VEFAT VE BAŞSAĞLIĞI

İBDA Mimarı Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun kayınbiraderi İsmail Erdal, Almanya’da vefat etmiştir. Merhuma Allah’tan rahmet; Kumandanımız ve O’nun şahsında ailesine ve tüm yakınlarına sabır diliyoruz. ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi (BAGİ) Güldenizde Elifler Platformu ADIMLAR Maraş ADIMLAR Avrupa Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi (BAGİ) Avrupa Cephesi

HİZB-UT TAHRİR BASIN TOPLANTISI

18-30 Eylül tarihleri arasında “Hizb-ut Tahrir’e Yönelik Yargı Zulmüne Dur De” başlıklı bir kampanya başlatan Hizb-ut Tahrir gönüllüleri, kampanyayı bugün yapılan Medya Bilgilendirme Toplantısı ile başlattı. Çeşitli Sivil Toplum kurum temsilcileri yanında hukukçuların da katıldığı Basın Toplantısı’na İBDA Mimarı Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatı Hasan Ölçer bey de katıldı. Adımlar Dergisi olarak bizim de hazır bulunduğumuz bilgilendirme toplantısının başında söz alan konuşmacı başlatılan kampanyanın Türkiye’de Hizb-ut Tahrir yargılamaları ve yaşanan hukuksuzlukların kamuoyuna anlatılması gayesini güttüğünü ifâde etti. Konuşmacı, ayrıca ‘Hizb-ut Tahrir’e yönelik yargı zulmüne dur de’ başlıklığıyla yürütecekleri çalışmalar için katılımcıların ve medya mensublarının desteğini beklediklerini söyledi. Yapılan kısa bir sinevizyon gösteriminin ardından Konuşmacılardan ilki olarak söz alan Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi Başkanı Mahmut Kar, konuyla ilgili gayet geniş malumatlar içeren bir konuşma yaparak, “kuruluşndan beri hiçbir şiddet eylemini öngörmeyen Hizb-ut Tahrir mensuplarının Türkiye’de ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla tutuklanmalarındaki tezad”ı ifâde etti. Konuşması sırasında Hizb-ut Tahrir davasından yargılanan müslümanların, mahkeme sürecinde yaşadıkları açık hukuk ihlâllerinden de çarpıcı misâller veren Kar, konuşmasının sonunda mevcut sistemden “adalet” beklemediklerini, sadece süregelen haksızlık ve hukusuzlukların giderilmesini istediklerini söyledi.Mahmut Kar’ın ardından konuşmacı olarak söz verilen Mustazaf Der adına Doğru Haber Gazetesi yazarı Hasan Sabaz, müslümanlara karşı yapılan hukuksuzluklara bizzat uğradığını ifâde ederek, kendi cezaevi tecrübesinden söz etti. İnsanların sırf birbirlerini tanıdıkları gerekçesiyle veya polisin sahte delil ve tezgâhlarıyla tutuklandığını ifâde eden Sabaz, 2009 yılında yapılan İhya-Der operasyonunu misâl getirdi. Sabaz ayrıca, Hizbulah Davası’ndan tahliyelerin gerçekleştiği Ocak 2011 tarihinde Abdullah Gül’ün “kamu vicdanı zedelendi” lafının “helvadan yaptıkları putu yemek olduğunu” söyledi. Ardından söz alan Av. Hasan Ölçer ise konuşmasına; “bizim yargı geleneğimiz, sanıkların idamına, tanıkların bilahâre dinlenmesine şeklindedir” diyerek başladı. Türkiye’de yargı mercîlerinin önce karar verip ardından bu kararlarına gerekçe uydurmak şeklinde bir usul takip ettiğini ifâde eden Ölçer, hiçbir şiddet, cebir, tehdit içermeyen bir yol izleyen Hizb-ut Tahrir bağlılarının “ama siz ileride şiddet yaparsınız” denerek niyetokuyuculukla cezaevlerine gönderildiklerini söyledi… Kendisinin de 1989 senesinden beri cezaevinde oldğunu ifâde eden Ölçer; “halâ cezaevindeyim ve hiçbir zaman da çıkmadım!” diyerek, başta Sayın Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere, günümüzde hâlen cezaevinde tutulan birçok müvekkilini ziyaretleri vesilesiyle “hayatımız cezaevinde geçti” sözleriyle hukuksuzlukların sürekliliğine vurgu yaptı. Ayrıca İBDA-C Davalarından yargılanan bir çok müvekkilinin gördükleri işkencelere de atıfta bulunan Ölçer, dönemin işkencecilerinin, uyguladıkları işkencelere “namaz arası”, “iftar molası” verdiklerine çok defâ şahit olduğunu dile getirdi. Hukukun herkese lâzım olduğunu ve vakti gelince de olacağını gösteren günler yaşadığımızı hatırlatan Ölçer, günümüzde yürütülen bazı operasyonlarda gözaltına alınan polislerin “Hatim’in bitmesine 7 cüz kaldı” sözlerindeki tezadı hatırlattı… Av. Hasan Ölçer “Münferid olarak bu haksızlıklara karşı koymak, bu hukuksuzluklara karşı sesimizi yükseltmek kolay değil. Bu sebeble Türkiye’de kendi çaplarında bu haksızlık ve hukuksuzluklara maruz kalan mevcut yüzlerce İslâmî grup ve cemaatin bu hususta birlikte hareket etme zarureti var.” Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun 22 Temmuz’da tahliyesine kadar geçen süre boyunca başlatılan ve yürütülen geniş kapsamlı kampanyaya atıf yapan Ölçer, sözlerine şöyle devam etti: “Bu çerçevedeki bütün çalışmaların ortak bir havuzda toplanması gerektiğine inanıyorum. Herhangi bir ayırım yapılmaksızın, nihaî hedeflerinde ihtilâfımızın olmadığı İslâmî grupların mutlaka bir çatı altında ve özellikle Yargı zulümleri ve hukuksuzluklara karşı mücadele anlamında ortak mücadele edilmesi gerektiğine can-ı gönülden inanıyorum.” dedi. Bu çerçevede bir çalışma yürütüldüğünü ve pek yakında kamuoyuyla paylaşılacağını ifâde eden Ölçer, teşekkür ederek konuşmasını nihayetlendirdi. İmkân-Der Başkanı Murat Özer ise konuşmasında Hizb-ut Tahrir’in geçirdiği tarihi aşamaları kısaca söz konusu ettikten sonra, bu cemaatin şiddet içeren hiçbir eylem gerçekleştirmediğine vurgu yaparak, yaşanan hukuksuzlukların hiçbir kanuni karşılığı olmadığını fâde etti. Yasaların İlâhî emirleri referans almadığını, bilakis insan ürünü ve değiştirilebilir olduğunu söyleyerek, acil yasa değişikliği taleplerini gündeme getirdi. Sonrasında söz alan Av. Necip Kibar, “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nin hukuksuzluklar tarihidir ve karanlık geçmişi olan bir devlettir” Bu tarihin bir yansıması hâlinde günümüzde cezaevlerinde bulunan müslüman mahkûmların durumundan bahseden Kibar, müslüman mahkûmların aldıkları cezaların ve yargılama sürecinin hukusuzluğuna değindi. Özellikle 90’ların başında artık hükümsüz bırakılan TCK 135-a maddesinde söz konusu edilen “işkenceyle alınan ifâde, delil olamaz” hükmünü hatırlatan Av. Necip Kibar, işkence ile alınan ifâdelerle ceza verilen müslüman mahkûmların halâ cezaevinde bulunuşunu hatırlattı. Mazlum-Der avukatlarından ve cezaevi komisyonunda görev alan Av. Kaya Kartal ise bu konu ile ilgili yürüttükleri faaliyetleri hakkında bilgi verdi. Cezaevindeki müslüman mahkûmların bir çoğu ile görüştüğünü ve dosyalarına vakıf olduğunu dile getiren Kartal, hukuksuzlukların çeşitli cephelerinden misâller ortaya koydu. Türkiye genelinde geçtiğimiz ay itibariyle 506 müslüman mahkûmun olduğunu söyleyen Kartal, bu sayının 350’sinden fazlasının müebbet cezasıyla cezalandırıldığını ifâde etti. Konuşmasında Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “bu yasa adamı dağa çıkarır” sözünü hatırlatan Kartal, söz sahiplerini sözlerinin gereğini yapmaya davet etti. Sonrasında söz alan Mehmet Şahin, henüz bir ay önce tahliye olduğunu ve toplamda 10 yılı aşkın bir süre cezaevinde yattığını, dolayısıyla bir çok hukuksuzluğa şahid olduğunu söyleyerek sözlerine başladı… İstiklâl Mahkemeleri’nden 28 Şubat dönemine tarihi bir zulüm tablosu çizen Şahin, son dönemde dikkat çeken Sivas, İBDA-C, Hizbullah, Tevhid-Selâm, İslâmi Hareket, Hizb-ut Tahrir davalarını mevzu etti. Hükümetin yürüttüğü “çözüm” sürecinin, müslüman mahkûmlar hakkında bir çözümü de getirmesi gerektiğini ifâde etti. Sayın Av. Hasan Ölçer’in “birlikte hareket etme” önerisine tekrar eden Şahin, bunda ısrar edilmesi ve projelendirilmesini, bunun bir ân önce gerçekleştirilmesi gerektiğini söyledi. İstanbul Düşünce Enstitüsü Genel Başkanı sıfatıyla söz verilen Mustafa Şatıroğlu konuşmasında Hizb-ut Tahrir hakkında tarihi bilgileri mevzu ettikten sonra, Anayasa çalışmalarının öneminden bahsetti. Hilâfet kurumunun bir sempozyum ile gündeme getirilmesi gerektiğini dilegetiren Şatıroğlu, birlik ve beraberlik vurgusu yaptı. Son olarak söz alan konuşmacı ise Mazlum-Der İstanbul Şube Başkanı Cüneyt Sarıyaşar’dı. Sarıyaşar, 28 Şubat yargılamalarının kayıtsız şartsız iptal edilmesi gerektiğini ifâde eden konuşması boyunca, ortak hareket etme alt yapısına dair düşüncelerini aktardı. Toplantının ardından birlikte çekilen fotoğrafların ardından Av. Hasan Ölçer, programın yayınlandığı bir programa canlı yayın konuğu oldu.

“BAĞDAT’A İLK BOMBA DÜŞTÜ!”

Bugünkü bir gazetede atılan bu başlığa aşinâsınızdır. Gerçi, hafızası Batıcı medya tarafından günlük yenilenen, formatlanan; dolayısıyla neyi hatırlayıp hatırlamaması, neyi düşünüp düşünmemesi gerektiği öğretilen toplumumuzda bu başlığa aşinâ olanların sayısı da gayet sınırlı… Hatırlatalım öyleyse, “sanki hiç yaşanmamış gibi” kabul edilip hafızalardan kazınmak istenen yada ve daha kötüsü, günümüzde muhatabının suratına söylediğiniz zaman, gayet pişkince “olabilir!” karşılığı verebildiği YAŞANMIŞ bir hadiseyi; Bugünkü gazetenin birinde atılan bu başlık, bundan 12 sene önce de aynen atılmıştı. Dönemin iktidarı tarafından -ki, süregelen günümüz iktidarının çıraklığı tecrübe ettiği ilk dönemdir ve artık Usta’dır- Mart 2003 Irak Saldırısı’nın öncesi “tezkere süreci”nde ABD ile yürüttüğü ve adına “at pazarlığı” denen sürecin artık bir mottoya dönüşen ifâdesi. Başlıktaki “ilk bomba” kavramı, zihinde bir işgalin, bir savaşın başladığı intibâını doğursa da, AKP kurmayları için “ABD’den gelecek sıcak para!”ydı odönem… Başlık, dönemin Dışişleri Bakanı (İsrailsever) Yaşar Yakış’ın, Meclis’te, AKP’li milletvekillerine utanmadan haber verdiği bir “müjde”nin haber formundaki ifâdesidir aynı zamanda… Yaşar Yakış’ın milletvekillerine verdiği müjde şuydu: “Arkadaşlar! Bağdat’a ilk bomba düşer düşmez, paramızı alırız!” Bu “arkadaşlar arasında verilen müjde”yi deşifre eden haysiyetli milletvekilleri türlü tezgâhlarla dönemin itibarsızlaştırma operasyonlarında yok edilmek istenmişti… Yaşar Yakış yukarıdaki cümleyi söylerken pek bir emindir. Ki, kolunda hesap makinesi vazifesi de gören bir saatle katıldığı fotoğraflarda görülen, Terörisbaşı Bush ile olan “at pazarlığı” görüşmelerinde pazarlığı yürüten iki kişiden biridir zât-ı adileri. (Diğeri, Ali Babacan) Günümüzde neticeleri daha iyi görünen bir saldırı için Barbar Batı’yı şevklendiren, tabiî o dönemki LOJİSTİK DESTEK masrafları için de ince ince yapılan hesaplamaların da karşılanmasını bekleyen, fakat Teksas’lı karşısında pazarlıktan “çırak çıkan” Yaşar Yakış, tarihe mâl olmuş bir oldu-bittiyle şu açıklamayı da yapmıştı o dönem: “Amerika ile Irak konusunda anlaştık. Üsler kullandırılacak.” Daha Meclis’e tezkere dahi gelmeden yapılan bu açıklama öylesine bir infiâle sebeb oldu ki, TC tarihinde ilk defa başında olduğu Bakanlığı tarafından yalanlanan kişi olmuştu Yaşar Yakış… Gerçi gizlenen bir gerçeği (ABD ile her konuda anlaşıldığı) ifâde eden bu sözü “yalanlama” sahtekârlığı 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinin ardından Meclis by-pass edilerek bizzat Başbakan imzasıyla oluşturulan kararnâmeyle fiîliyata dökülmüştü… Unutulmamalı! Şu söz de kendisine ait: “Biz savaşa girersek, daha az Amerikan askeri ölür!” AKP’nin ilk kurucu üyelerinden ve Parti Programını yazan 6 kişiden biri olan bu tip, kendisine ve partisine yakışanı söylüyordu şüphesiz. Sözü fazla uzatmayalım ve şu “İlk Bomba” başlığına dönelim tekrar… Çırak artık ustalaşmış ve yıl 2014’tür… 12 yıllık tecrübenin sahibi iktidar, artık bir kompedan; aynı tiyatronun aynı diyaloglarla tekrar oynayamayacağını bilen bir Usta’lıkta… Bizzat kendi yükselttiği (daha doğrusu, Milli İrade’nin Zamanın Ruhu talebi karşısında) beklentiyi “Bölgesel ve Küresel Güç” olarak koymak durumunda kalmış İktidar, artık “Tezkere’ye ‘hayır’, bana ‘hayır’ demektir!” çıraklıklarını yapmak niyetinde değil… Fakat ne yapacak? “Lojistik destek” diye ortaya attığı kavramın halktaki tepkisini halâ ölçüyor… Ancak görünen o ki, yine de çıkamıyor işin içinden… Bu sebeble yapılan at pazarlıkları (artık bizzat Başkan Erdoğan’ın Başkan Obama’yla yaptığı) farklı talep ve beklentilerle yürütülüyor. Pazarlıklarda Başkan Erdoğan tarafından çıta artık yükseltilmiş, “maddi talepler”i aşan bir varoluş kaygısı yeni taleplerde gözlenebilir olmuştur… AKP açısından fikriyatta net olan bir şey var… O da “Ortak Düşman” algısı… Genel Yayın Yönetmenimiz Ali Osman Zor’un fevkalâde kinâyesiyle; “Emperyalist IŞİD’e karşı bütün Antiemperyalist unsurlar birleşmiş bulunuyor; Amerika, Avrupa, AKP, PKK, Barzani, PYD, İran.” GÖRÜNEN NETİCE “Bağdat’a İlk Bomba Düştü!” arkadaşlar… Dün, Bağdat’ı aylardır kuşatmış ve fethetmeye yaklaşmış olan IŞİD’ın mevzileri ABD uçakları tarafından bombalandı… “İlk Bomba” ifâdesi bazılarına “yeni bir işgal”, “yepyeni bir savaş”, “yepisyeni bir tv şov” gibi gelebilir… Doğrusu, 91 Saldırısı’ndan beri direnen Irak Milli Kuvvetleri’nin, savaşı nihaî aşamasına zorlayıcı taarruzlara başladığı bu dönemde, Batı’nın sezdiği bu meydan okumaya, mahcup ve mütereddit verdiği cevaptır. Batı açısından 2003 ve 2014’te atılan “İlk Bomba”ların motivasyonları “petrol karası”yla, “İntikam kırmızısı” zıtlığında… İlki haz ve şehvet olan bu saldırganlığın motivasyonu artık korku ve panik! Netice açık değil mi?!

BU KARAR YASAYA AYKIRI VE HUKUKSUZDUR!

Öncelikle kısaca “Noel Baba Davası”nı özetler misiniz okuyucularımız için? 25 Ocak 2000 tarihinde, devletin o zamanki güçleri(!) tarafından Metris Cezaevi’nde bulunan İBDA/C sanıklarının bulunduğu koğuşlara NOEL BABA operasyonu adı altında başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere pek çok insanı öldürmeye yönelik bir saldırı gerçekleştirildi. Bu saldırı sonucu Sancar Kartal isimli “tutuklu sanık” şehit oldu ve pek çok sanık da yaralandı. Hatta “asker sözü”ne güvenen Salih Mirzabeyoğlu da maskeli elemanlar tarafından oluşturulan ölüm koridorunda ölüm kastıyla ağır darbelere maruz kaldı, işkenceye uğradı ve bu vaziyette hakim karşısına çıkartıldı. O günkü gazetelerden ve TV görüntülerden manzarayı hatırlarsınız. İşte bu saldırıya rağmen dönemin savcıları tarafından, ortada bir operasyon yokmuş da sanki tutukluların isyanı varmış gibi sanıklar hakkında davalar açıldı. Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2000/285 esas sayılı dosyası ile görülen dava sonunda başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere pek çok sanık hakkında cezaevi idaresine karşı ayaklanma ve yangın çıkarma suçlarından toplam 40’ar ay hapis cezası verildi. Peki “Yeniden Yargılama” süreci nasıl gelişti? Yanlış hatırlamıyorsam 2013 Temmuz aylarında ilk önce bu davanın sanıklarından Sinami Orhan tarafından ve akabinde bir kısım sanıklar adına tarafımızca yapılan Yeniden Yargılama talebi mahkemece kabul edildi ve duruşma açılmasına karar verildi. Hukuki tabirlerle ve dayanak maddelerle izah etmek gerekirse; yeniden yargılama başvuruları üzerine Mahkeme; CMK 320/1 maddesinde belirtilen “yargılamanın yenilenmesi istemini yerinde bulursa delillerin toplanması için bir naip hâkimi veya istinabe olunan mahkemeyi görevlendirebileceği gibi; kendisi de bu hususları yerine getirebilir.” hükmü doğrultusunda YARGILAMANIN YENİLENMESİ TALEBİNİ KABULE DEĞER bulmuş ve heyet olarak davanın esasına girmek üzere CMK 321/2 maddesindeki “Aksi hâlde mahkeme, yargılamanın yenilenmesine ve duruşmanın açılmasına karar verir.” hükmü doğrultusunda YENİDEN YARGILAMA YAPILMASINA ve DURUŞMA AÇILMASINA karar vermiştir. Bu aşamadan sonra? Bu aşamadan sonra Mahkemece bu tensip zabtında belirtilen kararlar doğrultusunda hareket edilmesi, duruşma açılarak deliller toplanması ve tanık dinlenmesi gerekirken, aksine hareketle usul ve yasaya aykırı hareket edilmiş ve ek karar adı altında yeniden yargılama talebinin reddine ve infazın devamına karar verildi. Ancak Üst Mahkemeye yapılan itirazımız kabulü edilerek yeniden yargılama için duruşma açılma safhasına gelmiş bulunuyoruz. Artık bu aşamada tartışılan husus, Mahkeme kararı doğrultusunda sanıklar hakkındaki infazların uygulanıp uygulanamayacağıdır. Mahkemece yargılamanın yenilenmesine karar verildikten sonra artık önceki hüküm bir anlamda ortadan kalkmıştır. Tam olarak hüküm yok sayılmasa bile sonuçları itibariyle ortada infazı gerçekleştirilecek bir karar kalmamıştır. Tâki, bu aşamadan sonra Mahkemece, CMK 323/1 maddesinde belirtilen “Yeniden yapılacak duruşma sonucunda mahkeme, önceki hükmü onaylar veya hükmün iptali ile dava hakkında yeniden hüküm verir.” hükmü çerçevesinde tesis edeceği yeni hükme kadar önceki kararın infaz kabiliyeti yoktur. Kanaatimizce CMK 321/2 ile yapılan düzenleme ile bu durum yasal bir zorunluluk olup yeniden yargılama talebinin kabul edilip duruşma açılmasına karar verildikten sonra eski hükmün infaz kabiliyetinin olmaması nedeniyle, İNFAZIN DURDURULMASI talebine dahi gerek olmaksızın bu husus Mahkemece re’sen nazara alınmalıdır. Yine kanaatimizce CMK 312/1 maddesinde belirtilen Mahkemenin İNFAZIN DURDURULMASI VEYA GERİ BIRAKILMASI kararı verme yetkisi CMK 318 maddesi gereğince “yeniden yargılama talebinin kabule değer bulunması” durumunda sözkonusudur. Çünkü bu aşamada henüz CMK 321/2 maddesi gereğince yeniden yargılama talebi kabul edilmemiş, CMK 318 maddesi doğrultusunda dosya üzerinde yapılan inceleme ile yeniden yargılama talebi kabule değer bulunmuş ve CMK 320 maddesinde belirtilen şekilde delillerin toplanması safhasına geçilmiştir. Deliller toplandıktan başvuru sahipleri ve Cumhuriyet Savcısı’nın da görüşleri alındıktan sonra Mahkeme 321/1 maddesi doğrultusunda yeniden yargılama talebini reddedeceği gibi 321/2 maddesi gereğince duruşma açabilir. Reddederse zaten hükmün infazı safhasına geri dönülür. Ama teyiden söylemiş olalım, duruşma açılmasına karar verdikten sonra artık önceki hüküm adeta ortadan kaldırılmış ve askıda kalması sebebiyle infaz kabiliyetini yitirmiştir. Maddede geçen önceki hükmün onanması kısmı belki kafaları karıştırıyor olabilir. Velevki yargılama sonunda Mahkeme önceki kararda olduğu gibi sanıklara aynı cezaların verilmesi gerektiği düşüncesi ile bu kararı onaylasa bile bu karar artık yeni bir karardır. İfâde ettiğiniz apaçık bedihî hükümle ile yazılı hukukun çatıştığı bu noktada son durum nedir? Bu değerlendirmelerimiz neticesinde kanaatimizce, sanıklar hakkında verilen mahkumiyet kararları arafta beklemektedir ve başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere infazı tamamlanmamış diğer sanıklar hakkında Mahkemenin usul ve yasaya aykırı İNFAZIN DEVAMINA dair kararına rağmen bu aşamada infazların gerçekleştirilmesi talebi dikkate alınmamalıdır. Böyle bir gişimin hukusuz olacağını söylüyorsunuz yani? Gayet tabiî! Teşekkür ederiz verdiğiniz bilgiler için. Allah yardımcınız olsun. ADIMLAR

La Santé Cezaevi’ndeki Tecrid Hücreleri…

Esselâmü aleyküm. Nasılsınız? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) İyiyim, teşekkür ederim. Kumandan Mirzabeyoğlu nasıl? (Av. Yılmaz, çok iyi olduğunu söylüyor.) Yarım saat, tam olarak 25 dakika sonra bir ziyaretçim gelecek. Hemen sorayım bu yüzden: Bana soracağınız herhangi bir soru var mı? (Av. Yılmaz, sorusu olmadığını, dilediği gibi konuşabileceğini söylüyor Carlos’a. Peşinden, arka kapağında Carlos’un resmi bulunan BARAN dergisi sayısından üç nüshanın, dört gün önce arkadaşları tarafından Carlos’un eşi Isabelle hanıma gönderildiğini belirtiyor.) Çok teşekkür ediyorum, gelecek hafta ulaşır. Bugün, günlük “Libération” gazetesinde, iki ay önce kapanan La Santé Cezaevi hakkında bir makale var. Bu çerçevede “Libération”dan bir gazeteci daha önce bana bir mesaj göndermiş ve La Santé’deki “tecrid” hücreleriyle ilgili birşeyler yazmamı rica etmişti. Ben de yazmış ve 22 Ağustos’ta kendisine göndermiştim. Aynen yayınlamadıkları ama makalede bahsini ettikleri bu yazıyı Fransızca kaleme almıştım ancak sizin için tercüme edeceğim: – “La Santé Cezaevi’ndeki tecrid hücreleri… 20 yıllık mecburi tatilim (Carlos acı acı gülüyor) boyunca, yine 20 yıllık tam bir tecride maruz bırakıldım. Hâlâ da sürüyor bu tecrid. Bunun 8 senesi, La Santé Cezaevi’nin tecrid hücrelerinde geçti. Altı metrekareden birazcık büyük bu hücreler arasında, “güvenlik” gerekçesiyle sık sık oradan oraya taşınmak zorunda bırakıldım yine. Sudan’dan getirildiğim Fransız Villacoublay Hava Üssü’nden alınıp, Fransız karşı istihbarat servisi DST [Direction de la Surveillance du Territoire] karargâhına da götürülerek, 15 Ağustos 1994’de nakledildim La Santé’ye. La Santé Cezaevi’nin başgardiyanlarından en eskisi, doğrusu nâzikçe karşıladı ve teslim aldı beni. Derken, vücudum ilâçlandı ve bu arada sadece başım ve ayaklarımın dışarıda kaldığı, boynuma kadar uzanan, kocaman ve sıkı bir torba içinde yürümek zorunda bırakıldım. Zaten Sudan’ın başkenti Hartum’dan da bu şekilde getirilmiştim Fransa’ya. Bir de gardiyanların beni “uzaktan” yıkaması hâdisesi var. Bu derece tam bir “tecrid” uygulaması altındaydım. Cezaevi şu ân çok kötü durumda olduğu için yapılacak birtakım tadilatlar dolayısıyla, beş yıllığına kapatıldı La Santé. Benim getirildiğim dönemde en genç müdür yardımcısı olan Sylvie Manaud-Bénazéraf adlı kadın, La Santé’nin kapatıldığı dönemde cezaevi müdürüydü. Gardiyanlara gelince; eskiden Fransız ordusunda askerlik yapmış Karayiblilerdi hemen hepsi ve benimle konuşmalarına da izin verilmiyordu; yasaklanmıştı. Hücremin kapısının açılması ise, en az bir memurun da hazır olması şartıyla, asgari üç gardiyanın mevcud bulunması durumunda mümkün olabiliyordu. Sadece müdür yardımcısı Sayın [Didier] Voituron’un benimle konuşma yetkisi vardı ve günde üç kez ziyaret ederdi beni. İyi bir profesyoneldi Voituron ve “bana özel” uygulanan sıradışı ve absürd tedbirleri olabildiğince normalleştirmeye çalışmak bakımından, elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Meselâ, hücremin kapısındaki cam delikten, gece gündüz demeden her yirmi dakikada bir “güvenlik kontrolü” yapılmaktaydı. Demek ki, günde 72 kez gözle kontrol ediliyordum (Carlos gülüyor). Gürültülü biçimde gerçekleştiği için de, gece vakti rahatsız edici oluyor ve uykumu bölüyordu tabiî bunlar. Voituron, işte bu güvenlik kontrolünü, akşam 7 ile sabah 7 arasında gerçekleştirilmek üzere 16’ya indirmeyi başarmıştı. On yıl devam etti bu uygulama! Yine, yalnızca telefonla talimat alıyordu Voituron. Yazılı hiçbir şey yoktu ortada; illegaldi yâni herşey. O zamanlar gözetleme kameraları yoktu cezaevinde. Bana da “pain bâtard” adı verilen Fransız ekmeğinden veriyorlardı sabahları ama yenilemeyecek kadar serttiler. Yemek için ısırmaya çalışıyordum fakat çiğnenemeyecek sertlikteydiler. Başka bir kısımda alarm verilip de tüm gardiyanların ve memurların o sabah oraya gittiği güne kadar, haftalarca devam etti bu durum. Diğer memur ve gardiyanların tecrid hücrelerinin bulunduğu bölümü terkedip beni yalnız bıraktığı o gün, sabahları mahpuslara verilecek kahve ve ekmekleri taşımak için kullanılan küçük arabanın yanında bulunan ve Karayibli gardiyanların en eskisi olan gardiyan, benim sert ekmeğimi aldı ve onun yerine enfes bir “pain bâtard” verdi bana. Fransız cezaevlerinde pişirilmiş taze ve nefis bir “pain bâtard”dı bu. Bir süre sonra benimle konuşmaya da başladı gardiyanlar ve böyle böyle dostça bir münasebet tesis edildi aramızda. Hattâ, yine 1994 yılı içerisinde, gardiyanların bağlı olduğu sendikaya danışmanlık bile yaptım. Şöyle ki: 1994 sonlarında bir grev kararı almıştı gardiyanlar. Oysa grev yapma hakları yoktu kanunen. Sendika temsilcisi olan ve bu sıfatından dolayı üniformasız olarak cezaevinde istediği yere gidip istediği kişiyle görüşen bir Fransız genç, haftada birkaç kez görmeye gelirdi beni. Grevle ilgili hukukî mevzuatı bizzat araştırmış olarak, şöyle bir tavsiyede bulundum kendisine: – “Yanlış yapmayın. Böyle yapmak yerine, yargılama sürecini hiçbir şiddet kullanmaksızın bloke edebilirsiniz ve mahpusların sorgulanmak veya yargılanmak üzere cezaevi dışına çıkışını engelleyebilirsiniz. On, yirmi, otuz, kırk, elli gardiyan, artık kaç kişi olurlarsa, görev saatleri dışında ve üniformasız olarak sivil kıyafetleriyle cezaevi kapısı dışında mevkilenebilir, şiddete de başvurmak zorunda kalmadan mahpusların yargılanma sürecini bloke edebilirler. Polis veya jandarmanın zaten cezaevi içinden mahpusları alıp arabayla mahkemeye götürme hakkı yok.” Böyle de yaptılar, hattâ bu yüzden, hemen cezaevi yakınındaki karakoldan her gün polisler gelip gardiyanların ifadelerini ve isim listesini de aldılar ama hemen peşinden serbest bırakmak zorunda kaldılar. Niçin? Çünkü onları tutukladıklarında, cezaevinde vazife yapacak gardiyan kalmayacaktı (Carlos gülüyor). Diğer taraftan, mahpusların aile ve avukatları cezaevine ziyarete geldiklerinde, gardiyanlar onların işlerini çabucak, dostça ve hiçbir müdahalede bulunmadan hâllediyordu ki, bazı mahpus anneleri sırf bu yüzden gidip gardiyanları yanaklarından öpüyordu. Mahpus aileleri daha önce hiç bu kadar kibarca bir muameleyle karşılaşmamıştı çünkü. Mahpuslar da gardiyanları gördüklerinde parmaklıklar arkasından bağırıyor ve onları destekliyorlardı; görülmedik bir hâdiseydi bu dayanışma. Gardiyanlara verilen yemek de, neredeyse bize verilenler kadar berbattı. Hattâ yemek dağıtan gardiyanlar bize geldiklerinde, “bunlar köpeklere bile verilmez; yazıklar olsun!” derdi bazen. Bu grev hareketi tüm Fransa’da gerçekleşiyordu gerçi ama La Santé Cezaevi Fransa’nın göbeğinde, merkezinde, Paris’te olduğu için, Fransız kamuoyunun ve basının dikkati burada odaklanıyordu. Grev çerçevesinde esasî bir rol oynuyordu La Santé ve ben de danışmanıydım sendikanın (Carlos gülüyor). Sonunda, hem gardiyanların ve hem de bizim yemeklerimiz iyileştirildi, gardiyanların maaşları artırıldı ve daha önce kış için özel üniforma verilmeyen gardiyanlara kış üniforması verildi. 1995’te de benzer bir hâdise yaşandı ve maaşlar olsun, diğer imkânlar olsun, daha da iyileştirildi. (Carlos, günlük veya haftalık gazetelerin hücreler arası paylaşılmasında yaşanan bazı problemlerden bahsediyor.) Başka bir hâdise… La Santé’de bulunduğum süre zarfında cezaevinin ilk müdürü olan zâtla hiç tanışmamış, sadece uzaktan görmüştüm. Bu adam ancak başka bir yere tâyini çıkınca benimle buluşmuş, konuşmuş, elimi sıkmış ve “sizinle konuşmak benim için bir şeref” demişti ki, ona bile, yâni cezaevi müdürüne bile orada birlikte bulunduğumuz iki sene boyunca yasaklanmıştı bana yaklaşması! Fakat artık cezaevinden ayrıldığı için takmamıştı o gün bu yasağı. Cezaevi doktorlarına, hemşirelerine ve sağlık görevlilerine gelince; hepsi çok profesyonel, çok sabırlı, kendilerini işlerine adamış insanlardı… Sadece tek bir istisnâsı oldu bunun: Kırmızı saçlı, ufak ama kalın camlı gözlük takan, homoseksüel İsrailli doktor!.. Bu tipin davranışları dolayısıyla yaptıklarım için –birincisinden kurtuldu, ikincisinde kaçamadı!-, Fransız Tabibler Birliği tarafından cezalandırıldım. Bir yaz günü, tüm avukatlarım beni ziyaretten ayrıldıktan sonra, bu İsrailli doktor kapıma geldi ve “Allahaısmarladık demeye geldim, çünkü La Santé’den artık ayrılıyorum” dedi. Ben de, “size bundan sonraki iş hayatınızda başarılar diliyorum” şeklinde kibarca karşılık verdim. Peşinden, “bu arada, psikiyatri servisinde randevunuz var, şimdi oraya gitmeniz gerekiyor!” dedi bana. Hâlbuki böyle bir randevum falan yoktu. Tam bu sırada, İsrailli doktorun arkasına sıralanmış bir düzine kadar gardiyanın en sonuncusu olan iri Karayibli arkadaş, “dikkatli ol!” anlamında bir işaret yaptı bana. Mesajı alır almaz hemen şöyle konuştum: “Tamam, giyinip geliyorum!”. Bir doktorun on kadar gardiyanla kapıma gelmesinde tuhaf birşeyler olduğunu sezmiştim çünkü. Tam hücremden çıkmıştım ki, eski asker olan iri Karayibli gardiyanlar arasındaki ufak tefek “beyaz” bir gardiyanın elinde taşıdığı şırıngayı farkettim. Meğer bana birşeyler şırınga etmeye hazırlanıyormuş! Neyse, üst kattaki psikiyatri servisine çıkınca, oradaki psikiyatri doktoru da şaşırdı beni gördüğüne, çünkü böyle bir “randevu” elbette yoktu! Kibarca konuştuk ve yarım saat sonra da ayrıldım oradan. Karayibli gardiyanın daha sonra bana anlattıklarını dinleyince, ortada neler döndüğünü anladım. İsrailli doktorun “randevuya gitme” talebine karşı çıksaymışım, “isyan” ettiğim gerekçesiyle bana hemen ilaç enjekte edilecek, peşinden de psikiyatrik problemleri olan azılı mahpusların yatırıldığı bir hücreye atılıp uyuşturucu iğnelerle mahvedilecekmişim! Bu tuzaktan kurtuluşumu, işte bu Karayibli gardiyana borçluyum. Boğuşmak zorunda kaldığım tüm bu ve benzeri problemlere rağmen, kötü olduğu kadar iyi hatıralarım da oldu La Santé Cezaevi’nde. “Sistem”in bana revâ gördüğü tüm böylesi sıkıntıları yaşamakla beraber, hayatta kalmayı da başardım. Aynı şekilde, gardiyanlar başta olmak üzere cezaevi personelinin büyük çoğunluğu bakımından, orada insanlığı da gördüm. Bu vesileyle, kaçırılıp Fransa’ya getirildiğim ilk dönemde bana bazı genç ve sevimli avukatlar gönderdikleri ve hayatımı daha az kötü kıldıkları için, Fransız gizli servislerine teşekkür etmeden de geçemeyeceğim. Allahü Ekber. 6 Eylül 2014 ADIMLAR

“Lojistik” ve “Lojistik Destek”

Başterörist ABD, Batı dünyası, AKP ve PKK’yı da yanına alarak Irak’ın gerçek evlatları olan Irak Milli Cephesi’ne karşı yeni bir harekâta girişecek. Güya AKP bu harekâta akif olarak katılmayacakmış. Sadece lojistik olarak destek verecekmiş. Bu haber çıktı çıkalı AKP severlerde bir coşku, bir coşku… Sormayın gitsin. Hep bir ağızdan; “Abi gördün mü bak, biz Irak’a bomba yağdıran, işkence yapan, tecavüz eden tarafta direkt yer almayacağız, sadece lojistik destek sağlayacakmışız!” yaklaşımlarla insanları keriz yerine koyan ifadeler… Biz de, bu “lojistik” ne menem bir kelimeymiş diye bir bilene, yani google sorduk. Bakın bize ne dedi? Lojistik nedir? Askeri birliklerde, barış ve bilhassa seferi zamanlarda kıtaların taşınması, silah, cephane, gıda ihtiyaçlarının ve sağlık hizmetlerinin karşılanması ile ilgili bölüm. Riyazi mantık (matematiksel mantık) manasına gelir. Lojistikten bahis açıldığında mevzuun hesaba dayandırılması esastır. Bu sebepten “Lojistiğin hükmü mutlak, tesiri kati’idir” denir. Lojistiği üç ana bölümde tarif etmek uygundur Milli lojistik: Bir milletin, milli hedeflerine ulaşabilmesi için, kafi derecede insan, ikmal maddesi ve techizata olan ihtiyacını planlaması, temin etmesi ve idame etmesini ihtiva eder. Jeolojistik: Bir milletin harp gücünü artırmak üzere, başka millet veya milletlerden malzeme yardımı sağlamasına denir. Askeri lojistik: Milli lojistiğin sağladığı imkanları, askeri harekatı en iyi bir şekilde destekleyecek tarzda sevk ve idare etme sanatıdır. Diğer bir tarif ile askeri kuvvetlerin barışta ve savaşta sıhhatle harekatı için ikmal ve servisle desteklenmesidir. Lojistik, askerlik ilminin taktik, strateji, istihbarat konuları ile beraber dört temel unsurundan biridir. Lojistik, askeri birliklerin ikmal, yer değiştirme, bakım ile ilgili konularının planlanması ve icraatını içine alır. Lojistiğin üç ana unsuru vardır. Bunlar: İkmal, nakil ve bakımdır. İkmal, genel manada, devletin milli savunmasına bütçesinden ayırdığı harcama demektir. Teknik gelişmelerle birlikte silahların da modernleştirilmesi, ikmal konusuna girer. Mesela, ABD’nin son yıllarda geliştirdikleri, uzaydan, uzun menzilli nükleer başlıklı füzelerin tahrib edilmesi bir ikmal projesidir. İkmal, küçük birliklerin, silah ve malzeme açısından beslenmesi şeklinde dar manasıyla da geçerlidir. Nakil, silahlı kuvvetlerin mevcud insan ve malzemesinin, bir yerden diğer bir yere taşınmasıdır. Nakilde bağlantı, kaynaktan kullanılacak yere doğru, okyanus, hava, nehir ve kara yolları ile olur. Sivil nakil vasıtaları, savaş durumunda, askeri teşkilatlara devredilir. Lojistiğin en mühim unsuru, servistir. Servis konusuna her türlü idari konular, hastane, bütçe temini ve harcaması, fabrikalar, tersaneler, tamir atölyeleri, lojmanlar, spor tesisleri girer. Elektronik bilgi işlem merkezleri ile bu kalabalık iş yükü hafifletilir. Lojistik, bütün devletlerin orduları için çok önemlidir. Bu sebepten her devlet bu hususta çok titiz davranmaya çalışır. Lojistik; taktik ve stratejik askeri harekatın devamlılığı için, istihbaratla beraber gereklidir. Askeri harekatta taktik ve strateji ne kadar mükemmel olursa olsun lojistik yoksa, her şey kağıt üzerinde, teorik olarak, kalır ve askeri birlikler savaş yapmadan eriyip gider. Lojistik, devletlerin, iktisadi güçleri ile askeri güçleri arasında idamesi şart olan bir bağdır. Lojistiği meydana getiren bölümler, her savaşta her zaman mevcuttur. Bu bölümlerin görevi, savaşan kuvvetlerin yayılmasını, hareket etmesini sağlamaktır. Tarihin başarılı komutanları, şüphesiz kuvvetlerinin lojistik bakımdan desteklenmesine özel bir alaka göstermişlerdir. Ne yazık ki birçok asker tarihçiler, lojistik destekle ilgili konulara eserlerinde çok az yer ayırmışlar, strateji ve taktikle ilgili hususlara daha çok ağırlık vermişlerdir. Mesela, dünyanın üç kıtasında sefer yapmış ve parlak zaferler kazanmış olan tarihte Osmanlı adı ile ün salmış büyük Türk Ordusunun, lojistik destek faaliyetlerine ait derli toplu bir eserin bulunmayışı acı bir gerçektir. Tarihte, Yavuz Sultan Selim Hanın 80.000 kişilik ordusuyla Mısır’a kadar 2700 kilometrelik bir yolu günde ortalama 26 km süratle geçtiği ve Sina Çölünü günde 45-50 kilometrelik bir hızla 13 günde geçerek Ridaniye Zaferini kazandığı harekatın, lojistiğine ait çok az şey bilinmektedir. Bir kum deryası, bir yanardağ krateri gibi kaynayan Sina Çölünü, o tarihe kadar (1517) geçen ordu görülmemiştir. Büyük İskender buraya geldiği vakit, askerlerini denizden göndermeye mecbur olmuş, Timur Han Hindistan’ı, İran’ı, Anadolu’yu, Arabistan’ı fethedip Sina Çölüne dayanınca çaresiz kalarak geri dönmüştür. İkinci Dünya Harbinde Hitler, sadece bu çölü geçmek için, 20. asır tekniğiyle, susuz çalışan Wolkswagen motorunu yapmış olmalarına rağmen Yavuz Sultan Selim Hana yetişememiştir. Kuma konan yumurtayı 40 saniyede pişiren bu çölü, 1967 yılında İsrail modern tankları ve vasıtaları kullanarak zor geçmiş, araç ve tank arızası çok yüksek olmuştur. Günümüzde meydana gelen teknolojik patlama ile ortaya çıkan yeni silah, araç ve gereçlerin birkaçı hariç hepsi harpte gerçek bir denemeye tabi tutulmamıştır. Bunların tesirlerinin askeri ve ilmi yönden incelenmesi, lojistik desteğinin sağlanması açısından çeşitli problemler ortaya çıkaracaktır. Bunların başında ikmal gelmektedir. Lojistik yalnız ikmal değil, bütün savaş, silah araç ve gereçlerinin öğrenimi ve tecrübesidir. Dünya devletleri silahlı kuvvetleri, dünya harplerinden edindikleri tecrübelerle daima hazır durumda bekleyen, harp birliklerini andıran lojistik destek birliklerini sevk ve idare eden lojistik komutanlıkları ihdas ettiler. Süper devletlerde ise her kuvvete ait ayrı lojistik destek birlikleri vardır. Lojistiğin, uzun süreli bir savaşta daha çok önem kazanacağı bir gerçektir. Günümüzde, silahların tahrip gücünün büyük ölçülerde artması karşısında lojistikçilerin karşılaştıkları problemler gitgide daha karmaşık hale geldiği gibi, gelecekteki savaşlarda bu problemlerin daha da zorlaşacağını göstermektedir. Lojistik bakımdan gelecek harplerinin en korkunç bir yönü de kitle tahrip silahlarının kullanılmasıdır. Sıhhi tahliye ve tedavi, büyük çapta ehemmiyet kazanacaktır. Personel kayıplarını asgariye indirmek için tedbirler sulh zamanında düşünülmelidir. Sivil savunmaya gereken ehemmiyetin verilmesi, halkın nükleer silahlardan korunma konusunda eğitilmesi bir zarurettir. Silahlı kuvvetler lojistiği, özellikle askerleri ilgilendirdiği kadar milli ekonomiyi ve siyaseti ihtiva eden bir idari meseledir. Sözlükte “lojistik” ne demek? Modern mantık. 2.Askerlik sanatının, savaşta ya da askeri bir yürüyüşte, yol, haberleşme, sağlık, yiyecek içecek sağlama gibi hizmetleri en etkili bir biçimde oluşturma amacını güden bölümü, logistik. Lojistik kelimesinin ingilizcesi adj. logistic n. logistics Köken: Fransızca Kaynak: ADIMLAR

TÜRKBİNER’İN TV5’DEKİ AÇIKLAMALARININ METNİ

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Sözcüsü, Gönüldaşımız Cem TÜRKBİNER’in, 9 Eylül 2014 Salı günü konuk olduğu TV5 Televizyonu’nda “Günden Yansıyanlar” programının sunucusu Kadir Öztürk’e yaptığı açıklamalar: Kadir Öztürk: Günden Yansıyanlar’da gündemi konuşuyoruz. Elbette ki Türkiye’nin birçok gündemi var. Hem uluslararası gündem, hem de Türkiye’nin farklı gündemleri. Yalnız bizim biraz daha özel olarak tutup çektiğimiz gündemlerden bir tanesi düşünceyle ilgili. Özellikle 28 Şubat sürecinde yaşanan mağduriyetlerle ilgili hassasiyetimiz TV5 ekranlarını takip edenler tarafından biliniyor. Bu anlamda Salih İzzet Erdiş, kamuoyunun bildiği, sizin bildiğiniz adla Salih Mirzabeyoğlu ile ilgili geçtiğimiz günlerde, yaklaşık iki ay önce -49 gün önce- bir tahliye kararı çıkmıştı: “Yeniden yargılanma”… 16 yıl aradan sonra “yeniden yargılama kararı” çıkmış Salih Mirzabeyoğlu’nun kendisi de tahliye edilmişti Bolu’dan. Biz de bunlarla ilgili gelişmeleri sizlere aktarmıştık sürekli olarak. Yalnız dün kendisiyle ilgili, kendisinin de dâhil olduğu başka bir dava ile ilgili bir infaz, daha doğrusu tutuklama kararı çıktı. “İnfazın devamı” ile ilgili bir karar çıktı. Bu konuyu bu bölümde konuşacağız… Değerli bir konuğumuzla birlikte… Adımlar Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Sözcüsü Cem Türkbiner şu ânda konuğumuz… Hoş geldiniz. Cem Türkbiner: Hoş bulduk. Kadir Öztürk: Teşekkür ediyoruz. Kolaylıklar diliyoruz. Cem Türkbiner: Biz teşekkür ederiz. Kadir Öztürk: Salih İzzet Erdiş… Salih Mirzabeyoğlu dediğimiz zaman biraz daha net bir şekilde kamuoyu, izleyicilerimiz hatırlayacaktır… Dünkü kararla ilgili -hemen başlayalım- düzeltilmesi gereken bir nokta var. Kamuoyuna yansıdığı şekliyle. Bununla birlikte başlayalım… Evet buyurun. Cem Türkbiner: Evet, bugün özellikle gazetelerdeki haberde bir düzeltme yapmamız gerekiyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun iki tane davası var. Bu “yeniden yargılama”, yani tahliye edildiği, serbest bırakıldığı… Kadir Öztürk: 49 gün önce. Cem Türkbiner: 49 gün önce serbest bırakıldığı davası ana davası… Metris’te 1999 yılının sonlarındaki isyan davasının karşılığı olarak tutuklama kararı çıktı. Bu iki dava birbirinden farklı… Yani yeniden yargılama kararı verilen ana davasının bir karşılığı olarak çıkmadı bu tutuklama kararı. Onu düzeltmek istiyorum. Kadir Öztürk: Yani iki farklı dava var. Cem Türkbiner: İki farklı dava var. Kadir Öztürk: Kamuoyunda böyle bir yanlış bilgi var. Mesela hemen önümde birkaç haber var. Mesela deniyor ki, “daha önce infazın durdurulması kararı alan mahkeme, tekrar infazın devamına karar verdi.” Bu doğru değil diyorsunuz. Cem Türkbiner: Aslında şöyle; o metin doğru ama Salih Mirzabeyoğlu’nun serbest bırakıldığı davanın değil. Yani Salih Mirzabeyoğlu iki davasından da “yeniden yargılama” aldı… Şimdi aslında mevzuu gelmişken, o garabeti belirtmek istiyorum… Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi, bu “İsyan Davası”na bakıyor. Metris Cezaevi’ndeki “İsyan Davası”na bakıyor; 1999’daki. Bu mahkeme, Salih Mirzabeyoğlu ve yaklaşık 60 küsur insanın –İbdacının– oradaki isyan davasına “yeniden yargılama kararı” verdi. Yeniden yargılama kararını bir üst mahkeme olan 4. Ağır Ceza kabul etti ama onun uhdesinde olmamasına rağmen tutuklu olarak devam etmesini istedi… Şimdi, “yeniden yargılama” şu demek: Daha önce verilmiş kararda bir hata olabilir, bu dosya yeniden gözden geçirilsin… Bu da bir sürece yayılıyor tabii; üç ay, beş ay, bir sene, artık neyse… “Ama siz o sürede tutuklu kalın. Karar sizin lehinize gelişirse de, artık tazminat filan, bir şekilde…” Böyle komik, garabet bir durum söz konusu şu ân. Kadir Öztürk: Hukuken kabul edilemeyen bir şey. Avukatların yaptığı açıklamalar ortada. Cem Türkbiner: Tabiî ki! Kabul edilemeyecek bir şey. Yani, tekrar edeyim; “yeniden yargılama” demek daha evvelki yargının ötesinde yeni bulguların çıktığını, yani kararın hukukiliğinin tartışmaya açıldığı bir durumu belirtir. Şimdi böyle bir durumda tekrar tutuklama… Bu sadece Salih Mirzabeyoğlu’nu değil, 30 küsur İbdacıyı da etkileyen bir durum… Kadir Öztürk: Şu ânda tutukluluğu devam eden kişiler… Cem Türkbiner: Tutukluluğu devam eden de var, dışarıda olan da var… Şöyle ki, bu verilen ceza yaklaşık 16 aylık bir infaz süresini öngörüyor. Şimdi bu çıkan yeni kanunlarla son 12 ayı zaten “denetimli serbestlik”te geçiriyorsunuz. 4 aylık bir ceza yatarı olmasına rağmen boyundan çok büyük bir şeye sebep oluyor. Şu ân cezaevinde olan, misal olsun diye söylüyorum, Cemil Şahin gönüldaşımız var. Normalde 2 sene sonra tahliyesi gerçekleşecekken, bu ceza onaylandığı takdirde, daha evvelki cezasından infazı yandığı için 2033’e kadar cezası uzuyor. Yani 4 aylık bir ceza, size 10-15 yıl gibi bir süreyle geri dönebiliyor. Çünkü İbdacıların genelde, cezaevi yatmış olanlarının hepsi şartlı tahliye durumunda olduğu için, benzer suçtan geldiği için… 4 aylık bir ceza ama karşılığı 10 sene 15 sene gibi bir şeye gelebiliyor. Kadir Öztürk: Böyle bir durum da olabilir, diyorsunuz? Cem Türkbiner: Böyle bir durum da olabilir… Tabii bu davayı biraz açmak gerekirse; 28 Şubat zihniyetine sahip insanların cezaevindeki Müslümanlara silahlı askerlerle yaptığı bir saldırıydı. Bugün “Metris İsyanı” diye geçiyor davada ama size saldırıyorlar, duvarlara delikler açıyorlar. Oradan namluları sokup ateş ediyorlar içeriye. Meselâ bu stüdyoyu bir cezaevi düşünün; duvarlardan böyle… Siz de kendinizi savunuyorsunuz. Ondan dava açılıyor, “yangın çıkardılar” filan… Tabii bizim orada şehidimiz de var, yaralılarımız da var. Keza Bandırma Cezaevi Davası da aynı şekilde… “28 Şubat’la hesaplaşıldığı” sürekli, bu son 10 yıldır, 12 yıldır hükümetin en esaslı söylemlerinden biridir. Kadir Öztürk: Kamuoyunda böyle bir algı oluşturuluyor. Cem Türkbiner: Oluşturuluyor… Bu aslında işte o hükümetin samimiyet sınavı oluyor. Çünkü o 28 Şubat dönemine denk gelen, o havanın estiği bir dönemde oldu bu hadiseler… Kadir Öztürk: Bütün bu hukuksuzluklar o dönemde yaşandı. Ve hep de 28 Şubat dönemindeki zihniyet. Cem Türkbiner: Tabii. Kadir Öztürk: O zihniyetin kendi düşüncelerine aykırı kişileri, böylece baskı altında tutması. Bunun sonuçlarından bir tanesi Salih Mirzabeyoğlu ve arkadaşlarının davası diyelim. Cem Türkbiner: Evet… Yani Salih Mirzabeyoğlu’nun demin bahsettiğim ana davası da aynı. O dava çok konuşuldu. Burada kısaca tekrar edersek; dava dosyası, hangi hukukçu bakarsa baksın gülümseyerek karşıladığı bir mevzu… Bu davanın hukuk tekniği açısından bu kadar söyleyebiliyoruz. Lakin bu ülkede yaşadığınız zaman, hukukun işleyişine dair, bu ülke insanlarının kahir ekseriyeti hukukî işleyişe dair bir fikir ve bilgi sahibi olmak zorunda oluyor zaten. Özellikle sizin birtakım toplumsal davalarınız, buna dair ne varsa. Bunun için ülke vatandaşlarının çoğu hukukçu oluyor. Aslında “hukukçu” da değil de, adli işleyişin nasıl garabetlerle, nasıl komedilerle döndüğünü gören bir uzman olarak yetişebiliyorsunuz. Bilmiyorum, ben size bir soru sorsam: “Siz artık bir şeye hayret edebiliyor musunuz bu ülkede?” Biz artık etmiyoruz. Kadir Öztürk: Normal mi geliyor artık bu tür kararlar? Cem Türkbiner: Yani hayret mekanizmamız alınmış, yerine hukuk yerleştirilmiş insanların ülkesi burası. Bir şeye hayret edemiyoruz yani. Öyle bir durum… Kadir Öztürk: “28 Şubat’la yüzleşemiyoruz!” diyorsunuz. Bu kararlar bunu gösteriyor. Cem Türkbiner: 28 Şubat’ı nasıl anlamlandırdığınızla alâkalı bir şey bu. Bunu ülkedeki İslâmî hayat tarzına karşı bir hareket olarak görürseniz, Salih Mirzabeyoğlu ve İbdacıların davası en üst sıralarda yer alır, en üst sırada yer alır -sıralarda değil!- Çünkü bizatihi Salih Mirzabeyoğlu ve İbdacılara yapılan şey, hani onların İslâmî söylemlerinden farklı bir şey değil. Tamamen ona karşılık yapılmış bir şey. Bunun yanında bir sürü mağduriyetten bahsedilebilir; “başörtüsü” mağduriyetinden bahsedilebilir. Bir şekilde onlar ortadan kaldırılıyor… Tabii siyasette şu da var; birtakım “pişmanlıklar”ın, –birtakım “kandırılmalar”ın diyelim parantez içinde–, karşılığı amelle, işle gösterilmeli. Meselâ –bunu bir misal olarak vereyim– hükümet Ergenekon davalarında gösterdiği tutumu daha sonra değiştirdiği zaman, Ergenekon’daki tutukluları salıvererek oradaki fikir değişikliğini… Kadir Öztürk: Fiilen gösterdi. Cem Türkbiner: Fiilen göstermiş oldu. Şimdi bu da onun samimiyet sınavı; eğer gerçekten 28 Şubat’la ilgili bir sıkıntısı varsa, onunla bir hesaplaşması varsa, Salih Mirzabeyoğlu ve İbdacıların davası da fiil şeklinde gösterilmesi gereken bir durum. Yani, hukukun siyasallaşması noktasında konuşulabilecek bir mevzu değil bu. Çünkü bu zaten hayret edilecek bir şey olmadığı için… Belki dünyanın başka ülkelerinde çok büyük tartışmalara sebeb olabilir. Hani Başbakan’ın buradan bir şeye müdahil olması, oradan başkasının başka bir şeye müdahil olması… İşte komutanların gidip mahkeme ziyaret etmeleri filan, bizde tabiî şeyler kabul edildiği için onun üzerine konuşuyoruz… Bir de, bu siyasi irade, kendi aleyhine dönebilecek şekildeki hukuki hamleleri bertaraf etmiştir. İyisini kötüsünü söylemiyorum; tesbit için söylüyorum. Hakan Fidan Olayı misal olabilir. Kadir Öztürk: Kişiye özel düzenleme yapıldı. Cem Türkbiner: E benim de buradan hadiseye bakarken, siyasi iradeyi sorumlu tutmam kadar tabiî bir şey yok. Şimdi bazı yerlerde hâkim için “paralel yapının son golü” tarzında haberler yapılmıştı. Kadir Öztürk: Onunla ilgili ne söylersiniz? Cem Türkbiner: Şunu söylemek isterim, hâkimlik bir makam meselesi. Hâkim, bir adam, yani isim söylememize gerek yok. Şimdi bu adam bir görev ifa ediyor. Türk Milleti adına; zaten öyle yazar kararlarında. Bir görev ifa ediyor. Şimdi bu hâkim özel hayatında Risale-i Nur mu okuyordur, poker mi oynuyordur? Oradakini buraya yansıtması da siyasi iradenin problemidir, yürütmenin bir problemidir. Eğer öyle bir durum varsa. Hâkimin dünya görüşü, önüne gelen dosyada kararını etkiliyorsa, hayat tarzı etkiliyorsa, o da yürütmenin bir problemidir. Ben böyle bir durumda tek tek hâkim isimlerini arayıp davamı haykıramayacağıma göre, benim sorumlu tutacağım yapının siyasi irade olması tabiîdir. Ama dediğim gibi, zaten bu hukukun siyasallaşması diye tabir edilen şey o kadar bedahet ifade eder olmuş ki… Bunun karşılığı olarak cezaevinde olan herkesten bahsediyorum. Yani adli suçtan diğerlerine; burada hiçbirini ayırmıyorum, sol davadan da olabilir, başka davalardan da olabilir… Eğer hukukun siyasallaşması, zaten siyasi irade tarafından teslim edilen bir şeyse bunun karşılığı, aslında davaların hepsinin yeniden görülmesidir. Hatta bu sadece cezaevlerinde yatan insanlarla değil, salıverilen insanlarla ilgilidir de. Kadir Öztürk: Bu son tartışmalar, tabiî ki bütün bunları gündeme getiriyor. Yargıtay tarafından onanmış kararlarda bile artık bir geriye dönüş söz konusu. Balyoz Davası bunların en önemli örneği. Yargıtay tarafından onaylandığı hâlde tekrar bir iade-i itibar süreci yaşıyoruz şu ânda. Cem Türkbiner: Orada zaten hadiseler halledile halledile gitti. Çünkü ilk Ergenekon tutuklularının çıkmasını sağlayan düzenleme Balyozcuları etkilemiyordu. Çünkü Yargıtay onayı vardı. Sonra Yargıtay onayı engeli de kaldırıldı. Tarihini tam hatırlayamıyorum ama Yargıtay onayının hemen öncesi bir tarihle sınırlandırıldı. Çünkü geriye doğru götürdüğünüz zaman 80 Eylül olayları bile işin içine girecekti. Ama bu garabet, bizzat şimdiki Cumhurbaşkanı tarafından bile teslim edilen bir şeyken, konuşuluyorken, bunun karşılığı büyük bir hukuk reformudur o zaman. Dediğim gibi; onlar kendi yakınlarını teslim etmedikleri sisteme Müslümanları teslim etmekte bir beis görmemektedirler. Kadir Öztürk: Bu çok önemli; en son söylediğiniz şey çok önemli. Son zamanlardaki tartışmaları nasıl karşılıyorsunuz? Hukuk tartışmalarını? Tabiî ki bu hukuk tartışmaları içerisinde bu tür… Garabet de diyebiliriz artık dünkü çıkan karara. Nasıl karşılıyorsun bir aydın olarak, bir entelektüel olarak? Bu tür olaylar ve hukuktaki bu tartışmalar? Cem Türkbiner: Başta dediklerim üzerinden devam edeyim. Bir kere hayret edemiyoruz artık. Sürekli ülkede bu tür şeylerle karşılaşmaya bir alışkanlık geliştirdik artık. Kadir Öztürk: Bağışıklık kazandık. Cem Türkbiner: Bağışıklık kazandık. Fakat bizim bağışıklık kazanmamız, bu masada konuşmamız; birtakım fikirler beyan edebiliriz, birtakım görüşler beyan edebiliriz. Ama insanların hayatları söz konusu. İşte Salih Mirzabeyoğlu; 16 yılı aşkın bir süre cezaevinde yattı. Şöyle söyleyeyim; birtakım hadiseler oluyor yurtiçinde veya dünyada. Siyasi irade bazen bu hadiselere İslâmî söylemle karşılık veriyor, İslâmî hassasiyetleri ön plâna çıkartmış kitlelerin desteğini kazanmak için bunu yapıyor. Ben şimdi “Müslüman” demeyeceğim, çünkü halkın zaten hemen hemen tamamı Müslüman. Ama özellikle kendi oy verenleri ve potansiyeli noktasında… Şimdi sizin, karşılaştığınız eşya ve hadiseye hangi dünya görüşüyle baktığınızla alâkalı bir şey bu. Eğer İslâmî bir görüşle bakıyorsanız bu hadiselere, bazı hadiselere, işte örnek verebilirim; Gezi gibi meselâ. Hemen İslâmî söylemler ön plâna çıkıyor. Dediğim gibi, İslâmî hassasiyete sahip insanların desteğini çekebilmek için. Ama böyle bir durumda Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun ve İbdacıların İslâmi duruşları tartışılabilir bir şey değil. Hattâ, nisbet edilen şeyler noktasında bütün bir Türkiye Cumhuriyeti’nde İslâm davasında çok büyük bir yer kaplayan; en büyük yeri kaplayan, Üstad Necip Fazıl’la başlayan bir dava. “İbdacılara da o zaman İslâmî hassasiyetle yaklaşılsın!” diyebilirim… Kadir Öztürk: Çifte standart uygulanmasın diyorsunuz. Cem Türkbiner: Buralar, işte dediğim gibi bu tip yerler samimiyet testi. 28 Şubat için samimiyet testi. 28 Şubat’ı nasıl mânâlandırıyorsanız. İslâm’a karşı saldırı olarak mânâlandırdıklarına da misal verdim. Bazen konuşurken de öyle mânâlandırabiliyorlar. Zaten bugün halkın desteği de, aslında 28 Şubat döneminde İslâm’a yapılan baskının bir neticesi değil mi? Bunu herkes biliyor. Kadir Öztürk: Ama bunun fiilen gösterilmesi lâzım diyorsunuz. Bu çok önemli, simge bir isim, simge bir dava. Dolayısıyla “samimiyetinizi burada görelim,” diyorsunuz. Cem Türkbiner: Tabiî ki… İBDA yerli bir dava. Hani “Anadolu’nun Ruhu” deriz, “Anadoluculuk” diye ifâde ederiz. Hattâ Salih Mirzabeyoğlu’nun şahsında da aynı şekilde ifâde edebiliriz… Meselâ ben bir şeye de dikkat ettim; 1991 yılında 1. Körfez Savaşı’nda, bizim literatürde “1. Panik Operasyonu” diye anılan bir operasyon olmuştu: Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ve yakını birkaç İbdacıyı, bir panikle işkenceye ve oradan da cezaevine aldıkları. Çünkü bu Amerika ve Batılı ülkeler ittifakının Irak Savaşı’nı başlattığı ve özellikle İbdacıların önderliğinde halkın çok güçlü bir tepki gösterdiği bir dönemdi. Şimdi geçen gün, bu NATO’daki görüşmeler, bu 3. küçük Irak Seferi gibi –bir de 2003’teki var çünkü– yahut bu onun bir devamı süreç olarak… Kadir Öztürk: IŞİD ile ilgili alınan kararı söylüyorsunuz. Cem Türkbiner: Evet. Şimdi tam da yine onun üstüne İbdacıların birçoğunu etkileyen böyle bir kararın gelmesini de manidar bulduğumuzu söyleyelim. Çünkü bu duruma en güçlü tepkiyi verecek olan da İbdacılardı. Çünkü IŞİD meselesi değil o; Irak’ta halledilmemiş bir mesele var. Zaten IŞİD de o yüzden orada. IŞİD başka bir şeyin konusu da, IŞİD de dense, oradaki Sünni Arapların yok edilememesine cevaben tekrar toparlanıp saldırmaları şeklinde görüyorum ben bu NATO Toplantısı’nı. Aslında “öyle görüyorum” derken zaten ifâdeleri de o yönde. Gizli bir şey söylemiyorum. Tam da o sırada bu kararların denk gelmesini manidar gördüğümüzü belirtmek istiyorum. Kadir Öztürk: Yani “bu tür kararlar bunlarla bağlantılıdır,” diyorsunuz bir anlamda. Çünkü birbiriyle örtüşüyor. Cem Türkbiner: Tabii… Bir de tarihten misal getirdim; fikrim güçlendi herhâlde. 91’den de örnek getirdim. Kadir Öztürk: Öyle oldu… Peki, bu süreçte neler öngörüyorsunuz Mirzabeyoğlu davasıyla ilgili? Tekrar tutuklanması ve “tekrar cezaevi yolu göründü” şeklinde manşetler atıldı. Bununla ilgili neler söylersiniz? Cem Türkbiner: Şöyle bir şey diyebilirim: Salih Mirzabeyoğlu’nun daha evvel uzun yatmış olmasından dolayı… Hukukta “mahsup” diye bir tabir var. Bu yeni gelen ceza da yatarı fazla olan bir ceza olmadığı için Salih Mirzabeyoğlu’nun özelinde bu dava mahsup edilerek, uzun yatmışlığı göz önünde tutularak Salih Mirzabeyoğlu cezaevine alınmaya da bilir. “Alınmaya da bilir” diyorum, alına da bilir anlamı çıkıyor bundan. Fakat bizim platformumuzun Genel Yayın Yönetmeni Ali Osman Zor ve diğer birçok gönüldaşın, dediğim gibi bazısının cezalarına 10-15 sene ekleyecek derecede yük getirecek bu. Buna da sessiz kalmayacağımızı belirtmek isterim buradan. Zaten Salih Mirzabeyoğlu’nun tahliye edilmesi İbdacıların, birçok aydının, gazetecilerin, sizlerin, herkesin dâhil olduğu bir mevzu. Yani artık cezevinde tutulması imkânsız hâle gelmişti. Ki, hukukun zaten kamu vicdanına bakan bir yönü de var. Şimdi tekrar bunun üzerine bu tip kararların çıkması, infiallere de sebeb olabilir. Özellikle kendi açımızdan söyleyelim, biz buna sessiz kalmayacağız! Bunu da belirtmek isterim. Kadir Öztürk: Sessiz de kalınmaması lâzım. Cem Türkbiner: Tabiî! Kadir Öztürk: Çünkü sonuçta bizim konuştuğumuz bütün şey, Mirzabeyoğlu denince akla “düşünce” geliyor. Yani “düşünce”den bahsediyoruz biz. Nasıl diyelim? Fiilden bahsetmiyoruz, “düşünce”den bahsediyoruz. “Düşünce”nin yargılanması ve hapse atılmasından bahsediyoruz, öyle değil mi? O aslında en fazla acı veren durum. Cem Türkbiner: Aslında biz hadiseyi böyle konuşuyoruz ama fiil plânında da konuşabiliriz. Şöyle: Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun o hukuk, adalet dağıttığını iddia edenlere söylediği bir şey vardır geçmişte: “Siz kendi hukukunuza uyun!” Şimdi siz bir hukuk belirtiyorsunuz, ben de buna muhatap olan bir vatandaş olarak bakıyorum. Benim de belli bir dünya görüşüm var, kendime bir hareket alanı belirliyorum. Şimdi hukukun “içinde” kalma niyeti olan bir insan üzerinden konuşuyorum bunu, illâ isimler üzerinden değil. Şimdi ben böyle yapıyorum, bu sefer benim karşımdaki adam niyet okuyuculuğa giriyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun dosyasında “olsa olsa budur” diye bir şey var. Diyor ki, “eşyanın tabiatı gereği, lidersiz olamayacağına göre.” Şimdi, aşina olanlar bilirler, bir hukuk metninde böyle bir şey söz konusu olamaz. Kadir Öztürk: Evhamlar üzerinden hazırlanmış olan davalar. Cem Türkbiner: Yani fiiller üzerinden dahi hadiseye bakılsa. İdam cezası aldı Salih Mirzabeyoğlu. Daha sonra ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi cezası. O dönem Meclis onaylasa, idam edilme durumu vardı yani. Kadir Öztürk: Peki, benzer şekilde içeride olanlardan bahsettiniz. Onlarla ilgili durum nedir? Onların da yakınları var, eşleri dostları var. Bu anlamda onlarla ilgili hukuki durum nedir? Cem Türkbiner: Salih Mirzabeyoğlu’nun cezaevinden çıkarıldığı ana davasının sonucu bunda çok etkili bir şey. Meselâ, siz bir fiilde bulunduğunuz zaman bunu katlayan şey, bunun bir örgüt adına yapılmış olması. Şimdi eğer, örgüt üyeliği üzerinden aldığı ceza iptal edilirse Salih Mirzabeyoğlu’nun, birçok gönüldaşın; içerideki veya dışarıdaki birçok İbdacının aldığı cezalar da aslında çok aşağılara çekilecek. Çünkü ben buradan şu bardağı alıp gitsem, –misal olarak söylüyorum– bunun cezası bir yılsa, ben bunu alıp gittikten sonra mahkemede benim bunu “şunun adına” alıp gittiğim söylendiği zaman onun cezası on yıl oluyor. Aynı fiilin… Gerçi bu yeni bir “paket”ten bahsediliyor: “terör üyeliği”, “örgüt üyeliği” ifadelerinin kaldırılacağından… Açıkçası bunlarla çok ilgili cezaevlerindeki arkadaşların durumu… Tabii bizim, cezaevlerinde 20 seneyi aşkındır yatan kardeşlerimiz de var. Başka davalardan yatan insanlar da var. İllâ ben İBDA özelinde bu hadiseyi konuşmak istemiyorum. Birçok açıdan, sağdan soldan cezaevlerinde yatan birçok insan var. Birçok hukuksuzluk var ülkede! Kadir Öztürk: Bakalım onlar nasıl bir seyir takip edecek. Son olarak ne söylemek istersiniz bir dakika içerisinde toparlamak gerekirse? Cem Türkbiner: Yani söylediklerim etrafında… Siyasi iradeyi biz sorumlu görüyoruz. “28 Şubat’la hesaplaşma” gibi konularda olsun, “yeni Türkiye”, “inşa” gibi kelimeler etrafında olsun. Gerçekten bu tip söylemlerinde samimilerse, bunu iş ve eserle göstermelerini bekliyoruz. Kadir Öztürk: “Yeni Türkiye” bu olmamalı, diyorsunuz? Cem Türkbiner: Tabiî ki!.. Bizim, en azından kendi bakış açımızdan, hadise budur! Kadir Öztürk: “Hadise budur” diyorsunuz. Çok teşekkür ediyoruz. Cem Türkbiner: Ben teşekkür ediyorum. Kadir Öztürk: Dediğimiz gibi önemli bir dava ve simge bir isim. Ve “28 Şubat’la yüzleşildiği”ni söylediğimiz bir ortamda bu tür kararların konuşulması bile aslında hangi noktada olduğumuzu gösteriyor… Kolaylıklar diliyoruz efendim, vermiş olduğunuz bilgilerden dolayı teşekkürler… Cem Türkbiner, Adımlar Fikir, Kültür,Siyaset Platformu Sözcüsü. Kendisinin Mirzabeyoğlu Davası’yla ilgili, Salih İzzet Erdiş ile ilgili düşüncelerini aldık… Son olarak buyurun. Cem Türkbiner: Yarın saat 14.00’da Çağlayan Adliyesi önünde bu mevzu ile ilgili basın açıklaması olacak bizim Platformumuzun. Kadir Öztürk: Yarın 14.00’da. Cem Türkbiner: Yarın saat 14.00’da. İstanbul’da Çağlayan Adliyesi’nin önünde. Onu da buradan duyurmak isterim. Kadir Öztürk: Çok teşekkür ediyoruz, kolaylıklar diliyoruz. Cem Türkbiner’di konuğumuz. Bugünkü “Günden Yansıyanlar”ın da bu şekilde sonuna geldik. Yayında ve yapımda emeği geçen tüm ekip arkadaşlarım adına hepinizi Allah’a emanet ediyorum.

HAFTASONU TOPLANTISI VESİLESİYLE

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu’nun sistemli bir şekilde yürüttüğü kitap okuma faaliyetleri sürüyor. Bu çerçevede bu haftanın konusu olan Kumandan Mirzabeyoğlu’nun “Bütün Fikrin Gerekliliği” isimli eseri etrafında plânlanan toplantı açıkhavada yapıldı. Rutindışına çıkılarak gönüldaşımız Şükrü Keskin’in daveti üzerine açık havada gerçekleştirdiğimiz toplantıya katılım yoğundu. Maraş ve Adapazarı’ndan gönüldaşlarımızın da katıldığı toplantıda “Bütün Fikrin Gerekliliği”ne dair değerlendirmeler yapıldı. Ardından, öğle ve ikindi namazlarının cemaatle edâ edildiği gün boyunca gündemimize ilişkin yapılan sohbet devam etti. Açık hava imkânları dahilinde toplu yemek de yenilen İstişare Toplantısı, akşam namazını müteakiben sona erdi. Gönüldaşımız Şükrü Keskin’in organizasyonunu yaptığı gün boyunca gerçekleştirdiği evsahipliği dolayısıyla kendisine teşekkür ediyoruz… ADIMLAR

CEMİL’İ İSTİYORUZ!

Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, 2000 yılı Ocak ayında müslümanların tutuklu bulundukları koğuşa düzen güçlerinin “Noel Baba” kod adlı saldırısı sonrası “isyan etmek ve yangın çıkarmak” suçlamasıyla verilen cezaların infazına karar verilmesinin gündeme getirilmeyen bir çok sonucu var… Bunlardan birincisi, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun cezaevine alınmak istenmesi arzusundan ayrı olarak (zira, biz bu heveslerini kursaklarında bırakacağız!) Kumandan hakkında 40 aylık bir cezanın verilmiş olduğu gerçeğidir! 4 AYLIK CEZA, OLDU İBDACIYA 40 YIL Bir diğeri, hâlen cezaevlerinde bulunan bir çok gönüldaşımız hakkında, bu 40 aylık cezanın 40 yıl şeklinde uygulamaya dönüşmesi… Bu isimlerden bazıları Ethem Köylü, Zeynel Abidin Danalıoğlu ve Cemil Şahin… Metris’te saldırıya uğrayan bu gönüldaşlarımızdan ayrı olarak, Bandırma’da aynı yıl (2000 Ocak) saldırıya uğrayan gönüldaşlarımız hakkında da benzer bir karar dolayısıyla cezalarının katlandığını hatırlatalım… Cihat Özbolat, İsmail Uysal ve Emrah Arslan gibi… Daha onlarca ismi etkileyen bu kararların meydana getirdiği sonuçları Cemil Şahin gönüldaşımızın durumuyla misâllendirelim: Cemil Şahin, hakkında 28 Şubat dönemindeki duruşundan dolayı 27,5 sene ceza verildi… Cezası 2009’da kesinleştiği için tutuklandı… Daha önce de (28 Şubat Dönemi’nde de zindan hayatı var) yattığı süre gözönüne alınarak bir kaç sene sonra tahliye edilecekken, hakkında verilen ve sadece 4 aylık bir cezayı gerektiren bu karar dolayısıyla 27,5 senenin tamamını cezaevinde geçirmesi gerektiği için, tahliye tarihi 2035’lere sarkıtılmış oldu. 20 yıldır cezaevinde bulunan bir çok gönüldaşımız da bu kararlar dolayısıyla bir-iki yıla çıkacakken, cezalarına 15 yıl daha eklenmiş oldu… Düşünün; zindana 22 yaşında giren Cihat, İsmail ve Ethem 58 yaşında çıkacaklar! TESLİM ETMİYOR, TESLİM OLMUYORUZ! Bakırköy 3. Ağır Ceza Mehkemesi’nin verdiği bu düşmanca kararın bir diğer sonucu da, aralarında Genel Yayın Yönetmenimiz Ali Osman Zor’un da bulunduğu bir çok gönüldaşımız hakkında da tutuklanma talebiyle yakalama kararı çıkması… Türkiye’de, Batı ve Batıcı politikalara karşı sistemli muhalefeti gerçekleştiren tek hareket olarak İbdacılara karşı bu saldırıların, Anadolu’nun aleyhine girişilecek politikaların önünde her zaman engel teşkil eden gönüldaşlarımızı etkisizleştirmek olduğunu gözönünde tutmak gerekmektedir. İBDA’dan anladığını aksiyon hâlinde ortaya koymaya davrananların Batıcı Düzen tarafından hedef alınması tabiidir. Tıpkı, kendi koydukları kanunlara uymayanların, yakınlarını teslim etmedikleri hukuka, bizim de uymamız ve yakınlarımızı teslim etmemizi beklememeleri gerektiği gibi… Cumhurbaşkanının dahi güvenmediği, uymadığı bir hukuka uymamızı kimse bizden beklememelidir. Bu en tabii-meşru hakkımızdır! Kumandanımızı Teslim Etmeyeceğiz! O’nun evlatlarını teslim etmeyeceğiz! Teslim olmayacağız! Dahası: Bu hukuksuz yargılamalarla ceza yağdırılmış, zindanlarda hukuksuz şekilde tutulan gönüldaşlarımızı da istiyoruz… Ethem’i, Cemil’i, İsmail’i, Cihad’ı, Burak ve Burhaneddin’i… Bütün esir gönüldaşlarımızı Batıcı Düzenin zindanlarından söküp alacağız!