ORBAN: BATI SAVAŞTAN YANA

Macaristan Başbakanı Orban, Ulusal Meclis’te yaptığı açıklamada, Rusya-Ukrayna savaşının uzayacağını çünkü Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği’nin (AB) Ukrayna’yı silâh ve maddî olarak desteklediğini, Rusya’nın ise hem insan hem … Read More

ALEKSANDR DUGİN’İN KIZINA SUİKAST

Avrasyacılık ekolünün önde gelen isimlerinden ve yaşayan en önemli temsilcilerinden Rus siyaset bilimci Alexander Dugin’in kızı Daria, babasını hedef alan suikastte, Moskova yakınlarında aracına konulan bombanın patlatılmasıyla öldürüldü. Darya, babasının … Read More

KONUŞMANIN TAM METNİ: NEO-LİBERAL, NEO-NAZİ KIRMASI ANGLOSAKSON HEGAMONYASI SAVAŞI KAYBETTİ!

Adımlar Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı sayın Ali Osman ZOR’un, geleneksel Bayramlaşma toplantımız sırasında (12 Temmuz 2022) gündem etrafında yaptığı değerlendirmenin yazlı metnini alakalarınıza sunuyoruz. ADIMLAR Dergisi Evet, başka?.. Bunları ben … Read More

Ali Osman ZOR: NEO-LİBERAL, NEO-NAZİ KIRMASI ANGLOSAKSON HEGAMONYASI SAVAŞI KAYBETTİ!

Adımlar Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı sayın Ali Osman ZOR’un, geleneksel Bayramlaşma toplantımız sırasında (12 Temmuz 2022) gündem etrafında yaptığı değerlendirmenin görüntülü kaydınız alakalarınıza sunuyoruz. Konuşmanın yazılı metni önümüzdeki günlerde sitemizde … Read More

RUSYA – MOSKOVA’DAN DİKKAT ÇEKEN BAYRAM NAMAZI GÖRÜNTÜLERİ

Rusya’nın başkenti Moskova’da camilere sığmayan binlerce Müslüman, Ramazan Bayramı namazını sokaklarda kıldı. Sabahın erken saatlerinden itibaren Moskova Merkez Camii başta olmak üzere başkentteki Anıt Camisi ve Tarihi Cami’ye akın eden … Read More

DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL!

ADIMLAR fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un 30 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL!” başlıklı makâlesini, yaşanan yeni gelişmeler vesilesiyle tekrar alâkalarınıza sunuyoruz. AKP Hükümetinin ve çevresinin Rus uçağının düşürülmesinin ardından sahte bağımsızlık nutuklarını “Türkiye NATO toprağıdır” şeklinde bir ihanet çizgisine taşımalarının ardından geçen süreçte, söylenenler ve yazılanlar ortada. Bu noktada bağlısı olduğu İBDA’ya nisbetle ilkeli ve tutarlı mücadelesiyle söyledikleri ve yazdıklarıyla meydanda olan ADIMLAR’a nisbetle, iktidar çevresinde yayın yapan sözde İslâmcı medyanın temyiz kabiliyetleri de apaçık ortada durmaktadır. ADIMLAR Dergisi DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL! Rus uçağının düşürülmesi “resmi” bir politika mıdır, yoksa Silahlı Kuvvetler içerisinde Küçük Amerika Düzeni’nin devam etmesini isteyen NATO’cu, Amerika’ya bağlı ve kendi başına hareket eden Turuncu Kuvvetlerin işi mi? Hadiseden sonra Hükümet tarafından bugüne kadar yapılan açıklamaların seviyesi bu çapta olmasaydı, hadiseyi duyduğumuz ilk ânda aklımıza gelen şey; uçağı, Amerika-İsrail menfaatleri doğrultusunda hareket eden Turuncu Kuvvetlerin düşürdüğü şeklindeydi. Hükümetten yapılan açıklamaların şu ânki seviyede değil de, daha düşük seviyede olduğunu farz ederek, hadise hakkında birkaç cümle söylememiz gerekirse; Bu tür hadiselerde ilk dikkat edilmesi gereken husus, “resmî açıklamalar”ın hangi yönde olduğudur. Eylem resmî olarak sahipleniliyor mu, sahiplenilmiyor mu? Veya sahipleniliyorsa, bu nasıl, hangi seviyede ve ne tür diplomatik bir dil kullanılarak yapılıyor? Dolayısıyla hadisenin ilk duyulduğu ândan itibaren verilen tepkiyle, resmî açıklamanın duyulmasından sonra verilecek tepki değişebilir. Bütün bunları yok farz edip Rus uçağının düşürüldüğü ilk dakikalara dönerek, kısa bir değerlendirme yapalım; Hem AKP’nin, hem AKP içerisinde varlığı muhtemel farklı hiziplerin, hem de bu partinin ve kurduğu hükümetin tartışmasız lideri Erdoğan’ın Rus uçağının düşürülmesi işine gelir mi, gelmez mi? Erdoğan’ın “niyetinin temizliği” açısından değil de, şu ân içerisinde bulunduğu şartlar açısından kendi adımıza rahatlıkla söyleyebiliriz ki, böyle bir olay Erdoğan’ın işine gelmez ve ona rağmen yapılmış olabilir. Çünkü, 2002’den bugüne kadar dış politika başta olmak üzere arkasında bıraktığı yanlışlar ve bu yanlışlara bağlı olarak edindiği düşmanlar göz önüne alındığında, bir “can simidi” gibi Putin’e ihtiyacı olduğu gayet açık. İçinde bulunduğu cendereden sağ salim çıkabilmek için, Erdoğan’ın Putin’le anlaşmasından daha tabiî bir şey olamaz. Dolayısıyla da şu aşamada, Erdoğan-Putin çatışması pek akla yatkın gözükmüyor. Tekrar ifâde etmemiz gerekirse, hadiseden sonra yapılan resmi açıklamaların seviyesi, -özellikle Erdoğan’ın açıklamaları- daha düşük olsaydı, bu ihtimâl üzerinde derinleşerek konuyu değerlendirmeye devam edebilir ve en sonunda da şu hükme varırdık: Eğer bu eylem Küçük Amerika Düzeni’nin devam etmesini isteyen ve şu ân kendi başına hareket eden NATOCU Kanat’ın işiyse, rahatlıkla bu operasyona Amerika-İsrail Ortak Yapımı diyebiliriz. Bu kanadın söz konusu eylemi, Erdoğan’ın son zamanlarda Rusya ile geliştirdiği ilişkileri baltalamak ve Erdoğan’ın “Putin çıkışı”nı kapatmak hedefiyle yapılmıştır. Fakat; Eylemin sahiplenilmesinde kullanılan resmi dile baktığımızda yukarıdaki değerlendirmeyi yapabilmemiz pek mümkün gözükmüyor. Davutoğlu, uçağın düşürülmesinin hemen ardından “emri bizzat ben verdim” derken, Erdoğan ise Genel Kurmay’ın bildirisine atıfta bulunarak “aidiyeti belli olmayan” tanımlaması içinde, “Türkiye’nin egemenliğini koruduğunu” ifâde eden cümleler kullanıyordu. Daha sonraları ise medya uçağın Rusya’ya ait olduğunu “Cumhurbaşkanlığı kaynakları”na dayandırarak verirken, hemen sonrasında yine Erdoğan, “uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilseydik, farklı davranırdık” açıklamasıyla medyayı yalanlıyordu. Nihâyet, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, bütün açıklamaların toplamını resmi bir ifâdeye bağlayarak “uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilmediklerini, eğer böyle bir bilgi sahibi olsalardı uçağı vurmayacaklarını”, kamuoyuna deklere etti. Bütün bu açıklamaların hepsini birden topladığımızda Hükümetin de içinde olduğu “Küçük Amerika Düzeni”nin devam etmesini isteyen NATOCU ZİHNİYET’in, Amerika-İsrail menfaatleri doğrultusunda Rus uçağını düşürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani hadise, bizim açımızdan BOP kapsamı dışında herhangi bir yere bağlanarak değerlendirilemez. Bu olayda kullanılan Türkmen kardeşlerimiz ise, savaşın başından beri olduğu gibi, Hükümet ve bölgeye saldıran Batılı Güçler açısından”masadaki meze”den başka bir fonksiyon icrâ etmemektedir. Her olayda gördüğümüz üzere; bu olayda da ilk önce bir kabadayılık, sonra geri adım atma, daha sonra geri adımı düzeltmeye yönelik başka bir adım, daha sonrasında ise en son adımın üzerinden karşı tarafa yaltaklanma… Hükümetin Rus uçağının düşürülmesi karşısında gösterdiği bu zikzaklı tavır, aslında AKP iktidarlarının 14 yıllık dönemleri içerisinde ana karakteristik özellikleri olarak karşımıza çıkmakta. Askerin başına “çuval” geçirilmesi hadisesinde; Afganistan işgâlinde; Van Minüt’te; Irak İşgâli’nde; Libya hainliğinde; Somali ve bölgeye yapılan diğer saldırılarda; En son Suriye’nin yerle bir edilmesinde dahil olmak üzere, biz, bu zikzaklı tavrı her meselede gördük. İBDA Mimarı’nın ifâdesiyle; “Bunlar, kendisine “höt” denir denmez, papaza kızıp oruç bozar gibi tam ters bir çizgiye giren…” politik tavrın(!) cesur (!) sahipleri… Rus siyasetinin bu hadise karşısında aldığı pozisyon, hükümete ait açıklamalardan da anlaşılıyor ki, pek de beklenmemiş veya hesap edilmemiş. Rusya, Hükümet tarafından yapılan tüm açıklamaların gerçeği ifâde etmediğini söyleyerek iktidarı yalancılıkla suçladı. Putin “sırtımızdan hançerlendik” derken, Rus Dışişleri Bakanlığı “bu hadisenin uluslar arası bir provokasyon olduğunu” dünyaya duyurdu. Rus yetkililerinin bu saldırıya bir “misilleme paketi”yle karşılık verileceğini açıklamasının hemen ardından neredeyse her alanda Putin yönetimi, Türkiye ile ilişkileri askıya aldı. “Uluslar arası bir provokasyon” açıklaması yapan Rusya’nın, bildiklerini çıkıp açıkça söylememesi, bu şartlar altında, gerçekten Amerika’yla savaşı göze alamadığını gösteren zaaf noktasıdır. Bütün aktörlere eşit mesafede durma gayreti bu zaafını gizlemesini de engelliyor. Şu ân mevzumuz “Rusya’nın siyasî ve askerî olarak gerçekte kime karşı olup-olmadığı” sorusunun cevabını aramak olmadığından, bu “zaaf” meselesinde söyleyeceğimiz, bir cümleden fazla değil. Biz, AKP Hükümeti’nin Erdoğan’ın şahsında niçin böyle bir gerilime girdiğini anlama gayreti içerisindeyiz… AKP’yi değerlendirirken 2002’den bugüne kadar uygulanan politikalar sebep ve sonuçlarıyla göz ardı edilir veya unutulursa, bu gerilime verilecek cevaplar “ayran kabartma”dan “Amerika’nın taşeronluğu”na kadar bir çizgi içerisinde değerlendirilebilir. AKP Hükümetleri bugünlere gelirken arkalarında neleri bıraktılar? Bu sorunun cevabını düşünürken, 2002 yılında AKP ilk iktidar olduğunda Türkiye’deki Amerikan düşmanlığının %85-90’lara vardığını ve Amerikan yönetiminin de iktidardan ilk isteğinin bu düşmanlığın seviyesini düşürmek için Devlet imkânlarını kullanarak harekete geçmesi olduğunu hatırlamamız gerekir. Bu hatırlandığında hemen akla geliverecek olan da, meydanlarda o dönem sık tekrarlanan “gaz alma” hikâyesidir. %50 oyla iktidara geldiği şu döneme baktığımızda yine toplum nezdinde Amerikan Düşmanlığının tavan yaptığını gayet rahat okuyabiliyoruz. Bu düşmanlığın bir şekilde örselenmesi ve azaltılması mümkün olmazsa eğer, Amerikan İşgâline karşı Anadolu’dan bir Cephe açılacağı muhakkak. Çünkü işgâl ve katliamlarla toplumun psikolojisi üzerinde oluşan basınç, bu Cephe’yi zorlamakta olup, Amerika ve AKP’nin de içinde olduğu müttefiklerini tedirgin eden başlıca husustur. Tam da yaşanılan bu “reel politik” içinde Erdoğan-Putin gerilimi samimi unsurlara manidar gelmeli… 14 yıl boyunca, Büyük Doğu Coğrafyası’nda, İslâm Milleti’ne karşı işlenilen suçlar veya Sömürgeci Düşman’ın suçlarına yapılan katkılar göz önüne alındığında, mevcut iktidarın tüm bu cendereden kurtulmak için “ideal bir çıkış” plânı olmalıydı. Aslında bu plân Rusya, Esad Rejimi ile yaptığı antlaşmanın bir gereği olarak Suriye’ye gelmeden önce yürürlükteydi. Seçim kampanyası boyunca meydanlarda bir kısmıyla dile getirilen bu plân kapsamında 23 Eylül’de “cami açılışı” münasebetiyle Erdoğan, kalabalık bir devlet erkânıyla Moskova’ya adetâ bir çıkarma yaptı. Bu “cami açılışı”nda Filistin liderliğinden bölgedeki farklı gruplara kadar birçok İslâmcı kesim de yer aldı. Ve orada verilen “kardeşim Putin” fotoğrafı, aynı “kardeşim Esad”da olduğu gibi, bugün ağız dolusu Rusya’ya küfreden yandaş medya tarafından göklere çıkarılmıştı. 23 Eylül’de gerçekleştirilen bu organizasyonda Türkiye ve Rusya arasında farklı konularda birçok antlaşma yapılırken, prensipte de bir o kadar konu hakkında mutabakat sağlandı. Aynı, “kardeşim Esad”lı günlerdeki gibi. “Esed”in, “kardeşim Esad” olduğu dönemde Türkiye ve Suriye ilişiklerini o kadar ileri bir seviyeye taşımışlardı ki “ortak bakanlar kurulu” toplantıları düzenleniyor ve hattâ Esad dünyaya “Suriye’nin dış meseleleriyle alâkalı ilk önce Türkiye ile görüşmeleri gerektiğini” söylüyordu. 23 Eylül’den bir gün sonra Rus uçak gemileri boğazlardan geçerek Suriye kıyılarına demir atmaya başladı. Yandaş ve yandaş olmayan tüm medya, “IŞİD Terörüne karşı Rusya’nın bu hamlesini memnuniyetle” karşılıyor, dünyanın askerî olarak ikinci süper gücünün boğazlarımızdan geçirdiği silahlara “sempati” ile bakıyordu. Nihâyet 1 Ekim günü Rus uçakları “IŞİD mevzilerini ve IŞİD’in yakıt ve silah depolarını bombalıyoruz” açıklamasıyla gündemimize girmiş oldu. Putin’in bölgeye Rus uçak gemilerini gönderirken “Esad Rejimi’ne karşı olan teröristlerle mücâdele etmek için Suriye ile Rusya arasındaki savunma ve işbirliği antlaşmasına binâen buraya geldik” açıklamasını da göz ardı etmeyelim. Tekrar İktidarın plânladığı “ideal çıkış”a dönersek; Etnikçi Bölünmeyi önleyip bir Fatih, bir Yavuz, bir Dördüncü Murad edâsında Suriye’deki yönetimi devirip “Emevî Camiînde namaz kılan adam”, yani “Suriye’yi fetheden adam”, aynı ânda da sınırlar içerisinde bölücülüğe engel olmuş “huzur ve güven ortamını sağlamış bir lider”… Bu “ideal çıkış” planına göre 7 Haziran seçiminden sonra 1 Kasım’a kadar geçen sürenin neredeyse yarısında propaganda dili oluşturuldu. Ama, Ekim’den sonra, bu plânın Suriye ayağının yürümeyeceği yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmış, gelinen noktada ise, Suriye ayağı çökmüş durumda. Son dakikada meydana çıkacak hararet artık neredeyse yakinen hissedildiğinden, yarısı çöken bu plânın yerine bir şey ikâme edilmesi kaçınılmazdı. Madem Rusya, plânın Suriye ayağını çökertti, o zaman onun Suriye’ye gelişini plânın çöken kısmını ikâme edecek şekilde kullanmak hiç de mantıksız olmazdı. “Suriye’yi Fetheden adam”dan, “tarihsel düşmanımız Moskof’a karşı çıkan adam”a geçiş böylece sağlanmış oldu. Seçimlerde, “Tayyip’e oy vermeyin” diye başlık atarak hükümete oy devşiren İngiliz gazeteleri, şu ân, “Moskof” karşısında, Erdoğan’ı kahraman ilân ettiler. Kitleler açısından buradaki kafa karışıklığına gelince; “Millî egemenlik” söyleminin sanki Anadolu’nun bağımsızlığı için ortaya atılmış, bu toprakları merkez gören Esas Politika gibi algılatılması… Hâlbuki dikkat edilmesi gereken, bu söylemin içine her hangi bir plânın yerleştirilip yerleştirilmediğidir. Kitleler, Rusya üzerinden meşgul edilirken, şu ân, Ordu’nun kara unsuları Amerikan Karşıtı Direniş’i yok edebilmek gayesiyle sınıra konuşlanmakta. “Tarihî düşman Moskof” tekrar canlandırılarak, insanlığın ve bölgenin bu yüzyıldaki düşmanı Amerika’nın geçmişte yaptıkları unutturulmaya, AKP’nin de dahil olduğu Haçlı Koalisyonu’yla şu ân yaptıkları ise görünmezleştirilmeye çalışılıyor. Aynı, %85-90’lara varan Amerikan düşmanlığının 2002 Kasım’ından itibaren azaltılmasına yönelik yapılan “GAZ ALMA” Operasyonunun bir benzeri şu ân, farklı şartlarda yapılmaya çalışılıyor. Rus uçağının düşürülmesinden hemen sonra Hükümet, NATO’yu toplantıya çağırdı. Hatta Putin, şaşkınlığını ifâde ederek, “vurulan bizim uçak, NATO’yu ise onlar toplantıya çağırıyor” diye açıklama yaptı. Bu toplantının arkasından NATO Genel Sekreteri Jenn Stoltenberg, Putin ve Erdoğan arasındaki bu gerginliğin düşürülmesi gerektiğini söyledikten sonra, “çabalarımız Ortak Düşman IŞİD’a karşı olmalı” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın hemen arkasından İktidar tarafından yapılan “NATO bile bizim kıymetimizi anladı” açıklaması, Yaşar Yakış’ın Dışişleri Bakanı olduğu Irak Saldırısında yaptığı yaltaklanmanın bir benzerinin daha yaşanmakta olduğunu gösterdi. Suriye’nin işgaline karşı çıkan Yaşar Yakış, o dönem kapı kapı dolaşarak NATO’nun Irak’a karşı Türkiye’yi koruması için herkese yaltaklanıyordu. O dönem İstanbul’da yapılan bir toplantıda bugünkü Fransız yönetimi kadar hain olmayan Chirac yönetiminin dışişleri bakanı bu tavırdan o kadar bunalmış olmalı ki, açıkça “Irak size düşman değil! Sizin Irak’la ne alıp veremediğiniz var da NATO’yu Türkiye’ye çağırıyorsunuz” diyerek diplomasi sınırlarını da aşan bir açıklama yapmıştı. Aynı yaltaklanmayı Rusya uçağı düşürülür düşürülmez, “NATO müdahale etsin. Sınırlarımız NATO sınırıdır” diye açıklama yapan Başbakan’da da görüyoruz. Rusya’nın 25 yıllık Amerikan işgâlinin bir neticesi olarak Suriye’ye gelmesi, “ideal çıkış”ın Suriye tarafına darbe vurduğunu ve plânın bu kısmını çökerttiğini söyledik. Sınırlı bir mücâdele ile bölücülüğe karşı yürüttüğü propaganda neticesinde 1 Kasım’da seçimi kazanan AKP’nin, niyette ve hedefte en ufak bir değişikliğe gitmediğini görüyoruz. Seçim boyunca, medya “Amerika ve Avrupa PKK’yı destekleyerek ülkeyi bölmek istiyor” propagandasını yaparken, yanında “bonus” olarak da “Avrupa, Tayyip’in şahsında İslâm’a saldırıyor”u da veriyordu. Bu propagandanın tabi neticesinin de, seçim mücadelesinin, Batı’nın bu saldırısına karşı bir “Kurtuluş Savaşı” verildiği algısı oldu. Meydanlarda dile getirilen bu hedef doğrultusunda da seçim kazanıldı. Daha önceki seçim değerlendirmeleri yazılarımızda(*) ifâde ettiğimiz üzere, Millet , “Bölücülüğü durdur! İncirlik’i kapat! Bağımsızlığını ilân et! NATO’dan çık! “IŞİD’la-mışidla bizi uğraştırma, IŞİD diye bir sorun yok: Türkiye’nin işgâl sorunu var!” dedi. Vatanın ve milletin bölünmesini istemeyen, coğrafyamızda hiçbir dış unsur tarafından herhangi bir kardeş unsura da saldırılmasını onaylamayan bu niyetlerle, AKP’yi iktidara çiviledi. Seçimden hemen sonra ise, seçim boyunca hiç ortalıkta gözükmeyen Beşir Atalay kafa göstererek “çözüm süreci devam edecek” açıklamasını yaptı. Bu da yetmiyormuş gibi, özellikle Paris Taarruzu’ndan sonra Amerika ve Fransa ile birlikte AKP uçakları gece-gündüz Batı karşısında destansı bir savaş veren Arap Vatan Mücâhidlerinin üzerlerine bomba yağdırmaya başladılar. Rus uçağının vurulmasını içgüdülerle değil de, içgüdüyü aklımıza bağlayarak ve kendimizi Merkeze alarak değerlendirdiğimizde, doğru sonuçlar elde edebiliriz. Çünkü, aslında bu saldırıdan dolayı bir çok şeyin yanlış gittiğini hisseden insan sayısı hiç de az değil. Ama, maalesef bu insanların bir çoğu zihnini fazla çalıştırma zahmetine giremediklerinden, hadiseye hissî ve şahsî yaklaşabilmekteler. Amerikan Saldırganlığı’nı dengelemesi açısından Rusya’nın Suriye’de olması zaten müsbet bir durum olarak değerlendirmek gerekirken, sanki Irak’la başlayan 25 yıllık işgâlin baş sorumlusu Rusya’ymış gibi hareket etmek ve bunu böyle değerlendirmek Amerika ve peşine takılan kuyrukçuların işinden başka kimseye yaramayacağı aşikâr. Ülkemizde ve coğrafyamızda doğrudan etkili olan belli başlı hususları göz ardı ederek fotoğrafın bir karesine bakıp, hadisenin genelini doğru değerlendirmek mümkün değil: Türkiye’nin iç dengeleri, Hükümetin Amerika’yla stratejik ilişkileri, İktidar’la Rus yönetimi arasındaki bilinmeyen görüşmeler, Rusya’yla Amerika ve Avrupa’nın ilişkileri, yine Rusya ile Amerika’nın bölgede çatıştığı ve çakıştığı noktalar ve bunlara bağlı birçok husus göz ardı edilmeden hadise değerlendirilmeli. İktidarın, Erdoğan’ın şahsında uygulamaya çalıştığı “ideal çıkış” plânı bugün suya düşmüşken, birileri hararetin sıcaklığını hiç olmadığı kadar hissetmekteler. Biz eminiz ki, bu “birileri”nin yanında gözüken, beraber olan, İslâm Milleti’ne düşman politikalara hizmet eden her kimse, bu “hararet”ten nasibini alarak mahvolacak! Çünkü, bu “ideal çıkış” plânının suya düşmesinden sonra, “çözüm” adına ortaya konulacak plânların tutmayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Onlar için “çözüm” adına ortaya konulacak pek bir şey kalmadı. Rus uçağının vurulmasını bu açıklıkta üstlenen hükümet, tavrında “düzeltme yapma” sınırını da aşmış olarak “Küçük Amerika Düzeni”nin devamından yana olan NATO tornasından geçmiş askeri kanat ile beraber olduğunun kararını vermiş ve artık dönüşü olmayacak bir şekilde safını belirlemiştir. Amerikan plânlarının BOP kapsamında uygulanmaya devam edeceğinin göstergesi olarak Rus uçağının düşürülmesiyle “Esas düşman” nitelemesinin Amerika’dan Rusya’ya kaydırılma gayreti, ayrıca 7 Haziran’dan sonra “etnik bölücülük” üzerinden Amerika’ya karşı sokaklarda ortaya çıkan “MİLLİ ÖFKE”nin de Rusya’ya yönlendirilerek Amerika’yı temize çıkarma ve işgali görünmezleştirme hedefine yönelik olarak değerlendirilmeli. Böylece, Irak’ın Kuzeyi’nin “Kuzey Irak”laştırılmasından sonra, Suriye’nin Kuzeyi’nin de “Kuzey Suriye”leştirilmesinin önü açılmış olacak. Uyanık olunmazsa, yeni bir operasyonla algılar yeniden şekillendirilerek, “DÜŞMAN” tanımlanması üzerinde oynanacak. Daha açıkçası Millete “bölücülüğe ve onun İNCİRLİK”teki baş destekçisine karşıyım” dedirterek, ülkenin BOP kapsamında bölünmesini kabul ettirecekler. Rusya gündeme oturtulurken Fransız uçaklarına da Anadolu açıldı, Amerika’yla birlikte artık onlar da “İNCİRLİK”ten “sorti” yapacaklar. Amerika, Fransa ve AKP uçaklarının SİYONİST DUVAR Kürdistan için Arap Vatansever İslam Mücahidleri’nin üzerine bomba yağdırdığını görmüyor musun? “Kuzey Suriye” sürecinin nasıl işletildiğiyle alâkalı olarak konuya devam edeceğiz. Ali Osman ZOR (*) SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-1- MİLLET, AKP’Yİ İKTİDARA ÇİVİLEDİ! SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-2- TEK KİŞİLİK ÇADIR TİYATROSU VE SEÇİMİN ORTAYA ÇIKARDIĞI İKTİDAR-MUHALEFET İLİŞKİLERİ

CARLOS: RUS JETİNİN DÜŞÜRÜLMESİ PAHALIYA PATLAYACAK

Çakal Carlos (Salim Muhammed) Esselâmü aleyküm. Nasılsınız? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) İyiyim, teşekkür ederim. Sizi bekliyorum. (Önce Carlos gülüyor; peşinden, Av. Ahmed Arslan’la birlikte 7 Aralık 2015 Pazartesi günü Carlos’u Paris’te kaldığı Poissy cezaevinde ziyaret edecek olan Av. Yılmaz gülüyor.) Bugün Baran geldi postayla. Fatih Turplu’nun da bir yazısı var dergide. O yazıda kullanılan ve Brezilyalı bir karikatüristin, Carlos Latuff’un çizdiği bir karikatür dikkatimi çekti. Çok hoş bir karikatür bu: Bir yanda Fransa haritası, diğer yanda da Suriye haritası var karikatürde. Fransa Cumhurbaşkanı Françoise Hollande, Suriye üzerine benzin döküyor. Buna karşılık IŞİD yâni “İslâm Devleti” de siyah bir hayâlet olarak havada ilerliyor ve elindeki bıçağı Fransa’nın ortasına saplıyor. Çok basit bir mesaj gibi görünüyor belki ama herşey söyleniyor aslında bu karikatürde. Fransızlar Suriye’yi ateşe veriyor, Suriyeliler de mukabil bir vuruşla misilleme yapıyor. Bu kadar basit. Çok üzücü ama olan budur. Halklara, hattâ kendi halklarına ihanet etmektedirler emperyalistler. Neyse… Bana vereceğiniz bir haber var mı? (Av. Yılmaz, yeni bir haber olmadığını söylüyor.) Gelecek haftasonu ne yapıyorsunuz peki? (Av. Yılmaz, o saatlerde Paris yolunda uçakta olacakları için, gelecek haftasonu Carlos’un telefonla aramamasını rica ediyor; nasıl olsa Pazartesi günü yüz yüze görüşeceklerini ekliyor.) İnşallah. Tamamdır. Bana soracağınız herhangi bir soru var mı? (Av. Yılmaz, sorusu olmadığını ancak Suriye’deki Bayırbucak Türkmenlerini bombalarken Türk hava sahasını ihlâl ettiği gerekçesiyle Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16 savaş uçağı tarafından 24 Kasım 2015 günü Suriye sınırında düşürülen Su-24 tipi Rus savaş uçağıyla ilgili olarak konuşabileceğini söylüyor Carlos’a.) Evet, evet. Ben de tam bu konu hakkında konuşmak istiyordum zaten. Biliyorsunuz, Amerikalarla Ruslar, doğrudan irtibat kurabilmek için bir âcil durum telefon hattı tesis ettiler aralarında. Böylece bir tarafın uçaklarından biri Suriye üzerinde uçarken, diğer taraf bundan haberdar edilebilecek ve bu sayede bir hava muharebesi gerçekleşmeyecek. Putin de zaten bu yüzden, “düşürülen uçağın uçuşundan Amerikalıları haberdar ettik” demiştir. Türkler ve Ruslar arasında da böyle bir âcil durum hattı tesis edilmişti aynı şekilde. Her ne olursa olsun, Türkiye tarafından yapılan şey, yâni bu Rus uçağının düşürülmesi, Türk tarafından kaynaklanan bir provokasyondur. Bu bakımdan, mesele şudur: Bu işin arkasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve adamları mı vardır, yoksa bir başkası mı? Bunun neticesi de yanlış olmuştur. Çünkü aynı düşmana karşı mücadele ediyor olmalıydılar; kendi aralarında değil. Diğer yandan, benim duygularımı, bizim duygularımızı biliyorsunuz: İzzet İbrahim el-Durî ile beraberiz biz. Bunu da inkâr etmiyorum. İzzet İbrahim el-Durî ile beraberim ben ve kendisini destekliyorum. 1975’den bu yana da hep böyle oldum ve bu dürüst insanı destekledim. Dün de öyleydi, bugün de öyle; iyi bir insandır o. Gerçek bir müslüman, gerçek bir Baasçı, gerçek bir Arab sosyalisti, milletlerarası kalbi olan bir insan. Bunu da isbatlıyor zaten. Öbür taraftan, dünyanın bu bölgesinde yaşanmakta olan bazı şeyler, meselâ bazen 3-4 bin yıllık antik eserlerin tahrib edilmesi, kabul edilemez. Suudî sızmasından, Vahhabî sızmasından kaynaklanan provokasyonlardır bunlar; ayrı mesele… Şimdi yaşanan hâdiseye gelince; berbat bir şeydir bu ve Türk Hava Kuvvetleri bu yaptığından pişmanlık duyacaktır. Ruslar, bir Türk uçağını vurmayacaklardır veya bir uçağa bomba falan yerleştirmeyeceklerdir asla. Böyle bir şey hiçbir zaman olmayacak ama şu olacaktır; ki olmaya da başlamıştır zaten, bundan eminim ve elimi Kur’an’a basarak söyleyebilirim: Ruslar, -yerden havaya atılan- taşınabilir modern hava savunma roketleriyle silâhlandıracaklardır PKK’yi. Ve, Türk savaş uçakları Kuzey Kürdistan’daki, Irak Kürdistanı’ndaki PKK üslerini bombalamaya gittiğinde, o Türk uçakları vurulup düşürülecektir. Bunları söylemek çok üzücü. Azınlıktaki Sabetaycıları falan saymazsak, Türk ordusunu düşman olarak, İslâm düşmanı olarak görmüyoruz çünkü biz. Ne var ki, sözkonusu uçağın düşürülmesi şeklinde ortaya çıkan ve hem Batı etkisi hem de kötü tavsiye altında gönüldaş Erdoğan tarafından uygulanan bu Türk karşıtı politikanın neticesi işte bu olacaktır. (Carlos, Suriye rejiminin bittiğini, artık bu şekilde devam edemeyeceğini ve Beşşar el-Esad’ın bile zamanında “bu rejim değişmeli” dediğini, babası Hafız el-Esad’ın ölümünden sonra devlet başkanlığının kendisine miras kaldığını ve bu bakımdan sistemin hiç de demokratik olmadığını, ancak sonuçta seçilmiş bir devlet başkanının başta olduğunu, daha önce de birçok kez dile getirdiği bu tesbitleri bilvesile hatırlatmak istediğini ifade ediyor. Ancak Beşşar el-Esad’ın o sözünde duramadığını ve özellikle Alevilerin etkili olduğu yeni neslin para kazanmak isteyip yolsuzluğa saptığını, Beşşar el-Esad’ın da bu yüzden rejimi değiştiremediğini, bu yozlaşmış sistemin bu şekilde devam ettiğini, işte bu yapının bugün ülkeyi kendi kendisini yıkma noktasına getirdiğini vurguluyor.) Rusların Suriye’ye müdahale ettiği bugün bilmek gerekir ki, Ruslar iyi savaşçıdırlar, öyle Amerikalılar veya Batılılar gibi uzaktan ülke dışından da müdahale etmezler. Şayet bir savaşa giriyorlarsa “bizzat” savaşa giriyorlar demektir. Yerde askerlerinin olmadığını söylüyorlar ama özel kuvvetleriyle sahadadırlar aslında onlar. Ruslar sahadadır, çünkü çok iyi bir durumda değil şu ân Suriye ordusu. Zayıfladılar ve tüm ülkeyi kontrol edemeyip, topraklarının üçte ikisini terkettiler. Ülkenin doğusundaki veya kuzeydoğusundaki stratejik yerler, Ürdün sınırına kadar uzanan sahil bölgesi dışında, durum budur. Beşşar el-Esad’ın iktidara geldiği ve bir rejim değişikliğinin sözkonusu olduğu demde, Cumhurbaşkanı Erdoğan Beşşar el-Esad’a babası gibi yaklaşıyor, güzel tavsiyelerde bulunuyordu. Ne zaman ki Erdoğan rejim değişikliği çerçevesinde birtakım doğru tavsiyeler yaptı Beşşar el-Esad’a, işte o zaman Beşşar bunları yapmadı; istemediğinden değil, dünyanın bu bölgesini yiyip bitiren kanserden dolayı yapamadı. Sonuç olarak, Sykes-Picot Anlaşması sonrasında Türkiye ile Osmanlı imparatorluğundaki Arab topraklarının sun’i bölünüşü, şu ân yaşamakta olduğumuz çatışmaları doğurdu. Türkiye’de ikili bir politika oynanıyor şimdi. Elbette diplomaside ikili oynamanız gerekir bazen; bir şey söylerseniz ama aslında başka bir şey yapmak istersiniz. Bu “nifak” değil, “diplomasi”dir ve milletlerarası siyasette işler böyle yürür zaten. Ne var ki mesele, bundan elde edilen sonuçlardır ve Türk halkı çok büyük bir bedel ödemeye başlamıştır şimdiden. Ankara’da ve diğer bölgelerde gerçekleşen saldırılar, İslâm Devletinin işi değildir; yoksa ilân ederlerdi bunu. Ardında ne olduğunu bilmiyoruz ama her türlü manipülasyonun yapıldığı bir süreç sözkonusu; belki de Suudîler vardır bunların arkasında, bilmiyorum. Ne olursa olsun, bunlar kötü, hem de çok kötü. Tamam, Ankara’dan günden güne yükselen bir politik tepki gelecektir; bu normaldir. Fakat sonuç, gerçek suçluların mahkeme önüne çıkartılması değil, masumların veya Kürt milliyetçilerinin, özellikle elde silâh mücadele edenlerin bedel ödemesi veya hesaba çekilmesi olacaktır. Ki, sözkonusu Kürt milliyetçileri, Türk anayasasına göre gerçekleştirilen kanunî seçimlerde bazı sonuçlar elde ettiler, malûm. İşler her gün öyle bir noktaya gidiyor ki, neticesi bir karmaşa olacaktır. Türk Hava Kuvvetleri, sırf o uçağı düşürmesinin bir sonucu olarak felç olacaktır, hiçbir işe yaramayacaktır. Bana sorarsanız, Türk hükümetinin bir Rus uçağını düşürmesinde hiçbir çıkarı yoktur. Sınırda Türk hava sahasına girmiş olsa bile böyledir; aptalcadır çünkü uçağı düşürerek buna mukabele etmek. İsyancılar Türkiye içerisinde değil ki; kimsenin Türkiye’ye bir saldırı düzenleyeceği de yok bu yüzden. Suriye içerisindeki isyancıları vuruyor Ruslar. Velhâsıl, Türkiye’nin Rus uçağını vurmasının berbat sonuçları olacaktır, berbat sonuçlar… Fikrimi sorarsanız, Rus hükümetine sunulmuş bir hediyedir bu aynı zamanda. Sonucu da düşmanca bir karşı karşıya gelme olacaktır. (Carlos, Vladimir Putin’in, Stalin’den sonra Rusya’nın en popüler ve en güçlü lideri olduğunu vurguluyor.) Unutmamamız gereken bir başka şey de, Rusya’nın, üstelik hukuken, yeniden bir hıristiyan ülke olduğudur. Moskova yeniden “Üçüncü Roma” olmuştur. Diğer ikisi ise ortadan kaybolmuştur. İtalya’daki Roma’dan, turistler için para ödenip girilecek ve fotoğraflanacak kalıntılar kalmıştır geriye sadece. İkinci Roma olarak Bizans’a gelince; Osmanlı imparatorluğunun tarihi başşehri olmuştur. Kaldı ki, şu ânda başşehir olarak Ankara geçse de, Türkiye’nin asıl başşehri İstanbul’dur. Hernekadar “saray” Ankara’da olsa bile, İstanbul’dur başşehir. Evet, Moskova yeniden “Üçüncu Roma”dır artık; bunu da ilân ettiler zaten. Ve yine unutmayınız ki, hıristiyanlarla müslümanlar hiç de dost değildirler birbirine. Müslümanlar, tarihî olarak, hıristiyanlara, hattâ yahudilere çok yakın davranmış; “Kitab Ehli” görerek onları korumuştur bile. Hıristiyanlar ise en başından beri stratejik bakımdan bir tehlike olarak görmüştür müslümanları. Tüm hıristiyan toprakları müslüman olmuştur çünkü. (Carlos, ilk sufiler arasında müslüman olmuş hıristiyan rahiblerin bulunduğunu ve ilk tarikatleri kuranlar arasında bunların da yer aldığını hatırlatıyor, bunun unutulmamasını istiyor.) Şimdiyse, -ekonomik bakımdan dünyanın ikinci askerî gücü olsa da- askerî anlamda en güçlü ordusu olan Rusları müslümanlara karşı verilen bir savaşa sokuyorsunuz. Bu çok ama çok hassas bir mevzu ve bir Rus savaş uçağının vurulmasıyla provoke edilmiştir şu ân; o aptalca provokasyonla bu noktaya gelinmiştir. Acaba Sabetaycılar mı var bunun arkasında diye düşünüyorum hattâ. O kadar uzağa gitmeden, belki de Gülenciler vardır arkasında. Belki CIA, belki de İsrail. Türk Hava Kuvvetleri’ni eğitenlerin veya eğitilenlerin bir kısmının siyonist olduğunu unutmamalıyız. Yoksa niçin vurulsun ki bir Rus savaş uçağı? Suriye’yi terkettiğim 1991’den bugüne PKK’dan kimseyi görmedim, onlardan bir haber alıyor da değilim ama sonucu PKK’nın silâhlandırılması olacaktır bu provokasyonun. Berbat sonuçları olacaktır. Bazen hiç de gerçekçi olmayan politik pozisyonları olsa bile, Kürtlerin millî ve tarihî haklarının tanınması talebleri yerindedir. Türkiye’nin dağılmasına taraftar değilim elbette. Her etnik gruba bir devlet veya cumhuriyet kurma hakkı tanımak tüm ülkenin parçalanması sonucunu doğuracaktır ki, bu da ne gerçekçidir ne de bölge halkları dâhil herhangi bir kimsenin yararına. Ancak aynı şekilde, PKK’nın habire bombalanması da kesinlikle çözüm getirici değildir. Asla teslim olmayacaklar, bombalandıkça daha da güçleneceklerdir. Böyle devam ettiği takdirde, Türkiye’den daha fazla Kürt genç katılacaktır çünkü PKK’ya. Bunun gibi, Fransa gibi emperyalistlerin tepkilerine baktığımızda, onların politikalarının da çözüm getirici olmadığı ortada. Fransa eskiden bile daha güçlü müdahale edeceğini söylüyor şimdi Suriye’ye. (Carlos, Rusların müdahalesini destekleyen ve Suriye ordusuyla işbirliği yapılmasını savunan Fransız yetkililerin bulunduğunu vurguluyor ve durumun bir ay öncesine göre değiştiğini ekliyor.) Evet, durum değişiyor ama kim ödeyecek acaba bunun bedelini? Elbette dünyanın o kısmında yaşayan halklar. Sadece bu da değil. İslâm Devleti, Suriye ve Irak’ta savaşmış ama çok da tecrübeli olmayan militanlarını kendilerini fedâ etmek üzere Avrupa’ya gönderiyor. Burası önemli; “kendilerini fedâ etmek üzere”… Öldürmek ve ölmek üzere geliyorlar. Vurdukları sembolik hedeflerde ise, maalesef yanlış zamanda yanlış yerde olan insanlar ölüyor çoğunlukla. Daha önceki bir analizime dayanarak ifâde etmem gerekirse, ABD’de, Fransa’da veya başka bir yerdeki nükleer santrallere saldıracaklardır bundan sonra. Müslümanlara ve peygamberine saldırmaktan başka bir şey bilmeyen Fransız “Charlie Hebdo” dergisine yönelik saldırıdan sonra iş buraya gelip dayandı. Charlie Hebdo’cular bir risk aldı ve bunu hayatlarıyla ödediler, malûm. O gün bunlarla dayanışma içerisinde olduklarını göstermek için dünyanın neredeyse yarısının devlet başkanları Paris’e gelmiş ve Paris caddelerinde arzı endam etmişti. Şimdiyse, ülkesindeki bazı aşırı sağcı hareketlere yönelik bir seçim hesabı dolayısıyla gelen İngiltere başbakanını saymazsak, neredeyse 200 kişinin öldüğü bu yeni Paris saldırılarından sonra, bir Allah’ın kulu bile gelemiyor Fransa’yla dayanışmaya. Daha mantıklı değil mi tam şimdi gelmeleri? Tabiî, artık son derece tehlikeli Paris’e gelmek! Diğer taraftan, tüm dünyaya 200 yıldır kirleten sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerin devlet başkanları, bir toplantı (İklim Zirvesi) gerçekleştirmek üzere Paris’e gelecek önümüzdeki günlerde. Güvenlik gerekçesiyle tüm Paris’i felç edecekler şimdi. Oysa, kendisini davası için fedâ etmeye hazır genç bir kadını veya adamı, yâni hakiki bir mücahidi engelleyebilecek hiçbir güç yoktur. Ve, müslümanların davası, haklı olan davadır. Mücahidlerin belli taktik ve operasyonel kararlarını veya faaliyetlerini eleştirebilirsiniz. Neden olmasın? Kimse mükemmel değildir, onlar da öyle. Fakat müslümanların tarihî haklarını savunmak ve kendilerini vuranları vurmak, tartışılmazdır. Brezilyalı karikatürist Latuff’un çizdiği de -ki o kadar komik olmasa da- yaşanan gerçekliğin tâ kendisidir ve bunu da müslümanlar başlatmamış, Fransız halkı da başlatmamış, bu suçları yıllar yıllar boyu insanoğluna karşı işleyen emperyalistler ve siyonistler başlatmıştır. İşte Vietnam’da, işte Filistin’de işlenen suçlar… Gönüldaş Erdoğan’a belli bir sempatim var, ilginç bir insan, faziletleri olan bir insan, birşeyler inşâ eden bir insan, mütevazi bir aileden gelen bir insan, karakter sahibi bir insan, ikiyüzlü olmayan bir insan, çok becerikli bir siyasetçi ve şimdi ikili bir oyun oynayarak problemleri çözmeye çalışıyor, burası açık ve bu da bir şeref onun için; ne var ki, büyük stratejik hatalar yapıyor. Sonucu da çoğunluğu müslüman yüzbinlerce masum insanın bu hatalar yüzünden ölümü olacaktır. Allahü Ekber. (Carlos, mûtad konuşması bittikten sonra da bir süre devam ediyor ve “Kumandan Mirzabeyoğlu’nu benim adıma sımsıkı kucaklayın; o Nakşibendî liderimizi, siyasî liderimizi düşünüyorum.” diyor ve gülümseyerek Av. Yılmaz’Ia vedalaşıyor.) 28 Kasım 2015 Kaynak: Baran dergisi