FRANSIZ GAZETECİ İLE RÖPORTAJ… ALİ OSMAN ZOR: BİZ FRANSA’YI YÖNETMEK İSTİYORUZ!

ADIMLAR Fikir, Kültür, Siyaset Platformu Başkanı Sayın Ali Osman ZOR’un, 19 Ekim 2014 Pazar günü, “bağımsız” bir Fransız gazeteci olan Anne ANDLAUER’e verdiği röportajın tam metniyle birlikte görüntülü kaydını, dün yaşanan ve 200’den fazla Fransızın ölümüyle neticelenen Paris Saldırısı vesilesiyle tekrar yayınlıyoruz. Yaşanmakta olan sürecin gizlenen ve açıkça konuşulmayan tarihî, sosyal, kültürel ve siyasî şartlarının tablosunu bulacağınız bir röportaj. Söz konusu röportajdan sonra Paris’te gerçekleşen Charlie Hebdo eylemi ve hemen ardından bu eylemin İstanbul’daki karşılığı olarak da görülebilecek ADIMLAR Dergisi’ne yapılan bombalı saldırı ve Ali Osman beyin kardeşi Ünsal ZOR’un şehîd oluşu da hatırda tutulmalı. ADIMLAR Fikir, Kültür, Siyaset Platformu RÖPORTAJIN TAM METNİ Anne ANDLAUER: Bayram vesilesiyle bir toplantınız olmuştu. Bu toplantı internette yayılandı. Çeşitli yayınlar oldu. Siz de bir açıklama yayınladınız internet sitenizde bununla ilgili… Tam olarak IŞİD’in oluşu, bundan başlayalım. Ve bölgedeki -Suriye’de, Irak’da- elde ettiği kazançları siz nasıl okuyorsunuz? İlk önce bunu merak ediyorum; nasıl oluştu? Yani ortaya “pat diye” çıkmadı. Siz bunu nasıl okuyorsunuz? Ali Osman ZOR: Son cümle olarak “pat diye çıkmadı” tabiri, cümlesi olayı aslında ifâde ediyor. Evet, IŞİD pat diye çıkmadı. Aslında IŞİD hep vardı, oradan hiç ayrılmadı da. IŞİD’in gerçekten ne olduğunu veya şu ân yaptıklarının ne anlama geldiğini samimi olarak, dürüst bir şekilde anlamak istiyorsak eğer; bunu 2003 saldırısını, Amerika ve İngiltere başta olmak üzere, onlarla işbirliği yapan güçler tarafından işgâl edilmesini gözönüne almadan cevap veremeyiz. Hattâ bunun 91 Saldırısı’na da götürmek lazım. Hattâ bence İran-Irak Savaşı’na kadar götürmek lazım bu mevzuyu. Hâliyle “IŞİD nasıl çıktı?” diye sorulunca, IŞİD 2003 Saldırısı’nın neticesi olarak çıktı. Ve o günden beri, aslına bakılırsa 2003 Saldırısı’na direnen insanlar bunlar. Bugün IŞİD deyince, ki, onların kendi tabirleriyle, İslâm Devleti. Ki, niye IŞİD deniyor hâlâ onu da anlamıyorum ben. Ağız alışkanlığı olarak biz de kullanıyoruz ama, onlar kendi isimlerini koydular; İslâm Devleti. 2003 Saldırısı’nı hesab etmeden, onu düşünmeden, bugün İslâm Devleti hakkında veya Irak’ta veya Suriye’de olan hadiseler hakkında sağlıklı birşey söylemek mümkün değil. 2003’ten beri direnen insanlar, bugün, özellikle Batı kamuoyuna -Çünkü bu IŞİD mevzuu bölge ülkelerinin sorunu olmaktan ziyâde, aslında Batı dünyasının sorunu bu- sanki bugün çıkmış gibi, yeni çıkmış gibi algılatılmaya çalışılıyor insanlara. Hâlbu ki, bu insanlar 2003 Irak İşgâli’ne direnen insanlar veya direnen insanların çocukları. Veya bu işgâlde ölen insanların çocukları. Veya tecavüze uğramış annelerin çocukları. Bu çizgi üzerinde görürsek hâdiseyi, bence IŞİD hakkında veya İslâm Devleti hakkında daha sağlıklı konuşabiliriz. Anne ANDLAUER: Peki siz, İslâm Devleti’ne karşı -kendilerini böyle ifâde ettikleri için- ilişkiniz nedir, şahsî görüşünüz nedir? Ali Osman ZOR: Tabiî bu “ilişkiniz nedir?” derken bu istihbari bir soru aslında… Bizim, doğrudan bir ilişkimiz filân yok. Ama, dünyadaki 1.5, 2 milyara yaklaşan bütün müslümanlar kardeştir. Bu mânâda da müslümanların hepsinin birbiriyle kalbî ilişkisi vardır zaten bu kardeşlik hukuku içerisinde. Dolayısıyla da IŞİD’la bir ilişki söz konusu olduğunda, bizim söyleyebileceğimiz “müminler, müslümanlar kardeştir” ölçüsü; Allah’ın bildirdiği, bu ölçü çerçevesinde kalbî ilişkimiz vardır tabiî. Bu mânâda Taliban’la da vardır. Bu mânâda Filistinli müslümanlarla da vardır. Arakanlı müslümanlarla da vardır ve saire ve saire… Ama, bildik mânâda bir organik ilişkiden bahsetmek, zaten mümkün değil. Yani, olsa da zaten, kimse “böyle bir ilişkim var” demez. Anne ANDLAUER: Biliyorsunuz ki, az önce söyledikleriniz, İslâm Dünyası’nda bazı kişilerde kabul görmüyor. Meselâ kampanyalar yapılıyor IŞİD’e karşı; “bu benim adıma yapılmıyor” diye. Siz, “benim adıma yapılıyor” mu diyorsunuz müslümanlar olarak? Sizin adınıza mı yapılıyor. Ali Osman ZOR: Şimdi mesele İslâm filân değil. Bir kere Batı Propaganda Makinesi, meseleyi oraya getirerek; sanki bir adım daha ileri gidip İslâm’ı bize karşı savunacak(!) pozisyona geçecekler. Hattâ Amerikan Başkanı Obama’nın “İslâm bu değil” şeklinde bir açıklaması vardı; İslâm’ı herhâlde kendisi daha iyi biliyor. Yani şöyle düşünün; benim “Hıristiyanlık bu değil” diye size anlatmaya çalışmamı düşünün meselâ. Çok absürd bir durum bu. Burada söz konusu olan, Batı Güçleri tarafından bir ülkenin işgâli. Bu gerçek atlanarak, bu gerçek yok sayılarak, müslümanları, müslümanların argümanlarıyla vurma hinliğini, kendi adıma ve bağlı olduğum hareket adına söylüyorum; biz kabul etmeyiz bunu. Bir kere soru şu: Siz, Batı gücü olarak Irak’ta işiniz ne?!. Ne işiniz var sizin burada?!. Irak’ta, Suriye’de ne işiniz var sizin?!. Libya’da ne işiniz var?!. İsrail’de ne işiniz var?!. Yani, benim evimde sizin ne işiniz var?!. Ben sizi evimde istemiyorum!.. Şimdi siz benim evimde istediğinizi yapıp, evimi darmadağın ettikten sonra dönüyorsunuz bana, “siz benim evimi tehdit ediyorsunuz!” diyorsunuz. Benim sizin evinizi tehdid etmemin sebebi, sizin benim evimden çıkmamanız. Yani, temel sorun bu! Meselâ ben bir Türk olarak, bir müslüman olarak soruyorum bunu, meselâ: Amerikan Hava Kuvvetleri 91 yılından beri Irak’ı niye bombalıyor?!. Ne işi var Irak’ta?!. “Irak’ta Zalim Saddam var!”mış… Sana ne!.. O zaman biz de Zalim Obama var diye Amerika’yı bombalayabilir miyiz meselâ?.. “Zencilere zulmediyor”, “İspanyollara şöyle yapıyor”, “İtalyanlara böyle yapıyor” filân diye. Veya “Zencileri özgürleştirmek için” Washington’u bombalama hakkımız var mı bizim meselâ?!. Anne ANDLAUER: Şimdi siz bunu ilk önce tepkisel bir direniş olarak görüyorsunuz. Fakat, IŞİD’in de bir Siyasî Proje’si var. Ali Osman ZOR: Var! Tabiî ki var! Anne ANDLAUER: İslâm Devleti kurmak. Ali Osman ZOR: E, bunun ne mahzuru olabilir? Anne ANDLAUER: Sadece Irak’ta değil yada Suriye’de değil. “Ülkemden çıkın” anlamında değil. “Benim o ülkeler hakkında projem var”. Üst bir özelliği var IŞİD’in. Buna da katılıyor musunuz? Ali Osman ZOR: Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi oluyor da ve Büyük Ortadoğu Projesi için 2003’ten beri, Irak başta olmak, üzere bütün İslâm Coğrafyasına saldırırıyor da, müslüman birinin buna karşı bir projesi olması ayıp mı oluyor?!. Yine aynı soruyu soracağım ben. Bizim kendi yaşadığımız bölgemizde, yaşadığımız coğrafyada, Vatanımızda, Evimizde bizim bir proje yapmamızın, bir projeye, mimariye göre Evimizi dizayn etmemiz kimi ne ilgilendiriyor?!. Yani şuraya mı geleceğiz; “IŞİD Irak’ta direniyordu ama şimdi Suriye’ye geçti, Suriye’de yayılıyor.” Peki, Esad’ı kim düşürmek istedi? Peki, kim açtı o koridoru; o alanı kim açtı? Üstelik şunu hiç saymıyorum ben: Hem 91’de hem 2003’te oradaki, bugün IŞİD adı altında direnen insanlar Irak’ın Güneyi’ndeki Şiî Arablardan ihanet görmüşler, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Peşmerge Hareketi’nden de ihanet görmüşler. Şu ân bu direniş içerisinde, o tecrübelerle -anlıyorsunuz değil mi ne dediğimi?- hareket ettiklerinden, bir daha arkadan vurulmak istemiyorlar. Arkadan vurulmak istemedikleri için de kendilerini sağlama almak istiyorlar. Siz de bunu “yayılma” olarak görüyorsunuz. Hâlbuki bu yayılmaya sebebiyet veren bizzat Esad’ı, Suriye Rejimini yasadışı bir şekilde, Birleşmiş Milletler Hukuku’na aykırı olarak; Birleşmiş milletler ilgili maddesinde “hiçbir rejim dışarıdan müdahale ile değiştirilemez!” dendiği hâlde, yasadışı bir şekilde Esad Rejimi’ni ortadan kaldırmak istediniz. Özgür Suriye Ordusu denilen, oradaki Liberal-Çapulcu-Yağmacı yapılanma gayet “güzel”, “hoş”. Batılı güçlerin işine gelen bir yapılanma. Kimse meselâ onun hakkında konuşmuyor. Aynı işlevi IŞİD’da görürken, niye IŞİD “suçlu” oldu? Esad inmeyecek miydi aşağıya? Ama, IŞİD şimdi Esad’dan daha tehlikeli göründü, öyle değil mi? Batı açısından. Daha tehlikeli olunca da Esad, ehve-i şer oldu. “Ehven-i Şer” ne demek, biliyor musunuz? Yani, “daha kabul edilebilir”. Anne ANDLAUER: Ama böyle bir proje geliştirdiğiniz zaman, orada yaşayan tüm halkların… Ali Osman ZOR: Hangi “halklar”? Kürtleri mi kastediyorsunuz? Anne ANDLAUER: Kürtler var, Ezidiler var… Ali Osman ZOR: Hâ Kürtler ve Ezidiler. Başka halk yok değil mi orada? Anne ANDLAUER: Hıristiyanlar, Türkmenler. Ali Osman ZOR: Peki 2003 ve daha önceki 91 dönemlerinde niçin bu halklar kimsenin aklına gelmiyordu? Meselâ 3 milyon tâne Sünnî Arab öldürüldü orada, katledildi! Bir Arab Soykırımı yapıldı. Ebu Gureyb Cezaevleri’ni biliyorsunuz. Niye Batılılar “hümanizm” adına, “insanlık” adına harekete geçmediler? Anne ANDLAUER: Ben savunmuyorum burada. Ali Osman ZOR: Yok, ben de sizi suçlamıyorum. Anne ANDLAUER: “Yanlış yapıldı” diye, “bir kez daha yanlış yapılabilir” gibi oldu. Ali Osman ZOR: O “yanlış” sizin söylediğiniz birşey. Bu noktada biz Batı propagandasına veyahut Amerikan propagandasına teslim olmak zorunda değiliz. Aynı şey Musul’da da söylendi. Ne var Musul’da? Hiçbirşey yok. IŞİD dediğiniz yapı 12 milyon insanın yaşadığı yere hükmediyor. Neden Etnik Kürtçülükten; çünkü IŞİD içerisinde bir sürü Kürt var. Ve şu ân Ayn-el Arab’ın içine giren komutan Kürt zaten. Erbil’e saldırı düzenleyen komutan Kürt. Ama neden böyle Batı yanlısı Kürtçü hareketler söz konusu olduğunda Batı harekete geçiyor. Ve “insan hakları” dediğimiz olgu, neden orada harekete geçiyor? Fransız uçakları, İngiliz uçakları, Amerikan uçakları Bağdat’ta Sünnîleri bombalarken, Ebu Gureyb Cezaevleri’ni inşâ ederken, neden kimse harekete geçmedi? Niye bu kadar propaganda yoktu. Şu ân Bağdat’ta savaş var. Bağdat’taki savaş, Ayn-el Arab’daki savaştan daha şiddetli. Neden kimse vermiyor onu? Anne ANDLAUER: Türkiye Devleti nerede? Ali Osman ZOR: “Türkiye Devleti” derken neyi kastediyorsunuz? Anne ANDLAUER: Türkiye adına karar verenler. Türkiye adına uluslararası platformlarda konuşanlar ne gibi bir mesaj veriyor sizce? Ali Osman ZOR: AKP hükümeti, uluslararası güçlerle ortak hareket etmek için Meclis’ten bir tezkere geçirdi. O Tezkere’nin de gereğini yapacaklar. Amerikayla görüşmeler devam ediyor. Fakat Türk halkının, kamuoyunun tabiî ki bir baskısı var. Bu baskıyı aşıp, Amerika ile ortak bir şekilde tekrar Müslüman Arab topraklarına girmek Hükümet açısından da kolay değil. Anne ANDLAUER: Nasıl bir baskıdan bahsediyorsunuz? Ali Osman ZOR: Girmesini istemiyor; Amerika ile beraber olmasını istemiyor halk. İncirlik Üssü’nün kapanmasını istiyor. Çünkü nasıl ki, bizim Washington’da bir üssümüz yoksa, bizim burada da İncirlik Üssü, askeri üs olsun istemiyor. Anladınız mı ne demek istediğimi? Dolayısıyle şu ân, bugüne kadar olduğu gibi, şimdi de söylem üzerinden, retorik üzerinden sanki “Amerikayla çekişiyor” gözüküp, aslında Reel Politik açısından ise Amerika’nın politikalarına uygun davranıyor. Niye? Çünkü Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanı, bizim cumhurbaşkanı idi zaten. Ve bu Büyük Ortadoğu Projesi bütün hızıyla devam ediyor. Dolayısıyla bugün hükümetin, bu IŞİD mevzuunda, özellikle Avrupa basınında “IŞİD’i destekliyor” yollu haberlerinin de gerçeği yansıtmadığını düşünüyoruz. Bilakis, hükümeti sanki IŞİD taraftarı gösterip, Türk kamuoyunda hükümetin desteğini sağladıktan sonra bu şekilde -çünkü, az önce söyledim, Arab müslümanlarla savaşmak istemiyor Türk halkı- bu desteği sağladıktan sonra da, o desteği alan hükümet “Reel Politik”e devam edecek. Şu ân böyle bir plân var. Anne ANDLAUER: Şu ân hükümet hergün IŞİD eşittir PKK diyor. Ali Osman ZOR: Peki IŞİD’la müzakere yapıyor mu? Meselâ, İmralı’da Öcalan ile görüştüğü gibi Bağdadî ile de görüşüyor mu? Aynı HDP binâları gibi IŞİD binâları da var mı? Polis onları da koruma altına alıyor mu? Veya Bağdadî “Meclis’ten şu kararı çıkartın!” dediği zaman, Hükümet, Meclisten o kararı çıkartıyor mu? Aynı, Abdullah Öcalan’ın dediği gibi. Bakın, Abdullah Öcalan “şu kararı çıkartın!” diyor, Hükümet çıkartıyor! Madem “IŞİD ile PKK aynı”, PKK ile yürüttüğüm müzakerelerin aynısı gibi IŞİD ile müzakere yürütüyor mu? Anne ANDLAUER: Yani aynı olacaksa… Ali Osman ZOR: Böyle aynı olur! Yoksa “aynı” diyerek, aynı olur mu? Politikada öyle şey olur mu hiç!.. Ben size, buna davrandığım gibi davranıyorsam, o ne yiyiyorsa, siz de onu yiyeceksiniz o zaman. Şimdi o et yerken siz ekmek yerseniz olmaz. Bu aynı olur mu? Bizim anladığımız siyaset budur, aynılık da budur. Anne ANDLAUER: İstediğiniz şey, Türkiye Devleti resmi olarak IŞİD ile bir temas kursun mu? Ali Osman ZOR: Ben onu istemiyorum. Anne ANDLAUER: Ne istiyorsunuz? Ali Osman ZOR: Sizin sorunuza binâen ben söylüyorum. “Hükümet dedi ki” dediniz, “IŞİD ile PKK aynı”. Ben de diyorum ki, Hükümet burada bunu retorik olarak söylüyor. İşin gerçeği bu değil! İşin gerçeği, PKK ile beraber AKP Hükümeti, “çözüm süreci”ni devam ettiriyor. Eğer hükümet açısından IŞİD da PKK ile aynıysa, Abdullah Öcalan ile bütün kamuoyuna açık olarak görüştüğü gibi Bağdadî ile de görüşsün o zaman. Onunla görüşmediğine göre, nasıl aynı olabiliyor? Veya Türkiye’de, resmî olarak “IŞİD temsilcilikleri” olmadığına göre -çünkü PKK temsilcilikleri var!- hükümet açısından IŞİD ile PKK nasıl aynı olabiliyor? Söylemeye çalıştığım; Türk kamuoyu kalbî olarak Iraklı mücahidleri destekliyor. Anne ANDLAUER: Anket yaptığınız zaman, -Eylül ayında Metropol’ün yaptığı bir anket var- Ali Osman ZOR: Ne demek istediğimi anladınız mı siz? Anne ANDLAUER: Anladım. Ali Osman ZOR: Yok, söylemeye çalıştığım anlaşılmazsa üzülürüm yani. Anne ANDLAUER: Anlıyorum… Ankette “IŞİD’a sempati duyuyor musunuz, duymuyor musunuz?” sorusuna % 1,3 “duyuyorum” diyor. Yani, sizin dediğiniz kadar büyük bir oran değil. “Yok” diyemeyiz; vardır muhakkak. Hükümet bunu da kabul ediyor. Türkiye’den kalkıp IŞİD’ın yanına savaşa giden Türk vatandaşları da var. Ama % 1,3 çok da büyük bir rakam değil. Siz ne düşünüyorsunuz? Ali Osman ZOR: Türkiye’de şöyle bir tabir vardır; bir şey söylersin, “bu resmî söylem” dersin. Arkasından, ortam müsaitse eğer, gerçeği söylersin, “bu da gerçek söylem” dersin. Şimdi Türkiye’nin dinî, tarihî, sosyolojik şartlarını ve gelişim sürecini hesab ettiğinizde, bu gelişim süreci içerisinde Araplarla Türk halkını ayrı tutmak zaten mümkün değil. Bütün İslâm Coğrafyası’nın son lideri olarak Osmanlı’yı düşünürseniz eğer,… Kaç seneden beri ülkeyi parçalamaya çalışan bir PKK örgütü de olduğunu düşünürseniz ve buna duyulan tepkiyi de onun yanına koyarsanız Türkiye’de, aslında IŞİD hakkında sorulan o sorulara verilen cevapların gerçeği yansıtmadığını anlamak için, çok da sosyolog olmaya gerek yok. Bilmiyorum anladınız mı?.. Meselâ diyelim ki, benim annem; annem ilkokulu bile bitirmedi, anlamaz olaylardan. Ama, Amerika’ya duyduğu düşmanlıktan dolayı IŞİD’ı destekliyor benim annem. Veya İstanbul’da yaşanan olaylarda, marketlerin yağmalanmasından dolayı, 70 yaşındaki insanların katledilmesinden dolayı, yine 70 yaşındaki insanların üçüncü kattan atılarak öldürülmesinden dolayı, yine destekliyor IŞİD’ı. Ama o anketlere girmiyor bunlar. Anne ANDLAUER: Peki sizce IŞİD insanları katletmiyor mu? Direk sorayım… Ali Osman ZOR: O zaman başa geliyoruz; IŞİD insanları katletmiyor, IŞİD savaşıyor! Kendi evine karışılmasını istemiyor. Ne zamandan beri savaşıyor? 2003’ten beri savaşıyor. Ve dediği şu: Defolun gidin! Karışmayın bize! diyor IŞİD. İş gele gele şu noktaya geldi; ben güzelce anlatıyorum size. “Buradan gitmeniz gerekiyor” diyorum. Siz bunu anlamıyorsunuz. En sonunda birimiz tutuyor yaka paça atıyor sizi dışarıya. Sonra da ben “kaba” davranmış oluyorum. Burada, bir şiddeti, şiddet içeren bir tavrı engellemek için -İslâm ahlâkında da bu vardır. Size nasıl bir “İslâm” öğretiliyor, bilmiyorum da- İslâm hukukunda da, karşı tarafın şiddetini engellemek için, ondan daha fazla bir şiddet uygulayabilirsin. Bir kere müslümanlar, müslüman tavrı olarak. “Zillet” kelimesini biliyor musunuz? “Aşağılanmak”, “aşağıda durmak”. Hiçbir müslüman onu kabul etmez! Müslümanlar “İzzet”e talibtir. Yukarıda durmaya, onurlu yaşamaya, dürüst yaşamaya talibtir. Şimdi siz, beni 20 seneden beri zillet içerisinde yaşatıyorsunuz… Meselâ ben size bir Avrupalı olarak sorayım: Kaç kişi öldü Irak’ta? Var mı resmî rakamlar? Anne ANDLAUER: Yüzbinlerce kişi öldü. Ali Osman ZOR: Bakın, “yüzbinlerce kişi”… “Amerikalı kaç kişi öldü?” desem, 5013 filân gibi net rakam verilir. Anne ANDLAUER: Dediğiniz şu, doğru anlıyorsam: Orada müslümanlara yapılan şiddet, Ali Osman ZOR: Hangi müslümanlara? Anne ANDLAUER: Irakta’ki, Suriye’deki… Ali Osman ZOR: Batı gücü tarafından. Anne ANDLAUER: 2003’ten beri… Ali Osman ZOR: Aslında tâ 20. Yüzyılın başından beri… Anne ANDLAUER: Şu ân IŞİD’in uyguladığı şiddeti, herhângi bir şiddeti meşrulaştırıyor. Ali Osman ZOR: Meşrulaştırıyor tabiî ki! Savaşıyor zaten. Anne ANDLAUER: Yani onu diyorsunuz. Ali Osman ZOR: Evet onu diyorum. Ve ekliyorum da; Amerika veya bir Avrupalı güç sözkonusu olduğu zaman neden “savaş” kavramıyla onun yaptığını karşılıyoruz da, İslâmcı bir şey olduğu zaman, neden “şiddet”, “katliam”, “terör”, bu kavramlarla karşılıyoruz? Hâlbu ki biz savaşıyoruz. Sen de savaşıyorsun, ben de savaşıyorum. Senin kullandığına da şiddet denir, benim kullandığıma da şiddet denir. Neden “katliam”, “şiddet”, “terör” kelimeleri hep böyle bizim coğrafyamızda yanyana getiriliyor da, Batı insanıyla yanyana getirilmiyor? Ben onu söylüyorum. Ve bu noktada, bu getirilmediği için de, bizim açımızdan, bizim coğrafyamızda yaşayan insanlar Batı gücünü, Batı dünyasını samimi bulmuyorlar artık. Batının bunu anlaması lazım. Ve işin enteresan tarafı, aklın yerleştiği, filizlendiği coğrafya olarak Batı bunu anlayacak kapasitede. Ama, sanki anlamıyormuş gibi davranıyor. Neden?!. Neden böyle yapıyor?.. Halâ bizden istediği birşey mi var?.. Evet var; “enerji kaynakları” var, “İsrail’in güvenliği” var filân. Evet, “biz bunu vermiyeceğiz!” diyor müslümanlar! Anne ANDLAUER: Bunlarla ilgili bir sözünüz vardı bahsettiğim internette yayınlanan videoda; demiştiniz ki, “Suriye’de ve Irak’ta müslümanlar hazırlıksız yakalandı. Biz hazırlık yapmalıyız!” Ve devam ediyorsunuz; “kendimizi savaşa göre örgütlemeliyiz! Kobani’ye gitmeliyiz!” Ali Osman ZOR: “Kobani’ye gitmeliyiz” demedim. O Abdullah Öcalan’ın sözüdür. “Kendimizi savaşa göre hazırlamalıyız” sözü, Abdullah Öcalan’ın sözüdür. Geçen haftalarda, Ayn-el Arab (Kobani) vesilesiyle Abdullah Öcalan yayınladığı bildiride kendisine bağlı olan bütün Kürtlere söylediği şey; “herkes kendisini savaşa göre hazırlasın!” Biz de dedik ki; bak sayın Abdullah Öcalan bile İmralıdan bunu söylüyor. Ortada bir savaş durumu var. Nasıl ki, Bosna’daki müslümanlar, dünyanın diğer yerlerindeki müslümanlar savaş geldiği hâlde bunu anlamadılar ve ona hazırlıklı olmadılar, hazır olmadıkları için de zarar gördüler. Çünkü savaşı engellemek elimizde olsa, engelleyelim savaşı. Ama engellemek elimizde değil. Biz engelleyemiyoruz savaşı. Çünü biz çıkartmıyoruz. Savaşı çıkartan taraf, başka taraf. Dolayısıyla, eğer bu savaş geliyorsa buna da hazırlıklı olmak gerek! Bu mânâda da Abdullah Öcalan’ın sözüne katılıyorum ben. O doğru bir tesbit. Anne ANDLAUER: Savaş Türkiye’ye mi geliyor? Ali Osman ZOR: Türkiye’ye geliyor savaş! Anne ANDLAUER: Siz “oraya gidip savaşalım” demiyorsunuz. Ali Osman ZOR: Demiyorum tabiî. Niye öyle birşey diyeyim? Anne ANDLAUER: Peki savaş kime karşı? Neyle? Silahla… Ali Osman ZOR: Tabiî ki. Anne ANDLAUER: Silahlandırma. Ali Osman ZOR: O ayrı. Ama gidip “Kobani’de savaşalım” demiyorum. Orada savaşıyor zaten insanlar. Bize ne. Biz niye gidip orada savaşalım. Anne ANDLAUER: Türkiye sınırlarında… Ali Osman ZOR: Biz, kendi yaşadığımız vatandan bahsediyoruz. Nasıl ki Irak’ı işgâl ettiler, Suriye’yi bir iç çatışma hâlinde bölmek istiyorlar. Bunu, Türkiye’de de yapacaklar. Anne ANDLAUER: Nasıl bir savaş olur Türkiye’de? Ali Osman ZOR: “Asıl soru” bu mu?.. “Türkiye’de nasıl bir savaş olur?” Bunu bence Amerikalılar ve Amerikan istihbarat örgütleri gayet iyi biliyorlar ve bundan korkuyorlar zaten. Türkiye’deki savaş, bizim toplumumuzun hafızasında ve köklerinde de mevcut olan “Amerikan düşmanlığı”, “İngiliz düşmanlığı”… Buradaki savaş, şu ân Batı emperyalizmini temsil eden Amerika ve onun işbirlikçileriyle, karşı duranları arasında olur. Karşı duranlar arasında Kürtler de var, Türkler de var, Araplar da var, Solcular da var İslâmcılar da var; Amerika ile işbirliği yapanlar içerisinde de Kürtler de var, Türkler de var, İslâmcılar da var, Marksistler de var. Bu böyle bir ayrışma! Anne ANDLAUER: İç savaş… Ali Osman ZOR: Ben bunu o mânâda bir iç savaş olarak görmüyorum. Çünkü Amerika böyle bir savaşı göze alırsa bu savaştan kesinlikle galip çıkamayacak. Hiç bir faydası da olmayacak onun için. Çünkü, Türkiye’de 60 yıldan beri bir Amerikan hegamonyası var. Her tarafta üsler dolu, elçilikleri var. Hayat Tarzı var Türkiye’de! Amerika’ya karşı böyle bir savaşta, takdir edersiniz ki, her taraf hedef dolu. Ve Amerika’nın bunu istememesi lâzım. Bizim açımızdansa, Amerika bu savaşı Türkiye’de istemediğinden dolayı, bu Suriye operasyonu ve çıkartılan Tezkere ile Türkiye’de birikmiş olan enerjiyi Suriye’ye kanalize etmek istiyor. Yani bizim Türk ordusunu oraya sokup, Araplarla aramıza, belki nesiller boyunca devam edecek bir kan davası da sokarak bizi belki 100-150 yıl bu sorunla uğraştırmak istiyor. Bizim dediğimiz o; biz böyle bir savaş istemiyoruz. Anne ANDLAUER: Yani 6-7 Ekim’de gördüğümüz olaylar size göre bir savaş işaretidir? Ali Osman ZOR: Bir sürü sebebi olabilir. Ama bizim için bir sebebi de, bu, Amerikan işbirlikçileri Türkiye’deki tepkiyi ölçmek için bunu yaptılar. Yoksa Türkiye’de hiçbir hareket; ister Kürtçü olsun, ister İslâmcı, ister Türkçü, sokaktaki 60 yaşındaki adamı bıçaklamaz! Türkiye’de böyle bir hareket yok. Bir insanı çıkıp üçüncü kattan atmaz!.. Çünkü her hareket bilir ki Türkiye’de, özellikle 30 yıldan beri mücadele eden Kürt Hareketi bunu gayet iyi bilir: Siz 60-70 yaşındaki bir adamı öldürdüğünüzde, bütün herkes tepki verir size! Bunu gayet iyi bilirler ve yapmazlar. Zaten onları halk yapmadı… Bu yapılarak, “Türkiye’de ne tür bir tepki gelecek?”, “ne tür bir tepki oluşacak?”, “kim, hangi tarafta duracak?” ve eğer ki bu bir iç savaşa doğru evrilirse, “iç savaşın tarafları kimler olacak?” Bence bunlar ölçülmek istendi. Ki, benim açımdan, belki de sizin şu ân yaptığınız şey de bununla alâkalı. Çok da “komplocu” olarak söylemiyorum… Ve bu normaldir. Anne ANDLAUER: Yani nasıl bir proje?… Ali Osman ZOR: Yani, “nedir durum?”. Sosyolojik olarak araştırıyorsunuz bunu. Meselâ, bu araştırmanızı yayınladığınız zaman, o yayınladığınız araştırma, bu düşünceye hizmet edebilir. Yani onu okuyan adamlar, sizin yazdıklarınızdan bilgilenirler ve “tamam. Demek böyle böyle yapılar var, böyle insanlar var, böyle örgütler var” diyebilirler. Anne ANDLAUER: Bunlar yeni bir amaçla dışarıdan tetikleniyor mu diyorsunuz? Ali Osman ZOR: Tabiî ki o iki gün tetiklendi. Niye durdu birdenbire? Niye devam etmiyor? 76 milyonluk bir ülkede, o tür olaylar, birden bire bıçakla keser gibi, durabilir mi hiç? Niye durdu?.. IŞİD mevzuuna gelirsek. Biz IŞİD’çı filân değiliz. Biz İBDA Fikir ve Aksiyon Hareketi’ne bağlıyız. Ve bu hareket de Türkiye’deki tek “Millî Hareket”tir! Bu hareketin ilk kurucusu Necip Fazıl Kısakürek’tir. İlk Mimarı. Daha sonra da, O’ndan bayrağı devralan, Salih Mirzabeyoğlu’dur. Salih Mirzbeyoğlu 16 seneden beri cezevindeydi. Geçen 22 Temmuz’da, Ramazan Ayı’nda çıktı. 16 sene boyunca da Zihin Kontrolü İşkencesi’ne maruz kaldı, bugün de bu işkence devam etmektedir. Bu işkencenin sebebi olarak biz, Salih Mirzabeyoğlu’nun, bugün Batı’da da ihtiyacı hissedilen bir İdeolocya, bir Dünya Görüşü sunmasından kaynaklandığını düşünüyoruz. Çünkü bugün, Batı akademik çevrelerinde de tartışılan bir konu olarak “ilimlerin bütünlüğü” kayboldu. Yani Batı’nın bugün yeni bir Platon’a ihtiyacı var. Kendileri de bunu hissediyor zaten, fikir adamları bunu söylüyor. İhtisaslaşma, bütünlüğün aleyhine olarak artıyor. Ve bugün Batı’da bu bütünlüğü kurabilecek ikinci bir Hegel çıkmadı meselâ! Batı’nın beklediği bu insan, bu topraklardan çıktı! Ve bunu ideolocya olarak, 58-60 tâne eseriyle koydu ortaya. Ve 16 seneden beri -hani o “İslâmcı Hükümet” diyorsunuz ya- İslâmcı Hükümetin iktidarında cezaevindeydi. 22 Temmuz’da da çıktı. Dolayısıyla bizim çizgimiz, bizim hareketimiz belli. Bizim hareketimiz bugünün hareketi değil. Meselâ on sene cezaevinde yattım. IŞİD o mânâda dün çıktı. Ama meselâ ben, 1991 yılında “Irak Casusu” diye cezaevinde yattım. İlk Körfez Savaşı’nda. Hâliyle bize “IŞİD’çı”, “IŞİD’i bilmem ne yapıyor” filân değil. Burada mesele başka. Nasıl ki 11 Eylül’de Fransız gazeteleri “Hepimiz Amerikalıyız!” diye manşet atmışlardı, bugün de biz, hepimiz Arabız! Anne ANDLAUER: Ama bir yazınızda da “IŞİD Sen Oradan, Biz Buradan” diyorsunuz?… Ali Osman ZOR: İşte onu diyorum. “Nasıl ki Fransız gazeteleri atmıştı ya” diyorum. Anne ANDLAUER: Ama Araplarla IŞİD’i eşitliyorsunuz?.. Ali Osman ZOR: Öyle zaten! IŞİD bir Arab örgütü zaten. Ne örgütü IŞİD? Anne ANDLAUER: Bütün Arapları mı temsil ediyor?… Ali Osman ZOR: “Temsil eder”, “etmez” o ayrı birşey. Ama Irak Savaşı’nda, 2003’te çıkmış ve Saddam Hüseyin’in BAAS’ının subayları tarafından eğitilmiş, kurulmuş bir örgüt bu. Bugün herkes biliyor. Meselâ IŞİD’i konuşuyoruz, İzzet İbrahim’i niye konuşmuyoruz? Niye konuşmuyor batı? İzzet İbrahim de orada! Ve şu ân savaşıyor da orada! Anne ANDLAUER: Dolayısıyla siz herhângi bir çağrı yapmıyorsunuz?… Ali Osman ZOR: Ne gibi? Anne ANDLAUER: Türkiye’de size sempati duyanlara olsun, diğerlerine “orada gidip IŞİD’in yanında savaşın” diye. Ali Osman ZOR: Hayır, hayır… Anne ANDLAUER: Yani diyorsunuz ki, “buraya gelirse” Ali Osman ZOR: Aynı işgâlci, Amerikan işgâli… Şöyle söyliyeyim; dediğiniz doğru, ben onu demiyorum. Benim dediğim şu: Orada gördüğünüz, Irak’ta gördüğünüz açık işgâl, 60 yıldan beri, perdelenerek Türkiye’de de devam ediyor. Bir ülkede, yabancı bir devletin askerî bir gücünün bulunması ne anlama gelir? Meselâ Amerikan üsleri var bizde, sayısı bile belli değil. Adana İncirlik Üssü, Sinop’ta filân… Bu ne demek? Anne ANDLAUER: Sizin için ne demek? Ali Osman ZOR: Benim için işgâl demek! Ve bu 60 yıldan beri sürüyor!.. Ben de diyorum ki, Türkiye’de, artık bu işgâle karşı durabilecek bir enerji var. Anne ANDLAUER: Evet. Ali Osman ZOR: Bu enerji ne düzeyde diye, o 6-7 Ekim dediğiniz olaylarda bu test edildi. Ve bu görüldü. Eğer ki buna devam etmek isterlerse Amerika ve işbirlikçileri -onun ortakları, onunla beraber hareket edenler; PKK, AKP farketmez!- ile bu millet savaşacak diyorum ben! Anne ANDLAUER: Yani silâh alıp savaşacak. Ali Osman ZOR: “Silah alır”, aynı Kurtuluş Savaşımızda -1919’da, 1914’de Birinci Dünya Savaşı’nda- Fransızlara, İngilizlere yaptığımız gibi, isterse kazma ile de savaşırız! Baltayla da savaşırız! Anne ANDLAUER: Biliyorsunuz şu ân, İncirlik Üssü açılacak mı açılmayacak mı? Tezkere böyle bir hak tanıyor. Yabancı askerleri Türkiye içinde bulundurma. Diyorsunuz ki, bu gerçekleşirse, şu ân böyle birşey yok, ama gerçekleşirse… Ali Osman ZOR: “Herkes dikkatli olmalı!” diyorum, bu gerçekleşirse. “Beklenmeyen mallar pazara gelir” diyorum. Anne ANDLAUER: Siz ne yaparsınız şahsen? Ali Osman ZOR: Bakalım! Allah bilir… Bu da çok açık bir soru oldu, yalnız. Anne ANDLAUER: Bilmiyorum. İhtimâller üzerine konuşuyoruz ama… Ali Osman ZOR: Peki siz ne düşünüyorsunuz böyle birşeyde? Türkiye’yi “gözlemleyen biri” olarak?.. Anne ANDLAUER: Neyle ilgili?.. Ali Osman ZOR: (…)… Türkiye’nin Tarihî Misyonu İslâm Coğrafyası’na Liderlik yapmak. Bugün, iç ve dış şartlar, İBDA İdeoloğu, Kurucusu Sayın Salih Mirzbeyoğlu’nun ifâdesiyle; “şartlar, Türkiye’yi Tarihî Misyonunu tekrar üstlenmeye zorluyor!” Yani bu Hükümetten, örgütlerden bağımsız olarak… Çünkü “şartlar”ı biz oluşturmuyoruz! Bu şartlar, kendisi oluşuyor; hem ülke içi şartlar, hem ülke dışı şartlar. Eğer ki Türkiye, bu Tarihi Misyonu’nu üstlenmezse yok olup gidecek. Bunu Türkler biliyor! Bunu hissediyor Türkler… Dolayısıyla da, bizim, bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak ikinci bir alternatifimiz yok. Bugün, yarın, öbür gün; ama çok kısa bir süre içerisinde biz, Batı gücünü, Batı emperyalizmini bütün kurum ve kuruluşlarıyla, “Hayat Tarzı”yla bölgemizden kovmak için, İslâm Dünyası’na liderlik yapmak zorundayız! Bugün İslâm Dünyası’nın sorunu bu zaten: İslâm Dünyasında savaşan örgütler var. Ama siyasî olarak, demin “IŞİD’in projesi var” dediniz de, IŞİD’in projesi, o mânâda Batı gücünü durdurabilecek bir proje değil. Yani, İdeolojik olarak, Hayat Tarzı olarak, siyasî olarak… Anne ANDLAUER: Sizin Büyük Doğu… Ali Osman ZOR: İBDA!.. Büyük Doğu – İBDA! Anne ANDLAUER: Projesi var. İBDA ile IŞİD’in getirmeye çalıştığı amaç ile birebir aynı mı? Ali Osman ZOR: Değil!.. Anne ANDLAUER: Nasıl farklı? Ali Osman ZOR: Burada “anlayış” farklı! Yani aynı İslâm’a inanıyoruz ama, İslâm’dan anladıklarımız farklı. Yani biz aynı Kur’ân’a inanıyoruz, aynı Peygamber’e inanıyoruz; ama onun tatbikinde, uygulanmasında farklılıklar var. Bizim iddiamız, İslâm, bütün bir “ideoloji”, “anlayış”, “dünya görüşü” hâlinde ortaya konulması gerekir. Yani, “burada böyle olmalı”, “orada öyle olmalı” filân değil. Bütün bir sistem hâlinde ortaya konulup, öyle tatbik edilmesi gerekir. Bizim İBDA dediğimiz ideoloji, bu tatbikin ruhudur! Bu mânâda da, bizim iddiamız odur ki, dünyada savaşan bütün İslâmcı hareketlerin, -hattâ daha da ileri gidip, çünkü bir arayıştır, ihtiyaçtır bu- hattâ 3. dünyada emperyalizme karşı savaşan örgütlerin temeli, kaidesi de İBDA’dır. Neden savaşıyor insanlar? Bir ihtiyaca binâen. Birşey, ihtiyaç olarak dayatıyor kendisini. Nedir o ihtiyaç? Bütün dünya için söylüyorum: Amerika için, Avrupa için, Türkiye için, Ortadoğu için… Sistem ihtiyacıdır!.. Bu “sistem ihtiyacı” için 1. ve 2. dünya savaşları yapıldı. Ama Birleşmiş Milletler Rejimi, bu sistemi karşılamıyor artık. Ve bugün, Yeni Bir Sisteme ihtiyaç var. Bu sistem içerisinde yer almayan hiçbir milletin hayat hakkı olmayacak. İslâm Coğrafyasının zorlamasının sebebi de bu zaten. Artık bu sisteme dahil olmak istiyor. Yani emir veren, karar alan konumunda olmak istiyor müslümanlar! Birleşmiş Milletler’de 5 tâne adam istemiyor! Anne ANDLAUER: İstediğiniz Hilâfet değil yanlızca… Daha geniş… Ali Osman ZOR: Tabiî ki! Yönetmek istiyoruz biz! Biz Amerika’yı yönetmek istiyoruz! Biz Fransa’yı yönetmek istiyoruz! Anne ANDLAUER: Bütün dünyayı!.. Ali Osman ZOR: Bütün dünyayı yönetmek istiyoruz! Anne ANDLAUER: Sadece bölge için konuşmuyorsunuz…. Ali Osman ZOR: Değil!.. Allah bize bunu söylüyor! Ve İBDA dediğimiz şey… Bundan korkacak birşey yok!.. Şu ân Amerika’nın bütün dünyayı idare etmesinden niye korkmuyorsunuz meselâ? Bir Fransız olarak? Niye tedirgin değilsiniz? Anne ANDLAUER: Amerika bir ülke… Ali Osman ZOR: Ama 250 yıl önce bir ülke değildi! Avrupa’daki hırsızlar, ayyaşlar, berduşlar gittiler orada… Anne ANDLAUER: Devlet yani. Silahlı güçleriyle, hükümetiyle, devlet. Ali Osman ZOR: Hâ, ben de o devleti kurduğum zaman sorun kalmaz o zaman değil mi? Anne ANDLAUER: Yok, onu demiyorum. Ama bahsettiğiniz şey farklı yani, aynı değil… Sınırlar ve ülkeler arası… Ali Osman ZOR: Zaten bu işler yavaş yavaş başlar. Bizim Osmanlı kurulduğunda da küçük bir “beylik”ti. Sonra, yavaş yavaş, sınırlarını arttıra arttıra gitti Viyana’ya kadar dayandı… yani bu vizyon, bu projeksiyon bir müslümanda olduğu zaman, Batılı bundan rahatsız oluyor. Neden rahatsız oluyor? Çünkü, anladığım kadarıyla -ki, hak veriyorum bu rahatsızlığına- özellikle Avrupalı açısından, 400 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan bir Avrupalı, artık bunu istemiyor. Bunu istemediğinden dolayı da, bu hedefi önüne koyan hareketlere karşı hem propaganda ve hem de askerî açıdan çok şiddetli saldırıyor. Çünkü Avrupalının o hafızası tâze. Onu biz anlıyoruz. Meselâ Osmanlı ordusunun Viyana kapısına dayanması bir Avrupalı için çok yeni birşey. Bizim Türklere unutturdular bunu ama, meselâ bir Fransız, bir Alman, bir Avusturyalı bunu biliyoruz. Yani oradan biz empati yapabiliyoruz. Orada sorun yok! Anne ANDLAUER: IŞİD çıkınca korku yaratılıyor. Avrupalı korkuyor mu diyorsunuz?.. Ali Osman ZOR: Korkuyor! Bir daha Osmanlı gbi bir Devlet olmasın diye, elinden gelen herşeyi yapıyor. Bunun için de bütün propaganda araçlarını, askerî araçlarını; hepsini kullanıyor. Ama biz ne yaparsak yapalım, bugün Amerika ve Avrupa ne yaparsa yapsın, mevcut sistem, mevcut düzen, dünya sistemi çökmüştür! Bunu biz söylemiyoruz, bunu Amerikalı sosyologlar söylüyor, siyaset bilimcileri söylüyor. Aydınları söylüyor, fikir adamları, ilim adamları söylüyor. Ve bugün, bizim bölgemizde yaşanan savaşlar, aslında yeni bir sistemin habercisi niteliğinde savaşlar. “Ama ne çıkacak bu sistemden?” Daha kimse bilmiyor. Yani bunlar, öyle laf olsun diye yapılan savaşlar değil. Çünkü, bütün dünyanın ihtiyacı hâlinde kendisini gösteriyor bu sistem. Herkesin “sistem”e ihtiyacı var bugün. Amerikanın da var. Çünkü mevcut ekonomik, iktisadî, siyasî sistemle veya uluslararası sistemle işler yürümüyor artık. İşte bir IŞİD çıktı bakın; sistem dışı bir hareket çıkınca, sistemin bütün unsurlarının hesabını bozdu! Dolayısıyla, bugün Amerika’nın ve müttefiklerinin, bizim için yasadışı müttefiklerinin, yasadışı ordularıyla buraya saldırması, aslında kendilerini muhafaza, mevcudu, mevcut düzeni koruma amaçlı. Anlatabildim mi? Anne ANDLAUER: Anladım. Ali Osman ZOR: Dolayısıyla sistem teklifi hâlinde biz, Başyücelik Devleti olarak kendi teklifimizi sunuyoruz. Yani bu, bizim teklifimizdir. Yani İBDA ile IŞİD yada diğer İslâmcı hareketler arasındaki farkı bilmek lâzım. Yoksa, meselâ Fransa destekliyor Amerika’nın operasyonlarını. Ama Fransa ile Amerika arasında da bir fark var. Dini olarak, o Katolik, o Protestan; o laik, o seküler, o daha ulusal, o daha federal filân, farklar var. Dolayısıyla Fransa ile Amerika arasındaki bu farkı bilmeden doğru tahlil yapamayız. Bu izâhı onun için yaptım. Anne ANDLAUER: Teşekkürler.

SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ: MİLLET, AKP’Yİ İKTİDARA ÇİVİLEDİ!

Seçim sonuçlarını değerlendirirken, var olmayan “sanal hakikatler”i aşarak meseleye bakabilirseniz eğer, işte o zaman sağlıklı neticelere ulaşabilir, doğruya en yakın tespitlerde bulunabilirsiniz. Bu da, ancak siyasî ve sosyal şartların doğru tahlil edilmesiyle mümkün olur. İlk dikkat edilmesi ve sorulması gereken soru, bizce şudur; AKP, 7 Haziran Seçimleri’nde niçin yenildi de, hemen ardından gerçekleştirilen 1 Kasım seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkmayı başarabildi? 5 ay zarfında ortaya çıkan ve 1 Kasım’da zaferi getiren değişiklik neydi? İlk önce negatif, hemen ardından pozitife dönüşen %9’luk oy hareketliliği, bunun yanında MHP’nin oylarının düşmesi, HDP’nin 7 Haziran’da aldığı oyları tekrar iâde etmesi ve Cemaati “baş düşman” olarak işaretleyen Vatan Partisi’nin bir önceki seçimde aldığı oy oranının neredeyse bu seçimde yarı yarıya inmesi, var olmayan “sanal hakikatler” ile tam olarak izah edilemez. 1 Kasım’da elde edilmek istenen netice, aslında 7 Haziran’da elde edilmek istenmişti. Adına “Çözüm Süreci” denilen bölünme süreciyle girilen 7 Haziran seçiminin esas stratejisi % 10 barajını aşarak meclise giren HDP ve tek başına hükümet kurabilen AKP… Fakat, siyasî şartların ve toplum hissiyatının doğru analizi yapılamadığından olsa gerek, bu netice o gün elde edilemedi. Geçen seçimin gizlenen bu stratejik hedefi, bu seçimde gerçekleşti. Ama, geçen seçimden farklı bir propagandayla, yani “çözüm süreci”yle değil de, çözüm sürecinin buzdolabına kaldırılmasıyla. Hükümet, elindeki medya gücüyle belli başlı konularda manipülasyon ve spekülasyon yapsa da ve hattâ bu yaptıklarının kitleler üzerinde belli bir etkisi olsa bile, bu durumun seçimin sonucu üzerinde zannedildiği gibi çok büyük bir etkiye sebep olmadı. İçinde bulunduğumuz çağın, insanlara mevcut olmayan, sanal bir “hakikat” sunabilme özelliğine sahip olduğunu, herkes gibi biz de kabul ediyoruz. Fakat bu durum, sanıldığının aksine ilânihâye sürdürülebilir bir özelliğe sahip değil. Çünkü bu durumun, kitleleri uydurulmuş sanal “hakikatler” etrafında çok hızlı bir şekilde birleştirebilme özelliği olduğu gibi, ilk darbede bu birleşen kitlelerin aynı hızla çözülüp dağılmasına sebebiyet verecek özelliği de içinde barındırmakta olduğu bir gerçek. Var olan siyasî şartların yerine, onları gizlemek için üretilen “sanal hakikatler”, gün gelir, iç ve dış sosyal ve siyasî şartların zorlayıcı etkisiyle bir ânda ortadan kalkabilirler. Hükümet medyasının Fethullah’ı “Baş Düşman” olarak gösterip, bütün partileri de onun arkasında dizilmiş algısı oluşturma gayreti en üst seviyeye çıkmış olsa da, insanlar bu seçimde “kim Fethullah’a karşı ise…” mantığı üzerinden oy vermediler. Yani, Fetullah’ın “Amerikan Ajanı” olduğu ve ipini de Washington’un tuttuğu propagandası, bizce çok da etkili ve seçimin sonucunu belirleyici olmadı. Yukarıda da ifâde ettiğimiz üzere, medya imkânları kullanılarak üretilen var olmayan “sanal hakikatler” kitleler üzerinde belli bir etkiye sahip olsa da, %9 oyun tekrar AKP’ye dönüşü bizce bu şekilde izah edilemez. Diğer taraftan velev ki, AKP’nin oylarını arttırmasının sebebi bu olsa bile, bu suni bir sebeptir, siyasî şartlar ise daha farklı ve hakikat de bu değildir. Bu noktada biz sadece şuna dikkat eder ve onun hesabı içerisinde oluruz: Hemen hemen her zaman üretilmiş “sanal hakikatler” etrafında insanların birleşmesi, şartların bir öncekinden daha vahim olduğuna işaret eder; İnsanlar, AKP’ye bu sun’i sebebelerden veya var olmayan “sanal hakikatler” üzerinden oy vermediler. Neredeyse bütün sebepleri de kendisine bağlayan tek bir sebepten dolayı oy verdiler; Vatanın ve Millet’in, Amerikan Kara Ordusu Etnikçilik tarafından bölünmesini ve parçalanmasını bu Millet istemiyor. Bu sebepten dolayı “barış”, “kardeşlik”, “börtü-böcek” edebiyatıyla yürütülen bir propagandaya değil de, savaş dili ile meydanlarda kendisine anlatılan siyasete oy verdi. Diğer sebeplerin de bağlı olduğu ana sebep bizce budur. 7 Haziran ve 1 Kasım arası zamanı ve şartları masaya yatırdığımızda bu sebep zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır. İnsanlar her şeyden önce en temel içgüdü hâlinde huzur ve güvenlik isterler. Huzuru bozucu ve güvenliği tehdit edici her hareketin karşısında durmak, neredeyse insan tabiatının bir gereğidir. Seçim sonucunu değiştiren sebebi anlayabilmek için, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerine AKP hangi argümanlarla girmişti, önce ona bakalım: 7 Haziran seçiminde yapılan propaganda faaliyetinin argümanları şunlardı: – Çözüm Süreci (Bölünme Süreci) – Arab Direnişine karşı Türk-Kürt ittifakı… – “Esas Düşman IŞİD” politikası… – İncirlik’in ABD’ye açılıp Amerika ile ortak operasyonlar yapılması… – YPG-PKK’ya her türlü yardım verilerek Suriye’nin Kuzeyi’nin “Kuzey Suriye”leşmesi… – Başkanlık Sistemi… – Anayasa Değişikliği… En önemlisi de; – Bu propagandayı meydanlarda bizzat Erdoğan’ın yapması. 7 Haziran seçimlerine bu argümanlarla giren AKP yenildi. Seçimlerin hemen arkasından ise, “çözüm süreci buzdolabına kaldırıldı” ve savaş başladı. Başka bir ifâdeyle 25 Mart 2015’de Adımlar’a yapılan saldırıyla başlayan süreç, 7 Haziran’dan sonra resmi bir hüviyet kazandı. Kasım Seçimi’nin propaganda argümanları ise şunlardı: – Diyarbakır’ı fethediyoruz, Bölücü Terör’ün kökünü kazıyoruz. – Bölücü Terör’ü besleyen Üst Akıl’dır.(Bu üst akıl kavramını hükümet yetkilileri insanların Amerika olarak algılayacaklarını bilerek kullanıyorlar, bu hususa dikkat edilsin.) – Başkanlık Sistemi ve Anayasa Değişikliğinin adının anılmaması… – Ön plâna Millicilik-Milliyetçilik, bütünleşme ve Vatanseverliğin alınması… – Seçime birkaç gün kala YPG’nin vurulduğu açıklanmış, Kuzey Suriye” tabiri rafa kaldırılarak, yeniden “Suriye’nin Kuzeyi” kavramının kullanılması… – Hatta “Zalim Esed” yeniden “Esad” oldu. Davutoğlu bunu üç-dört kez ifâde etti. – Batı’nın, Dış Güçler’in Hükümete düşman olduğu ve PKK’yı destekleyerek ülkeyi bölecekleri, yine propaganda faaliyeti boyunca özellikle hükümet yanlısı medyada devamlı tekrarlanan baş argümandı. – PKK muhatap alınıp masada müzakere yapılması gereken “siyasi hareket” olmaktan çıkarılıp, tekrar “Eli kanlı Terör Örgütü” hâline getirildi. En önemlisi de; – Medyada ve miting alanlarında “Kurtuluş Savaşı” havası estirilirken, “Çözüm Süreci Mimarı” ne Tayyip Erdoğan ne de bu süreci yürüten hiçbir danışman meydanlarda gözükmedikleri gibi ekranları da fazla işgal etmediler. 7 Haziran’dan sonra “milli öfke” hedefini bularak harekete geçmiş ve sokaklara taşmıştı. “Esas düşman Amerika terör örgütü ve bu örgütün Türkiye’yi bölmeye çalışan kara gücü PKK” anlayışı kitleler tarafından bu şekilde ifâde edilemese dahi, onları öfkeli bir hâlde sokağa çıkaran asıl saik buydu. Sokağa taşan bu “milli öfke” ayrıca 7 Haziran’a kadar uygulanan yanlış politikaların da bir neticesiydi. Başka bir deyişle, AKP kanadının bu “milli öfkenin” sokaklara taşmasında hiçbir dahli olmadığı gibi, bu öfke, ona duyulan şiddetli tepkiyi de içinde barındırıyordu. Fakat, AKP’nin seçim süreci boyunca ve medyada kullandığı savaş dili, bu öfkenin ona yönelmesini engelledi. Ordusu ve polisiyle silahlı gücünün, karşı karşıya olduğu emperyalist bölücü saldırıda etkisiz bırakıldığını bir anda sezen milletin, “durumdan vazife çıkararak” vatan savunmasını üstlenmesinin ardından, kendine gelen Silahlı Kuvvetler’in bir kısmı, sokağa taşan “milli öfkeyle” eş zamanlı olarak harekete geçti. Her iki durumun da hükümete rağmen ortaya çıktığını, bilmesi gereken herkes biliyor. Bu Millî Öfke’nin Din temelli olması ise, uluslar arası güçleri tedirgin eden unsurların en başında geliyordu. Belki de, Cumhuriyet tarihinde ilk defâ Din temelli bir Vatanseverlik anlayışı, sokaklarda Batı’ya karşı öfke şeklinde yükseliyordu. AKP kurmayları şartları iyi tahlil ederek milletin hissiyatına uygun olan “Ortak düşman Amerika ve onun bölücü işbirlikçileri” politikasını hemen benimsediler ve seçim stratejisini de bunun üzerine bina ettiler. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu seçim Adımlar’ın “Ortak-Esas Düşman Amerika ve O’nun Bop’çu yerli işbirlikçileri” Politikası üzerine bina edilen bir propaganda anlayışıyla geçmiş, neticede AKP bu anlayışı söylem bazında benimsemiş görünse dahi, ipi göğüslemesi için bu bile yetti. Milletin bu ana damarının ve iradesinin bu şekilde tecelli etmesi, eminiz ki kafası çalışan bir çok AKP kurmayını tedirgin etmiştir. Bundan sonra, geçmiş politikalar bir kenara bırakılarak bu hissiyata uygun stratejiler geliştirmek, AKP için artık kaçacak bir yerin kalmadığını gösterdiği gibi, “aldatma” ve “yalanla iş görme devrini” kapatmayı da ihtar etmekte. Nasıl davranacakları ve hangi politikalar doğrultusunda hareket edecekleri ayrı, fakat bizce bundan sonraki siyasi hayatlarının devamı, tecelli eden bu iradeye uygun hareket edip etmemelerine bağlı. AKP Medyasının, Batı’nın desteklediği etnikçiliğe karşı yürüttüğü bu propagandanın hedefine ulaşıp, seçimi AKP’ye kazandıran tek sebep olduğunu tespit ettikten sonra, bizim hükümete söyleyeceğimiz şudur: “Bunlar meydanlarda söylediklerine aykırı olarak, yine eskisi gibi davranacaklar” düşüncesini hiç dile getirmeden diyoruz ki: Buyur yap!.. Milletin % 50’si sana, kullandığın Batı karşıtı dilden dolayı oy verdi ve iktidara tekrar taşıdı. Oy vermeyen diğer % 50’nin büyük çoğunluğu ise, Batı politikalarını desteklediğinden dolayı değil, senin yalan söylediğini düşündüğünden, yani Batı’ya ve Batı’nın desteklediği etnikçiliğe karşı olduğuna inanmadığından oy vermedi. Oy vermeyenlerin bu düşüncelerini de hesap ettiğinizde, destek oranının aslında % 80’lere vardığını görürsünüz. Hâliyle kaçacak, kıvıracak hiçbir nokta kalmadı. Bunun mânâsı şudur: MİLLET, AKP’Yİ İKTİDARA ÇİVİLEDİ! Bundan sonraki müspet veya menfi tavrımızı seçim meydanlarında söylem üzerinden dile getirilen bu politikaya AKP’nin, uygun davranıp davranmadığı belirleyecek. Batı karşıtı bu politikaya uygun her davranış bizden, FİİLÎ TUTUM VE TAVIR hâlinde destek bulacaktır. Bu kadar açık ve net. Bu da şu demektir; Büyük Hesaplaşma’nın nihayetine yaklaştığımız bu süreçte, yeni bir safhaya girdik. Yani, Bazı şeylerin “bitişi” değil, “başlangıç” aşamasındayız. Millet, AKP’ye “nereye gidiyorsun? Daha Tekirdağ’dan Hakkari’ye kadar kıpkızıl karpuz keseceğiz!” dedi. Seçimin sonucunu ve bu sonuca karşı tavrımızı izah ettikten sonra, seçimle muhtevası gün yüzüne çıkan bu “çadır tiyatrosu”nu ve bu tiyatrodaki iktidar-muhalefet ilişkilerini tahlil etmeye geçebiliriz. Ali Osman ZOR

“SOSYAL MEDYA”DA DİKKAT ÇEKENLER: “ELVERİR Kİ ALLAH OL DESİN”

Bugünden itibaren, “sosyal medya gerçekliği” içerisinde ifâde edilen bir takım hakikatlerin kaybolup gitmesine izin vermemek adına, internet sitemizde yayınlayacağız. Okunmaya değer gördüğümüz müsbet yazı ve yorumları, tek veya birçok değerlendirmeyi paylaşarak, yazarlarının “sosyal medya”daki ismiyle dikkatlerinize sunacağız. Bu çerçevede, son dönemde dikkatimizi çeken bir isim olan Serhat Oğuz’un değerlendirmesiyle başlıyoruz. ADIMLAR Dergisi “ELVERİR Kİ ALLAH OL DESİN” Meselenin özeti aşağıdaki şu satırlarda; “Siz, Demokrasi oyunu içinde kurduğunuz “çadır tiyatrosu”nun devamı için “seçim” adı altında Milleti oyalamaya, kandırmaya devam edin. Ama bilin ki yalanla, kandırmayla iş görme dönemi artık kapandı. Başkalarının tarafı ne olursa olsun, bizim tarafımız ne sizin ne de onların tarafı… Muradı kestirebilme gayreti içerisinde “taraf ilzam etmez olan” Kaim’in tarafındayız! Kaim’i bildiniz, değil mi? Sona yaklaşmakla beraber, Hesaplaşma bitmedi.” Sayın Ali Osman Zor’un kaleme aldığı düşünülmüş son yazısından yaptığım alıntı burada bitiyor… ŞİMDİ; Ülkenin yarısını “kâfir” ilan ederek Işid militanlarını bile hayrete düşüren, türübünde yerleştiği koltuktan bugüne kadar hiç kalkmayan, anlaşılıyor ki kalkmaya da artık niyeti olmayan, yapılan ve şahit olduğu her türlü kötülüğü ve pisliği unutmaya hazır ve unutmak için de hiçbir fırsatı kaçırmayan; oyuncunun kimini alkışlayan kimini de yuhalayan, maç bitince de zıbarıp yatan seyircinin yuhaları, sevincini ifade ettiğini zar zor anladığımız hırıltılı ağzı köpüklü bağırışları sadece, SOĞUKKANLILIĞINIZI bozmaması gereken tiksindirici malzemedir. Oyuncu tek tek buna değer vermez ve tiksinir ama, netsin neylesin bu oyun onun malzemeliğinde oynanmak zorunda. Tuttuğunuz tarafın aktif oyuncusu olarak sahadaysanız, mevzilendiğiniz bir cepheniz varsa, ancak o zaman faaliyetin doğrusundan ve yanlışından bahsedilebilir. Sahip olunan iktidar imkanları, yönlendirme ve susturma şeklinde sonuna kadar kullanılarak rızaların çalındığı bir seçimin neticesi, İktidarı fethetme niyetli fethedilmiş fatihleri moral olarak etkileyemez. Sadece getirdiği, götürdüğü ve bundan sonrası için değerlendirme mevzuudur. Enerjinizi seyirciye harcamayın; sizin değerlendirmeniz gereken, stratejiye bağlı bir anlayışla taktik olarak lif lif, unsur unsur çözmeniz icab eden ŞARTLAR ve diğer OYUNCULARDIR. Kendisini size çözüm olarak sunan MESELELER VE İHTİYAÇLAR ancak böyle tesbit edilebilir. Yeni ittifaklar böyle tesis edilirken, eskiler de aynı şekilde gözden geçirilir. Değişmeyen gündem maddemiz olan “İÇ OLUŞ” süreci yol kenarına oturmuş çekirdek çıtlayan seyircinin, sizi kızdırmak için çıkardığı kuru gürültüye feda edilmesin. Bazı yetkili ağızların ara ara ağızlarından kaçırdığı “otorite boşluğu yok, iktidar boşluğu yok,” ifadelerine dikkatini ver. Bir boşluk var ki “yok” deme ihtiyacı hissediyorlar. O boşluğu tespit edip doldurmak “yapılması gerekenin” ta kendisi. Hangi söylemle seçim kazanıldı ona dikkat et. Hissiyata tercüman olmasaydı toplumda karşılığı olmazdı. Bütünleşme, millilik,bağımsızlık, vatan severlik ve hepsinin temelinde din.. Kaos ve kriz korkusuyla mevcut iktidarın arkasında durma psikolojisini ise zaten biliyorsun. Onlar yalanla iş görebilir ama, söylem doğru. İşte boşluk buralarda aranmalı. Bu söylemin gereği yapılarak, göz önünde bu söyleme uygun yapı teşekkül ettirilmeli. Bunu ya yaparsın veya oyun dışı kalırsın. Neticesi belli olan bir seçimden dolayı seyirci kazanana sevinmiyor, buraya dikkat et, o senin delirmene seviniyor. Yoksa yarın herşeyi unutacak yine başlayacak ah Irak, vah Suriye, uf Afganistan, vay Filistin, aman Türkistan demeye.. Bu ahlara vahlara sebep olanı unutmuş, hatta onu desteklemiş olarak. Ortaya çıkan ve çıkacak olan vicdan azabını bastırmak için seni delirtmeye hatta, mümkünse kendisi gibi yapmaya çalışıyor. Oyuncuyken seyirci seviyesine ve ahmaklığına düşmek yok! Gevezeliğe pirim vermek yok! Biz avcıyız; Zihni dağıtmak, dağıtacak ahmağa pirim vermek yok, kaç ondan. Dikkati, kontrolü elden bırakmak yok. El yürekte, göz hedefte. “El verir ki Allah OL desin!” Sakin olmak hamle sahibi olmanın özelliklerindendir. Kaynak: 

ÖLÜM ODASI -B YEDİ- (281) SALİH MİRZABEYOĞLU

ELİMDE MÜHÜR (SIRTIMDA İSTİKBÂL) LEVHA: 21 Nisan 1986… NESİBE Zeyn-Âb Hanım, bana “Yaz… 21 defa… Hem şehîd mi ne olursun!” diyor… Bunu söylerken uzattığı bir boşanma kâğıdı… Sonra Sabriye Hanım’a dönüyor!.. * Süryanice, KTİBTO-Yazı: 838: ETEQTEL Süryanice, “Şehîd”… SEFER-Yolculuk. Muharebe. Harb. Harbe hazır bulunma hâli. Def’a. Kerre: 340: RAKM-Yazmak. Mühür yapmak… HATM-İ HACEGÂN-Hacegan Mührü: 1721= 722: ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU… Hacegân silsilesi’nin 21. büyüğü: DERVİŞ MUHAMMED… Süryanice, ETEQTEL “Derviş Muhammed” -Şehîd Derviş Muhammed: 1450= 451: SALİH Mirzabeyoğlu… AYDO TAVFO QUDUQLOS SOHDO?-Süryanice, “Kim seferî şehîd’?”. (Şehîd, “Şâhid”in mübalâğalısı… Aydo-Kim: 21: Qonunoit-Süryanice, “Adlî”… Süryanice, Aydo-Ne?: 21: Avdi-Süryanice, “İmân etmek”… Süryanice, Cazi-Tahammül: 21: Avdî-Süryanice, “Şükretmek”… Kıpçak dilinde, Vida-Veda. Ayrılık. “Allah’a ısmarladık. Nurbat. Tekâmül”: 21: Dahbo-Süryanice, “Altun”… 1986 senesinden 20 sene evvel: 1966: Üstadım’ın İlk Konferansı’nı dinlediğim sene… Rüyâ’da gelen mânâ: Üstadım, hapiste iken “Velilerin hayat hikâyesi”ne benzer 10 ciltlik bir eser plânlamış. Hapis’ten çıkınca 1. ciltte kalmış. Bu kitab’ın ismi, “20 Sene Beraber”; okurken, okuyor muyum, ben mi yazıyorum anlamıyorum… 21. sene; talâk… Talâk: Boşanma. Terk. Atın sıçrayıp kalkması. Tarik, yol. Mesafe, gitmek. İcâd. Köprü. Kemer… Süryanice, Cbodo-Fiil. Hareket. Seferî. Aksiyon: 21: Cido-Süryanice’de, Bayram): 720: HİLAFET-Nasbetmekle değil, vehbî. (Şâhid’ten, Yevmiye: “Hiç kimseye hiçbir şey borçlu değilsin!”… Şatranc-ı Urefa’nın da bir karesi olan, altında “sohbette iz süren” mânâsında Sohbet-i Seg, üstündeki karede Safa bulunan, İstiğna karesi: İhtiyacın ve karşılığının Allah’tan geldiğini bilen, izzet ve celâli, azamet ve tekebbürü bu hâlden olan)… 21. URFO ETEQTEL-21. Seferî Şehîd. (Cedîd-Yeni. “Yenileyici”: 21: Düve-Sığır yavrusu… Sevr-Sığır. Boğa. Boğa Burcu: 706: Fikir Kahramanı… Sefere-Yazıcılar. “Nesre. Arş altı Kürsî mertebesi”: 345: Müfekkire-Düşünme gücü ve kuvveti… İmâm-ı Rabbanî-“Mehdî’yi Hamil Tıla-i On Farisî’nin ilki”: 345: Alemdar… Hamil-Sahib, hamle eden, yüklenen: 78: Hakîm-Herşeyi yerli yerince eden. On “Farisî-Süvari”nin onuncusu… İbda’-İcâd. Benzersiz oluş: 78: Hikemî-Hikmet ve düşünceye dair): 1151: MEHDÎ MUHAMMED… Arabça, UKTUB IHDA VE IŞRİNE MERRA VE TUSİRU ŞEHİDEN EV ŞEYEN KEHÂZA-21 sefer yaz, şehid mi ne olursun!”: 3100: KAF harfinin ebcedi; bu harf, Allah’ın “Muhit-Etrafıyla kuşatan” ismi, Arş mertebesi ve Kamer menzillerinden “Zira’-Tohum eken”e işaret eder… MİAT-Yüz sayıları: 1441: TAHATTÜM-Allah’ın ariflerin kalbine vurduğu mühür… MÜKAŞİF-Keşifte bulunan: 441: KISAKÜREK. * NESİBE ZEYN-ÂB. (Nesib-Asil kadının vasfı. Kasidenin aşıkane mukaddimesi: 122: Syomo-Şehîd… Ahil-Erkeği olmayan kadın. Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah. “Vehbi. Müennes. İşiten. Hisseden”: 106: Hablullah-Allah’ın ipi… Süryanice, Tibeloyo Hudo Ftusis-Dünya Çapında Bir Hâdise. “Takdim yazımın alt başlığı”: 106: Azul Pijama-Portekizce, “Mavi gecelik”… Mavi, “Kelime-i Tevhid”in nuruna işaret eder… Kah-Sultan: 106: Ambuno-Süryanice, “Kürsî”… Zeyn âb-Hoş su, saf ve temiz su, mavî. “Arvasî ile aynı ebcedte, ezrak”: 71: Küna-Kuşatan, çit.. Süryanice, Som-Arzetmek: 2106: Traqlino Foturuto-“Ölüm Odası”… Ahillâ-En sadık dostlar: 633: İstişfa-Madeni eritip hâlisini almak): 1197: MENKABE-Büyük kişilerin hayat hikâyesi. Velilerin menkıbelerini anlatan kitab. (Alt başlığı “Altun Silsile” olan “Başbuğ Velilerden 33” isimli Üstadım’ın eseri… Hatm-ı Hacegan-Hacegan mührü: 1721= 722: Abdülhakîm Koltuğu)… Süryanice, B’GAV KUSOYO-İçinde gizli: 197: KITTAY-Karaçay Malkar Lûgatı’nda, “Horoz”. (Ebu Süleyman: Hâlid bin Velid ve oğlu Süleyman’ın, “Kabadayı” anlamında bir namı… Karaçay Malkar Lûgatı’nda, Sır-Ünvan, namus, haysiyet: 270: Sır-Aynı Lûgat’ta, “Soy, nesil”… Sır-Aynı Lûgat’ta, “Kuşatmak”: 270: Sır-Aynı Lûgat’ta, “Seyrek dikmek”. Terzi, hayat, davet, yılan… Levha: 16 Aralık 1985… Zeyn-âb’ın söylediğine göre, Tekel’de bir kitab hazırlanıy ormuş… Mevzu, Tekel’deki kabadayılar… Kitabı hazırlayanı tanımıyorum… Ve yine Zeyn-âb’ın naklettiğine göre Tekel’de ilk kabadayı imişim ve Tekel’e kabadayılığı getiren benmişim… Kitaba göre… Tek-el: 451: Salih Mirzabeyoğlu. “Ebu Süleyman”… Kıpçak Lûgatı’nda, Tan-Mucize. “Oniki sığır yavrusundan biri mucize beyanıdır!”: 451: Tahtim-Mühürleme. Tamamlama… Derviş Muhammed Ebu Süleyman: 812: Şah-ı Nakşibend-Altun silsilenin 16. büyüğü… Büyük ebcedle, Derviş Muhammedî 442 mührü: 1296: Kiyan-ı Hora-Kızıl ağaç yıldızı. “Mirruh”… Kiyan: Yıldız. Tabiat. Kefil olma… Kızıl renk: Merih yıldızı ile alâkalı ve tuğra ismi Allah olan Zât’ın, isminin nuruna işaret eder, bu bakımdan da “Celâliyye” diye anılır… Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, Kiyan-ı Hora makamına, “Hükümdarlık Makamı” der ve bildik soydan Hükümdarlığın onun “fer’i-dalı” olduğunu belirtir… Levha: 31 Temmuz 1992… Sevilay Şadoğlu Hanım, “Salih Mirzabeyoğlu Hükümdardır!” diye bir yazı okuyor… Yazının altında da, yazanın sahibinin imzası: Necib Fazıl)… SANVAN-Kaftan: 1196= 197: MANZUR-Gıpta edilen. Bakılan, beğenilen. * TALAK-NAME-Boşanma kâgıdı. Padişah fermanı: 236: NASUS-Nasslar… ERİKE-Taht. Koltuk: 236: KAMUS-Arslan. Esed. (Kamus: Derya, deniz. Denizin ortası, derin yeri. Büyük Lügat kitabı… Lûgat-ı Arabî: Tâbir Lûgatı… Lûgat-ı Salihun’u hatırla!)… MUKMENE-Lâyık ve münasib olacak yer: 235: KERYE-Tam olmak, tamam olmak. (Karya: Eski devirlerde Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı)… Abdülhakîm Koltuğu’nun yan mermerlerinin birinde yazılı olan şehir, ESKİŞEHİR: 596: FRİŞO-Süryanice, “Hür. Boşanmış”… Diğer yandaki mermerde, BURSA: 4299: DERVİŞ Muhammed. “En büyük ebcedle”… ESKİŞEHİR + BURSA: 4895: TAHFİTO-Süryanice, “Yüz sayıları”. (Miat-Yüz sayıları: 441: Tahattüm-Allah’ın ariflerin kalbine vurduğu mühür… Necib Fazıl Kısakürek: 1441: Salih Mirzabeyoğlu)… FÜTÜHAT-Fetihler. Zaferler. (Boşluk: Fetih… Bomboş Devir: Fetih Devri): 895: ZAMİME-Ek, ilâve. Arttırma, katma, ekleme. (Cedîd-Yeni, yenilik: 2021: Rahman Sûresi’nin 20. âyeti)… MÜNHARİT-Bir yola sülûk eden: 1899: MÜSTEKŞİF-Keşfetmeye çalışan… FEVZÎ-Bolluk ve berekete âit: 1900: TAYOYO NOQLORO KUSTO-Süryanice, “Kaptan Kusto Müslüman”… Süryanice, KTOBO D’DULOLO-Talâknâme: 600: TAKANNÜN-Kanunlaşma. Değişmez hâlde, kat’i olarak belirme… KAŞR-Bir şeyin kabuğunu soyma. “Tecrid”: 600: TAAKKUL-Hatırlama. Akıl erdirme. Hatıra getirme… HIZIR-Kur’ân’da bahsi geçen ve Peygamber mi değil mi diye tartışılan, “âb-ı hayat” suyunu bulup içtiği için ölümsüz olduğuna inanılan ve darda olanların imdadına yetişen Hızır Aleyhisselâm’ın isminin mânâsı, “Yeşil olan”dır. (Hudara: Yeşil. Mavi. Allah için, Allah aşkına): 600: MÜREFREF-Yeşil elbise. Sürü sürü, dal dal. Dalları sallanan lâtif ağaç. Şecere. İnce, nazik kumaştan elbise. (Sin harfi-Allah’ın “Muhyî-Hayatı ihya eden” ismine, Su mertebesine işaret eder: 60: Yubolo-Süryanice, “Silsile”… Bolu Dağı: 1059: Mehdî… Levha: “…” Mayıs 2006… Birinin önünde “Münşeat-Önsöz, Bayramlık” isimli kitab var, ona bakıyor. Sonra kitabı kapatıp, “Salih Mirzabeyoğlu’na Bolu Dağı Kaftanı giydirildi!” diyor. – Neslihan Erdiş… Yeşil renk: Allah’ın “Hayy” isminin nuruna işaret eder. Yengeç Burcu yıldızı Ay’la ilgilidir; vücutta tesir yeri kalb ve kemer bölgesi-karın, simya’da Deberan safhası) * RÜYA’nın görüldüğü tarih: 21 Nisan… BOĞA BURCU: 21 Nisan, 20 Mayıs arası… Öncesinde KOÇ Burcu, sonrasında YENGEÇ Burcu var… 9 Mayıs 1950 doğum tarihim: 22 Receb 1369… Arabî Aylar’ın 33 senede bir devrederek aynı aya gelmesi hasebiyle, ikinci devir: 1369 + 66= 1435 Hicri. (Yıl olarak, Cezaevi’nden tahliyem)… Receb: Azametli, heybetli. CeIâlî. Mübarek üç aylardan birincisi, Arabî aylardan yedincisi… RECEBÎ Salih Mirzabeyoğlu: 666: ITKNÂME-Azad vesikası. Tecelli. (20 yılın sonrası da Takdim yazımda)… SEVRET-Hükümdarın şiddet veya kudreti. Sistemlilik. Tezlik. Çabuk seziş. Hiddet, öfke. Hücum: 666: ÜSTÜRE-Ustura. Mu’sa. (Musa: Müz. Derin fikir. Suretler)… TENVİR-Bir şey hakkında bilgi verme. Aydınlatma: 666: TESEVVÜR-Yüksekten aşağı inmek. (Yevmiye: “…” fikre de kıymamak lâzım, bende en dikkat edeceğin şey bu: Ben indim, biraz fazlaca indim!)… SAHV-Ateş ve ocaktan kül çıkarma. (Sahve: Ayılma, ayıklık, aklı başında olma. Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine dönmek… Sahve: En yüksek dağ. Su menbaı. Atın Sırtı, murad-ı mühür): 666: ZAMURUTO-Süryanice, “Gri”. (Gri renk, renkler içinde, “renksizlik” olarak vasıflandırılır, “abranî-gözyaşı döken” de denir… Gri renk, Müşteri yıldızı ve Allah’ın “Kahhar” ismine işarettir… Müşteri yıldızı, Yay ve Balık Burçları’nda bulunur) * TALAK: Atın sıçraması ve kalkması… Süryanice, 21 ZBATO QAYTO-21 defa yaz mevsimi. “Yaz”: 1838: 21 İSTİKBAL MÜHRÜ. (Ön tarafımız, görebildiğimiz; her ân mazi olan hâl… Arka tarafımız, sırtımız, göremediğimiz; istikbâl… Hani Nasreddin Hoca’nın eşeğe ters binişindeki hikmet… Bazı Doğu dillerinde de, hem kelime, hem de konuşmada, işaretle “istikbâl” mânâsına arka taraf işaret edilir… Bizde, “arkadan gelecek” denirken, “sonra” mânâsının içinde, oraya nazaran gelecek olanın “istikbâl” olduğu da var… Yirmibir: Derviş Muhammed… Mirzabeyoğlu: 1302: Derviş Muhammed. “Noktasız harfler”… Allah Sevgilisi’nin sırtında, iki kürek kemiği arasında ve sağ omuza daha yakın, kırmızımtırak, güvercin yumurtası büyüklüğünde bir ben-mühür vardı… Ve kullandığı mühür… Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah bin Ömer Hazretleri: “Allah Resûlü’nün gümüşten bir mührü vardı. Ömürleri boyunca mübarek ellerinde kaldı. Sonra Hazret-i Ebu Bekr’e, daha sonra Ömer’in eline geçti. En sonra Hazret-i Osman elinden ERİS isimli bir kuyuya düşürdü!”… ŞUKUR-Çukur. Kuyu. “Hakikat”: 612: Derviş Muhammed… Eris: Akıllı. Zeki. Uyanık. “Eriş”… Eras: Başı büyük kişi. “Ustadım’ın Bahriye Mektebi’ndeki lâkabı, Koca kafa”… Eres: Çiftçi olma… Ers: Ekmek… Ers: Gözyaşı. Abranî. Gri renk. “Bütün renkleri içinde barındıran”… Süryanice, Yubolo-Gelecek kuşak: 1060: Büyük Doğu)… 21 ZAHNO SUHLUFA QAYTOYO-Süryanice, “21 defa yaz mevsimi”. (Zahno Suhlufo Qaytoya-Yaz mevsimi seferi: 705: Hâbnâme-Rüyâ Kitabı. “Alt başlığı Ufuk ile Hafiye olan, 17 Ağustos’da başlayıp, 16 Ağustos’da biten Tilki Günlüğü”… Ahlat-ı Erbaa’da, Yaz mevsimi: Mizaç, hafakanlı. Unsur, ateş. Renk, sarı. Nitelik, sıcakkanlı. Yaş, gençlik. Rüzgâr-rih, Doğu. Burçlar, “Yengeç, Aslan, Başak”. Vücutta, belden üstü): 7726: DERVİŞ MUHAMMED SEMERKANDİ-442 mührü. “En büyük ebcedle”… ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU. “Eris Kuyusu”: 1732: MEHDÎ Salih İzzet Erdiş… 21 ZBATO SUHLUFA QAYTOYO-Süryanice, “21 defa yaz mevsimi”: 1050: ALOHO-Süryanice, “Rab”. (Da’va Cetveli’nde Rab, Re harfi ile gösterilir ve sayı değeri 202’dir… Re harfi, Allah’ın Musavvir ismi, 5. Sema mertebesi, Kamer menzillerinden Gafr’a işaret eder)… Süryanice, MADQE-Havanda dövmek. İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ezildiği, tahta, maden ve taştan yapılan çukurca kab. (Havan-Aslan: 657: Tenaver-Etine dolgun… Yevmiye: “Efendi Hazretleri, biraz -torunu- Taha’ya benzer; etine dolgunca!”… Mütevari-Gizli. Saklı. Bir şeyin arkasına veya altına çekilerek saklanan. “Arka: Sırt. İstikbâl. Takdim yazımın alt başlığı . Alt: Taht. Derinlik. Takdim yazımın alt başlığı”: 657: Terezzün-Vakar gösterme. Haysiyet): 51: QLODO-Burun halkası. “Her delik nesne. Mahzum”. (Mahzumoğulları: Hâlid bin Velid’in mensub olduğu Kureyş kabilesi)… Kıpçak Lûgatı’nda, MEY-Beyin. (Beyin: 62: Mehdî): 1051: CULBONO B’FUTUSİS ŞUHODO-Süryanice, “İfrat hâlde tecrid”. (Üstadım’ın Dostu, Muhîb Işıklar: İslâm, kılı kırk değil, kırk bin yarmanın rejimidir. Düşünün ne zor Allah’a karşı hâlimiz!) SARAHAT – BEDAHET Süryanice, KTİBTO-Yazı: 838: ETEQTEL Süryanice, “Şehîd”… 21 Kere Yaz… 21 ŞEHÎD: 21 x 319= 6699: SARAHAT-Sarih olmak, zâhir olmak. Kaymağı alınmış süt. (Sarih-Açık, belirli, aşikâr. Saf ve hâlis olan: 308: Arvasî… Zalim-Kaymağı alınmadan içilen süt: 980: Teşri’-Yolu açık ve vazıh kılmak. Şeriate isnad ve nisbet etmek. Kanun vaz’ ve tenfiz eylemek… Dikkat: Hadîsler, Kur’ân’a nisbetle neyin ne olduğunu gösterdiği için, bize daha kıymetlidir. Evliya kelâmı da, onların hakikatlerine isnad ve nisbet olunmakla, sarahat bakımından daha da kıymetli. Sütün kaymağı kıymetli olmakla, aslında sütün kıymetini göstermekte; ve Kur’ân’ın “Vazıh bir beyan” oluşu da, derinleştikçe vazıhlığına şâhid olana… Felâh, “dindeki gizliliklerin açık edilmesi” mânâsına gelir… Şah-ı Nakşibend Hazretleri: “Şer’i, istidlâlî ve nazarî ilimlerden murad, dindeki gizliliklerin açık edilmesidir. İcmâl yollu olan marifeti tafsile getirmek ve nazariyattan zaruriyata çıkarmak; bâtın yolundan murad da o!”… Yine veli sözü: “İlim dilden dile gelir, ilhâm ise gaibten kalbe; yâni ilmin sahibi Allah’tan!”… İmâm-ı Rabbanî Hazretleri: “Tasavvuf ehlinin yüksek ölçülerinden biri olarak âlimler, İslâm akidelerinin en basit bir meselesi üstünde bile akıl cebhesine karşı tereddüt ve şübheden büsbütün kurtulamazlar. Zira o meseleler nebilik feyz ve nurundan alınmıştır. Peygamberlik tavrı ise aklın ötesindedir. Zâhirî beş hassenin akıl işinde tesiri olmadığı, yâni aklın gördükleri zâhirî idrak âletleriyle anlaşılamadığı gibi, Şeriat ölçülerinin mahiyetleri ve üstünlükleri de akılla kavranamaz. İlim akla bağlıdır, bu yüzden kâfi gelmiyor… Allah Resûlü’nün Hak’tan getirdiği ve bildirdiği şeylerin hepsi, bütün hâlinde bir bedahet teşkil eder; İDRAK KUVVETİ’nin manevi marazlardan ve kötü illetlerden uzak olduğu nisbette de bedahete yaklaşılır!”… Sarahat’e, metanete!)… SARİH-Kurtaran, meded veren, imdad eden. Kendisinden meded beklenen. Meded isteyen: 900: ZI harfi, Allah’ın AZÎZ ismi, Madenler mertebesi ve Kamer menzillerinden “Kurban kesen, boğazlayan”a işaret eder; akreb’e, yakınlığa. (İnsan, bedeniyle hayvan cümlesinden; izzeti, “gözü, kulağı ve kalbi” ile “Mutlak Fikrin Gerekliligi”ni idrak ve iradî davranışı yönünden… Bunun aksi, fıtratı üzere yaşayan hayvandan “bile” aşağıda olmak; mahlukun efendiliğinden, hayvanın aşağısına… Bu hüküm, Kur’ân’da sabit… Hadîs: İnsanlar, altun ve gümüş gibi MADENLERDİR. Cahiliye döneminde hayırlılarınız, İslâm devrinde Müslüman olduktan sonra Fakih olurlarsa, en hayırlılarınızdır… Maadin-Madenler: 3166: Rahman Sûresi 19-20. âyetler. “Meâl: Allah iki denizi salmış birbirlerine kavuşuyorlar / Aralarında birleşmelerine engel bir perde var”… Bir şeyin diğerine sirayet ve nüfuzu, sirayet eden şeyin sirayet edilenle perdelenmesidir… Süryanice, Metalun-Madenler: 3525= 528: Seyyid Taha Cizro + Seyyid Fehim Arvasî + Seyyid Abdülhakîm Arvasî + Necib Fazıl Kısakürek + Sali Mirzabeyoğlu)… Süryanice, TAYOYO MALOHO KUSTO-Müslüman Kaptan Kusto: 699: HUDOSO MCALYO FULUTİYA-Süryanice, “Bomboş Devir”. (Boşluk, “Fetih” demek; SALİH Aleyhisselâm’da tecelli eden “Fütuhî” hikmeti hatırla!)… HE Harfi; Allah’ın “Bais-Elçi gönderen” ismi, Levh-i Mahfuz mertebesi, Kamer menzillerinden “Butayn-Batin”e işaret eder; Batınlık, Kalıb-Beden, Kalıb’ın aynına. En büyük ebcedi, “Sarahat”le bir: 705: HAMSE-Beş. Penç. Bir elin parmakları ve sayısı. (1987’de yaptığım, serçe ve yüzük parmağı görünmeyen “Yürüyen El” resmim; Orta parmak, şehadet parmağı ve başparmak… Vusta + Şehadet +Mehd. “Üç parmak”: 1199: Ebu Süleyman-“Horoz”… He harfi, “Allah” lafzının sonundaki “Hu-Hüviyet” ve zikirde nefes harfi!) ŞİİR İDRAKI (AKLI EKSİLTMEK) TAHAFFÜF-Hafiflik. Hafiflemek. “Aklı eksiltmek”: 1160: ASA-Yol gösteren. Ayıran. Furkan… İngilizce, BLUE PYJAMAS-Mavi gecelik. “Kelime-i Tevhid Nuru”. (Kara-Sırt. Arka. İstikbâl. Gece. Siyah: 302: Mirzabeyoğlu… Siyah, Zühal yıldızı ile alâkalıdır. “Bu yıldız, Oğlak-Cedî Burcu’nda görünür, simya’da Mayalandırma safhası”; ve, Allah’ın “Kayyum-Herşey O’nunla kaim” ismine işaret eder, ululuk rengidir): 160: FİSİ-Süryanice, “Ruhî”… SUFH-Akıl ve ilmin zayıf olması. (Sufh: 154: Mehdî Muhammed): 740: MUTEFEKKİR… Arabça, KERAMET-ÜL KİTABİ HATMÜHÜ-Hadîs. “Mektubun ikramı mühürlenmesidir. (Eskiden, biten mektubun altına, “tamam, bitti” mânâsına, Mim harfi koyarlardı… Mim harfinin ebcedi, Receb ayında kendilerinde çeşitli tecelliler ve zuhuratlar görülen Recebiyyun taifesinin sayısı ile aynı: 40… Mim harfinin Süryanice’de üstüne nokta koyulunca, ebcedi: 400: Taht-Alt. Kürsî. “Abdülhakîm Koltuğu”… Dedi ki: “Yazının sana dönük yüzünü okuyorsun ama, marifet sana dönük tarafını değil, arkasını okumakta!”… İçyüzünü… Hatm: Son. Mühür… Allah’a şükürler olsun, Takdim yazımın ön yüzünü sarahatle okuduğumun hediyesi mühür, arka yüzünü de aynı sarahatle okuduğumun delili olarak geldi: Derviş Muhammed-442): 2160: FİSİ-İbranice, “Ruhî”. * İMAM-I RABBANİ Hazretleri: “Bedahete yaklaştıkça, fikir ve delil kıymetten düşer, Iüzumsuzlaşır. İdrak kuvvetinde fikir, nazar, delil ve isbat, ancak illetin vücudu ve marazın tezahürü zamanında olabilir!”… İmâm-ı Şâfi Hazretleri: İmân tam olduğu zaman isbat yoktur!”… “Bedahet-Apaçık” bilgi bahsine tatbik ediniz… İmânı tam olan ve bedahet olarak gören; bu onun kendine… Fikir ve delil ileri süren ve bunu beyan eden, kendi hallettiği bir marazın tâbirini duyurmakla, hem iddia sahibidir, hem de “hakikatin hakikati kimde?” davasına muhatabtır. Onun muhatabı da, hem ortaya çıkıp, hem de “Benim imânım tam!” diyerek abuk sabuk konuşan ve doğru dürüst fikir serdedemeyen değildir; zaten onun dilini tutmayıp konuşması, kendi kendine çelişki hâlindedir… Hem imânı tam, -yarım imân olmaz, bu ayrı mesele-, hem de Kâmil insan sıfatıyla konuşan ise, kendi marazını gösteriyor değil, karşısındaki muhatabın marazını gideriyor olmakla, İmâm-ı Rabbanî Hazretleri ve Şâfi Hazretleri’nin sözleriyle çelişki hâlinde değildir; nitekim onların sözleri de, birilerinin marazlarını giderici… Mesele, İnsan ve Toplum meselelerinin halli hâlinde bir davaya dönünce, bu, “işi ehline verin!” davasına kadar döner ve o işin Kâmili’ni ister… Aklı eksiltmek bahsinde de şuna dikkat: Mesele “akıl yürütmeyi bırak!” demeye gelmez. Nasıl ki cebindeki para altuna tahvil oluyor, bunun gibi aklın ruhîliğe tahvili, sarih görüş ve bedahet hâlinde görmenin, onun yerini almasına dairdir… Meselâ İmam-ı Gazalî Hazretleri, kendi marazının hallinden sonra, artık bırakılmasını söyler… Burada iki hikmet doğuyor: Birincisi, meselâ mesele bitki, “bu da bitki, bu da bitki” diye, bitkiyi öğrenme ve tanıtmaya kalkmak saçmalığı. Nakarat hâlinde sürer gider. “Bu da bitki mi?”; bu ayrı bir meseledir. İkincisi, kendi marazının hallinden sonra, bunun beyanında ilgili yakışanların serdedilmesi, lüzumsuz değildir. Bulunduğun Sarahat ve bedahetten başkasının marazına tedavi için iniş de bu cümledendir; kendi için değil, senin için iniyor… İslâm’da gaye, duran bir şey değil, sürekli yenilenen, yenilenmeyi isteyen; rayına oturmuş trenin sürekli hareketi, onun raya oturtulmuş olmasıyla bitmiyor, o gayenin gayesi, gidiş içindi… * “HİÇ öyle şey olur mu?” kabilinden tehdit ve korku vermek üzere düşmanlara hitab eden ve Müslümanlara cesaret aşılayan NAHL Sûresi’nin 45, 46, 47. Ayetleri’nin meâli: Kötü işleri hile olarak kurmuş olan o kimseler, Allah’ın kendilerini yere batırmasından veya hiç fark etmedikleri bir yerden azab gelmesinden korkmaz mı oldular? / Veya dönüp durmalarında onları yakalayıvermesinden. Ki onlar asla kaçabilen kimseler değildirler / Yahud’da “tehavvüf” üzere onları yakalamasından. Gerçekten sizin Rabbiniz elbette Rauf’dur. Rahim’dir. * HAZRET-İ Ömer, Nahl Sûresi’nin sözkonusu âyetlerinin tefsirini yaparken, “tahavvüf-peyderpey korku vermek” kelimesinin -ki bir tehdit oluşuyor-, farklı bir mânâsı olduğunu, bunu bilip bilmediklerini oradaki Sahabîlere soruyor: “Siz buna nasıl bir mânâ veriyorsunuz?”… Kelimenin “havf” kökünden geldiğini ve “peyderpey korkutmak” demek olduğunu söylüyorlar… “Başka bir mânâ veren yok mu?” sorusuna, Hüzeyl Kabilesi’nden yaşlı bir ihtiyar, “Ey Ömer! Biz bunu, tenakkus-eksiltme mânâsında kullanırız; yani peyderpey eksiltmek!”… Hazret-i Ömer, “şâhidin var mı?” deyince de, “Şâirimiz Ebu Kebir El-Huzelî’nin bir beyitidir!”… Devesini anlatan o beyit: “Uzun yolculuklar devenin hörgücünü noksanIaştırdı / Aynen törpünün ok ağacını yiyip bitirdiği gibi!”… (Elma: Bir meyve. Kertmelik… Elma: Çok koyu gölge. “Asılla var olan, asla bağlılık”… Elmaî: Zekâvetli. Çok zeki. İdrak derecesi çok yüksek… Zekâ, ruh keyfiyetinden bir şubedir… Hazret-i Ebubekir: İdrakin aczini idrak bir ilimdir!)… Hazret-i Ömer, Ebu Kebir El-Huzeli’nin beytini okumasından sonra ona: “Size DİVANINIZI tavsiye ederim; çünkü o şiirlerde, dilinizin incelikleri ve Kur’an’ın mânâları vardır!.. Şiir idrakı: Fakih, anlayış sahibi… Hadîs: Allah Sevgilisi’ne bir topluluk gelir ve “Fakîh kimdir?” diye sorar. “Fakîh AlIah’tan en çok korkanınızdır!” buyurulur… Hazret-i Ali: “Din, edeb demektir; edeb de hadlere riayet!”… Müslümanlar’ın Allah’tan korkusu, Allah ve Resûlü’nün ölçülerine ve bunlardan neşet eden ölçülendirmelerine, yâni hadlere riayet ve haddini bilme ile ilgilidir; Fakih bu!.. Kaynak: Baran Dergisi

CARLOS’TAN ALİ OSMAN ZOR VE ADIMLAR’A TEBRİK MESAJI

Gönüldaş Carlos (Ilich Ramirez Sanchez-Salim Muhammed) ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı Ali Osman Zor’a Kurban Bayramı tebriği gönderdi. Başta Tabiî Düşman İsrail’in karşısında Filistin olmak üzere, İslâm’ın devrimci karakterini dünyanın her yerinde açtığı cepheler ve sergilediği eylemlerle ortaya koyan Mücahid Carlos, döneminden başlayarak “bütün devrimci hareketlere ilham kaynağı” olmuş ve bu sebeble Barbar Batı saldırganları tarafından onyıllarca ele geçirilmeye çalışılmıştı. En son, işbirlikçi bazı Sudanlı ajanların yardımıyla, başta CIA, MOSSAD ve Fransız DGSE olmak üzere Batılı istihbarat örgütlerinin ortak operasyonuyla 1994 yılında Sudan’da yakalanarak, gayrımeşrû bir şekilde Fransa’ya getirildi. Carlos, bu saldırının yıldönümü olan 15 Ağustos 2015 tarihinde çektirdiği ve üzerine, devrimci iradesini gösteren bir latifeyle “21 yıllık zorunlu tatil!” yazdığı fotoğraf eşliğinde dergimize gönderdiği tebrik mesajı şöyle: Ilich RAMÍREZ SÁNCHEZ Poissy, 23/IX/2015 Sevgili gönüldaş Ali Osman Zor, sizin ve Adımlar’daki bütün meslektaşlarınızın 1436 yılının mübarek Kurban Bayramını en derin devrimci selâmlarımla tebrik ediyorum. Carlos

VİDEO: MİRZABEYOĞLU VE İBDA… ANDREW HAMMOND İLE GÖRÜŞME -3. BÖLÜM

Oxford Üniversitesi’nden araştırmacı-gazeteci Andrew Hammond, hazırladığı “Türkiye ve Mısır’daki İslâmî Hareketler” konulu doktora tezi kapsamında, İBDA fikriyatı ve Salih Mirzabeyoğlu ile ilgili mütalaalarda bulunmak üzere dergimizin Fatih bürosuna ziyarette bulunmuştu. Adımlar Fikir Kültür Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor veplatformumuzun sözcüsü Sayın Cem Türkbiner ile tarihteki ve günümüzdeki İslâmî hareketlerin de bütün yönleriyle masaya yatırıldığı geniş kapsamlı sohbetin görüntülü kaydının üçüncü ve son bölümünü izleyebilirsiniz. ADIMLAR Dergisi

VİDEO: MİRZABEYOĞLU VE İBDA… ANDREW HAMMOND İLE GÖRÜŞME -2. BÖLÜM

Oxford Üniversitesi’nden araştırmacı-gazeteci Andrew Hammond, hazırladığı “Türkiye ve Mısır’daki İslâmî Hareketler” konulu doktora tezi kapsamında, İBDA fikriyatı ve Salih Mirzabeyoğlu ile ilgili mütalaalarda bulunmak üzere dergimizin Fatih bürosuna ziyarette bulunmuştu. Adımlar Fikir Kültür Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor veplatformumuzun sözcüsü Sayın Cem Türkbiner ile tarihteki ve günümüzdeki İslâmî hareketlerin de bütün yönleriyle masaya yatırıldığı geniş kapsamlı sohbetin görüntülü kaydının ikinci bölümünü izleyebilirsiniz. ADIMLAR Dergisi

15 MART 2015… ALİ OSMAN ZOR KONUŞUYOR

ADIMLAR Fikir, Kültür, Siyaset Platformu’na 25 Mart 2015 tarihinde düzenlenen bombalı saldırıdan hemen önce gerçekleştirilen istişare toplantısında Platformumuz Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un yaptığı açılış konuşmasını tekrar yayınlıyoruz. Geleneksel İstişâre Toplantılarımızdan, sonuncusu olan bu toplantının 4 bölüm hâlinde görüntülü kayıtlarını internette yayınlamamızdan hemen sonra büromuz bombalanmış ve gönüldaşımız Ünsal Zor şehîd olmuştur. Genel Başkanımız Ali Osman Zor’un da yaralandığı bu saldırının sebebini, bugün çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmakta olan ihanet süreci hakkındaki değerlendirmelerinde ve bu değerlendirmelerinin Anadolu insanının hissiyatıyla örtüşüp bugün meydanları doldurmasında arayabilirsiniz. ADIMLAR Platformu’nun özellikle son iki yıldır yaptığı yayınlarla ortaya koyduğu gerçeklik, bugün yaşanmakta olan gelişmelerin ihtar edicisi olduğu gibi, yarın yaşanabileceklerin de çözüm ipuçlarını vermektedir. Türk Milleti’ni on yıllardır “seyirci”liğe mahkûm edenlere karşı attığımız Adımlarımızdır saldırının sebebi. Adımlarımızın hangi potansiyelin habercisi olduğunun, Din, Vatan ve Millet düşmanlarınca bir kez daha anlaşıldığı ve yok etme kararını almalarına sebeb olan konuşmalardan biri… Ali Osman Zor konuşuyor… ADIMLAR Dergisi

MİRZABEYOĞLU VE İBDA: ANDREW HAMMOND İLE GÖRÜŞME -1. BÖLÜM

Oxford Üniversitesi’nden araştırmacı-gazeteci Andrew Hammond, hazırladığı “Türkiye ve Mısır’daki İslâmî Hareketler” konulu doktora tezi kapsamında, İBDA fikriyatı ve Salih Mirzabeyoğlu ile ilgili mütalaalarda bulunmak üzere dergimizin Fatih bürosuna ziyarette bulunmuştu. Adımlar Fikir Kültür Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor veplatformumuzun sözcüsü Sayın Cem Türkbiner ile tarihteki ve günümüzdeki İslâmî hareketlerin bütün yönleriyle masaya yatırıldığı geniş kapsamlı sohbetin görüntülü kaydının ilk bölümü. İlk bölümde, Platformumuzun sözcüsü Sayın Cem Türkbiner’in, Sayın Hammond ile gerçekleştirdiği ön görüşmenin görüntülü kaydını izleyebilirsiniz. ADIMLAR Dergisi

ANDREW HAMMOND, ALİ OSMAN ZOR VE CEM TÜRKBİNER İLE GÖRÜŞTÜ

Oxford Üniversitesi’nden araştırmacı-gazeteci Andrew Hammond, hazırladığı “Türkiye ve Mısır’daki İslâmî Hareketler” konulu doktora tezi kapsamında, İBDA fikriyatı ve Salih Mirzabeyoğlu ile ilgili mütalaalarda bulunmak üzere dergimizin Fatih bürosuna ziyarette bulundu. Adımlar Fikir Kültür Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor ve platformumuzun sözcüsü Sayın Cem Türkbiner ile tarihteki ve günümüzdeki İslâmî hareketlerin bütün yönleriyle masaya yatırıldığı geniş kapsamlı sohbette, hususiyetle İBDA hareketinin İslâmî mücadeledeki yeri, farkı ve öncü rolü ele alındı. Batı dünyasında İBDA fikriyatı ve Salih Mirzabeyoğlu’nun akademisyenler nazarında çok merak edildiğini ama yeterli araştırmaların bulunmadığını ifâde eden Hammond, yaptığı çalışmanın bu boşluğu doldurmaya dair bir adım olmasını istediğini söyledi. Yurtdışından ADIMLAR ve Sayın Ali Osman Zor’u takip ettiğini ifâde eden Hammond ile yapılan görüşmede; tarihteki İslâmî devletler, sistemleşme ve muhalefet tavrında tasavvufun önemi, selefîlik, Batı medeniyetinin içinde bulunduğu sıkıntılar, bunun sebepleri ve İBDA’nın “Yeni Dünya Düzeni” teklifi etrafında değerlendirmelerde bulunuldu. Söz konusu görüşmenin görüntülü kaydını internet sitemizden takip edebilirsiniz. ADIMLAR Dergisi