dükkanlarını ve başka iş sahibi insanları rahatsız ediyorlar. Ters tepki alınca da, Doğu’lu vatandaşlarımıza “sizin aslınız Kürt, bilmiyorsunuz” diye etnik Kürtçülük vurgusu ile propaganda yapmaları da cabası. Halbuki Doğu’da Türk Boylarından milyonlarca vatandaşımız var! Bölgeyi komple Kürtleştirmek istemek nasıl bir bakış açısıdır? c) AKP için Oy mücadelesi yapanlar. Belki de en fazla seçim investesini bunlar yapıyor! Fakat bu sefer pek de işe yaramıyor takip edebildiğimiz kadarıyla! Kafalarına göre gördükleri “Türk” isimli posta kutularına broşürler atıyorlar! İnsanların çoğu rahatsız… “Misyonerler gibi bunlar” diyenler oluyor. Öbür yandan “sivri” gençler Amerikan icâdı “Challenge” videoları paylaşıp birbirlerine meydan okuyarak oy vermeye çağırıyorlar. Adına da “Türkiye için oy ver” deyip, resmen AKP için dileniyorlar. Amerikan stiliyle “Millî mücâdele”(!) de nasıl oluyormuş, ibretle görüyoruz. Gel gelelim hadi seçimler bitti gitti, ya sonra ne yapacaksınız? Ne zaman bir Fikir Sistemi’ne ihtiyaç olduğunu ve bu merkeze bağlı olarak bir “birlik ve ortak siyasi duruş” sergilememiz gerektiğini, Avrupa’da da olsak, Vatanımıza en büyük hizmetin oy ile değil, sadece ve sadece Vatanımızın içinde bulunduğu Köle Düzeni’nden kurtulması mücadelesiyle gerçekleşebileceğini anlamaya başlayacağız? Böyle “Al Takke ver Külâh” tesellisiyle kendimizi avutmak, nereye kadar?

MÜSLÜMANLARA GÖZALTILAR VE DİLSİZ ŞEYTANLAR

Türkiye Cumhuriyeti’nde “adalet” ve “hukuk” kavramının konuşulduğu onyıllardır sistemli olarak yapılagelen kat’i bir uygulama vardır: – Gazeteler, televizyonlar, Küçük Amerika Düzeni’ne, Amerika Terör Örgütü’ne karşı tavır alanlara karşı ne zaman “İslâmcı Terör” narası atsa, hükümetler, emniyet kuvvetlerine operasyon emri verir ve masum olmasına bakılmadan Müslümanların evleri uzun namlulu silahlarla basılarak, insanlar gözaltına alınır. Bu gözaltına alınmaların neticesini bir yüzdeye vursanız, %1’inin dahi tutuklanmadığını görürsünüz. Peki o şirret medyada, gözaltına alınan %99’un evlerinin basılmasındaki adalet ve hukuksuzluğu söz konusu edip, soran var mı? Elbette yok! Hükümetin “yandaş”ında da, güya karşısında duran sahte “düşman”ında da, ortak olan İslâm’a ve müslümanlara düşman zehirli bir dil! Sabah, Habertürk, Vatan, Hürriyet ortak başlık atmışlar: “PENDİK’TE IŞİD KAMPI KURMUŞLAR!” “Amerika’nın Sesi” internet sitesi dahi bu kadar aşağılık bir şekilde hüküm verici bir dil kullanmaya cesaret edememiş ve “İstanbul’da IŞİD Operasyonu” başlığını atmış. Kraldan çok kralcılık, Yalancılık, iftira, gammazcılık, zulmü alkışlamak, bu tamamı ahlâksız medyanın müttefik oldukları İslâm Düşmanı dilin unsurları. Söylemde Müslüman görünüp, “mümin kardeşlik hukuku”na hiç esmeyen “İslâmcı medya” ve “İslâmcı Camiâ” da bu dilin “sessiz ortak”ı. Güya karşı oldukları Amerika’nın yaptığı IŞİD canavarlaştırmasına ayak uydurarak veya “paralel örgüt” paravanı etrafında sürdürülen operasyonlarla gözaltına alınan binlerce masum müslümanın hakları ile ilgili bir hassasiyet var mı? “IŞİD’i seviyorsa evleri basılsın!” “Gülen’i seviyorlarsa, evleri basılsın!” Amerika’nın Esas Düşman tayin ettiği IŞİD’e sempati duymak veya Fetullah Gülen’e sempati duymak gerçek bir hukuk anlayışı altında suç değildir ki! Hamaset edebiyatı yapmayı bırakıp, Amerika Terör Örgütü’ne karşı daha iyi mücâdele et de, sana sempati duysunlar! Asıl sorumlu olarak Siyasî İktidar mevkiînde değilmişsin gibi icraatlarını başkalarının üzerine atma kolaycılığına kalkma da, Gülen yerine seni sevsinler! Binlerce masum müslümanı, IŞİD’in Amerika’ya ve bölgedeki işbirlikçilere karşı yaptığı bir eylemi “facebook’ta beğendiği” için gözaltına aldıran ve polis eşi, savcı babası, dersanesinde öğretmen kardeşi olduğu için Gülen cemmatine mensup Müslüman hanımların adliye önlerinde Kur’ân okumalarına aşağılık bir dille saldıran, aynı “İslâmcılar”dır! Bu “İslâmcılar”, 28 Şubat’ta bile görülmemiş çapta müslümanlara karşı yapılan toplu gözaltıları, hukuksuzlukları aslında yaşamadılar!.. Bunlar, 90’larda İbdacıların evlerine yapılan hukuksuz saldırılarda da aynı dili kullanıyorlardı. “İBDA-C Terör Örgütü üyesidir kesin. Haber yapmayalım. Konuşmayalım.” “28 Şubat mağdurları”nı oynayan bu “İslâmcı tipi” aslında hiçbir zaman İslâm düşmanları tarafından bir tehlike olarak görülmemiş ve gerçekten “mağdur” edilmemişlerdir… Onun için 21 senedir zindanlarda tutulan Müslümanlar, halâ zindanlarda! Amerika ve işbirlikçi hükümetleri karşısında mücâdele veren İbdacılar ve diğer Müslümanlara karşı yapılan saldırıların, onun için hesabını sormak bir yana, mevzu dahi etmezler. Hemen üzerinde çocukların okuduğu Kur’ân Kursu bulunan Adımlar Dergisi’nin bulunduğu binâ topyekûn tahrip olur ve Ünsal Zor şehid olur… Sırf başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere, 28 Şubat’ın gayrı hukukî uygulamalarıyla tutuklanan Müslümanların salıverilmeleri için Bolu F Tipi Cezaevi’ne gittiği gerekçesiyle Müslümanlar hakkında onyıllarca ceza istenen davalar açılır… Ve aşağıda okuyacağınız gibi, son 13 yılda onbinleri bulan hukuksuz uygulamalar olur; “İslâmcılar”, bunları Hükümetin Penceresi’nden görür ve susar! 14 yaşında çocukların 28 Şubat döneminde tutuklanmasını kendi aşağılık politikaları dahilinde, kendi “ortak mağduriyet”leri gibi pazarlayan hükümet ve çevreleri, bugün, 9 yaşındaki “muhacir”/sahipsiz müslüman çocukların silahlar altında gözaltına alınmasını dile getirmezler! Susan, Dilsiz Şeytandır! Aşağıda, bugün söz konusu İşgâlci medyanın (Sahte İslâmcısı-Sahte Düşmanı) başlıklarına konu olan haber üzerine Adalet Platformu’nun kamuoyuna yaptığı açıklamayı sizlerle paylaşıyoruz. Son bir not olarak kaydetmek gerekir ki, söz konusu hukuksuzlukları dert edinen Adalet Platformu’ndan Adem Çevik bey’den öğrendiğimize göre GÖZALTINA ALINAN ÇOCUKLARIN TAMAMI SERBEST BIRAKILMIŞTIR!!! Hükümet ve çevrelerinin “muhacir kardeşlerimiz” edebiyatı yaparken, kardeşlerimiz ve evlâtlarına revâ gördükleri muameleye lânet! ADIMLAR Dergisi ADALET Platformu’nun açıklaması: TÜRKİSTANLI ÇOCUKLARA TERÖRİST MUAMELESİ Türkistanl mülteci çocuklar terör suçlamasıyla gözaltına alındı. Dün gece İstanbul’da 17 faklı adrese yapılan operasyonunda, mülteci çocukların eğitim ve öğretim gördüğü bir derneğe baskın düzenlendi. Baskında, Muhacir Mülteci okulunda kalan çocuklar gözaltına alındılar. Türkiye’de 25 Temmuz’da başlayan IŞİD operasyonları hâlen devam ediyor. Bu operasyonlarda binlerce kişi IŞİD üyesi olduğu gerekçesi ile gözaltına alındı. Ancak bu kişilerden çok azı tutuklandı. Gözaltına alınanların çoğunluğunu IŞİD ile hiç bir ilişkisi olmayan kişiler oluşturuyor. IŞİD üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanan isimler arasında IŞİD karşıtı duruşu ile tanınan kişilerin de olduğu ifâde ediliyor. Son olarak dün gece (18 Ekim 2015) Pendik’te “IŞİD operasyonu” düzenlendi. Eş zamanlı baskın düzenlenen mekânlardan 3 tanesini Pendik’te yaşayan Türkistanlı mültecilere ait okullar oluşturuyor. IŞİD ile bağlantısı bulunmayan okullarda çoğunluğu 18 yaşının altında olan mülteci çocuklar Kur’an ezberi yapıyor ve İslâmî ilimler tahsil ediyorlardı. Baskında gözaltına alınan 30’a yakın çocuk, Pendik ve Maltepe’de bulunan karakollara götürüldüler. Uluslararası Adalet Platformu Başkanı Âdem Çevik olayla alakalı, “Türkistanlı çocuklara terörist muamelesi yapılmasını doğru bulmuyoruz. Bizim yakından ilgilendiğimiz muhacir çocukların eğitim aldığı bu mekânlar; dün gece kapısı kırılarak özel harekât polisleri tarafından basıldı. Basılan bu 3 muhacir okuluna daha önce polisler defalarca gelmişler ve kendi gözleriyle bizzat görmüşlerdi buralarda çocukların eğitim aldığını.” Dün, önder şurasına katılan Millî Eğitim müsteşarına muhacirlerin eğitim problemini anlatan Türkistan Birliği Başkanı Âdem Çevik “bugün de Önder şurasına katılacak Başbakan Davutoğlu’na çocukların serbest bırakılması ve Türkistanlı muhacirlerin problemlerinin başta ikâmet meselesi olmak üzere çözülmesi konusunu görüşmeye çalışacağız” ifâdelerini kullandı. Muhacirler Platformu sözcüsü Muhammed Ali Akman ise, “Nasıl bir ülkede yaşıyoruz ki 9 yaşında çocuklar IŞİD üyesi olmak suçundan gözaltına alınıyor. Hiç bir suçu olmayan bu çocuklar bir ân önce serbest bırakılmalı. Eğer gözaltı süreleri bugün sona ermezse yarın tüm duyarlı Müslümanlar ile çocukların tutulduğu karakolun önünde toplanarak basın açıklaması yapacağız.” açıklamasında bulundu. Hükümetin uzun yıllardır çözemediği mülteci politikaları yüzünden binlerce Türkistanlı mülteci aile Türkiye’de kaçak olarak yaşamaktalar. Oturum izinleri olmadığı için bu mülteci ailelerin çocukları, Türkiye’de resmi okullara alınmıyorlar. Mülteci aileler de bulundukları bölgelerde Türkiye vatandaşlarının da desteğiyle eğitim mekânları açarak çocuklarının eğitimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Dün gece Pendik’te IŞİD operasyonundan gözaltına alınan çoğunluğu Özbekistanlı mülteci çocuklardan bazıları: – Musab (14 yaşında) – İsmail (12 yaşında) – Musa (9 yaşında) – Abdulaziz (15 yaşında) – Abdullah (22 yaşında) – Abdulhalik (12 yaşında) – Abdurahman (19 yaşında) – Abdurahman (14 yaşında) – Ali (17 yaşında) – Asliddin (16 yaşında) – Ayatullah (22 yaşında) – İlyas (22 yaşında) – Usameddin (17 yaşında) – Fazliddin (17 yaşında) – Osman (22 yaşında) – Muhammad Ali (16 yaşında) – Hüseyin (20 yaşında)

‘DOKTOR KANAS’ İLE RÖPORTAJ

Gazeteci Ümit Erdoğan’ın Suriye’de bulunan Genel Cerrahi Uzmanı Türk Doktor ile gerçekleştirdiği röportajı alâkalarınıza sunuyoruz. Suriye’de bulunduğu sıralarda yaralanan sivilleri tedavi etmeye çalışan bir Doktor, nasıl olup da eline silah alıp Kanas uzmanı bir “Doktor Kanas” olduğunun hikâyesini Ümit Erdoğan’a anlatmış. Mail yoluyla bize ulaşan bu röportajı kamuoyunu bilgilendirmek adına sizlerle paylaşıyoruz. ADIMLAR Dergisi ‘DOKTOR KANAS’ İLE RÖPORTAJ – Sizi ilk defa bir blog yazısı ve sosyal medya hesaplarınız ile duyduk. Kendinizden bahseder misiniz ? — İstanbul’da özel bir hastanede Genel Cerrahi uzmanıydım. Ayrıca buraya gelene kadar Suadiye’de muayenehanem vardı. Aslında dünya telâşı içinde kaybolan eski beni unuttum. O yüzden kendimden çok fazla söz etmeyi istemiyorum. Artık “Doktor Kanas” olarak yeniden hayat buldum. – Peki bize Doktor Kanas’ı anlatır mısınız ? — Buraya sadece insani vazifemi yerine getirmek için gelmiştim. Bir nebze vicdanımı rahatlamaktı belki de amacım. Fakat Türkiye’ye dönmeyi plânladığımız son gece yaşadığım olay benim için bir dönüm noktası olmuştu. O geceden sonra artık Cerrah Ali gitmişti. Sabaha kadar düşünceler içinde boğulurken son ânda gitmekten vazgeçip burada kalmaya karar vermiştim. – Neden böyle bir karar aldınız? — Döneceğimiz gece yarısı bütün köyü inletecek bir çığlıkla uyanmıştım. Koridorda sedye üstünde kulakları sağır edecek yükseklikte bir sesle ağlayan bir kadın görmüştüm. Muayene etmek için yanına yaklaştığımda herhangi bir yara görememiştim. Fakat üstünde et parçaları vardı. Kanlar içinde kalmıştı. Temizlemeye çalışırken saçlarının arasında küçük bir parmağı elime aldığımda dizlerim tutmaz olmuştu. Ellerim titremeye başladı. Bir cerrahın başına gelebilecek nadir bir olaydır ellerinin titremesi. Fakat kadına ve avuçlarımın arasında duran küçük parmağa baktıkça nefretim artıyor, sabrım tükeniyordu. Sedyenin yanı başında dizleri üstüne çökmüştüm. Kadıncağız rejim veya Rus uçakları köyünü bombalarken araçla kaçmaya çalışırken uçak aracını füze ile vurmuş. Allah’ın takdiri kadına bir şey olmamıştı. Ama 7 aylık bebeği paramparça olmuştu. Benim gördüğüm sahneyi gözünüzde bir canlandırın. O vakit vicdan sahibi bir insanın ayakta durması mümkün değil. Ömrüm boyunca unutamayacağım bir olaya ve acıya şahitlik etmek beni derinden etkilemişti. İşte o gece Doktor Kanas’ın doğduğu gece olmuştu. Sabaha karşı bütün cerrahi malzemelerimi bırakarak bir yemin ettim. Çocuklara, masumlara ve zalimlere bir söz verdim. Bu anneye yaşatılan acının hesabını soracaktım. Yapılanların hesabı hem bu dünya da hem de ahrette elbette sorulacaktır. – O günden sonra ne yaptınız? — Günlerce kendime gelemedim. İçimde sönmeyen bir ateş o gece alev almıştı. O günden sonra o yangın hiç sönmeden her gün daha da alevlenerek büyüdü. Suriye’de ki en iyi kanas eğitimcisini bularak ondan aylarca eğitim aldım. Eğitimin bittiği gün tüfeğimin içinden bir adet mermi alıp cebime koydum. Bu mermiyi de bütün bu katliamların emrini verenlerden biri olan Beşşar Esed için saklıyorum. Her gün sakladığım bu merminin sahibini bulması için de Rabbime duâ ediyorum. – Kendinize kimseyi rakip görüyor musunuz? Şimdiye kadar kaç kişiyi öldürdünüz? — Benim böyle bir iddiam da amacım da olmadı. Ben yaptığım şeylerden zevk almıyorum. Ya da Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Kafkaslarda Müslümanların kanını döken Amerikalı, İsrailli, Rus katiller gibi değilim. Müslümanlar kimsenin ülkesini işgâl etmedikleri gibi kendilerine saldırmayan hiçbir insanı da öldürmezler. Benim burada bulunma sebebim sakladığım son merminin sahibini bulduğu gün son bulacaktır. O yüzden Allah ne zaman nasib ederse o zaman burada işim biter. Şimdiye kadar hiç saymadım ve saymayı da düşünmüyorum. Her ne kadar avladıklarım zalim de olsa onları bir sayı olarak görmedim. Bugün İslam coğrafyasında oluk oluk Müslüman kanı akarken bile, maalesef İslam âlemi kendi kardeşleri için bile sayı hesabına girmişken ben böyle bir hesap içinde olamam. – Suriye’de birkaç yıldır bulunmanıza rağmen neden şimdi Sosyal medya? — Sadece sosyal medya’da değil, Müslümanlar birçok alanda kendilerini hep geride tuttular. Düşman her alanda bize saldırırken biz neden ona gerektiği cevap vermiyoruz diye düşündüm. Zaten hâli hazırda devam eden bir mücadelemi sosyal medya aracılığı ile de insanlara aktarmak istedim. Burada yaşanan zulmü herkesin görmesi ve bilmesi gerekiyordu. Burada üzerine her gün onlarca bomba atılan, kendi devleti tarafından katledilen bir halkın mücâdelesi var. Bu mücâdele hak ile batılın mücadelesidir. Hakkın tarafında olanlar her ne kadar fiziki olarak zayıf olsalar da, kazanacak olan taraf hakkın tarafında olanlar olduğu için burada olmaktan ve onlarla olmaktan dolayı mutluyum. – Suriye’de yüzlerce ayrı grup var. Siz herhangi bir gruba bağlı mısınız? İhtiyaçlarınızı nasıl gideriyorsunuz? — Evet. Suriye’de ki grupların sayısının çok olduğu doğrudur. Grupların birbirleri arasında çok az denecek kadar problem olduğunu özellikle ifâde etmek istiyorum. Düşman üzerlerine geldiğinde hepsi iki elin parmaklarının birbirine kenetlendiği gibi düşmana topyekûn verilmesi gereken cevabı veriyorlar. İşte bu yüzden Müslümanlar doğru haber kaynaklarından Suriye mücâdelesini takip etmek zorundadır. Elbette her insan gibi benimde gıda ve teçhizat ihtiyacım oluyor. Dünyanın dört bir yanında yaşayan Müslüman veya gayrı Müslim herkesi rızıklandıran Rabbim beni de rızıklandırıyor. Çok büyük beklentiler içinde değilim. Bazen bir kuru ekmek bazen çeşit çeşit yemek yediğim oluyor. Benim burada bulunma amacım zaten belli. O yüzden yemek yemekten, boş işlerle uğraşmaktan daha önemli işlerim var. Küçük hesaplarla, basit işlerle zaman kaybedemem. Burada dünya savaşlarının büyük aktörleri ile mücâdele ediyoruz. O yüzden herkes attığı ve atacağı adımlara dikkat etmeli. Bazı operasyonlarda diğer gruplarla birlikte hareket ediyorum. Birçok silah ve teçhizatım var. Gerektiği yerde ve zamanda ne gerekliyse onu kullanıyorum. Herhangi bir ihtiyacım yok. Suriyeli ensarlar, Türkiyeli muhacir kardeşlerine her türlü desteği veriyorlar. – Neden tek başınızdasınız? Neden operasyonların video ve resimlerini çekmiyorsunuz? — Kimsenin benim yüzümden ölmesini kabul edemem. Bu riski göze almak istemiyorum. Sırf bu yüzden burada hiçbir gruba tabi olmadım. Kendimden başka birinin sorumluluğunu üzerime almak istemiyorum. Bir anne babanın daha evlat acısı ile yüreğinin yanmasını kabul edemem. Dediğim gibi ben buraya kendimi ispatlamak için veya düşmanın yaptığı gibi yapmak için gelmedim. Müslümanların duâlarında bir parça yer edinebilirsem, yanan yürekleri biraz serinletebilirsem benden daha mutlu biri olamaz. Yoksa bir değil bin kişi de ölse o annenin evlat acısını dindiremez. Görüntü çekip yayınlayan gruplar var. Bu onların kendi düşüncesidir. Ama ben prensip olarak kendi adıma böyle bir hareket içinde olmadım ve olmayacağım da. Bazen beni ve buraları merak edenler için bölgenin veya biten operasyonlar ile ilgili resim veya videoları sosyal medya hesapları üzerinden paylaşıyorum. – IŞİD veya diğer muhalif gruplara karşı herhangi bir operasyona katıldınız mı? — Benim mermilerim hiçbir zaman Müslüman’a doğru hareket etmedi, etmeyecekte Allahın izni ile. Kardeş katili olarak Rabbimin huzuruna çıkmaktan hayâ ederim. Benim için öncelikli ve tek hedef zalimlerdir. Düşman dururken kendi kardeşlerimle hatalı bile olsa uğraşmam. O yüzden böyle bir operasyon olursa buna destek vermem ve uzak dururum. Allah onların ABD, İsrail, Rusya, Çin, İran, Hizbuşşeytan ve Esed’e karşı atışlarını isabetli kılsın. – Verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz bir şeyler var mı? — Aslında ümmetin yüzyıllardır yorgunluğu var üstümde. Çok şey var söylenecek. Çok derdimiz, çok acımız var. Çok yükümüz var. Ümmet olarak çok acılar yaşadık. Elbet bir gün rüzgâr yeniden bizim yönümüzden esecek. Hiçbir ihanet, hiçbir zalim cezasız kalmadı, kalmayacaktır. Ya bu dünya da ya da ahirette yaptıklarının karşılığını alacaktır. Kardeşlerim artık birbirinizle uğraşmayı bırakın. Aynı safta omuz omuza kıyama durduğun, aynı kıbleye yönelip beraber düşmana karşı mücâdele ettiğin kardeşini incitmekten uzak dur artık. Düşman birlik içinde iken zaten paramparça olan birliğimizi birde sen bölme. Yatan oturana, oturan yürüyene, yürüyen koşana yardım etsin. Yardım etmeyecekse de Allah için sussun. Zaten düşmanın silahı ve sözleri bize yetiyor. Kardeşlerimizin sözleri bizleri daha çok yaralar. Biz düşmana hak ettiği cevabı burada ve dünyanın dört bir yanında veriyoruz. Ümmet kalbini ferah tutsun. Türkiye halkından ensarlığın hakkını vermesini, Suriyeli misafirlerinde muhacirin ağırlığını taşımasını, Hükümetin de gerçek dost ve düşmanını görmesini ve kardeşlerinin yanında daha fazla yer almasını ricâ ediyorum. Doktor Kanas’ın Sosyal Medya Hesapları :

ALİ EREN HOCA’DAN ETKİLİ VE KEYİFLİ BİR SOHBET

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Plâtformu, bu hafta sonu Gazeteci-Yazar Ali Eren Hocaefendi’yi ağırladı. Ali Eren Hoca’nın “Ehl-i Sünnet’e Karşı Yürütülen Saldırılar ve Saldırganlar” başlığı etrafında verdiği sohbet-konferans, Plâtformumuzun Fatih bürosunda halkımızın ve gönüldaşlarımızın yoğun ilgisiyle karşılandı. Tekirdağ ve Zonguldak başta olmak üzere, değerli gönüldaşlarımızın ve bir çok üniversite öğrencisi misafirlerimizin de iştirak ettiği sohbet, Plâtformumuz Sözcüsü sayın Cem Türkbiner’in açılış konuşmasıyla başladı. Türkbiner, dinimize içten ve dıştan türlü saldırılara dikkat çekerek şunları söyledi: Herkesin, Dini hevâ ve hevesine göre, işine geldiği taraftan çekiştirdiği günümüz şartlarında; Pak İslâm Yolu’nun en pak yolcularının kümelendiği Ehl-i Sünnet Anlayışı’nı müdafaa çerçevesindeki bu sohbete ev sahipliği yapmaktan dolayı gururluyuz. Türkbiner, yaptığı kısa giriş konuşmasının ardından sözü, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat Anlayışını müdafaa eden az sayıdaki ilim adamlarımızdan biri olan Ali Eren Hocaefendi’ye bıraktı. Ali Eren Hoca, konuşmasının başında, önündeki masada duran Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercümesi adlı tamamı 13 cilt olan esere dikkat çekerek konuşmasına başladı. İki değerli âlimin Cumhuriyetin ilk yıllarında hazırladığı bu eserin Osmanlı’nın kalıntısı hâlinde ve “küllerinin bile şimdiki söz sahibi devletlerden çok çok üstün” olduğu bir medeniyetin meyvesi olduğuna dikkat çeken Ali Eren, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Diyanet Yayınevi’nin 18 yıldır bu kaynak eseri basmadığına dikkat çekti. Söz konusu eser ile ilgili devrin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı, günümüzün Diyanet İşleri Başkanı olan Mehmet Görmez ile bir sempozyumda görüştüğünü dile getiren Eren, bu eserin basılmamasının gerekçelerini kendisine sorduğunu söyledikten sonra, aldığı cevapları dinleyicilere aktardı… Görmez’in o dönem başlayan “Avrupa Birliği normlarına uygun, yeni Hadis Külliyatı” hazırlayan heyetin başında olduğunu vurgulayan Ali Eren, Dinde Reform çalışmaları etrafında, başında bir Papaz’ın bulunduğu girişimler hakkında kendisiyle yaptığı sohbeti katılımcılara aktardı. İki şeyi adım adım çok iyi takip etmeye çalıştığını dile getiren Ali Eren, bunları “Diyanet’in Toplantıları” ve “Dinlerarası Diyalog Toplantıları” olarak işaret ettikten sonra, bundaki ısrarının Ehl-i Sünnet müdafiîliği çerçevesindeki alâka ve çalışmaları olduğunu söyledi. Ali Eren Hocaefendi, âlimlerin ibadetleri ile ilgili şahsî hatâlarının üzerine değerlendirme yapmaktan ziyâde, “insan topluluklarına hitâb eden, yazan, çizen” bu kişilerin “imân” anlayışının hepimizi ilgilendirdiğini vurguladı. Bu çerçevede sohbetine devam eden Eren, Abdülaziz Bayındır’ın “teravih namazı” etrafındaki çelişkili ve sapkın tutumundan bahsetti. İslâm’da “Mezheb” kavramını da ele alan konuşmacımız, Mezhebsizliği vâz edenlerin tutumlarındaki başıbozukluğa ve kendilerine göre din telakki etme anlayışlara değindi. Mezheb’in kelime mânâsı itibariyle “yol” demek oluşundan hareketle, Allah Resûlü’nün, Muaz İbn-i Cebel Hazretleri’yle aralarında geçen hâdiseyi nakleden Ali Eren, sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun da İBDA Külliyatı’nda “İçtihad”, “Zan” ve “Anlayış” bahislerinde zikrettiği meseleyi aktararak mezheblerin kaynağına işaret etti: Allah Sevgisili’nin Yemen’e gönderdiği sahabisine “Kur’ân ve Sünnetimde de karşılaştığın mesele hakkında çözüm bulamazsan ne yaparsın?” sorusuna “İçtihad ederim” şeklinde verilen cevab ve Peygamberimizin bu cevaba istinâden Allah’a şükretmesi. O ulvî zamanın tabiîni olan Mezheb İmamlarımızın mükemmelen sistemleştirdiği Ehl-i Sünnet Vel Cemaat anlayışı karşısında, bugünkü sapkın isimlerin yürüttükleri çalışmalara dikkat çeken Ali Eren Hocaefendi, bu çerçevede Mustafa İslamoğlu adlı kişinin şu lâfını nakletti: Başkasının ürettiği fıkhı tüketmek yerine, kendimiz fıkıh üretmemiz lâzım!.. İmam-ı Âzam, İmam Şafiî, İmam Malik, İmam Ahmet İbn-i Habel’i “bir kenara at”ma davranışlarının altında yatan sebeblerden bahseden Eren, günümüzde fıkhî meselelerde halkın bilgisi olmadığına dikkat çekerek, bu davranış sahiplerinin dolaylı olarak, meselelerin çözümleri için aslında kendilerini teklif ettiklerini “biz ne güne duruyoruz” edasındaki riyakârlıklarına bağladı. “İmam-ı Âzam-ı bir kenara bırak, bana bak!” diyen bu tip insanların anlayışsızlıklarına işaret eden değerlendirmelerde bulunan Eli Eren, sözlerinin devamında Sahabîler Topluluğu’nun her birisinin içtihad ehli oluşunu dile getirerek, mezheblerin kaynağını, bizzat Allah Resûlü’nün Nuru’ndan feyz alan Sahabîlerin üstün anlayışlarına bağladı. Bu çerçevede “Ehl-i Sünnet” kavramının tek başına anlayışımızı ifâde etmekte eksik kalacağını da ifâde eden Ali Eren, Sünnet ve Cemaat Ehli demenin önemine de dikkat çekti. Mezhebleri iki başlıkta ele almak gerektiğini de ifâde eden konuşmacımız, bu çerçevede Hak Mezhebler ve Fırak-ı Dâlle dediğimiz Sapık Mezhepler’i mevzu etti. Bu iki başlığın İslâm dairesi içerisinde mütalaâ edildiğini dile getiren Ali Eren, Sapık Mezhebler başlığı altında en dikkat çeken Şiîlik etrafında konuşmasını sürdürdü. Şiîliğin “dinî bir mezheb” olmaktan ziyâde siyasî bir mezheb olduğuna dikkat çeken Hocamız, bu çerçevede tarihimizden misâller verdi. 79 İran Devrimi’nin ardından Humeyni zamanından başlayan “Büyük Şeytan Amerika” söylemindeki ikiyüzlülükten de bahseden Ali Eren, İran’ın Amerika ile yalnızca bir “kayıkçı dövüşü” görüntüsü verip, aslında siyasî birliktelik içerisinde olduğunu işaret eden yayılmakta olan Şiîlik cereyanına dikkat çekti. Bu çerçevede, Malezya’dan Yemen’e büyük bir Şiî nüfusu oluşturma çabalarından söz eden Ali Eren’in bunu İran kadar Amerika’nın da istediğini ve önünü açtığını ifâde etti. Bunda İslâm Âlemi içerisinde değerlendirildiğinde Şiîliğin, en “iyimser” rakamlara göre %85’e %15 gibi bir nisbet içerisinde kaldığı ve bu nisbetlerin Şiîlik lehine değiştirilmeye çalışıldığını işaret eden değerlendirmelerinde Ali Eren, bu projede bir Hıristiyan’ın veya bir Yahudi’nin değil, gayet tabiî olarak Sünni Müslümanların Şiîleştirilmesinin (Teşeyyu’) güdüldüğünü dile getirdi. Marjinal Şiîliğin bölünmesinin “İslâm’ı bölmek” olmadığına, Sünnî Müslümanları Şiîleştirerek bölmenin İslâm’ı bölmek olacağına işaret eden Eren, bu Teşeyyu’ faaliyetinin Amerika tarafından desteklendiğini ve yürütüldüğünü söyledi. Bu çerçevede bir İlâhiyat Profesörü’nün çıkıp, Sünniliğin aleyhinde çalışmalar veya konuşmalar yapmasının “sapıtmış bir adam” olarak karşılanmasının yeterli olmadığını dile getiren Eren, bu tip insanları “anahtar çevirilip kurularak çalışan”, arkadan kurmalı makinelere benzetti. Bu tip “arkadan kurmalı” kişilerin sadece ilâhiyatçıların içinde olmadığına da dikkat çeken hocamız, sözü tekrar Abdülaziz Bayındır’a getirerek konuşmasını sürdürdü. Konuşması sırasında, sıkça, isim vermekten çekinmediğini, zira doğruları dile getirdiğini ifâde eden Ali Eren Hoca, bu doğruları bahis mevzuu kişilerin yüzlerine de söylediğini; Abdülaziz Bayındır ve Mustafa İslâmoğlu gibi kişilerin bugün “evet” dediklerine yarın “hayır”, “hayır” dediklerine de “evet” diyebilen kişilikler olduğunu söyledi. Bu tip insanların ellerinde maddî imkânlara da değinen konuşmacımız, bu maddî imkânların kaynağının sorgulanması gerektiğini ifâde etti. Bu çerçevede okuduğu hiçbir okulu tamamlayamamış, “İlâhiyat Profesörü” de olmayan Mustafa İslâmoğlu’nun Hilal Tv gibi bir televizyon kanalını kurması ve yayınlarda bulunmasındaki kaynağı mevzu eden Ali Eren, bu tip insanların toplumumuzda hangi kasıtla meşrulaştırıldığına ve nasıl meşhur edildiğine de değindi. İslâmoğlu ve gibilerinin Ehl-i Sünnet ve Şiâ temel ayırımında kullandığı sinsi dile dikkat çeken Ali Eren, söz konusu kişinin sapık Şiâ hakkında “Ehl-i Beyt”, “Ehl-i Beyt Ekolü”, “Ehl-i Beyt Okulu”, “Ehl-i Beyt Yolu”, “Ehl-i Beyt İmamı” gibi müsbet tanımlamalarla Şiîlik propagandası yapıp, Ehl-i Sünnet’i yıkmak için elinden geleni yaptığına dikkat çekiyor. Hükümet başta olmak üzere, devletin kurum ve kuruluşlarını işgal eden kişilerin Ehl-i Sünnet karşısındaki tavırlarını ve verdikleri zararları da dile getiren ve bu çerçevede kamuoyunda bilinmeyen bir çok hususu da dile getiren Ali Eren Hocaefendinin sohbetinin görüntülü kaydını ilk fırsatta sitemizden paylaşacağız. Bu vesile ile sayın Ali Eren Hoca’ya, katılımı ve verdiği kıymetli sohbet dolayısıyla teşekkür ederiz. Ve söz konusu konferansa dinleyici olarak iştirak eden dost ve gönüldaşlarımıza da katılımları dolayısıyla ayrıca teşekkürler. ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Plâtformu

ÖLÜM ODASI -B YEDİ- (282) SALİH MİRZABEYOĞLU

TAKDİM YAZIMDA GİZLİ (DÜNYA ÇAPINDA BİR HÂDİSE) HADÎS: Rüyâmda insanların bana arzedildiklerini gördüm, üzerlerinde gömlekler vardı. Kiminin gömleği göğsüne kadar, kimisi de daha aşağıya kadardı. Ömer’inki ise çok uzun olup eteklerini yere değmemesi için çekiyordu. Ashab, “Bunun yorumu nasıldır?” dediler. Allah’ın Resûlü buyurdu ki: “Bu dindarlıktır!” Süryanice, ŞAFİRUT DEHLTO-Dindarlık: 1443= 444: QOMES ROMO UHDONO-Süryanice, “Başyücelik Devleti”. (Mahmud Efendi Hazretleri: Şeriat, devlet ile tamam olur!)… Arabça, MELÂBİSUN ZÛ ZÜLZÜLÜN TAVÎLETUN-Etekleri uzun elbise: 2793: NHOŞO CEZAQTO-Süryanice, “Bakır Halka”. (Zı harfi, Allah’ın Aziz ismi, Madenler-“Kan” mertebesi, Kamer menzillerinden “Tabiat” mertebesi ile ilgilidir; Allah’ın iki âleti “sıcak ve soğuk” ile yaratma mahalli… Ahen: Demir. Sert. Bir şeyin kendi nefsini aynı cinsten bir şeyle korumak cümlesinden olarak, “Kılıç. Zırh”. Hem sağlamlık, hem de korunma mânâsı içiçe, “seri anlayış ve öfke… Batı’da asillere “Mavi kanlı” denmesi; mavinin “Kelime-i Tevhid” nurunu işaret etmesinden anlaşılabilir. Bütün Hükümdarlıkların asliyetinin “Hükümdarlık Makamı”na bağlı olması gibi; Firavun’un bile. Zâhirî hükümdarlık, asıla göre “fer’i”dir. Şöyle veya böyle… Ahenk: İnsicam, uyum. Tenâsuk, nizâm üzere olma. Tealif, telif, ülfet ve imtizac. Kelime ve sesler arasındaki uyum. Musikî. Ahenk hakikati, Arş altı Kürsî mertebesinden tecelli eder… Ahenk: Ahen-K… Kef harfi, Allah’ın Şekûr ismi, Sûret-Şekil mertebesi ve Kamer menzillerinden Nesre ile ilgilidir; saçmak, yazı, şâhid olmak ile)… KEŞTİBANÎ-Gemi kaptanı ile ilgili. (Takdim yazım: Kaptan Kusto Müslüman… Süryanice, Kust: İki ucun yaklaşması. Yay. Yakınlık. Topalak otu. “Kadınların iddet döneminde sürünebilecekleri kokunun adı”… Noktalı harflerle, Kaptan Kusto Müslüman: 302: Derviş Muhammed. “Noktasız harflerle”… İslâm: 132: Kalb-Kan deveranının merkezi. Yürek, et. Gönül. Her şeyin ortası. Bir hâlden diğer bir hâle gelme. Bir hâlden, diğer bir hâle çevirme. Çevirme. İmânın mahalli. “Kalbler, Allah’ın iki parmağı arasındadır”. Bir şeyin içini dışına ve dışını içe çevirme. Aks ve tahvil… Te harfi, AIIah’ın “Kaabid-Kısıcı, kısan” ismi, Esir mertebesi ve Kamer menzillerinden Kalb ile ilgilidir… Himmet-i Sarife: Değiştirme himmeti… Sarf: Harcama. Fazl. Mekr. Men etme. Bir insanı bir yana meylettirme. Farz. Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesi ve iştikakından bahseden ilim. Kelime şekil bilgisi. Fiil çekimlerini, isim ve fiil nevilerini öğreten ilim. Vakit ve değer düzeni, deveranı… Dad harfi, Allah’ın Alim ismi, 2. Sema mertebesi, Kamer menzillerinden “Sarfe-Nurlu bir yıldız”a işaret eder… Bakır: Zühre yıldızının sembolüdür. “Zühre-Tarık” yıldızı, Boğa ve Terazi Burcu yıldızıdır… Sevr-Boğa, Boğa Burcu. “Yevmiye: Yerinde doğruları katılaştırmayı bilmek lâzım.”: 706: Fikir Kahramanı): 1792: İKTİSAR-Kısaltma. Kısma. Kolaylaştırma. “Mavi”. (Aynı ebcedle, Süryanice, Methafrono: Maden. Madenî… Metalun-Maden: 3525= 528: Seyyid Taha Cizro + Seyyid Fehim Arvasî + Seyyid Abdülhakîm Arvasî + Necib Fazıl Kısakürek + Salih Mirzabeyoğlu)… En büyük ebcedle, CİN-Be harfinin, “Gizliler, gizlilikler” mertebesi, Allah’ın Lâtif ismi ve Kamer menzillerinden “Mukaddem min-ed delâl”e işaret eder; öne alınmış delil, Takdim’e. (Cin: 1053: “Dünya Çapında Bir Hâdise”… Zülkarneyn-İki boynuzlu. Kur’an’da ismi geçen ve Peygamber olup olmadığı tam bilinmeyen büyük bir Hükümdar’dır. “Yemenli İskender-i Kebîr” de denir. Hızır Aleyhisselâm’dan ders almış ve Hazret-i İbrahim zamanında yaşamıştır. Yecüc Mecüc’e karşı yaptığı sed, “Zülkarneyn Seddi” olarak anılır. Çin Seddi’nin, o Külliyet’in bir ferdi olduğu söylenmiştir: 1147: Fikir Kahramanı Kısakürek… Raise Sultan Barier: 216: Avrupa’ya karşı”… Derviş Muhammed-442 mührü: 2054: Mehdî Salih Mirzabeyoğlu): 795: CULBONO B’MUŞHO ŞUHODO-Süryanice, “İfrat hâlde tecrid”. (Süryanice, Qarno-Boynuz. Kavanoz. Kab. Kuvvet. Kudret. Ses: 262: Norgo-Süryanice, “Balta”. İslâm’a muhatab anlayış. Furkan, kesen, hakla bâtılı ayıran. Derin fikir… Üstadım’dan, “Kavanoz” isimli Noktalama: Bir cümbüştür kopsa da gece yakamozlarda / Münzevî balıklarız ayrı kavanozlarda!) KEHF Sûresi’nde Hazret-i Zülkarneyn’in “Yecüc ve Mecüc” önüne kurduğu Sedd’in, Veli Nizameddin-i Haseni Nişaburî Hazretlerinden tefsiri: Bana kuvvet ile, yâni Himmet-i Sarife ile yardım edin. Demir kütleleri, yâni “Melekat-ı rasiha; derin bilgi ve tecrübe melekesi”, yahud Demir gibi sağlam kalbler getirin. İki ucu birleştirince, “Minel mehdi ilellahdi-Beşikten mezara” üfleyin; yâni zikir ve virdlere devam edin. Nihayet, sağlam kalbte zikir ve taat hararetinin tesiriyle ateş hâline gelince, bana getirin. Ona BAKIR kaynağı dökeyim; yâni ŞEYTAN’ın hilesi işlemeyecek vech ile o kalblerin içine muhabbet cevheri, METANET kimyası dökeyim de, ona Rahman’ın MASİVASI yükselmesin. (Masiva: Allah’tan gayrı. Dünya ile alâkalı şeyler. Mavera’nın zıddı… Hatırla: Allah Rahmet’inden dolayı, kötülüklere de varlık vermiştir ve aslı İslâm olan dünya, iyi ve kötünün birbirine karışmasından ibaret… İnsanda, ruh bedenle birleşince nefs meydana geldi: Bir ucu Dünya’ya ve diğer ucu ruhîliğin yolundan Allah’a… Beden tezkiyesi, Dünya’ya âit olanın, Mavera’ya kalbedilmesidir; iki ucun birleşmesi… Maraz, iki uç arasındaki açıklıktır; tekâmül ettikçe, tekâmül için gerekli olan kul haddi. Nefsi hep eksik ve kusurlu gören… Hadîs: Söz odur ki, şâir Lebid’in soyledigi — “Allah’tan başka her ey bâtıl!”… Topyekün varlıklarıyla O var diye var olan Kâinat; diğer Peygamberler’den ayıran hüviyetiyle, Allah’ın Zâtî yakınlığına eren, “gördüklerini kalbi yalanlamayan”… Arabça, Zahira Alemiyye-Dünya Çapında Bir Hâdise: 1059: Mehdî Muhammed) AZAMET (CİN HASTALIĞI) YEVMİYE: 21 Mayıs 1983… Üstadım: “Humeyni çok güzel bir söz söyledi: “GÖK GÖZLÜ kafirler!”… Üstadım’la son görüşmemiz olan o günden, konuşmasının sonu: Amerika-Rusya, İran, Irak, İslâm dünyası ve Türkiye, Ekonomi ve anarşi… Bütün bunlar konuşulurken, Üstadım’da müthiş bir huzur, müthiş bir güzellik; ve onun nasıl dışa dönük ve eşya ve hâdiseye pençesini geçirmek isteyici bir mizaca sahib olduğunu bilenlere ters, içe dönük… Bugün hiçbir şeyden o şeye yapışık bahsetmiyor ve birden “Gök gözlü kâfirler” sözünden sonra sesi ve gözleri… Sesi ve gözleri… CELÂL sıfatıyla maruf Üstadım’ın, ömrümce duymadığım bir şefkat nefesiyle saran sesi… Konuşurken, içini kollar ve uzun uzun sükût araları verirken, buradan sonra sanki konuşmuş olmak, konuşmayı uzatmak ister gibi kesintisiz konuşuyor. Dünya ve meseleleri öyle buruşuk ki, ne anlattığı mühim değil, gözümde yok; ama bu konuşması bitmesin… Tabiî ki bitti… Ve ben, bunun perde önünde son görüşmemiz olduğundan habersiz, zevkten kaç köşe olduğum meçhul, elini öpüyorum: “Dur bakayım, SAKAL bırakmışsın…”… Yüzüm avuçlarının içinde. Eyvah! Kızacak mı? “Benimki kadar olmuş, maşallah, maşallah!” TAHA SÛRESİ’nin 102. ÂYETİ-Meâli: “O gün —Sur’a üflendiği gün— günahkârları korkudan dolayı gözleri gömgök olarak haşredeceğiz”. (İslâm’da DEVLET ve Adalet idealinin sembolü Hazret-i Ömer’in, Müslüman olmasına vesile olan Sûre, Taha Sûresi’dir… O, 40. Müslüman… Süryanice, Arbcinoyo-Kırk sayısı: 278: Arvasî… Büyük Doğu’nun 40. Senesi, 1983 ve Yevmiye: “40 senelik çalışmayı başlangıç kabul edebiliriz!”… Seyyid Abdülhakîm Arvasî: 1983: İzzet Erdiş… (Nakşî azamet!): 3216: BEDRÎ-Bedre âit ve müteallik. (Taha Sûresi’nin bir tefsirinde Tı ve Ha harflerinin hesabının 14 olduğu, bunun “Bedr-Ay’ın Dolunay hâli”ne işaret ettiği ve kasdın Allah Sevgilisi olduğu belirtilmiştir… Bedr: Dolunay. Mekke ile Medine arasında bir yer. Bir şeyin tamam olması. Devr ve sürat etmek. Bir işin ansızın zâhir olması. Tam ve münasib olan âzâ. Dolu şey. İyi hizmet eden mutî… İslâm’ın var oIuş savaşı olan Bedr Muharebesi: Yevm-ül Furkan, Büyük Bedir, Koca Bedir, Kanlı Bedir, 2. Bedr diye adlandırılır)… ARVASÎ: 1277: ARİĞ DAQNO-Süryanice, “Uzun sakallı”. (Üstadım ve Ben… Sakal, Hadîs’le belirtildiği üzere, fıtrata uygun, zâhir; fıtrata uygun devlet de, “İslâm devletle tamam olur!” anlayışının devleti; bütün Hadîslerin ihyasını tekeffül eden Devlet. Başyücelik Devleti) ZORBA-Bir işi cebirle yaptıran. (GüçIü, kuvvetli: 216: AVRUPA… ASUF-Çok zâlim: 216: HURUB-Harbler… RAİSE SULTAN BARİER. “Sed”: 1215: ŞAZİYYE-Kavis. Kavak. Yakınlık. Yay. Kusto. (Cennetmekân Abdülhamîd Han’ın “Şazeliye” tarikatinden bir Şeyh’in ziyaretine gidip geldiği, ona yazmış olduğu mektubtan biliniyor!)… BEYDER-Doğru Lûgat. (Aynı ebcedle, Tarz: Usul, şekil, üslûb. Yol, heyet… Derviş Muhammed-442 mührü. “En küçük ebcedle”: 486= 1485: Ebu Bekir Muhammed bin Ali-Muhyiddin-i Arabî… Kaptan Gusto Müslüman-Takdim yazımın üst başlığı: 485: Kaptan Mirzabeyoğlu): 216: SEYFULLAH-Allah’ın çekilmiş kılıcı. “Halid bin Velid Hazretleri’nin ünvanı”. (Cihad’ın mânevî ve geniş mânâda vasıta ile yapılmasına dair hakikat, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nden: “Bazen Allah’a yardım etmek, bâtılı ortadan kaldıracak şekilde HAKİKATİ izhar edecek bilgiyle gerçekleşir, çünkü bilginin yeri nefstir. Yardımın maddeye mahsus yanı, mânânın tecelli ettiği dil ve yazı ile ilgisi olmasından kaynaklanır!”… Bir şeyin nefsine kendi cinsinden birşeyle karşı koymak cümlesinden olarak, kültür ve tefekküre, kültür ve tefekkürle, harbe de ona dair araçlarla!)… Süryanice, MCİSUTO-Cin hastalığı. (Süryanice, Arigoit Daqno-Uzun sakallı: 1693: İhsa-İhtisas yapma, bir mevzuda derinleşme. İğdiş etme, üremesine mâni olma… Âyet Meâli: “Emaneti, dağlara taşlara teklif ettik, kabul etmedi. İnsan, zalum ve cehuldür, kabul etti”… Ene: Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin muhtelif ve müteaddid vecihlerinden bir vechi, enedir. “Benliktir, bendir”… Nefsin dış dünyaya bakan yönü, bir ağ gibi onu sarmıştır. Dış dünyadan alınan bilgi, insanın kendi reyine itimadı şeklinde olursa, put ve enaniyet doğar. Bu derinlik belirtici bir yerde, Allah’ın emirlerine karşı gelmişliktir ki, iğdiş olan, nefsinin ruhî kutbudur. Kâfirlerin azameti, Allah’a karşı gelmek bakımından, O’na karşı azamet taslamak… İçyüz dünyasına ve Allah ve Resûlü’nün emirlerini derinliğine bilişten doğan azamet ise, bahsi edilen azameti iğdiş edici bir yönde, ruhîdir; bu azamet, Şah-ı Nakşîbend Hazretleri’nin bildirdiği üzere, “kibir değil, kibriyadır; ve Allah’ın azametinden doğar!”… Firavun’un Hükümdarlığı’nın da Hükümdarlık Makamı’ndan olması gibi, Azamet’in aslına göre kul fiilinden doğan azamet de, neticede Allah’tan… Şah-ı Nakşibend Hazretleri: “Bizim ayakta durmamızdan büyük keramet mi olur?” ve “Alem’de bu vücuttan daha harab bir vücud olsaydı, hazineyi onda saklardım!”… Harablık: Bir nokta gibi görünen yıldıza yaklaştıkça ne kadar küçük olduğunu görmek gibi, Allah’a yakınlığın “Hakk-el yakîn”inde ilerleyenlerin bahsettiği harablık, fanî oluş, gark olmuşluk ve onlarda tecelli eden Azamet… Gerekli olan, işte bu azametin manevî ve maddî cihetini, nefs cihadı ve kılıç cihadı ile gösterebilmekte… Be harfi, AlIah’ın Lâtif ismi, Cinler mertebesi, Kamer menzillerinden “Mukaddem min-ed delâl”; öne alınmış delil, TAKDİM yazım… Cin hastalığı; azametin iğdiş ettiği, üremesine mâni çektiği yerde… Mahzum-Deve’nin burnuna, “nefse” ve her delik nesneye denir. Hâlid bin Velid Hazretleri’nin kabilesinin ismi. “Mahzumoğulları”: 693: Sabaret-Kefalet. “Cihad”ta): 525: HEME EZ OST-Herşey Allah’tandır. “Vahdet-i Şuhud”. (Süryanic e, Şetesto-Temel: 869: Mektubat-İmâm-ı Rabbanî Hazretleri’nin baş eseri. Süryanice, Mkunto-Temel: 602: Amene’r Resûlü’den, “Allah hiçbir nefse takatinden fazlasını yüklemez” meâlindeki âyet)… GÜZARİŞ-Rüyâ tâbir etmek. (Mehdî Derviş Muhammed: 673: Ruyâ Tâbir Etmek… Berâat-Haşmet, metanet: 673: Tecris-Sağlam fikirli etmek): 528: TAHSİN-Beğenmek, alkışlamak. İyi ve güzel bulmak. (Levha: 10 Eylül 1997… Ben, kızım Elif’i çağırarak, “Tahsin dedenin kumunda oynayın!” diyorum… Sonra ablası Neslihan’ı çağırarak, “operasyon başladı!” diyorum— Elif Erdiş’in rüyası)… MEFTAH-Hazine: 528: HULONOYUTO-Süryanice, “Maddilik”. (Herşeyin misâl âleminde bir sureti vardır; mânâların da. Keşif ehli, orayı seyreder, girilecek bir âlem değildir… Hadîs: “Allah’ın sır hazinesi, Arş’ın altındadır ve anahtarı şâirlerin dilindedir!”… Dil ve yazı, mânânın vasıtası)… Süryanice, METALUN-Maden. “Menba’, kaynak”. (Hadîs: İnsanlar, altun ve gümüş madenleri gibidirler. Cahiliyye Devrindeki hayırlılarınız, İslâm devrinde de fıkıh öğrendilerse hayırlılarınızdır!): 3525= 528: ŞEHÎD Taha Cizro + SEYYİD Fehim Arvasî + SEYYİD Abdülhakîm Arvasî “Üçışık” + NECİB Fazıl Kısakürek + SALİH Mirzabeyoğlu. Süryanice, TNONOYO-Halihazır: 528: SAHRO HATO-Süryanice, “Dolunay”. HANİF-İslâm’dan önce Allah’ın birliğine inanan ve Hazret-i İbrahim’in dininden olanların vasfı. İslâm’a bağlı ve ilmiyle âmil olan. Eğri. Asla yönelen. Doğru yola yönelen. (Hacer-ül Esved-İbrahîm Aleyhisselâm’ın, kâfirlere karşı mutmain olmak için Allah’tan istediği delil olarak, Cennet’ten indirilen “Siyah taş; Kâbe’ye konulmuştur: 313: Bakır-Hatırla: … Ona Bakır kaynağı dökeyim; yâni Şeytan’ın hilesi işlemeyecek vech ile o kalblerin içine muhabbet cevheri, metanet kimyası dökeyim de, ona Rahman’ın masivası yükselmesin!): 1147: ZÜLKARNEYN-İki boynuzlu; Şark ve Garb’ın hükümdarı olduğu için böyle denmiştir. İbrahim Aleyhisselâm devrinde yaşamıştır. (Hafıkan-Doğu ve Batı: 1832: Derviş Muhammed. “Büyük ebcedle”… Süryanice, Ezal Tayosoit-Uçup gitmek. “Lâtifleşmek. Azamet. Kibriya”: 832: Tibeloyo Had Şuvolo-Süryanice, “Dünya Çapında Bir Hâdise” demek)… Süryanice, MASĞORO D’MAYO-Sedd. Had: 1312: MİRZABEYOĞLU. (Süryanice, Şibilnuto-Azamet: 732: Abdülhakîm Koltuğu… Süryanice, Raqmo-Sayı. Rakam: 252: Kumandan… İspanyolca, Moro-Doğu. Batı: 252: Moro-Süryanice, “Hükümdar. Hakan”. Süryanice, Cequro-Temel: 221: Müslüman) HUMEYNÎ-Humeyn, şehirli. Humeyn şehri ile alâkalı. “Tahavvüf-aklı eksiltmek” mânâsında, “küçük fikirli”. Bu mânânın aslı, bir kelimenin bütün mânâ ihtimallerini gezdikten sonra, tecrid, tecrid ve nihayet aklın akılla kemirilmesinden doğan bir hâlle, sarahat ve bedahet idrakına hitap edene -ruhî olana- ermektir. (Humeyn: Hu-Meyn… Hu: “Allah” lâfzındaki nefer ve zikir harfi “Hu”nun, Allah’ın hüviyet zamirini işaret eden söylenişi… Meyan: Miyan. Orta, ara, vasıta. Ortaya serilen halı. Bir gerdanlığın ortasındaki inci… Miyan: Kıpçak Lûgatı’nda, “Beyin” demek. Meyan Kökü: Şifalı bir bitki… Süryanice, Şuşo-Solucan. Yağmur damlasının toprağa sızması. Miyan kökü, beyin kökü: 612: Derviş Muhammed): 118: ÇOCUK “Hikmeti” – Nefste ilk fikir “Allah” yerleşti. Faal kuvvetleri kendinde toplayan. (Hadîs: “Çocuklar beyaz ve kırmızı rengi severler!”… Beyaz renk, Allah’ın ism-i câmi olan Hu zamirinin nuruna işaret eder; Zühre yıldızı -Tarık yıldızı- ile ilgilidir… Kırmızı renk, “Allah” isminin nuruna işaret eder ve bu sebeble “Celâliyye” diye anılır; “Merih” yıldızı ile ilgilidir. Nücum-u Sakıbe-Karanlığı delip geçen yıldızlar: 706: Sevr-Boğa. Boğa Burcu… Fikir Kahramanı: 706: Aktör)… NÜHAS-Bakır. Duman. Kızgın maden. Kıtr. Ateş. Tunç ve demir dövülürken sıçrayan şerare. Dumansız alev. Bir şeyin aslı. Tütün. (Bakır, Allah’ın üzerine yemin ettiği, “karanlıkları delen nur”, Tarık yıldızı’nın sembolüdür… Nuhs-Dağ: 148: Müsecceme-Cismi olan. Varlığı görünen. Şekillenmiş… Hadîs: “Uhud Dağı beni, ben de onu severim!”… Muhsî-Sayı sayan. İhsan eden. Allah’ı görür gibi ona ibadet eden: 148: Eksiyuma-Süryanice, “Haysiyet”… Uhud-Medine’nin bir mil kuzeyinde bulunan kırmızı bir dağ. Uhud muharebesiyle meşhurdur: 1013: Taha-Hurufu mukattaadandır… Nakşibend-i Diyalektik: 1012= 13: Salih Mirzabeyoğlu): 118: ŞURORTO-Süryanice, “Tefekkür”… Süryanice, NAGİRO DAQNO-Uzun sakal: 1333: İŞGAL-Zaptetme. İstilâ etme. (Üstadım’ın, Kafa Kağıdı-Son cümlesi, “Aynı Moğol istil. Tutulmuş asil bir köşe”: 1217: Muavvizat-Kur’an’ın son iki sûresi… Moğol: 1076: Aksiyon)… Karaçay-Malkar Lûgatı’ndan, UZUN ÇAÇ-Uzun saç: 1076: MOĞOL. (Doğum tarihim, 9 Mayıs Salı 1950: Hicrî, 21 Receb Salı 1369… Süryanice, Şah-Salı günü: 306: İdam-ı Nefs… Şev-Gece. Leyl: 306: Kahhar-Allah’ın esma ve sıfatındandır. “Her üstünlüğün, önünde tükendiği kudret”… Hadîs: “Allah, Mehdî’yi bir gecede yetiştirir!”… Kıpçak Lûgatı’ndan Kor-Vakit, sıra: 306: Memkûr-Kızıla boyanmış. “Celalî”… Sülâsa-Salı günü: 1033: Bagal-Koltuk. “Abdülhakîm Koltuğu”… Sülas-AkıI gitme. Delirme. “Recebî, kendinden geçme”: 151: Mehdî Muhammed… Yevmiye: … deli ve dehâ arasında, ince bir çizgi var; yoksa hepsi dehâ olur, olmaz!) Kaynak: Baran

“VERMEDİ MÂBUD, NEYLESİN MAHMUD!”

Neticeyi bırakıp, sahte verileri dikizleyen ve devleti elinde bulunduran şahısların, Ülke’yi sadece kendi egolarını tatmin etmek niyetiyle yönetmeye çalışanlar olarak, hiçbir ciddi fikre ve uyarıya kulak asmayan kibir budalaları olduklarını biliyoruz. Hoş, 40’da da bu böyleydi… 60’da, 70’de, 80’de, 90’da, 2000’de ve halâ da aynı.. Bunda, kendi penceresinden baktığı zaman, içine sindiremediği için, bazı zaman dilimlerini kabullenmek istemeyenler hariç, herkes hemfikirdir! Ama bunlarla uğraşıp enerji kaybetmeye değmez, çünkü asıl meselemiz, Ülke olarak bağımsız olmadığımız ve bunda samimi sağ, sol ve İslâmcı kesimlerin mutabık olduğudur. Belki, Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemâl döneminde seyreden Batı, ölümünün hemen ardından kolları sıvayıp bütün iç ve dış politikalarımıza bizzat müdahale ve dikte etmeye başladığı da, artık aydın tabakadan “onbaşı kültürlü” tavanı işgal eden tabakaya kadar bilinen mevzular! Hâl böyleyken ve aşikârlığı kılavuz gerektirmez şekilde burnumuzun ucundayken, neler yapmalı, nasıl bir çare aramalı vatansever birlikler? Burda ki “vatansever” terimi, haybeye ve “ben daha iyi vatanseverim” laçkalığı değil! Yâni, Memleketin derdini dert edinenler ve bunda ciddi olanlar… Şu ân, topraklarımızda bulunan “yabancı güç” ve “yabancı bürokrasi”nin ülke içi ve komşu ülkelerde dilediği gibi at koşturmalarına, buna müsaade edenlerde dahil, bir “Dur!” ve “Terket!” diyebilecek ortak bir duruş gösterilemiyorsa, Bağımsızlığa Doğru gidilecek yolda şimdiden bir engelin ve bir tıkanıklığın olduğunu ilk önce bilmek lâzım! Düşmanın yumruğu veya hileleri “kocaman” görünüyor olabilir.. Fakat, ortak ve olması gerektiği gibi, “önce vatan ve bağımsızlık, sonra öz vatandakilerle -hesaplaşma-” şuuruyla hareket edip, koca bir yumruk olunmalı! El ile, Söz ile ve Yürek ile.. İşte, bu kadar basit aslında. Evet, komplekslerimizi ve kabuklarımızı kırdığımız vakit, teorisi meydanda olan ufacık bir pratiğe bakar bu iş. Sonra, Din, Vatan ve Millet düşmanları istediklerini elde ettiklerinde, bütün olarak sevdalısı olduğumuz vatanımızın parça parça lokmaları olup; “Vermedi Mâbud, neylesin Mahmud” tesellisini oynamayalım!

MÜLTECİ PROBLEMİNİN SORUMLUSU EMPERYALİSTLERDİR

Esselâmü aleyküm. Nasılsınız? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum. Bu da çok zor. Bu arada, ODA TV ile ilgili gönderdiğiniz haberi okudum. Bu insanlara selâm söyleyin benden. (Carlos, Kemalistlerin aldıkları belli pozisyonları takdir ettiğini; ülkelerini seven ve milliyetçi insanlar olduklarını; kendisinin de bundan hoşlandığını söylüyor… Kemalistlerin aldıkları tüm politik pozisyonlara katılmasak bile, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onlarla teknik anlamda bir ittifak, bir koalisyon kurup hükümeti bu yolla sürdürmemesinden üzüntü duyduğunu belirten Carlos, bunu da, Erdoğan hükümetinde bulunan Müslüman Kardeşler etkisine bağlıyor… Böyle bir yaklaşımın felaket olduğunu; zaten Suriye’yi bugünkü hâline getirenin de yine Müslüman Kardeşler ve onların 1980’Ierde gerçekleştirdikleri barbarca eylemler olduğunu; bu yüzdendir ki, hem Hafız Esad, hem de oğlu Beşşar Esad rejiminin bugüne kadar devam edebildiğini; kendileri dışındaki milyonlarca insanın katledilmesini gerektiren Müslüman Kardeşler ideolojisi sebebiyle, gerçekte Esad rejimine karşı olan, Müslüman olmayan azınlıkların yanı sıra aralarında Müslümanların, komünistlerin, Baasçıların, hattâ Alevilerin de olduğu tüm bir rejim muhalifi kitleyi karşılarına aldıklarını ve bu kitlenin Esad rejiminin yanında yer almalarına yol açtıklarını söylüyor… Kaldı ki, aslen iyi insanlar ve Müslümanlar olmalarına rağmen, Müslüman Kardeşler militan ve savaşçılarının bugüne kadar daima yanlış işler için kullanılageldiklerini ifâde eden Carlos, Mısır ve Tunus başta olmak üzere, buna bazı örnekler veriyor, Erdoğan’ın da şimdi aynı tuzağa düştüğünü belirtiyor… Erdoğan’ın, Müslüman ve prensibli bir insan olsa ve bunlardan elbette taviz vermese bile, politik çerçevede birtakım tavizler vermesi gerektiğini vurguluyor. Şu an, ne Saddam’da ne Hafız Esad’da mevcud olmamış atom bombalarına ve sair silâhlara sahib emperyalist güçlere bakılırsa, dünyanın en büyük, en tehlikeli düşmanının IŞİD olduğunu; oysa bugün Ortadoğu’da yaşanan tüm bu felâketlerin baş suçlu ve sorumlularının, 1916 ‘da Skyes-Picot anlaşmasını imzalayan İngilizlerle Fransızlar olduğunu; Ortadoğu’da sun’i sınırlar çizen, sun’i cumhuriyetlerin doğumunu hazırlayan ve bugünkü çatışmaları tetikleyen bu emperyalist güçlerin, bugün IŞİD diye dünyayı ayağa kaldırarak göz boyadıklarını belirtiyor… Güya demokrasinin, cumhuriyetin beşiği Fransa örneği üzerinde duran Carlos, Fransa’nın o bölgede, özellikle Suriye’de barışın bozulması için elinden geleni ardına koymadığını vurguluyor ve buna dair örnekler verdikten sonra, bugün herkesin kızdığı IŞİD’in, aslında emperyalistlerin bozduğu tabiî sınırları yeniden gündeme getirdiğini insanların birbirinden ayrılmasına yol açan sun’i sınırları ortadan kaldırarak, İslâmî dönemlerden bile önceki tabiî sınırları yeniden hayata geçirecek bir savaş verdiğini ifâde ediyor… Bu arada, geçtiğimiz günlerde basına yansıyan ve Arabların “Ayne’l Arab”, Kürtlerin ise “Kobani” dedikleri Suriye-Türkiye sınırındaki şehirden kaçıp Türkiye yoluyla Avrupa’ya mülteci olarak kaçmaya çalışırken Ege’de boğulan ailenin üç yaşındaki bebeği Aylan Kurdî’nin Bodrum da sahile vuran cesedinin kendisi dâhil herkesi şok edici fotoğrafını gördüğünü söyleyen Carlos, bu vesileyle bir yorum yapıyor ve şehri birkaç aylık bir savaştan sonra kuşatmaktan vazgeçip çekilen IŞİD’in bu şehri almak üzere yine saldıracağını ve bunun bir zamanlama meselesi olduğunu belirtiyor… Peşinden uzun uzun mülteci meselesinin Avrupa’da nasıl algılandığını ve karşılandığını anlatan Carlos, Suriye’den, Somali’den, Mali’den, Nijer’den, Libya’dan ve diğer her yerden insanların niçin kaçma ve iltica etme ihtiyacı duyduğunu soruyor; tüm bu bölgelerdeki böylesi insanî dramların sorumlusunun NATO’yu oluşturan -başta ABD olmak üzere- emperyalistler ve ajanları olduğunu, bunların bombardımanları olduğunu vurguluyor… Madem sorumlular -ABD başta- emperyalistlerdir, o hâlde bu bölgelerde yaşayan insanların mülteci olarak ülkesine kabul etmesi gereken, para vermesi ve sair ihtiyaçlarını karşılaması gerekenler; üstelik böyle kaçak yollarla da değil, organize edilerek ve vizeleri sağlanarak kendilerine sığınma hakkı tanıması gerekenler de onlardır diyor Carlos… Ne var ki, böyle yapılmadığını; ABD’nin kılını bile kıpırdatmadığını; diğerlerine kıyasla en olumlu yaklaşımı Almanya gösteriyor olsa bile, kalan Avrupa ülkelerinin ise ya sadece Hıristiyanları veya çok az sayıda Müslümanı mülteci kabul etmekle kaldığını; on yıl içinde yüzde 99’u masum sivil olan milyonlarca insanın ölümünden sorumlu oldukları hâlde, kendilerinin bu yaşananların baş sorumlusu olduğunu bilmez gibi davrandıklarını; yaşananlardan sorumlu olanın, teslim olmak ve Alevileri, Dürzileri, Hıristiyanları Suudî Arabistan ajanlarına katlettirmek istemeyen Beşar Esad olmadığını; sonuç olarak, herkesin, hepimizin manipüle edildiği bir “yalan dünyası” içinde yaşadığımızı; tüm bunların kabul edilemez olduğunu söylüyor. İnancı ne olursa olsun, Allah, Ortadoğu coğrafyasındaki herkesi korusun diyen Carlos, İslam adaletinin zaferinin er geç geleceğine inancının tam olduğunu söyleyerek konuşmasını bitiriyor; tekbir getiriyor; Kumandan Mirzabeyoğlu başta olmak üzere, Türkiye’deki tüm gönüldaşlara çok selâm söylüyor…) 5 Eylül 2015 İktibas: Baran

TÜRK SOLU’NUN 500. ÖZEL SAYISI

TÜRK SOLU’NUN 500. ÖZEL SAYISI GÖKÇE FIRAT VE İBDA-C HAKKINDA YAPTIĞI DEĞERLENDİRMELER Başyazarlığını Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun yaptığı Türk Solu Dergisi, 500. Sayısını geçtiğimiz hafta çıkarttı. 2002 yılında çıkan ilk sayısında Filistin davasının efsanevî lideri Arafat’ı kapağına taşıyarak yayın hayatına başlayan Türk Solu Dergisi, aradan geçen 13 senenin sonunda 80 sayfalık özel sayısı ile okuyucularıyla buluştu. Bu süreçte yazarları ve sorumlu müdürleri hakkında onlarca dava açılan ve Başyazarı Sayın Gökçe Fırat’ın geçtiğimiz aylarda tutuklanmasıyla sonuçlanan soruşturmalara tabi tutulan Türk Solu, 500. özel sayısında yayın anlayışını özetleyen bir şekilde Gökçe Fırat’ın kaleme aldığı “Ulusalcı dalganın, Gezi ruhunun, Kutsal İsyan’ın sözcüsüyüz” başlıklı giriş yazısıyla başlıyor. Tuttuğu mevzide istikrarlı bir biçimde yayınını sürdüren derginin bu sayısında, dergi yazarlarından Sayın Kuzey Fırat’ın Gökçe Fırat ile gerçekleştirdiği röportaj ayrıca dikkat çekiyor. Gökçe Fırat: İBDA davası 28 Şubat’ın hukuk katliamıdır 29 Kasım 2014’te Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun verdiği konferansa katılıp, ardından kaleme aldığı izlenimlerini kamuoyuyla paylaşan Gökçe Fırat’ın, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Adımlar Dergisi, şehid Ünsal Zor ve İBDA-C hakkında da samimi değerlendirmelerde bulunduğu bu röportaj bütünüyle okunmaya değer. Röportajda Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukların söz konusu edildiği sırada Kuzey Fırat, sözü Adımlar’a yapılan bombalı saldırıya ve Gökçe Fırat’ın bu saldırı karşısında aldığı tavra getiriyor… Röportajın ilgili kısmı şöyle: TÜRKSOLU: Bir de bunun dışında İBDA-C çizgisindeki Adımlar Dergisi’nin çalışanı Ünsal Zor, bombalı saldırıda hayatını kaybettiğinde siz de cenazesine katıldınız ve eleştirildiniz. Katılırken çekinceniz oldu mu? Aydınlık ya da başka bir sol dergiye bu yapılsa oraya da katılır mısınız? GÖKÇE FIRAT: Net olarak söyleyeyim ki bir terör örgütüyle ilişkisi olmadığı sürece basın özgürlüğünden yanayım. Ama Dicle Haber Ajansı’na polis baskını olsa önce onun PKK terörünü kınamasını talep ederim. Kınıyorsa yanında yer alırım. Bir Kürt muhalefet hareketine de şans tanınması gerektiğini düşünüyorum. Ama terör örgütüyle arasına mesafe koyacak ve eleştirecek. Onlara da destek olurum. Aydınlık gazetesi dâhil herkese destek olurum. Ama destek vermeye gideceğiniz yerde de tepki almayacağınızı bilmeniz gerekir. Mesela TGB üyelerine gözaltı olduğu zaman biz destek mesajı yayınladık. O arkadaşlara desteğe de giderdik. Bu, özgürlükler alanını savunmakla ilgilidir. Adımlar dergisi İBDA-C bağlantılı bir dergi. İBDA-C bize hep en büyük öcü olarak gösterildi. İBDA-C mahkûmları, Salih Mirzabeyoğlu da dâhil bir terör eylemleri olmayan kişiler. Kimseyi öldürmemişler. Ama bu insanlara Abdullah Öcalan’a verilen cezalar verildi. Bunu hak edecek ne yaptılar diye soruyorum. Maalesef 28 Şubat döneminin en önemli hukuk katliamlarından biridir. Bir örgüt davası açıldı, gencecik insanlar çok uzun yıllar hapiste tutuldu. Sanıyorum Salih Mirzabeyoğlu 15 yıl kaldı ve hâlâ içeride olanlar var. Ama ortada ölü, yaralı yok. Bu bir hukuk katliamı. Biz bunlara karşı çıkmak zorundayız. Terör örgütü etiketi birilerinin üzerine çok kolay yapıştırılmamalı. Deniz Gezmiş asıldı, Mahir Çayan katledildi, bunca solcu uydurma gerekçelerle yıllarca hapiste kaldı. Benim cephemden olunca demokrasi mücadelesi olacak ama biraz karşı cepheden, Atatürk’ü eleştirenlerden olursa hukuk çiğnenebilir mi diyeceğiz? Esas kumpasın o dönemlerde büyük sansasyon yaratan İBDA-C davasında olduğunu, bu insanlara büyük haksızlıklar yapıldığını düşünüyorum. Özellikle geçtiğimiz 13 sene boyunca Türk Solu’nun ortaya koyduğu yayın politikası ve siyasî değerlendirmeleri hususunda açık yüreklilik ile konuşan ve muhataplarına aydınlatıcı bilgiler veren Fırat’ın söz konusu röportajının tamamını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz: Gerek Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun 29 Kasım’da verdiği Konferans’a katılımı ve ardından yaptığı değerlendirmeleriyle, gerek saldırıya uğradığımız günlerdeki samimi desteği ve cenazelerimizde yanımızda saf tutmasıyla, gerekse hakkımızda sorulan sorulara karşın yaptığı açıklamalarındaki samimiyetiyle ilkeli duruşuna şahid olduğumuz Sayın Gökçe Fırat’ı, değerli ailesini ve çalışma arkadaşlarını, 500. Sayı dolayısıyla tekrar tebrik ediyoruz. ADIMLAR Dergisi

TARİHTE TEK MÜSLÜMAN HANIM AMİRAL: ŞEHÎDE, MALAHAYATÎ HATUN

Sadıka yiğit hanımlar ve Hain erkek müsvetteleri… Bildiğimiz üzere Müslüman Myanmar-Arakan (Ar-Rukun)’da bundan yaklaşık beş asır evvel Zabuk sultanın gidip haçlıları dost edinip, kendi hamileri olan Müslüman Bengal Sultanlığı’na hainlik yapmasıyla o coğrafyada artık her şey kötü gitmiş ve sürekli zulüm hakim olmuştur. Tıpkı Osmanlı-İran savaşlarında ve Osmanlı-Avusturya savaşlarında zaman zaman ‘bazı’ Kırım hanlarının yaptığı hainlik ve neticesinde yine kendi başlarını yemelerindeki gibi… Sonunda Rus’ların oyuncağı oldu bazıları… Tıpkı sonunda bazı Azerbaycan eşrafının Safevi oyuncağı Şiî ve Rus kuklası olması gibi… Tıpkı Halifelik ve Saltanat kaldırıldığında sadık Mısır ve Pakistan Müslümanları’nın bunu kınaması ve tehdit etmelerine karşılık ‘bazı’ Kırım ulemasının derhal M. Kamal ile arayı düzmeleri ve laikleşen tağuti Ankara hükümetine sırnaşmalarındaki gibi… Tabi nice Ehli Şer’ sadık gazi şehid Kırım’lı müslümanı bu tasnife dahil etmiyoruz.. Nice akıncılar çıkmıştır Kırım’dan ve nice âlimler! Onların kanına ve mürekkebine de en büyük lekeyi süren bazı ehli şer zındıklardır bahsettiklerimiz! Aynı şey Arakan’ın gazi ve şehidleri için de geçerli… İyi her yerde iyi, kötü de her yerde kötü beş parmağın beşi bir değil… Biz ders çıkarmaya bakarız burada… Bir hain mürtedin alçaklığı ile nice devirler sürecek olan bir takım işgaller başlıyor… Yine bir diğer ihanet örneği de M. Ali Paşa diğer Mısır Hidivleri’dir. O kadar sırnaştılar İngilizler’e, topu topu kırk sene sürdü Mısır sultanlıkları, Hilafet merkezi İslambol aleyhinde o kadar ahmaklık yaptılar da ne olu? Az zaman sonra İngilizler Mısır’ı resmen işgal etti. Tıpkı Suud aşireti ve Şerif Hüseyn örneği gibi… Sonunda Şerif Hüseyin’i postaladılar, Suud da saltanata sahip oldu ise de ümmetin hepsinin ortak düşmanı ve Hain’ül Haremeyn-i Şerifeyn olarak tesmiye olundu… Bu bahiste, “Filistin’den Yahudi’yi, Hicaz’dan Suudi’yi” adlı eski bir makalemizi bazı düzeltme ve genişletmelerden sonra nihai şeklini alınca, inşallah yeniden yayınlayacağız… Hiç bir ihanet hayırlı meyve sunmamıştır… Lakin dedenin yediği naneden de torun elbette mesul tutulmaz… Ve lakin mesela bu günkü sözde islam devleti Suud ve İran gibileri hariç! Suudi mürtedler asla reddi miras yapmamış her daim evvelkilerin yolunu devam ettirmişlerdir… Hatta her gelen öncekinden de hain çıkmıştır… Keza günümüz Safevi İran’ı da asla reddi miras yapmamıştır ve eskiyi aratır küfür ve ihanetlere imza atmıştır ve atmaktadır… Evet, ihanetin bir diğer örneği de Karamanoğlu ve Safevi idi malum: Osmanlılar Avrupa’ya karşı Balkanlar’da Gaza ederken ilk asırlarında sürekli Karamanlı’nın arkadan vurmasına hedef olmuşlardı, hatta Hazret-i Fatih’in babası Sultan 2. Murad Gazi Rahimehullah iki ateş arasında kalmaktan bıkmış ve her seferinde affettiği Karamanoğlu’nu Mısır’daki Ehli Sünnet ulemaya, dört mezhebin de kadı’ul-kudat’ına şikayet edip fetva istemişti.. Ve devrin en büyük alimi ve Şafi kadı’ul-kudat’ı Hafız İbni Hacer El Askalani Rahimehullah başta olmak üzere dört mezhebin de kadı’ul-kudat’ı, en büyük alimleri sert fetvalarla eli silah tutan her müslümanın, Frenkler’le harb eden Osmanoğlu’na sahip çıkıp Karamanlı’yı gebertmesinin vacip olduğuna dair mektuplar yollamışlardı! Rahmetullahialeyhimecmaiyn. Keza Safevi İran hepimizin malumudur. Osmanlı Hilafeti yükselmeden itibaren asırlar boyunca hain Safevi’nin ihanetleri ile mücadele etmiştir… Malumdur ki, sadece İran’da değil, Irak ve Suriye ve Mısır’da da, Şia’nın tarihi sürekli Ümmet’i sırtından vurmakla, ayak bağı olmakla ve Haçlı, Moğol, ve Rusya ile birlik olma hainliği ile geçmiştir. Gazi Emir Sebüktekin ve Gazi Sultan Gazneli Mahmud Bin Sebüktekin, Gazi Sultan Tuğrul Bey, Gazi Sultan Salahaddin Eyyubi, Gazi Sultan Zahir Baybars, Halife Sultan Süleyman Gazi, Gazi Çerkes Öztimur Paşa ve Gazi Çerkes Öztimuroğlu Osman Paşa, Nice Kürdistan Ümera’sı ve daha nice halife ve paşamızın, beyimizin Rahimehumullah, Şia ihanetine nesiller boyunca her daim kılıcıyla gerekli cevabı verdiğini hepimiz biliyoruz.. Bu bahiste “Osmanlı’da Şiilik ve Kızılbaşlık Meselesi” adlı risalemizde şumullu bir surette malumat vermiştik.. Osmanlı; ilk asırlarında hain Karamani, sonraları her daim zındık Safevi, ve son devrinde de hain Suud ile uğraşırken harcanan enerji ile nice elden çıkan yer muhafaza edilebilirdi, Endülüs, Kırım, Kafkasya, Astrhan, Kazan, Balkanlar ve Doğu Avrupa, Türkistan, Burma, Malezya, Endonezya, Afrika, Mısır, Suriye, Irak ve Arabistan… Hatta bırakalım eldekini muhafazayı nice fetihler daha yapılabilir, belki Avrupa’nın diğer yarısını yani batı ve kuzeyini de fethedip ta Endülüs’ten çıkabilirdik!.. Ümmete kan kaybettiren ahmak hainlere yazıklar olsun! Hülasa; O ‘bazı’ zübükzadeler orada, Arakan’da, Portekizlilerle aynı yataktan çıkmayıp ortak donanma kurarlarken, şimdi Malezya ve Endonezya dediğimiz yerde ‘Açe Darusselam Sultanlığı’ kumandasındaki Malezya-Sumatra-Açe Mücahid Müslümanları; Halife Sultan Süleyman ve Halife Sultan 2. Selim hazretleri’nin yolladığı yardımlarla ve gazi leventlerin beylerin sancağı altında, onlara kız verip everip Sumatra’ya yerleştirerek senelerce birlikte cihad etmişler ve onlar yani Türkler şehid olup göçtüklerinden sonra da onların kurdukları askeri okulu devam ettirmiş ve yeni bir donanma kurup Malakka boğazında Singapur’da vs Haçlı Portekizliler’e daha senelerce kök söktürmüşlerdi! Hatta Osmanlı-Açe ortak levent birlikleri hepsi şehit olduğunda Açe Sultanı’nın kızı ve donanma reisinin hanımı Malahayati adlı Mücahide hanım, kendisi gibi olan tüm şehit hanımlarından müteşekkil yaklaşık 3 bin kişilik bir ‘kadın leventler’ yetiştirip bu ‘kadın donanması’ ile Malakka boğazında hepsi de kocaları gibi şehid olana dek gazaya devam etmişlerdir. Bizdeki kadim ‘Baciyan-ı Rum’ veya şimdiki ‘Kara Dul Çetesi’ de dedikleri Mücahide birlikleri gibi! Daha 20 yaşını görmemiş olan şehide Malahayati Hatun tarihimizde tek “Müslüman Hanım Amiral” olarak yad edilir. Ayrıca “Mücahide ve Şehide Prenses” de denir. Zira kocası donanma reisi, babası da Açe Darusselam Sultanı idi… Rahmetullahialeyhimecmaiyn! Hint alt kıtası müslümanları da Haçlı Portekiz’den çok çekmiştir. Akdeniz artık bir İslam iç gölü olup tüm ticaret yolları da müslümanların elinde olup da buralarda cirit atamayan Haçlılar coğrafi keşiflerle birlikte okyanus ötelerinde yağmaya başlamıştı… Ve Pakistan Gücerat Sultanı Bahadır Şah Rahimehullah da tıpkı Açe Darusselam Sultanı Alaaddin Rahimehullah’ın mektuplarındaki gibi, “Halifemizsin, yardım et” diye Dersaadet’e mektuplar yollamış ve anında makes bulmuştu. Malum Osmanlı dördü büyük olmak üzere bir çok Hint seferi yapmış, ve okyanusa dayanıksız donanmalarımızla çoğu da intihar sayılan harplere girmiş, çoğunda donanmamız ve askerimiz mahvolmuş ama yine de müslümana yardımdan geri durulmamıştı… Lakin Bahadır Şah’a yardım ulaştığında oradaki hain bir komşu sultanın da zındıklığı sonucu o çoktan portekizlilerce şehid edilmişti! Tabi Osmanlı leventleri acısını çıkarttılar haçlıdan! Hem de defalarca… İşte salih-sadık müslümanla, hain münafık zındığın farkı! İşte erkeklerden erkek Malahayati Hatun, ve hain mürted Zabuk Sultan! Demek ki erlik yiğitlik ette, tende değil canda imiş.. Levent Akıncı Psikolojik Danışman-Tarih Yük. Lisans. Öğr. Şehide Prenses -Tek Müslüman Kadın Amiral- Malahayati Hatun’un kabri Burma-Patani-Malezya-Endonezya.. Malezya-Endonezya Müslümanları’nın, Halife Sultan 2. Selim tarafından gönderilen Seyyid Kemal Reis ve daha sonra da Açe’li Malahayati Hatun liderliğinde, Haçlı Portekizlere karşı verdikleri mücadele hakkında.. Hilafet-i Osmani; Donanma-yı Hümayün; Haçlılarla Gaza ederken, temsili resim.. Halife Sultan Süleyman Rahimehullah’ın Kapudan-ı Derya’sı Barbaros Hızır Hayruddin Gazi Rahimehullah; nice deniz akıncısının yani levendin piri! Resim, O’nun müzedeki sancağı! Üstte Fetih Ayet-i Kerimesi ve Hazret-i Muhammed Aleyhisselatuvesselam’ın İsm-i Şerif’i; altta dört adet Karneyn-i Zülkarneyn Aleyhisselam-Hilal içinde Hulafa-i Raşidiyn Radıyallahuanhum’un sırasıyla isimleri; ortada Davud Aleyhisselam’ın yaptığı da söylenen Zülfikar ve Mühr-ü Süleyman Aleyhisselam.. İslam Devletleri bu sembolleri sık kullanmıştır, camide, medresede, kitabelerde ve sancaklarda vs sıkça çizmişlerdir. Zira Hadisi Şerif’te “Allah dört kula mülk -yani cihangirlik, saltanat, iktidar, ihtişam- vermiştir, ikisi zalim ikisi de adildir; zalimler Buhtunnasır ve Nemrud, adiller de Zülkarneyn ve Süleyman’dır”.. Bundan sebeb olsa ki; Arz’da Şeriatullah’ın, ve onu icra eden Veliyullah kulların iktidar olmasını, kısacası ‘İslam Devlet ve Azameti’ni gösterdiği içindir ki Boynuz ve Mühür ve Zülfikar çokça yazılıp çizilmiştir. Esasen hilaller bile cami alemlerindeki gibi boynuz kökenlidir, ve Zülkarneyn Aleyhisselam ve iktidarına ihtişamına matuftur.. Zülfikar da aynı şekilde, hem Şeriat’ı hem de Cihad’ı temsil eder.. Deniz üstünde yürürüz, Düşmanı arar buluruz, Öcümüzü komaz, alırız, Bize “Hayreddinli” derler. (Osmanlı Levent Marşlarından) Bir kişinin ki yardımcısı Allah ola, Var kıyas eyle ki ol ne şah ola! (Barbaros Hayruddin Gazi) “..’Varır Tunus ocağına gideriz. Orada bir zaman eğleniriz. Hem de bakarız eğer orası kemanımıza gelirse yerleşiriz. Ömrümüzü gaza yolunda sarfederiz. Çünkü işin sonu nasılsa ölümdür. Bari bu yolda, cihad-ı fisebilillah, canımızı Cenab-ı Hakk’a teslim kılarız’ diyerek Oruç Reisle bu karar üzere olduk ve bu şekli en güzel bulduk..” (Barbaros Hayruddin Gazi-Gazavat-ı Hayreddin Paşa) Ayrıca, tavsiye ederiz: