TÜRKBİNER’İN TV5’DEKİ AÇIKLAMALARININ METNİ

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Sözcüsü, Gönüldaşımız Cem TÜRKBİNER’in, 9 Eylül 2014 Salı günü konuk olduğu TV5 Televizyonu’nda “Günden Yansıyanlar” programının sunucusu Kadir Öztürk’e yaptığı açıklamalar: Kadir Öztürk: Günden Yansıyanlar’da gündemi konuşuyoruz. Elbette ki Türkiye’nin birçok gündemi var. Hem uluslararası gündem, hem de Türkiye’nin farklı gündemleri. Yalnız bizim biraz daha özel olarak tutup çektiğimiz gündemlerden bir tanesi düşünceyle ilgili. Özellikle 28 Şubat sürecinde yaşanan mağduriyetlerle ilgili hassasiyetimiz TV5 ekranlarını takip edenler tarafından biliniyor. Bu anlamda Salih İzzet Erdiş, kamuoyunun bildiği, sizin bildiğiniz adla Salih Mirzabeyoğlu ile ilgili geçtiğimiz günlerde, yaklaşık iki ay önce -49 gün önce- bir tahliye kararı çıkmıştı: “Yeniden yargılanma”… 16 yıl aradan sonra “yeniden yargılama kararı” çıkmış Salih Mirzabeyoğlu’nun kendisi de tahliye edilmişti Bolu’dan. Biz de bunlarla ilgili gelişmeleri sizlere aktarmıştık sürekli olarak. Yalnız dün kendisiyle ilgili, kendisinin de dâhil olduğu başka bir dava ile ilgili bir infaz, daha doğrusu tutuklama kararı çıktı. “İnfazın devamı” ile ilgili bir karar çıktı. Bu konuyu bu bölümde konuşacağız… Değerli bir konuğumuzla birlikte… Adımlar Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Sözcüsü Cem Türkbiner şu ânda konuğumuz… Hoş geldiniz. Cem Türkbiner: Hoş bulduk. Kadir Öztürk: Teşekkür ediyoruz. Kolaylıklar diliyoruz. Cem Türkbiner: Biz teşekkür ederiz. Kadir Öztürk: Salih İzzet Erdiş… Salih Mirzabeyoğlu dediğimiz zaman biraz daha net bir şekilde kamuoyu, izleyicilerimiz hatırlayacaktır… Dünkü kararla ilgili -hemen başlayalım- düzeltilmesi gereken bir nokta var. Kamuoyuna yansıdığı şekliyle. Bununla birlikte başlayalım… Evet buyurun. Cem Türkbiner: Evet, bugün özellikle gazetelerdeki haberde bir düzeltme yapmamız gerekiyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun iki tane davası var. Bu “yeniden yargılama”, yani tahliye edildiği, serbest bırakıldığı… Kadir Öztürk: 49 gün önce. Cem Türkbiner: 49 gün önce serbest bırakıldığı davası ana davası… Metris’te 1999 yılının sonlarındaki isyan davasının karşılığı olarak tutuklama kararı çıktı. Bu iki dava birbirinden farklı… Yani yeniden yargılama kararı verilen ana davasının bir karşılığı olarak çıkmadı bu tutuklama kararı. Onu düzeltmek istiyorum. Kadir Öztürk: Yani iki farklı dava var. Cem Türkbiner: İki farklı dava var. Kadir Öztürk: Kamuoyunda böyle bir yanlış bilgi var. Mesela hemen önümde birkaç haber var. Mesela deniyor ki, “daha önce infazın durdurulması kararı alan mahkeme, tekrar infazın devamına karar verdi.” Bu doğru değil diyorsunuz. Cem Türkbiner: Aslında şöyle; o metin doğru ama Salih Mirzabeyoğlu’nun serbest bırakıldığı davanın değil. Yani Salih Mirzabeyoğlu iki davasından da “yeniden yargılama” aldı… Şimdi aslında mevzuu gelmişken, o garabeti belirtmek istiyorum… Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi, bu “İsyan Davası”na bakıyor. Metris Cezaevi’ndeki “İsyan Davası”na bakıyor; 1999’daki. Bu mahkeme, Salih Mirzabeyoğlu ve yaklaşık 60 küsur insanın –İbdacının– oradaki isyan davasına “yeniden yargılama kararı” verdi. Yeniden yargılama kararını bir üst mahkeme olan 4. Ağır Ceza kabul etti ama onun uhdesinde olmamasına rağmen tutuklu olarak devam etmesini istedi… Şimdi, “yeniden yargılama” şu demek: Daha önce verilmiş kararda bir hata olabilir, bu dosya yeniden gözden geçirilsin… Bu da bir sürece yayılıyor tabii; üç ay, beş ay, bir sene, artık neyse… “Ama siz o sürede tutuklu kalın. Karar sizin lehinize gelişirse de, artık tazminat filan, bir şekilde…” Böyle komik, garabet bir durum söz konusu şu ân. Kadir Öztürk: Hukuken kabul edilemeyen bir şey. Avukatların yaptığı açıklamalar ortada. Cem Türkbiner: Tabiî ki! Kabul edilemeyecek bir şey. Yani, tekrar edeyim; “yeniden yargılama” demek daha evvelki yargının ötesinde yeni bulguların çıktığını, yani kararın hukukiliğinin tartışmaya açıldığı bir durumu belirtir. Şimdi böyle bir durumda tekrar tutuklama… Bu sadece Salih Mirzabeyoğlu’nu değil, 30 küsur İbdacıyı da etkileyen bir durum… Kadir Öztürk: Şu ânda tutukluluğu devam eden kişiler… Cem Türkbiner: Tutukluluğu devam eden de var, dışarıda olan da var… Şöyle ki, bu verilen ceza yaklaşık 16 aylık bir infaz süresini öngörüyor. Şimdi bu çıkan yeni kanunlarla son 12 ayı zaten “denetimli serbestlik”te geçiriyorsunuz. 4 aylık bir ceza yatarı olmasına rağmen boyundan çok büyük bir şeye sebep oluyor. Şu ân cezaevinde olan, misal olsun diye söylüyorum, Cemil Şahin gönüldaşımız var. Normalde 2 sene sonra tahliyesi gerçekleşecekken, bu ceza onaylandığı takdirde, daha evvelki cezasından infazı yandığı için 2033’e kadar cezası uzuyor. Yani 4 aylık bir ceza, size 10-15 yıl gibi bir süreyle geri dönebiliyor. Çünkü İbdacıların genelde, cezaevi yatmış olanlarının hepsi şartlı tahliye durumunda olduğu için, benzer suçtan geldiği için… 4 aylık bir ceza ama karşılığı 10 sene 15 sene gibi bir şeye gelebiliyor. Kadir Öztürk: Böyle bir durum da olabilir, diyorsunuz? Cem Türkbiner: Böyle bir durum da olabilir… Tabii bu davayı biraz açmak gerekirse; 28 Şubat zihniyetine sahip insanların cezaevindeki Müslümanlara silahlı askerlerle yaptığı bir saldırıydı. Bugün “Metris İsyanı” diye geçiyor davada ama size saldırıyorlar, duvarlara delikler açıyorlar. Oradan namluları sokup ateş ediyorlar içeriye. Meselâ bu stüdyoyu bir cezaevi düşünün; duvarlardan böyle… Siz de kendinizi savunuyorsunuz. Ondan dava açılıyor, “yangın çıkardılar” filan… Tabii bizim orada şehidimiz de var, yaralılarımız da var. Keza Bandırma Cezaevi Davası da aynı şekilde… “28 Şubat’la hesaplaşıldığı” sürekli, bu son 10 yıldır, 12 yıldır hükümetin en esaslı söylemlerinden biridir. Kadir Öztürk: Kamuoyunda böyle bir algı oluşturuluyor. Cem Türkbiner: Oluşturuluyor… Bu aslında işte o hükümetin samimiyet sınavı oluyor. Çünkü o 28 Şubat dönemine denk gelen, o havanın estiği bir dönemde oldu bu hadiseler… Kadir Öztürk: Bütün bu hukuksuzluklar o dönemde yaşandı. Ve hep de 28 Şubat dönemindeki zihniyet. Cem Türkbiner: Tabii. Kadir Öztürk: O zihniyetin kendi düşüncelerine aykırı kişileri, böylece baskı altında tutması. Bunun sonuçlarından bir tanesi Salih Mirzabeyoğlu ve arkadaşlarının davası diyelim. Cem Türkbiner: Evet… Yani Salih Mirzabeyoğlu’nun demin bahsettiğim ana davası da aynı. O dava çok konuşuldu. Burada kısaca tekrar edersek; dava dosyası, hangi hukukçu bakarsa baksın gülümseyerek karşıladığı bir mevzu… Bu davanın hukuk tekniği açısından bu kadar söyleyebiliyoruz. Lakin bu ülkede yaşadığınız zaman, hukukun işleyişine dair, bu ülke insanlarının kahir ekseriyeti hukukî işleyişe dair bir fikir ve bilgi sahibi olmak zorunda oluyor zaten. Özellikle sizin birtakım toplumsal davalarınız, buna dair ne varsa. Bunun için ülke vatandaşlarının çoğu hukukçu oluyor. Aslında “hukukçu” da değil de, adli işleyişin nasıl garabetlerle, nasıl komedilerle döndüğünü gören bir uzman olarak yetişebiliyorsunuz. Bilmiyorum, ben size bir soru sorsam: “Siz artık bir şeye hayret edebiliyor musunuz bu ülkede?” Biz artık etmiyoruz. Kadir Öztürk: Normal mi geliyor artık bu tür kararlar? Cem Türkbiner: Yani hayret mekanizmamız alınmış, yerine hukuk yerleştirilmiş insanların ülkesi burası. Bir şeye hayret edemiyoruz yani. Öyle bir durum… Kadir Öztürk: “28 Şubat’la yüzleşemiyoruz!” diyorsunuz. Bu kararlar bunu gösteriyor. Cem Türkbiner: 28 Şubat’ı nasıl anlamlandırdığınızla alâkalı bir şey bu. Bunu ülkedeki İslâmî hayat tarzına karşı bir hareket olarak görürseniz, Salih Mirzabeyoğlu ve İbdacıların davası en üst sıralarda yer alır, en üst sırada yer alır -sıralarda değil!- Çünkü bizatihi Salih Mirzabeyoğlu ve İbdacılara yapılan şey, hani onların İslâmî söylemlerinden farklı bir şey değil. Tamamen ona karşılık yapılmış bir şey. Bunun yanında bir sürü mağduriyetten bahsedilebilir; “başörtüsü” mağduriyetinden bahsedilebilir. Bir şekilde onlar ortadan kaldırılıyor… Tabii siyasette şu da var; birtakım “pişmanlıklar”ın, –birtakım “kandırılmalar”ın diyelim parantez içinde–, karşılığı amelle, işle gösterilmeli. Meselâ –bunu bir misal olarak vereyim– hükümet Ergenekon davalarında gösterdiği tutumu daha sonra değiştirdiği zaman, Ergenekon’daki tutukluları salıvererek oradaki fikir değişikliğini… Kadir Öztürk: Fiilen gösterdi. Cem Türkbiner: Fiilen göstermiş oldu. Şimdi bu da onun samimiyet sınavı; eğer gerçekten 28 Şubat’la ilgili bir sıkıntısı varsa, onunla bir hesaplaşması varsa, Salih Mirzabeyoğlu ve İbdacıların davası da fiil şeklinde gösterilmesi gereken bir durum. Yani, hukukun siyasallaşması noktasında konuşulabilecek bir mevzu değil bu. Çünkü bu zaten hayret edilecek bir şey olmadığı için… Belki dünyanın başka ülkelerinde çok büyük tartışmalara sebeb olabilir. Hani Başbakan’ın buradan bir şeye müdahil olması, oradan başkasının başka bir şeye müdahil olması… İşte komutanların gidip mahkeme ziyaret etmeleri filan, bizde tabiî şeyler kabul edildiği için onun üzerine konuşuyoruz… Bir de, bu siyasi irade, kendi aleyhine dönebilecek şekildeki hukuki hamleleri bertaraf etmiştir. İyisini kötüsünü söylemiyorum; tesbit için söylüyorum. Hakan Fidan Olayı misal olabilir. Kadir Öztürk: Kişiye özel düzenleme yapıldı. Cem Türkbiner: E benim de buradan hadiseye bakarken, siyasi iradeyi sorumlu tutmam kadar tabiî bir şey yok. Şimdi bazı yerlerde hâkim için “paralel yapının son golü” tarzında haberler yapılmıştı. Kadir Öztürk: Onunla ilgili ne söylersiniz? Cem Türkbiner: Şunu söylemek isterim, hâkimlik bir makam meselesi. Hâkim, bir adam, yani isim söylememize gerek yok. Şimdi bu adam bir görev ifa ediyor. Türk Milleti adına; zaten öyle yazar kararlarında. Bir görev ifa ediyor. Şimdi bu hâkim özel hayatında Risale-i Nur mu okuyordur, poker mi oynuyordur? Oradakini buraya yansıtması da siyasi iradenin problemidir, yürütmenin bir problemidir. Eğer öyle bir durum varsa. Hâkimin dünya görüşü, önüne gelen dosyada kararını etkiliyorsa, hayat tarzı etkiliyorsa, o da yürütmenin bir problemidir. Ben böyle bir durumda tek tek hâkim isimlerini arayıp davamı haykıramayacağıma göre, benim sorumlu tutacağım yapının siyasi irade olması tabiîdir. Ama dediğim gibi, zaten bu hukukun siyasallaşması diye tabir edilen şey o kadar bedahet ifade eder olmuş ki… Bunun karşılığı olarak cezaevinde olan herkesten bahsediyorum. Yani adli suçtan diğerlerine; burada hiçbirini ayırmıyorum, sol davadan da olabilir, başka davalardan da olabilir… Eğer hukukun siyasallaşması, zaten siyasi irade tarafından teslim edilen bir şeyse bunun karşılığı, aslında davaların hepsinin yeniden görülmesidir. Hatta bu sadece cezaevlerinde yatan insanlarla değil, salıverilen insanlarla ilgilidir de. Kadir Öztürk: Bu son tartışmalar, tabiî ki bütün bunları gündeme getiriyor. Yargıtay tarafından onanmış kararlarda bile artık bir geriye dönüş söz konusu. Balyoz Davası bunların en önemli örneği. Yargıtay tarafından onaylandığı hâlde tekrar bir iade-i itibar süreci yaşıyoruz şu ânda. Cem Türkbiner: Orada zaten hadiseler halledile halledile gitti. Çünkü ilk Ergenekon tutuklularının çıkmasını sağlayan düzenleme Balyozcuları etkilemiyordu. Çünkü Yargıtay onayı vardı. Sonra Yargıtay onayı engeli de kaldırıldı. Tarihini tam hatırlayamıyorum ama Yargıtay onayının hemen öncesi bir tarihle sınırlandırıldı. Çünkü geriye doğru götürdüğünüz zaman 80 Eylül olayları bile işin içine girecekti. Ama bu garabet, bizzat şimdiki Cumhurbaşkanı tarafından bile teslim edilen bir şeyken, konuşuluyorken, bunun karşılığı büyük bir hukuk reformudur o zaman. Dediğim gibi; onlar kendi yakınlarını teslim etmedikleri sisteme Müslümanları teslim etmekte bir beis görmemektedirler. Kadir Öztürk: Bu çok önemli; en son söylediğiniz şey çok önemli. Son zamanlardaki tartışmaları nasıl karşılıyorsunuz? Hukuk tartışmalarını? Tabiî ki bu hukuk tartışmaları içerisinde bu tür… Garabet de diyebiliriz artık dünkü çıkan karara. Nasıl karşılıyorsun bir aydın olarak, bir entelektüel olarak? Bu tür olaylar ve hukuktaki bu tartışmalar? Cem Türkbiner: Başta dediklerim üzerinden devam edeyim. Bir kere hayret edemiyoruz artık. Sürekli ülkede bu tür şeylerle karşılaşmaya bir alışkanlık geliştirdik artık. Kadir Öztürk: Bağışıklık kazandık. Cem Türkbiner: Bağışıklık kazandık. Fakat bizim bağışıklık kazanmamız, bu masada konuşmamız; birtakım fikirler beyan edebiliriz, birtakım görüşler beyan edebiliriz. Ama insanların hayatları söz konusu. İşte Salih Mirzabeyoğlu; 16 yılı aşkın bir süre cezaevinde yattı. Şöyle söyleyeyim; birtakım hadiseler oluyor yurtiçinde veya dünyada. Siyasi irade bazen bu hadiselere İslâmî söylemle karşılık veriyor, İslâmî hassasiyetleri ön plâna çıkartmış kitlelerin desteğini kazanmak için bunu yapıyor. Ben şimdi “Müslüman” demeyeceğim, çünkü halkın zaten hemen hemen tamamı Müslüman. Ama özellikle kendi oy verenleri ve potansiyeli noktasında… Şimdi sizin, karşılaştığınız eşya ve hadiseye hangi dünya görüşüyle baktığınızla alâkalı bir şey bu. Eğer İslâmî bir görüşle bakıyorsanız bu hadiselere, bazı hadiselere, işte örnek verebilirim; Gezi gibi meselâ. Hemen İslâmî söylemler ön plâna çıkıyor. Dediğim gibi, İslâmî hassasiyete sahip insanların desteğini çekebilmek için. Ama böyle bir durumda Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun ve İbdacıların İslâmi duruşları tartışılabilir bir şey değil. Hattâ, nisbet edilen şeyler noktasında bütün bir Türkiye Cumhuriyeti’nde İslâm davasında çok büyük bir yer kaplayan; en büyük yeri kaplayan, Üstad Necip Fazıl’la başlayan bir dava. “İbdacılara da o zaman İslâmî hassasiyetle yaklaşılsın!” diyebilirim… Kadir Öztürk: Çifte standart uygulanmasın diyorsunuz. Cem Türkbiner: Buralar, işte dediğim gibi bu tip yerler samimiyet testi. 28 Şubat için samimiyet testi. 28 Şubat’ı nasıl mânâlandırıyorsanız. İslâm’a karşı saldırı olarak mânâlandırdıklarına da misal verdim. Bazen konuşurken de öyle mânâlandırabiliyorlar. Zaten bugün halkın desteği de, aslında 28 Şubat döneminde İslâm’a yapılan baskının bir neticesi değil mi? Bunu herkes biliyor. Kadir Öztürk: Ama bunun fiilen gösterilmesi lâzım diyorsunuz. Bu çok önemli, simge bir isim, simge bir dava. Dolayısıyla “samimiyetinizi burada görelim,” diyorsunuz. Cem Türkbiner: Tabiî ki… İBDA yerli bir dava. Hani “Anadolu’nun Ruhu” deriz, “Anadoluculuk” diye ifâde ederiz. Hattâ Salih Mirzabeyoğlu’nun şahsında da aynı şekilde ifâde edebiliriz… Meselâ ben bir şeye de dikkat ettim; 1991 yılında 1. Körfez Savaşı’nda, bizim literatürde “1. Panik Operasyonu” diye anılan bir operasyon olmuştu: Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ve yakını birkaç İbdacıyı, bir panikle işkenceye ve oradan da cezaevine aldıkları. Çünkü bu Amerika ve Batılı ülkeler ittifakının Irak Savaşı’nı başlattığı ve özellikle İbdacıların önderliğinde halkın çok güçlü bir tepki gösterdiği bir dönemdi. Şimdi geçen gün, bu NATO’daki görüşmeler, bu 3. küçük Irak Seferi gibi –bir de 2003’teki var çünkü– yahut bu onun bir devamı süreç olarak… Kadir Öztürk: IŞİD ile ilgili alınan kararı söylüyorsunuz. Cem Türkbiner: Evet. Şimdi tam da yine onun üstüne İbdacıların birçoğunu etkileyen böyle bir kararın gelmesini de manidar bulduğumuzu söyleyelim. Çünkü bu duruma en güçlü tepkiyi verecek olan da İbdacılardı. Çünkü IŞİD meselesi değil o; Irak’ta halledilmemiş bir mesele var. Zaten IŞİD de o yüzden orada. IŞİD başka bir şeyin konusu da, IŞİD de dense, oradaki Sünni Arapların yok edilememesine cevaben tekrar toparlanıp saldırmaları şeklinde görüyorum ben bu NATO Toplantısı’nı. Aslında “öyle görüyorum” derken zaten ifâdeleri de o yönde. Gizli bir şey söylemiyorum. Tam da o sırada bu kararların denk gelmesini manidar gördüğümüzü belirtmek istiyorum. Kadir Öztürk: Yani “bu tür kararlar bunlarla bağlantılıdır,” diyorsunuz bir anlamda. Çünkü birbiriyle örtüşüyor. Cem Türkbiner: Tabii… Bir de tarihten misal getirdim; fikrim güçlendi herhâlde. 91’den de örnek getirdim. Kadir Öztürk: Öyle oldu… Peki, bu süreçte neler öngörüyorsunuz Mirzabeyoğlu davasıyla ilgili? Tekrar tutuklanması ve “tekrar cezaevi yolu göründü” şeklinde manşetler atıldı. Bununla ilgili neler söylersiniz? Cem Türkbiner: Şöyle bir şey diyebilirim: Salih Mirzabeyoğlu’nun daha evvel uzun yatmış olmasından dolayı… Hukukta “mahsup” diye bir tabir var. Bu yeni gelen ceza da yatarı fazla olan bir ceza olmadığı için Salih Mirzabeyoğlu’nun özelinde bu dava mahsup edilerek, uzun yatmışlığı göz önünde tutularak Salih Mirzabeyoğlu cezaevine alınmaya da bilir. “Alınmaya da bilir” diyorum, alına da bilir anlamı çıkıyor bundan. Fakat bizim platformumuzun Genel Yayın Yönetmeni Ali Osman Zor ve diğer birçok gönüldaşın, dediğim gibi bazısının cezalarına 10-15 sene ekleyecek derecede yük getirecek bu. Buna da sessiz kalmayacağımızı belirtmek isterim buradan. Zaten Salih Mirzabeyoğlu’nun tahliye edilmesi İbdacıların, birçok aydının, gazetecilerin, sizlerin, herkesin dâhil olduğu bir mevzu. Yani artık cezevinde tutulması imkânsız hâle gelmişti. Ki, hukukun zaten kamu vicdanına bakan bir yönü de var. Şimdi tekrar bunun üzerine bu tip kararların çıkması, infiallere de sebeb olabilir. Özellikle kendi açımızdan söyleyelim, biz buna sessiz kalmayacağız! Bunu da belirtmek isterim. Kadir Öztürk: Sessiz de kalınmaması lâzım. Cem Türkbiner: Tabiî! Kadir Öztürk: Çünkü sonuçta bizim konuştuğumuz bütün şey, Mirzabeyoğlu denince akla “düşünce” geliyor. Yani “düşünce”den bahsediyoruz biz. Nasıl diyelim? Fiilden bahsetmiyoruz, “düşünce”den bahsediyoruz. “Düşünce”nin yargılanması ve hapse atılmasından bahsediyoruz, öyle değil mi? O aslında en fazla acı veren durum. Cem Türkbiner: Aslında biz hadiseyi böyle konuşuyoruz ama fiil plânında da konuşabiliriz. Şöyle: Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun o hukuk, adalet dağıttığını iddia edenlere söylediği bir şey vardır geçmişte: “Siz kendi hukukunuza uyun!” Şimdi siz bir hukuk belirtiyorsunuz, ben de buna muhatap olan bir vatandaş olarak bakıyorum. Benim de belli bir dünya görüşüm var, kendime bir hareket alanı belirliyorum. Şimdi hukukun “içinde” kalma niyeti olan bir insan üzerinden konuşuyorum bunu, illâ isimler üzerinden değil. Şimdi ben böyle yapıyorum, bu sefer benim karşımdaki adam niyet okuyuculuğa giriyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun dosyasında “olsa olsa budur” diye bir şey var. Diyor ki, “eşyanın tabiatı gereği, lidersiz olamayacağına göre.” Şimdi, aşina olanlar bilirler, bir hukuk metninde böyle bir şey söz konusu olamaz. Kadir Öztürk: Evhamlar üzerinden hazırlanmış olan davalar. Cem Türkbiner: Yani fiiller üzerinden dahi hadiseye bakılsa. İdam cezası aldı Salih Mirzabeyoğlu. Daha sonra ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi cezası. O dönem Meclis onaylasa, idam edilme durumu vardı yani. Kadir Öztürk: Peki, benzer şekilde içeride olanlardan bahsettiniz. Onlarla ilgili durum nedir? Onların da yakınları var, eşleri dostları var. Bu anlamda onlarla ilgili hukuki durum nedir? Cem Türkbiner: Salih Mirzabeyoğlu’nun cezaevinden çıkarıldığı ana davasının sonucu bunda çok etkili bir şey. Meselâ, siz bir fiilde bulunduğunuz zaman bunu katlayan şey, bunun bir örgüt adına yapılmış olması. Şimdi eğer, örgüt üyeliği üzerinden aldığı ceza iptal edilirse Salih Mirzabeyoğlu’nun, birçok gönüldaşın; içerideki veya dışarıdaki birçok İbdacının aldığı cezalar da aslında çok aşağılara çekilecek. Çünkü ben buradan şu bardağı alıp gitsem, –misal olarak söylüyorum– bunun cezası bir yılsa, ben bunu alıp gittikten sonra mahkemede benim bunu “şunun adına” alıp gittiğim söylendiği zaman onun cezası on yıl oluyor. Aynı fiilin… Gerçi bu yeni bir “paket”ten bahsediliyor: “terör üyeliği”, “örgüt üyeliği” ifadelerinin kaldırılacağından… Açıkçası bunlarla çok ilgili cezaevlerindeki arkadaşların durumu… Tabii bizim, cezaevlerinde 20 seneyi aşkındır yatan kardeşlerimiz de var. Başka davalardan yatan insanlar da var. İllâ ben İBDA özelinde bu hadiseyi konuşmak istemiyorum. Birçok açıdan, sağdan soldan cezaevlerinde yatan birçok insan var. Birçok hukuksuzluk var ülkede! Kadir Öztürk: Bakalım onlar nasıl bir seyir takip edecek. Son olarak ne söylemek istersiniz bir dakika içerisinde toparlamak gerekirse? Cem Türkbiner: Yani söylediklerim etrafında… Siyasi iradeyi biz sorumlu görüyoruz. “28 Şubat’la hesaplaşma” gibi konularda olsun, “yeni Türkiye”, “inşa” gibi kelimeler etrafında olsun. Gerçekten bu tip söylemlerinde samimilerse, bunu iş ve eserle göstermelerini bekliyoruz. Kadir Öztürk: “Yeni Türkiye” bu olmamalı, diyorsunuz? Cem Türkbiner: Tabiî ki!.. Bizim, en azından kendi bakış açımızdan, hadise budur! Kadir Öztürk: “Hadise budur” diyorsunuz. Çok teşekkür ediyoruz. Cem Türkbiner: Ben teşekkür ediyorum. Kadir Öztürk: Dediğimiz gibi önemli bir dava ve simge bir isim. Ve “28 Şubat’la yüzleşildiği”ni söylediğimiz bir ortamda bu tür kararların konuşulması bile aslında hangi noktada olduğumuzu gösteriyor… Kolaylıklar diliyoruz efendim, vermiş olduğunuz bilgilerden dolayı teşekkürler… Cem Türkbiner, Adımlar Fikir, Kültür,Siyaset Platformu Sözcüsü. Kendisinin Mirzabeyoğlu Davası’yla ilgili, Salih İzzet Erdiş ile ilgili düşüncelerini aldık… Son olarak buyurun. Cem Türkbiner: Yarın saat 14.00’da Çağlayan Adliyesi önünde bu mevzu ile ilgili basın açıklaması olacak bizim Platformumuzun. Kadir Öztürk: Yarın 14.00’da. Cem Türkbiner: Yarın saat 14.00’da. İstanbul’da Çağlayan Adliyesi’nin önünde. Onu da buradan duyurmak isterim. Kadir Öztürk: Çok teşekkür ediyoruz, kolaylıklar diliyoruz. Cem Türkbiner’di konuğumuz. Bugünkü “Günden Yansıyanlar”ın da bu şekilde sonuna geldik. Yayında ve yapımda emeği geçen tüm ekip arkadaşlarım adına hepinizi Allah’a emanet ediyorum.

99’dan Günümüze… Tufan Ersöz’ün BAGİ Raporu

99’dan Bugüne… Tufan Ersöz’ün BAGİ Raporu’nun Tam Metni Büyük Anadolu Gençliği BAGİ, bağlısı olduğu Cephe Liderinin direktifiyle kurulmuş bir “inisiyatif”tir. İnisiyatif kavramının bilinen kelime mânâsı yanında, Büyü Anadolu Gençliği, bir şeyi ele alma, bir şeyde harekete geçme tanımlamalarıyla beraber, öne atılma ve bu çerçevede sorumluluk alarak Kendinden Zuhurunu idrak etme gayesine matuf bir davranış biçimi olarak meydana çıkmıştır. İBDA’dan aldığını ve anladığını kararlılıkla ortaya koyma davranışı… “Direktif” verenin, işin başında açıkca bir “örgütlenmeye gidin” demediğini, 2004 yılı yazında cezaevinden tahliyelerin artması ve yıllarca cezaevinde mücadele içinde eğitim gören gönüldaşların çokluğu karşısında sadece “toplanıp sohbet edin!” tavsiyesi verdiğini ifâde etmeliyiz. Bugünden bakan göz olarak, bu “hileli” yönlendirmenin mânâsını BAGİ’nin gerçekleştirdiği eylemlerde görebiliriz. Sayın Ali Osman Zor’un tahminimizce, “İbdacıların toplandığı yerden ancak İbdacı bir kalkış, bir hareket doğar” hüsnü zannı olarak düşünülebilecek bu tavrı, bizi, ilk bir kaç toplantıda “şakalaşmalar”dan, “dışarıdaki hayatın değişmişlikleri”ne, “cezaevi hatıraları”ndan, “hala F Tipi zindanlarda olan gönüldaşların durumu”na ve nihayet “Kumandan’ın cezaevinde tutuluşu” şeklindeki “rahat ve neşeyi kaçıran gerçek”ten “şimdi ne yapmalıyız?” sorusuna getirdi. Bu sohbetler umumiyetle, çeşitli gönüldaşların evlerinde oluyordu. Sayıları da 10-15’ten aşağıya inmiyor ve devamlılık arzediyordu. Maksadın farkında olan gönüldaşların yönlendirmeleriyle 2004 yılı yazında büyük bir piknik düzenlendi. İstanbul Ayazağa-Fatih Ormanı’nda gerçekleştirilen bu piknik aileleriyle birlikte 150 gönüldaşı buluşturdu. Akıncı Beyinin, işi “piknik yapmak”tan çıkarıcı bir toplantı tertibine dönüştürmesi ve konuşması, o zamana kadar düzenli buluşmalar gerçekleştiren bizlere ufuk açıcı olmuş ve yönlendirmiştir. Sorumluluk almaya davet edici söz konusu konuşmanın ardından çalışmalarımıza hız verdik. Bu çerçevede ilk eylemimiz diyebileceğimiz 2005 yılı 20 Mayıs tarihine kadar cezaevinden çıkan gönüldaşlarla, dışarıdaki gönüldaşların hâlleşmesi ve ilişkilerini geliştirmeleri… Bu noktada sözü fazla uzatmadan kronolojik bir tertiple BAGİ tarafından düzenlenen eylemlerden söz etmek etmek istiyorum… İLK EYLEM: “KUR’ÂN’A UZANAN ELLERİ KIRACAĞIZ!” 20 Mayıs 2005… Günlerden Cuma… Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi adı ile gerçekleştirilen ilk eylem. İlk eylemini 25 Mayıs Çarşamba günü, Üstad’ı kabri başında selâmlayarak gerçekleştirmek isterken, Ali Emireri’nin “Bu eylemi yapıp, öyle gidin Üstad’ın kabri başına!” demesi üzerine gerçekleştirilen eylem. “Camide gösteri” tecrübesinin ilki olan bu eylem, bir hafta sonra tekrarlanacak ve hemen sonraki hafta daha büyük kalabalıklara kavuşacaktır. “ÜSTAD BÖYLE ANILIR!” 25 Mayıs 2005… Başlık, Aylık Dergisi’nin ilgili sayısından… “Üstad’ın 100. Doğum Yıldönümü” başlığı altında Üstad’ı ve Büyük Doğu’yu istismar etme kampanyasına karşı, “Necip Fazıl Kısakürek, Salih Mirzabeoğlu’dur!” hakikatini haykıran eylem… Ve, Üstad’ın vefâtından beri, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun onbinleri galeyana getiren liderlğindeki Defin Günü’nden sonra, ilk olarak toplu bir şekilde Akıncılar Üstad’ın huzurunda… İkindi Namazını Eyüp Sultan Camii’nde kılan gönüldaşlar, Eyüp Sultan Hazretleri’ni selâmladıktan sonra avluda toplanıyor ve pankartlarını açıyorlar: Necip Fazıl Ölmedi, Kavgamızda Yaşıyor! -Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi- Emniyet Müdürü’nün etrafındaki polisleriyle yaptığı “böyle bir gösteriye izin veremeyiz!” çıkışı, gönüldaşların “engel ol o zaman!” ihtarı karşısına sessizlikle mukabele görüyor… Gönüldaşların sayısı 60’ı buluyor… Ve Eyyüb El-Ensârî Hazretelerinin huzurunda Salavatlar eşliğinde başlayan yürüyüş… Söz konusu pankartın ardından… Üstad’ın Sakayra’sı ve mukabilinde Kumandan’ın Yeşilırmak şiirleri… Üstad’ın “Yâ Muntakim!” başlıklı duâsı okunduktan sonra bir gönüldaşımız BAGİ’nin bildirisini okudu… “KUR’ÂN’A UZANAN ELLERİ KIRACAĞIZ!” -2- 27 Mayıs 2005… İlk Cuma Gözterisi’nin hemen ardındaki Cuma tekrar gösteri… Bu sefer, önceki haftanın tecrübesi etrafında daha iyi düşünülmüş bir hazırlık. Fakat bu sefer katılımcı gönüldaş sayısı yarıya düşmüş, tersi olarak da cemaat eyleme büyük bir destek vermiştir. Okunan bildiriden son cümleler BAGİ’nin bugüne bakan yönüyle, sözünün eri bir duruş sergilediğinin göstergesidir: “Bir kişi de kalsak, yüzbin kişi de dursak, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun idrak ettirdiği hakikate bağlı olarak Meydanda olacağız: “Müslümanlar Dik Durun Karşınızda Leşler Var!” KAİDE DERGİSİ 1 Ağustos 2005 / 17 Şubat 2006… Her sayısı bir eylem biçimi olan Kavga Dergisi Kaide, BAGİ’nin, ardında yürümekle şahsiyetini idrak ettiği Lideri Ali Emireri’nin etrafında olmuş ve Dergi’nin teknik işleri başta, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye çalışmıştır… BAGİ için ilk ve asıl sınav, Ali Emireri’nin yönetimindeki Kaide etrafında ideolojik eğitim, pratik faaliyetler ve örgütlenme tecrübesi olmuştur. Kaide’nin her sayısı bir eylemdir, zira, ilk defa bir dergi hem teknik hazırlıklarını, hem baskısını ve hem de tüm dağıtım işlerini tamamıyle kendi öz bünyesiyle icrâ etmiş oluyordu. Ve daha önemlisi gerçekleştirilen tüm engellemelere karşın Ali emireri’nin etrafında mevzi tutulmuş ve Kaide misyonunu yerine getirmiştir. BİRİNCİ BOLU SEFERİ 18 Kasım 2005… Kaide Dergisi bünyesinde BAGİ’nin, günümüze kadar gelen BOLU Seferlerinin ilki olması hasebiyle, mânâsı daha iyi anlaşılan bir mevzii açışı… Hemen önceki haftanın kapağında manşet olan “Salih Mirzabeyoğlu’na sahip Çıkmak, İslâm’a Sahip Çıkmaktır!” hakikati etrafında İstanbul’dan (İslâm’la Mücadele Masası’nın gözetiminde) bir minibüs dolusu gönüldaşın yola çıkışı ve Bolu Valiliği’ne çatması… MEŞHUR TAKSİM EYLEMİ: İBDACILARDAN DİŞ’Lİ ATEŞLİ EYLEM 6 Şubat 2006… Bir avuç gönüldaşın attıkları Adım’ın “misillerince bereketlenmesi”ne misâl güzel bir eylem… Öyle ki, bu eylem El-Cezire, BBC, CCN, AP, AFP, ZDF ve Reuters gibi haber kanalları ve ajanslarının bir numaralı gündemi olmuş, bazı yabancı gazetelerinin 1. sayfalarında boydanboya kapak fotoğrafı olarak kullanılmıştır. “İBDA-C BAGİ” olarak medyada yer alan eylem, Türkiye’de de “Karikatür Eylemleri” başlığı altında ilk misâl olmasıyla, dünya çapında merak edilen ilk karşı duruş olmuştur. Bu eylem tam da Kaide Dergisi’nin son sayısına tevafuk etmiş ve Kaide, bereketli bir eylemle misyonunu tamamlamıştır. BİR MEYDAN OKUMA: BEYAZIT EYLEMİ 10 Şubat 2006… İlk tepkisini BAGİ’nin Taksim’de gerçekleştirdiği eylemle veren Anadolu, “Karikatür Krizi” etrafında büyük bir eyleme hazırlanıyor… Eylem, ilk defa olarak yüze yakın gönüldaşı buluşturmuş olmasıyla birlikte büyük bir meydan okumaya dönüşüyor. Haklarında “Yasadışı İBDA-C örgüt üyeleri” şeklinde anahaber bültenlerine konu olan Kar Maskeli Militanlar… Bu militanlar tam bir cazibe merkezi oluşturmuş ve kitlelere slogan attırıyorlar. Onlarca gözaltı… Eylemin üzerinden bir ay geçtikten sonra, başta Ali Emireri olmak üzere bir çok BAGİ mensubu gönüldaşın evlerine Özel Harekat eşliğinde baskınlar düzenleniyor. Gözaltılar gerçekleştiriliyor… Böylesi korku doğuran, bereketli bir eylem… NECİP FAZIL ADINA KAVGA 25 Mayıs 2007… Üstad’ı Kabri Başında tekbirler ve sloganlar eşliğinde selâmlama tecrübesinin ikincisi… İBDA Gençliği’nin kalabalığı göz kamaştırıcı… Bu sebeble olacak ki polis sayısı önceki seneden farklı olarak üçyüz civarında… Gönüldaşlar namaz sonrası “Doğsun Büyük Doğu Bizden Doğarak!” pankartını açarak yürüyüşe geçiyor. Polisin engelleme teşebbüsleri karşılık görünce akim kalıyor ve Teşvik tekbirleri, Salavâtlar eşliğinde Üstad’ın huzuruna çıkılıyor… Gayet güzel bir programın ardından duâ, sloganlar ve İntikam Yemini edilip, Üstad’ın “Şarkımız” başlıklı şiiri hep bir ağızdan marş şeklinde okunarak Eyüp Meydanı’na iniliyor. Tam da düzlüğe gelindiğinde, iniş noktasında büyük bir polis kalabalığı; kalkanlı, joplu bir şekilde konuşlanan Çevik Kuvvet’in arkasına geçen Eyüp Emniyet Müdürünün sesi geliyor: “Tuzağa düştünüz!” Zaten böyle bir sahneye can atan Akıncılardan birinin Emniyet Müdürü’nün yanına giderek yumruk savurmasıyla kavga başlıyor. Ve aralarında ilk defa “gözaltı” tecrübesi yaşayanlarla birlikte 25 gönüldaş Çevik Kuvvet otobüsünde yerlerini alıyor. Eylem ardından açılan ve 5 yıl süren davadan anlaşıldığı kadarıyla 7 polis yaralanıyor. Gönüldaşlardan biri ciddi, 4 yaralı… Nezarethanelerde gece boyunca Marşlar, Sloganlar… Üstad’ın nezaretinde bir gece , böylece yaşanmış oluyor. İSRAİL KONSOLOSLUĞU ÖNÜNDE İLK EYLEM Ağustos 2006… Terör Yapılanması İsrail’in Lübnan’a saldırmasının hemen ardından, ilk tepki, has eylem… Yahudi’nin Lübnan Hizbullahına saldırısı karşısında, Yahudi’nin karşısında durduğu her ân Hizbullah’ın yanındayız mesajını veren eylem. Filistin Davasına sahip çıkıcı ve bu çerçevede de Düşman Karargahının karşısında mevzi tutan ve “İslâmcı camiâ”yı kendisine getiren eylem… Eylem, aynı zamanda, Yahudi’nin Gazze’ye saldırısıyla başlayan “Konsolosluk Kuşatmaları”nın da ilki olma haysiyetini taşıyor… Ağustos 2006… YENİ BİR DERGİ, YİNE BİR EYLEM: GERÇEK ŞEHİD SADDAM HÜSEYİN 05 Ocak 2007… Yeni bir haftalık derginin hazırlık süreci… İsmi, Baran… BAGİ, tıpkı Kaide Dergisi’nde olduğu gibi, teknik ve amelî işlerin sorumluluğunu yüklenmiş olarak Baran’ın kadrosu. Hazırlıklar henüz tamamlanmadan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kurban Bayramı sabahı katledildiği haberi. Birkaç gün sonra asılarak katledilişinin görüntüleri ekranlarda. Fakat hâlâ Türkiye’de bir tepki yok… Ali Emireri’nin yönlendirmesiyle Saddam Hüseyin’in kahramanca duruşu, İran’ın İstanbul Başkonsolosluğu önünde selâmlanıyor… Yine bir Cuma günü ve Cağaloğlu Cezeri Kasımpaşa Camiinde kılınan namazın ardından büyük bir polis kalabalığıyla gönüldaşların etraflarının kuşatılması. Polis kalabalığı eşliğinde giden gönüldaşların medya ordusu önünde protestolarını gerçekleştirmeleri… Şiîlerin tarihi düşmanı Yavuz Hân’ın posteri eşliğinde “Hepimiz Saddamız!” çıkışı… Polisin, artık dayanamayıp BAGİ mensubu gönüldaşlarımızı gözaltına alması… Sloganlar eşliğinde gözaltında direnişlerine devam eden gönüldaşların iki günlük “şube” tecrübesi ardından dördünün tutuklaması… Salıverilen gönüldaşların, savcılığın itirazı üzerine evleri basılarak tutuklanmaları ve saire… Komple bir eylem olan “Saddam Eylemi” sonucunda, gönüldaşlar, dünyada bu gösteriler sonucunda tutuklanan tek örnek olarak, altı ay boyunca cezaevi tecrübesini de yaşamış oldular… Eylem, dünya çapında yankı buldu. ANZAKLARI GELİBOLUYA SOKMUYORUZ 24 Nisan 2008… “Çiğneyemeyecek Yabancı Adam Toprağımızı” düsturuyla, “Anzakları Sokmuyoruz” şeklinde Baran’da başlattığımız fikrin eyleme dönüşmesi… 24 Nisan sabahı, Gelibolu sahillerinde Haçlı ayini yapmak için gelen Anzakları denize dökme teşebbüsü… Bu çerçevede BAGİ mensublarının yola çıkışları. Çanakkale girişinde askeri araçlar eşliğinde yollarının kesilmesi. Jitem karargahına götürülmeleri ve gözaltına alınmaları… Bir çok Ordu Subayı’nın “İlk defa bu sene Anzaklar gelmedi denecek kadar az sayıdalar”. “Sayenizde Anzaklar her sene yaptıkları sarhoş partilerini ve çıplak gezintilerini yapamadılar” itirafları… İBDA GENÇLİĞİ 3. YILINDA ÜSTADIN HUZURUNDA 25 Mayıs 2008… Artık gelenekselleşen bir eylem hâlinde İBDA Gençliği yine Salih Mirzabeyoğlu’nun Üstad’ı, Necip Fazıl Kısakürek’in kabri başında… Önceki senenin gerginliği altında ezilen polis, 3 otobüs Çevik Kuvvet, 15 ekip arabası, 50’ye varan sayılarıyla sivil ve 7 motorize “yunus”la mevzilenmiş âlde… Tedirgin bakışların arasında İBDA Gençliği Tekbir ve Salavâtlar eşliğinde huzura çıkıyor. Okunan Kur’ân ve yapılan duâların ardından kazanılmış bir zafer edasıyla ziyaret son buluyor. CUMAY BEY İÇİN EYLEM 18 Ekim 2010 Kırgızistan’daki İBDA bağlısı TAZA Din Hareketi’nin lideri Cumay Suyunaliyev’den 6 gündür haber alınamaması üzerine Kırgızistan İstanbul Başkonsolosluğu’nun Taksimdeki binası önünde yapılan eylem… Uluslararası bir hareket olan İBDA’ya bağlı Akıncıların, bu ânında müdahalesinin müsbet sonuçlarını sonraki günlerde Kırgızistanda hadiselerin başında bulunan Akıncı Beyimiz vesilesiyle öğreniyoruz. CARLOS’A İŞKENCE, FRANSA’YI PROTESTO 10 Şubat 2011… Gönüldaş Kumandan Carlos’a Fransa’da bulunduğu cezaevinde, bir duruşmaya çıkarılacağı bahanesiyle koğuşundan alınıp, tamamıyla soyulup, Cumhuriyet Muhafızları’nın ellerini arkadan kelepçeleyip işkence etmeleri üzerine İstanbul’da bulunan Fransız Başkonsolosluğu önünde yapılan eylem… Kumandan Carlos’un asla yanlız olmadığını haykırmak için eyleme önayak olan İbdacı Türk Avukatları’nın çağrısına uyan gönüldaşların aileleriyle Taksimde buluşması… Hasan Ölçer ağabeyimizin yaptığı basın açıklaması ve atılan sloganlar – LİBYA’YA NATO-HAÇLI SALDIRISI PROTESTOSU -GÜNDÜZ- 21 Mart 2011… Arap Baharı üzerinden Libya’ya Nato merkezli Haçlı Saldırısı… BM’nin dahi onay vermediği, Fransa’nın Dışişleri’nce resmi bir açıklamayla “Bu bir Haçlı Savaşıdır bizim için!” denmesine rağmen Türkiye, karagün dostu Kaddafi’yi arkadan vurmuş, üstelik saldırıyı düzenleyen Haçlı Ordusu NATO’nun merkezi üssünü İzmir’e taşımıştır… Protesto Türkiye’de Libya’yı, Devlet Başkanını ve ülke bütünlüğünü destekleyen mahiyetiyle ilk ve tek eylem olmuştur!.. Eylem Taksim’de Haçlı ordusunun başını çeken Fransız Konsolosluğu önünde yapılmıştır. LİBYA’YA NATO-HAÇLI SALDIRISI PROTESTOSU -GECE- 27 Mart 2011… Hafta başı gündüz gerçekleştirilen eylemin ardından bu defa Pazar günü akşam saatlerinde, daha büyük bir kalabalık eşliğinde yapılan eylem… Eylem sırasında geniş “güvenlik” önlemleri… Bu defa Taksim Meydanı’ndan pankartlarla yürüyüş şeklinde başlatılan eylem. Her biri 5’er metrelik iki pankart… İstiklal caddesine giriş ve caddeyi tamamen kapatış… Ardından tekrar konsolosluk önünde mevzi tutuş. Gerçekleştirilen basın açıklaması… AKINCI BEYİMİZE ULUSLARARASI OPERASYONUN PROTESTO 13 Mayıs 2011… 02 Mayıs 2011 sabaha karşı düzenlenen bir operasyonla Kırgızistan’da gözaltına alınan Cebhe Liderimiz Sayın Ali Osman Zor’un durumu hakkında bilgi alabilmek maksadıyla Kırgızistan resmi makamlarına verilen ültimatom… ABD-İsrail Operasyonuyla El-Kaide’nin Lideri Usame Bin Ladin’in şehid edildiği saatte Kırgızistan’da gözaltına alının Ali Osman Zor’un “El-Kaide İdeologu” olduğu yönünde Kırgız, Rus ve dünya basınında çıkan haberler, bu operasyonun uluslararası bir mahiyet taşıdığı kuşkusunu bizlerde uyandırmış ve harekete geçirmiştir… Yapılan basın açıklaması ve konsolosluk binasına giriş. Konsolos üzerinden hemen Kırgızistan ile resmi görüşmeler… Başta Emel Zor Hanım, eyleme katılan gönüldaşların verdiği “acil bilgi talebi”ni içeren dilekçeler… KIRGIZİSTAN VE TC. DIŞİŞLERİ BAKANLIĞINI PROTESTO 14 Temmuz 2011… Önceki eylemde Konsolosluğa verilen dilekçelere bir cevap alınamaması ve TC. Dışişleri’nin Ali Osman Bey’in Türkiye’ye iade edilmesi talebinin ortaya çıkması üzerine yapılan protesto… Bişkek’te yasadışı bir operasyonlar gözaltına alınan Ali Osman Zor’un açlık grevine başladığı bilgisi… Eylem öncesi gerçekleştirilen görüşmeler sonrası İstanbul İHD başta, bir çok sivil toplum örgütünün destek vermesi, temsilci göndermesi… YİNE EYLEMLE YENİ BİR DERGİ: KADDAFİ’NİN ŞEHADETİ VE DERGİMİZ.NET 1 Kasım 2011… Bağlısı olduğu Cephe Liderinin cezaevi şartlarında olması, Kırgızistanda olduğu süre boyunca kaleme aldığı yazıların bir çoğunun ve Türkiye’ye iadesi sonrası yaptığı geniş kapsamlı değerlendirme-muhasebe yazılarının dergilere gönderildiği hâlde yayınlanmaması; BAGİ olarak gerçekleştirdiğimiz eylemlerin ya yer almaması, ya da işgal medyasının verdiği kalıpları aşmayan bir dille “haber”leştirilmesi; İBDA’dan anladığını ortaya koyabilecek bir imkân olarak yayın organının kendisini dayatması üzerine; BAGİ’nin Kaddafi’nin şehâdetini vesile kılarak çıkardığı e-Dergi… DERGİMİZ, çıkışından 2 ay sonra başlatma niyetinde olunan BOLU SERFERLERİ için bir ön hazırlıktır… 1 Kasım’da yayına girmesi öncesinde, 23 Ekim günü, Kaddafi’nin şehadeti vesilesiyle Taksim’de yapılan eylem… “Bütün İstiklal Savaşları Kardeş, Bütün Şehidler Azizdir” başlığı altında okunan bildiri sırasında atılan sloganlar… Yoğun polis ve gazeteci kalabalığı önünde yapılan eylem medyada geniş bir yankı bulmuş ve Dergimiz’in ilk sayısına vesile kılınmıştır. KADDAFİ İÇİN CENAZE NAMAZI 25 Kasım 2011… Bir Fikre mensub olmak ve o Fikrin dayattığı sorumluluk altında Adım atmak, attığı adıma sahip çıkıp, hareketine yakıt kılmak ve yığınlara duyurma… BAGİ’nin mütevazı imkânları zorlayarak çıkardığı yayın organında, İBDA’dan anladığını Eylemleriyle de ortaya koyma çabası… Kaddafi’nin katledilmesi üzerinden neredeyse bir ay geçmiş, Cebhe Lideri’nin; “Ne Türkiye’de, ne dünyada Kaddafi’nin cenaze namazı kılan olmadı. Niçin kılınmıyor? Medyada siyasi olarak bir aşağılama olarak bunu da söylüyorlar. Hemen kılın!” tenkidi üzerine 25 Kasım Cuma günü, Cuma Namazı sonrası Fatih Camiî’nde kılınan cenaze namazı… Usul-erkan araştırması ve eylem günü, tam riayetle namazı kılış. Ardından okunan basın açıklaması ve atılan sloganlar… Yoğun medya alâkası… BOLU SERFERLERİ TEKRAR BAŞLIYOR 28 Aralık 2011… 25 Ocak 2012… 2 Nisan 2012… 9 Mayıs 2012… 25 Haziran 2012… 1 Ağustos 2012… 28 Aralık 2012… 25 Ocak 2013… 2 Nisan 2013… 9 Mayıs 2013… 25 Haziran 2013… 1 Ağustos 2013… 27 Aralık 2013… 5 Aralık 2013 25 Ocak 2014… 2 Nisan 2014… 9 Mayıs 2014… 11 Temmuz 2014! Yeni Devir Hukukçular Derneği’nin çağrısıyla başlatılan hazırlıklar. Yazılan ortak bir bildiriye, kendisini İbdacı olarak ifâde eden istisnasız herkese ulaşılarak imza talebi. Gerek duyulması hâlinde üzerinde ne gibi değişiklikler yapılması gerekiyorsa yapılacağının, düzenlenecek programda ilgililerin diledikleri şekilde yer alabileceklerinin beyanı… Kalkışılan toplu hareketin, “hareketsizlik içinde yaşayan”lara ayna tutması ya da bütün hareketleri fitne ateşine odun taşımak olanları, karnından konuşanları enselemesi… BOLU SEFERLERİ, Kumandan’ın tutuklandığı 28 Aralık, Metris “Noel Baba Operasyonu” ve Kumandan’a işkencenin tarihi olan 25 Ocak, Hakkında “İdam Kararı” verilen tarih olarak 2 Nisan, Doğum Günü 9 Mayıs, Kartal’da gerçekleştirdiği Fedâ Eylemi’nin günü olan 25 Haziran ve İBDA’nın Kuruluş Yıldönümü olarak 1 Ağustos ve son olarak 2013’te bu periyoda eklenen 5 Aralık Zaferi tarihlerini esas almakta ve bu günlerin yıldönümünde de Bolu’ya akın etmek niyetiyle organize edilmiştir… Eylemin ilk çağrısını yapan Yeni Devir Hukukçular Derneği, eylemlerin bütün organizasyonlarını yapan da BAGİ’dir… Böylece bilinen bir gerçeği söylemiş oluyoruz… Hiçbir zaman “eylemi düzenleyen biziz” denmemiş olmasına rağmen, herhâlde düşman kuvvetleri karşısında öne atılışımız, “pikniğe gider gibi” bir yola sapma tehlikesine karşı inisiyatifi ele alma davranışlarımız, cebhe değil de “fitne-düşman grupçuklar” şekline bir imaj verilmesine karşı BİR ve BÜTÜN DURUŞ çabalarımız sebebiyle neler yaşadığımızı, kimleri ne şekilde idare etmek durumunda kaldığımız, gelen gelmeyen herkesin bildiği bir gerçek. Sayısı 200’ü bulan ilk sefer…(28 Aralık 2011) BOLU SEFERLERİ’nin sayısı artmakta ve 25 Haziran 2012 tarihinde 350 kişilik bir gönüldaş kadrosunu oluşturmaktadır… Ardından, ilk yılını tamamlamakta olan seferlere düzenli katılım sağlayanların, düzenli fitne faaliyetlerine yenik düşmeleri veya BAGİ’nin sistemli gerginliğe doğru adım atan çıkışları sonrası sayının azalması… 9 Mayıs 2013 tarihinde kopan kavga!.. Süreci tırmandıran bir girişimde bulunan BAGİ’ye polisin cevabı, 15’i hanım, 23 gözaltı… Bundan sonra ve günümüze kadar gelen süreçte BAGİ, eylemin organizasyonunu İstanbul’dan yapmanın yanında, Anadolu’nun başta Maraş, Adapazarı, Yozgat, Konya, Balıkesir, bir çok yerinden gelenlerin de katılımıyla sayıca 50 ilâ 100 kişi arasında değişen kitlenin de ekseriyetini oluşturmaktadır. BOLU SEFERLERİ, “SALİH MİRZABEYOĞLU’NA SAHİP ÇIKMAK, İSLÂM’A SAHİP ÇIKMAKTIR!” dusturuyla 2005 yılındaki ilk seferdeki canlılığını aşan bir hamle iştiyakıyla sürdürülmüş ve Kumandan’ın çıkışından bir kaç gün öncesinde bizzat Cephe Liderinin güdümünde düzenlenen son seferle, 11 Temmuz 2014 tarihinde nihayete ermiştir. NURAY ZOR ABLAMIZIN ŞEHADETİ 12 Şubat 2012… Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi olarak, kendisiyle beraber bir çok eyleme katılmakla gurur duyduğumuz Nuray Zor Hanımefendinin şehâdeti… Vefâtı öncesinde, içinde bulunduğu ağır hastalık şartlarını hiçe sayarak BOLU Mevziini terketmeyen Nuray ablamız, vefâtı ve sonrasında vesile olduklarıyla şehidlik şuurunu diri tutmanın emsali olmuştur bizim için… BAGİ, gurur duyduğu şehidesini tekbir, duâ ve toplantılarla bir eylem havasında defnetmiştir… YÜZBİNLERİN ÖNÜNE ÇIKIŞ; BEREKETLİ BİR MAYIS 1 Mayıs 2012… Ali Osman ve Ünsal ağabeylerin babası Abdullah amcanın vefatı ve ikisi de cezaevinde olan ağabeylerimize vekâleten cenaze evinde koşuşturmamız… Onlarca gönüldaşın ziyaret ettiği cenaze evinde, 1 Mayıs için eylem yapmamız yolunda karar alışımız. Bu çerçevede herzaman olduğu gibi, gelen gönüldaşları haberdar etmemiz ve internet üzerinden de bu eylemin duyurusunu yapmamız… Eylem öncesi, DHKC kortejiyle hareket etme düşüncemiz ve bu yönde Halk Cebhesiyle yapılan görüşme. Ardından, “Antikapitalist Müslümanlar” isimli grupla görüşme… Nihayet Fatih’te buluşma kararı. Eylem günü gelen gönüldaş sayısı 5 erkek, 5 hanım… Açılan pankartlar ve yürüyüş… Kortejimizi ziyaret eden binler, fotoğraf çeken onbinler ve selâmlayan yüzbinlerce insan arasında son buluş… Bu eylem, plânlama, hazırlık, başlangıç, sunum, aksilik, sürpriz, ısrar, teveccüh ve bereketiyle komple bir eylem olmuştur… MALATYA/KÜRECİK EYLEMİ -TAKSİM- 01 Temmuz 2012… 4 Temmuz’da NATO’nun Malatya / Kürecik’te kurulacak olan İsrail ve Batı’yı koruma kalkanını ve Süleymaniye’de Haçlı askerlerince Türk askerinin başına çuval geçirilmesini protesto etmek için İstanbul’dan Malatya’ya yürüyüş şeklinde gerçekleştirilecek eylem öncesi yapılan basın açıklaması… “Büyük Anadolu, Latin Amerika’dan Türkistan’a Bölünmez Bir Bütündür!” düsturuyla eylem kararı alan BAGİ’nin Taksim Galatasaray Medanı’nda gerçekleştirilen basın açıklamasına farklı kesimlerden de destek verilmesi… 4 Temmuz günü Kürecik’te olmak niyetiyle yola çıkılması. MALATYA/KÜRECİK EYLEMİ 04 Temmuz 2012… Birçok ilden Malatya’ya doğru yola çıkan gönüldaşlarımızın engellenmesi… Bir tek İstanbul’dan yola çıkanlara Yozgat-Sorgun’dan katılan gönüldaşların katılımıyla Kürecik’e varılmış ve eylem gerçekleştirilmiştir… Barbar Batı ve işbirlikçilerine karşı duruşta ısrarlı olan az sayıdaki gönüldaşımızın İsrail ve Batı’yı Koruma Kalkanı ve Çuval protestosu, okunan basın açıklamasının ardından son bulmuştur. EYÜP SULTAN TOPRAKLARINDA İÇKİLİ KONSERE HAYIR 13 Temmuz 2012… Liberal Çapulcu yatağı olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde içkili konser verileceği haberi üzerine az sayıda gönüldaşla yapılan protesto eylemi… Eylem boyunca konser alanı girişinde mevzi tutulmuz, okunan basın açıklaması ve güdeme oturan hadise dolayısıyla yoğun medya alâkası… ARAKAN MİTİNGİ 05 Ağustos 2012… Arakan’daki müslüman kardeşlerimizin Budistler tarafından katledilmesini protesto… Bir partinin çağrısıyla Kadıköy Rıhtımından toplanan onbinler… BAGİ, dikkat çekici bir şekilde ön plânda… “Arakan’dan Latin Amerika’ya, Kırım’dan Yemen’e, Anadolu Bölünmez Bir Bütündür” hakikatini haykıran topluluğumuzun taşıdığı pankart ve dövizler ve atılan sloganlar öylesine dikkat çekiyor ki, polisler, tertip komitesine giderek “Bunlar İbdacı! Terörist! Alandan çıkarın!” diyerek provakasyon yapıyorlar… Tertip komitesi gelip tarafımıza durumu anlatıyor… Fikirtepe’deki gönüldaşlarımızın ekstra takviyesiyle mevzi daha sıkı tutuluyor… İBDACILAR meydanın ilgi odağı ve takdir toplayan kolu durumunda eylemin sonuna kadar alanı terketmemişlerdir… USLANMAZ KİŞİLİK DAVASI YENİDEN 11 Ekim 2012… Kumandan’ın evlatlarıyla birlikte 25 Ocak 2000’de uğradığı saldırı sonrasında açılan davalardan yanlızca biri olan ve mahkemenin “uslanmaz kişiliği dolayısıyla cezalandırılmasına” şeklindeki kararının olduğu dosyanın tekrar görülmesi… Kumandan’ın avukatlarının basın açıklaması… BAGİ düzenlediği organizasyon sonrası, mahkeme salonu kapısında nizamsızlığa izin vermemek adına mevzi alıyor… Bu inisiyatif alışı doğrulayan çirkinlikler… Gereken tavır ortaya konarak günün hakkı veriliyor… KUMANDAN’A KOMPLO: BAKIRKÖY, METRİS İŞKENCESİ… 02 Kasım 2012… Kaynağı ve maksadı net olarak bilinen bir tertip ile Kumandan Mirzabeyoğlu’na yapılan işkence… Kumandan’ın bir Cuma günü, Bolu F Tipi Cezaevi’nden apar topar İstanbul Bakırköy Ruh-Sinir Hastalıkları Hastahanesi’ne getirilmesi… BAGİ olarak dışarıda inisiyatifi ele alışımız ve Bakırköy’de kaldığı 2 Kasım 2012 gününden 21 Kasım 2012 gününe kadar, her gün 14:00 ilâ 18:00 arası nöbet tutuşumuz. Tam bir düzen içinde mevzi alışımız… Ardından Kumandan’ın Metris’e nakli ve 3 gün sonra Bolu’ya aşağılık bir işkence hâlinde 13 saatlik bir yolculuktan sonra varışı… Bu sürekli eylem sırasında dikkat çeken iki ismi anmalıyız: Bayram Taştan ve İbrahim Yusuf Taştan ağabeyler… İlki eylem sırasında geçirdiği kalp krizinin ardından ameliyat olduktan hemen sonra, diğeri ise, yine aynı günlerde riskli bir ameliyata girdikten sonra, ayaklanır ayaklanmaz tekrar görev yerine koşan örnek davranış sahibi gönüldaşlar… ADLÎ TIB MACERASI 20 Şubat 2013… Yine bir tertiple karşı karşıya kalan Kumandan’ın artık sürekli işkenceye dönen hastahane macerası… Hakkında tahliye edilmesi için güya Adlî Tıb’dan rapor gerektiği tezini ortaya atanların girişimi hâlinde İstanbul Adlî Tıb binasına getirilen Kumandan’a sahip çıkmak için, hemen tesis girişinde mevzi alışımız… Nöbet tutuşumuz! BAGİ TARİHİ DERBİDE 12 MAYIS 2013… Az sayıda gönüldaşımızın attığı adımın, dalga dalga yayılan bir tesirle büyümesi… Lig şampiyonunu belirleyecek olan Fenerbahçe-Galatasaray müsabakasında Kumandan’ın içinde bulunduğu işkence şartlarını afişe eden bir eyleme imza atan gönüldaşlarmızdan üçü gözaltına alınıyor… Devasa bir pankartı tribünde açan gönüldaşlarımızın talim ettikleri slogan ve tekbirler 50 bin kişilik koro tarafından tekrar ediliyor… Ev sahibi Fenerbahçe Kulübü, konuyla ilgili “müsabakası öncesi, belirli bir grup tarafından dini içerikli sloganlar atılmış, yasadışı bir örgütün propagandasına yönelik pankart açılmaya çalışılmış” şeklinde açıklama yapmıştır… Üç gönüldaşımız gözaltına alınmış ve eylem, sosyal medyada atılan tekbirler sebebiyle gündem olmuştur. BAGİ GEZİ PARKI EYLEMLERİNDE HAZİRAN 2013… Gezi protestolarının başladığı ilk günlerde meydanda yerini alan BAGİ, özellikle 06 Haziran Miraç Kandili gününden itibaren, eylemlere katılımını arttırmış ve sürekli hâle getirmiştir… Hemen ardındaki günlerde Taksim Meydanı’nda stratejik bir mevkide kendi alanını işgal eden BAGİ, Gezi Protestocularının samimi ilgi ve alâkalarını toplamış ve sürekli ziyaretçi ağırlamıştır… Farklı kesimlerden onbinlerin sokaklarda olduğu bu hengâmede, talim fırsatını bulan İBDACILAR’ın meydandan ve kavgadan kaçması düşünülemezdi… Kumandanının duruşuna hayran olunan bir hareketin mensubu olmanın sorumluluğu altında, O’nun içinde bulunduğu İşkence ve Tecrit Şartlarını GEZİ Parkının gündemine taşıdık… Her yönüyle tecrübe hanemize kattığımız uzun soluklu Gezi Nöbeti, mücadelemize yakıt yapacağımız yeni ilişkiler kurulmasına da vesile olmasıyla ayrıca kıymetlidir… AKP İL BAŞKANLIĞI ÖNÜNDE 29 HAFTALIK NÖBET 01 Eylül 2013… Başbakan’ın bir televizyon programında Kumandan’ın durumuyla ilgili çalışma başlattıklarını söylemesi üzerine, bu sözünün takipçisi olduğumuzu ihtar edişimiz… İstanbul AKP İl Başkanlı’ğı önünde 29 haftalık bir nöbet hâlini alan bu eylem, haftalık periyotta eylem düzenleme talimidir… Kumandan hakkında avukatlarının Yeniden Yargılama girişimlerinin netice verme aşamasına gelmesiyle son bulan bu eyleme İBDACI aileler, büyük fedakârlıklarla katılmış ve mevziyi asla terketmemişlerdir. TAKSİM MEYDANINDA İMZA KAMPANYASI 01 Mart 2014… Oluşan iklimde bir çok farklı eylem biçimini kullanan BAGİ’nin yeni eylemi… Kumandan’ın Özgürlüğü için Galatasaray Meydanı’nda açılan stant… Polisin engelleme çabalarına karşı duruş… Gelen geçen herkesin ilgi alâkası altında toplanan imzalar… İlgilisine İBDA Külliyatı’ndan örnek eserleri takdim edişimiz. Sohbet edişimiz… Sürekli bir biçimde megafonlar Kumandan’ı ve bükülmez iradesini anlatışımız… FİKİRTEPE BAGİ’NİN İSRAİL PROTESTOSU 27 Temmuz 2014… Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi Fikirtepe Cebhesi’nin, Anadolu Yakasında düzenlenen İsrail protestolarının en büyüğünde yerini alması… Kumandan’ın poster ve resimleri eşliğinde Mandıra Caddesi boyunca yürüyen grup, tesis ettiği düzenli kortejle de dikkat çekti… Bu eylemler listesinde yoğun çabama rağmen çok önemli bazı eylemler yer alamamıştır… Belki öyle eylemler var ki, biraz sonra “nasıl unuttuk bunu!” diyeceğiz… Kabaca ifâde etmek gerekirse, meselâ 2008, 2009 ve 2011 yıllarındaki Terör Örgütü İsrail’in Hücre Evi olarak kullandığı Konsolosluk kuşatmasında aldığımız merkezi rolü ve bu çerçevede yaptıklarımızı atlamak durumunda kaldım… Ayrıca; yapılan, hedefine ulaşan eylemler kadar, düzen güçlerince engellenen eylem teşebbüslerimiz de oldu… Papa’nın gelişini protesto edemeden sabah vakti evlerimizde gözaltına alınışımızından tutun da, bir şehidi -Bayram Ali Hoca’mızı- tekbirlerle defnetme niyetimiz doğrultusunda gittiğimiz Fatih Camii avlusuna dahi giremeden 15 kişi gözaltına alınışımız… Bir çok ziyaret, kültürel faaliyet ve sosyal etkinlik de kaydedilmemiştir bu raporda… Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim! Tufan ERSÖZ ADIMLAR DERGİSİ

BU SAVAŞ “VAHŞİ SÜNNÎ – MEDENÎ Şİİ” SAVAŞI DEĞİL

Şii şovenizminin, “anti-emperyalist” söylem içine gizlenerek yürütülen politikalar iflas etmiş, bu politikaları yürütenlerin yüzündeki “anti-emperyalist” maske, dün olduğu gibi, bugün de yine Irak direnişiyle düşmüştür. Bu “şii şovenizm” etkisini tahlil etmeye devam edeceğiz. Fakat, burada bazı kesimlere bir uyarıda bulunmamız gerekiyor; Her “Şii” anti-emperyalist, her “Sünni” ise “Amerikancıdır” yanlış algısından kurtulup, dillerine dikkat etmeleri gerekir. Teferruata boğulup, işin özünü, iskeletini gözden kaçırarak veya gizleyerek yapılan değerlendirmeler samimiyetten uzak, zarar verici olabilir. Mesele “anti-emperyalist” duruşsa; 91 Irak saldırısında İran ve Şii şövenizmi Amerika’ya karşı nasıl tavır aldı? Irak, Baas liderliğinde Amerika’yla savaşırken, İran Amerika adına Güneydeki Şiileri ve Kuzeydeki Kürtleri, Amerika yararına Irak Merkezi Hükümeti’ne karşı niçin ayaklandırdı? 91’den 2003’e kadar, İran bölgede Anti-Emperyalist duruş adına İslâm Coğrafyası’nın lehine ortaya ne tür bir tavır koydu? 2003’te Amerika, İngiltere ve AKP Hükümeti Irak’ı işgal ederken, İran ve şii şovenizmi işgalciye karşı nasıl bir tavır aldı? Amerika’yla anlaşıp ülkenin kapısını işgalci düşmana içeriden açan Şii şovenizmi ve Kürt şovenizminin bu tavırları anti-emperyalist midir? İşgalin siyasi neticesi olan Maliki hükümetinin, işgalcinin işbirlikçisi görüntüsüyle “anti-emperyalist” oluşu nasıl bağdaşıyor?

Adı Ne Olursa Olsun, MUSUL IRAK Milli Cephesi’nin Hamlesidir

Bu hükümetin işlediği 3 tane suç var ve tarih boyunca da bu üç suç belki hiçbir hükümet ve yönetim tarafından, hiçbir lider tarafından da işlenmedi. Bunlardan birincisi Irak, Libya, Suriye… 2003 saldırısı ile beraber Irak’ın ne halde olduğu belli ve bu hükümetin Emperyalizm ile birlikte Irak işgalinde aldığı rol belli. Libya, zaten büyük vatan dostu, acı gün dostu, kötü gün dostu Kaddafi’nin yine emperyalist güçlerle işbirliği yapılarak katledilmesi ve Libya topraklarının, Libya ülkesinin paramparça edilmesi. Arkasından Suriye meselesi. Suriye’nin yerle bir edilip, orada hiç bir şeyin sağlam bırakılmaması. Bu hükümetin işlediği en büyük suçlardan ikincisi ise, “çözüm süreci” adı altında, ülkemizin bir kısmının bölünmesi sürecini başlatması…

Hükümetin Desteklenip Desteklenmemesi

Biz siyasî mücadelemizde değerlendirme yaparken ve tavır belirlerken şekle değil; fiile bakarız. Hükümleri pratik içinde yürütmeye çalışırken bu prensibe sıkı sıkıya bağlı kalmak her zaman şiarımız olmuştur. Fikirler arasında tutarlılık samimiyetin göstergesi olacağından, değerlendirme yaparken bizim dikkatimiz “söylem”den daha çok, söylemle dile getirilen hususları pratikteki karşılıklarındandır. 2012 Kasım ayında Kandıra F Tipi Cezaevi’nde kaleme aldığımız “90’dan Bugüne Umumî Bakış Ve Bugünkü Siyasi Durum” başlıklı durum değerlendirmesinin bir bölümünü oluşturan aşağıdaki yazıyı, şekle değil de, fiile bakmak prensibi ışığında dikkatinize sunuyorum. Bugün, birçok çevre içinde tartışılan hükümetle alâkalı bir meselenin, o zaman, bizim nasıl değerlendirdiğimizi gösteren aşağıdaki bölüme nazaran, bir takım yeni gelişmeleri hangi ilke ve mantık çerçevesinde değerlendirdiğimiz de görülecektir. Hesaplaşmanın Tarafları ve Son Durum Dünya çapında hesaplaşmanın yaşandığı bugün, Batı sömürgeciliğinin zaferinden söz etmek mümkün değil. Üç günde Bağdat’ı, iki günde Şam’ı, dört güde Tahran’ı almak için yola çıkanlar, hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. Gelinen son noktada plânların yeniden gözden geçirilerek “zararın neresinden dönersen kâr” hesabı, girilen bu yoldan çıkma düşüncesi var. Fakat, bu o kadar da kolay olmayacak, savaşı başlatma gücüne sahip Batı’nın, onu durdurabilmek için şu ân elinden pek bir şey gelmiyor. Pandora’nın kutusunu çok kolay açtı, ama, o kadar kolay kapatamayacak gibi… Bu büyük hesaplaşma, tüketmekte sınır tanımayan, dünya kaynaklarının yüzde seksenini yiyip bitirenlerle, kaynakların yüzde yirmisine mahkum edilmiş yüzde sensen arasındadır. Dünya nüfusunun yüzde yirmisine sahip Batı, Amerikan gücü liderliğinde saldırırken, bu saldırıya cephe cephe direnen geri kalan yüzde seksen, henüz bir liderliğe kavuşmuş değil. Batı saldırganlığının bir hedefi de zaten, yüzde seksenin birlik ve beraberliğini bozarak, güçlü bir liderliğe kavuşmasını engellemektir. Büyük hesaplaşma özellikle son on yıldır bölgemizde yoğunlaşmış ve şu ânda da içinde bu büyük hesaplaşmanın ideolojik ve siyasî muhtevasını barındırır şekilde “bölge savaşı” olarak sınırımıza dayanmıştır. Bölgemize yapılan saldırının adı da BOP’tur. Bölgemiz açısından bakıldığında bu savaş, BOP taşeron örgütleriyle, bu örgütlere direnen millî güçler arasındadır. Direnişin temelinde ise, İslâm var. BOP Eşbaşkanı bu hükümet, İBDA’nın düzene karşı verdiği devrimci mücadelede -buna radikal İslâm diyorlar- indirdiği ölümcül darbenin ardından iktidara gelmiştir. Bu hükümetin “Haçlılar Dünyası” tarafından kurgulanmasında ve körüklenmesindeki tek sebep, gerçek İslâm İBDA’nın yürüttüğü iktidar hedefli devrimci mücadelenin önünü kesmekti. İktidara geldiği daha ilk günlerde BOP’un Eşbaşkan’ı olduğunu büyük bir gurur ve pervasızlıkla halkımıza deklare eden bu hükümete, halkın seçtiği değil de, insanımızın üzerinde yapılan etkili zihni bir operasyonla, demokrasi oyunu içinde halka “SEÇTİRİLEN” demek daha doğrudur. Medya marifetiyle halka “İSTETTİRİLEN” bu hükümetin, gerçekte insanımızı temsil etmediği, on yıllık icraatı neticesinde açıkça görülmüştür. Hâlen ve yine medya marifetiyle bu halk desteğinin devam ettiği algısı yaşatılmaktadır. Bu hükümet, Amerika’nın, İBDA’nın temsil ettiği gerçek İslâm’ın gelişimine mâni olamayınca, bu gelişimi pasifize etmek için kurguladığı “Ilımlı İslâm” paradigmasının iktidara taşınmış siyasi örgütüdür. Bu “kurgu” göz önüne alındığında, hükümetin halkın hissiyatına tercüman olmaktan ziyade, hissiyata tercüman oluyor görüntüsü altında kendisini körükleyerek iktidara taşıyanların politik hedeflerinin aracısı olduğu görülür. Bu hedefler doğrultusunda bölgemizde yoğunlaşarak devam eden savaşın “aracı”dır bu hükümet. Bu mânâda kesinlikle, hissiyatı istismar edilerek “rızası” çalınan, yüzde doksana varan çoğunluğuyla Amerika ve İsrail düşmanı olan bu halkı temsil etmiyor. Peki kimi temsil ediyor? Gerçek İslâm -İBDA-‘nın önünü kesmek için “Ilımlı İslâm” paradigmasını kurgulayan ve bu paradigmanın siyasî örgütü olarak kendisine iktidar yolunu açanları temsil ediyor. Kuzey Atlantik sömürgeciliği, Hristiyan-Yahudi birliği AB ve bunların yasadışı örgütleri IMF, Dünya Bankası, NATO… bu hükümetin şuurlu olarak temsil ettikleridir. Yani Hristiyan-Yahudi Batı Dünyası… Ülkede uzun süredir egemen olan bu güçler, ilk defa bu özellikte bir hükümetin şahsında temsil edilmektedirler. Hükümetin temsil ettiği dini, siyasi, sosyal ve ekonomik uluslararası güçler yeni değil, muhtevasıyla bizatihi hükümetin kendisi yenidir. Geçmiş hükümetler de aynı uluslararası güçlerin temsilciliğini yapmış, emperyalist politikaların aracısı olmuşlardı. Fakat onlar, bu hükümetin yaptığı derecede gerçeği “Amerikan Türbanı”yla örtememişlerdi. Hükümetin temsil ettiği bu uluslararası güçlerin Tanzimat’tan bu yana devam eden etkisi ve son elli yıldır ülke siyasetindeki tartışmasız egemenlikleri sebebiyle, eski adamlarının direniş göstermelerine fırsat tanımadan onları tasfiye edip, kurguladıkları yeni paradigmayı iktidara taşımaları bu aşamada çok da zor olmadı. Zor olan kısım, şekli demokrasi oyununun sahneleneceği aşamaya kadar olan süreçti. Düzeni yürüten eski paradigma mensupları içinden düzenin gerçek sahiplerine karşı direnme girişimleri olmuşsa da, nasıl karşı çıkılacağı bilinmediğinden başarı sağlanamamıştır. Her paradigma değişiminde görülebilecek bu “problem”, karşı çıkmaya çalışanların toplama kampı mantığıyla tesis edilen cezaevlerine tıkılmasıyla çözülmüştür. Daha iktidara geldiğinin ilk günlerinden itibaren uyguladığı özelleştirme politikasıyla ülkeyi Ofere-Tafere yağmalatarak temsil ettiği uluslararası sermayeye diyet borcunu ödemeye başlayan hükümetin, zamanla etrafında yeni çıkar grupları da teşkil etmedi değil. Uluslararası sermayeyle sıkı bağlantı içinde hareket eden bu yerel yeni çıkar gruplarının hükümet etrafında kümelenmesi, paranın farklı bir kesime “halka halka” sistemli olarak dağıtılmasına da yol açtı. Hükümete halk desteğinin kotarılmasında kullanılan unsurların başlıcası olan “halka halka” işleyen bu “para” ilişkisi, desteğin devam etmesini sağlamak ve hükümet yanlısı yeni bir kitlenin teşkili için verilen “rüşvet” niteliğindeydi. Ayrıca aracısı olduğu Emperyalist politikaları BOP Eşbaşkanı sıfatıyla uygularken ses çıkarılmaması maksadıyla “halka halka” halka dağıtılan “sus payı” özelliği de taşıyordu. “Ben tüccarım her şeyi satarım!” diyen Eşbaşkan, bu süreçte “İmân” alım satımında da oldukça mahir olduğunu gösterdi. “Ilımlılık”ın misyonuna uygun olarak demokrasi içinde İslâm’ın yaşayabileceğine inananların ve bunu benimseyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Dikkat ediyorsanız “Şeriat” kelimesi sanki yasaklanmış gibi ve artık neredeyse pek kullanılmıyor. Her alanda, Amerikan tipi politikacının şahsında tecelli eden “Ilımlı İslâmcılık” tarafından kuşatılan halkımız, Hristiyan-Yahudi Batı’ya karşı var olan reflekslerini büyük oranda yitirmiş durumda. “Ilımlı İslâmcılık” tarafından BOP’un hedefleri doğrultusunda yürütülen “aptallaştırma”, “ehlileştirme” ve “düzene uydurma” operasyonu, zahiren on yıldır başarıyla yürütülüyor gibi gözüküyor. İnsan zekâsı hedef alınarak yapılan bu operasyonun sebep olduğu zihin kamaşması, bedahet hâlinde ortada olan mevzularda bile kendini göstermektedir. Bundan istifade ederek Irak ve Libya parçalandı. Suriye parçalanmak için saldırı altında, Afganistan işgali ise bütün şiddetiyle devam etmekte. BOP taşeronu bu hükümetin erketeliğinde gerçekleştirilen bu saldırılarda, saldırıya muhatap olan Irak, Libya ve Suriye devletlerinin üçünün de bölgede İsrail’i tehdit eden ülkeler olması mevcut iktidarın neyin “aracı” ve gerçekte kimi “temsil” ettiğinin açık göstergesidir. Bir taraftan, son tahlilde İsrail’in güvenliği, onu tehdit eden ülkelerin parçalanmasıyla garanti altına alınırken, diğer taraftan da ülke içinde siyasi ve askeri bürokraside yapılan tasfiye operasyonlarıyla iktidar sağlamlaştırıldı. En ufak bir muhalif duruşa tahammül edemeyen hükümet, ne kadar Batı karşıtı varsa “cezaevi”, “işsiz bırakma”, “itibarsızlaştırma” gibi hukuk ve ahlâk dışı yöntemlerle hepsini birden etkisizleştirerek bugün, sorunsuz bir şekilde iktidar koltuğunda oturmaktadır. BOP saldırısının stratejik hedefini daha iyi anlayabilmek ve “Eşbaşkanlık” mânâsını kavrayabilmek için Büyük Doğu Mimarı’nın şu hükmüne dikkat etmek gerek; “20. Asırda ve 21. asır eşiğinde Haçlılar dünyasının stratejisi, İslâm hisarını dışından zapt etmek değil, Truvalıların tahta atı şeklinde, gafil milletlere sahte kahramanlar imâl edip onu içinden düşürmektir.” (Necip Fazıl Kısakürek / Doğru Yolun Sapık Kolları, Sh.143) Bu hükmün ispatı halinde bugünkü siyasi durum budur. “Ilımlı İslâm”, BOP, BOP Eşbaşkanlığı, gaflet, aptallaştırma, ehlileştirme, düzene uydurma… Bu kavramların yan yana dizilmesiyle dahi, hükümetin misyonuyla birlikte siyasi manzara, bedahet hâlinde hemen görülüyor. Değiştiği hissi yaşatılan batıcı düzen değişmemiştir. İktidarın el değiştirmesiyle birlikte paradigma değişmiştir. Kuklaların değişmesiyle düzen değişmez. Fakat şu da inkâr edilemez, düzenin deri değiştirme süreci “değerlendirici şuur” için bir takım faydalarla birlikte, bazı zararlar ve birçok fırsatlar da barındırdı; hâlen de barındırmakta. 2002 Kasım’dan bugüne diğer bir önemli değişiklik ise, uluslararası siyaseti yönlendiren merkezlerin siyasî ve askerî güçlerinde yaşanmakta. Ankara’nın “bölgesel güç” imajını sağlayan “stratejik ortak” Amerika’nın on yıl önceki siyasî ve askerî gücü ile bugünkü arasında dağlar kadar fark var. Amerika, on yılda daha da gerilemiş ve güçten düşmüştür. Hükümeti doğrudan ilgilendiren bu durum, Ankara’da hem iç, hem de dış politikada farklı arayış ihtiyacını doğurabileceği gibi, beklenmedik politik tutumların ortaya çıkmasına da sebebiyet verebilir. İhtimâl kaydıyla söylediğimiz bu durumun aslında, işaretleri de yok değil. Daha sonra bu konuya tekrar değinmek üzere kendi adımıza şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz; şu an Ankara’nın, kafası en karışık adamı R. Tayyip Erdoğan’dır. Erdoğan’ın her hâlinden kendi içinde bir kırılma yaşadığı belli oluyor. Suriye konusunda gelinen son noktanın, yaşadığı bu kırılmayı tetiklediği kanaatindeyiz. İleriki günlerde, Başbakan’ın yaşadığı bu kırılmanın hangi yöne seyredeceğini hep beraber göreceğiz. Sermeyesi tükenen tüccarın kara kara düşünmesine misâl, Erdoğan da, on yılda “stratejik ortağıyla” yapacağını yapmış olarak, idaresi mümkün olmayan bir noktaya geldiğini görerek, bundan sonraki süreçte ne yapacağını düşünmektedir. Kırılmanın müsbet tarafa seyretmemesi için her türlü olumsuz şartın var olduğu Ankara’da, yine de belli olmaz. Beklenmedik farklı tutumların ortaya çıkması, belli mi olur, belki de Başbakan’ın hem bu dünyasını, hem de öbür dünyasını değiştirebilir. Fakat bugünkü geldiği noktanın, Erdoğan için pek de iç açıcı bir görüntü arz etmediği aşikâr. Bir de; İktidarı şahsî emeği veya teşkilatının verdiği mücadele neticesinde değil de, İBDA’nın 90 yılından itibaren Kemalist rejime karşı verdiği mücadelenin ve bu mücadelede indirdiği ölümcül darbelerle rejimi diz üstü çökertmesinin ardından ele geçirdiği gerçeğinin peşini hiç bırakmamasını eklerseniz, Başbakan’ın kafasının ne denli karışık olabileceğini daha iyi kavrayabilirsiniz. Gerçeğe en yakın şekilde ortaya koymaya çalıştığımız mevcut siyasî manzara ve bu manzara karşısında belirlenmesi gereken tavra dair söyleyeceklerimize alt yapı teşkil etmesi bakımından, birbiriyle alakalı bazı mevzular üzerinde durmakta fayda olduğu inancındayız. “Hükümetin Desteklenip Desteklenmemesi” Üzerine Buraya kadar ele aldığımız meselelerden, geçen on yıla ait olmak üzere BOP’çu ılımlılara karşı alınması gereken tavrın bizim açımızdan ne olduğu anlaşılmıştır herhâlde. “BOP Eşbaşkanlığı”nı yürüten bu hükümetin desteklenip, desteklenmemesi gibi daha müşahhas bir çizgide meseleyi açmamız gerekirse… Son bir iki yılda etkisi azalmakla beraber, Amerikan tipi medya tarafından öyle bir hava oluşturuldu ki, AKP iktidarını desteklemeyenler neredeyse vatan haini muamelesi görmeye başladılar. Son bir-iki yılda etkinin azalmasının sebebi ise, bu propaganda savaşında önde giden Liberallerin kenara itilmeleridir. 2010 yılından itibaren başlayan Liberal-Ilımlı çatışması şiddetlenerek devam etmekte. Ergenekon operasyonlarıyla oluşturulan sahte kutuplaşma ortamında hükümeti desteklemeyenler “Ergenekoncu” olarak yaftalanırken, destekleyenler de AKP’li damgası yediler. Bir siyasî-sosyal gruba mensup olmakla, o siyasî-sosyal grubun herhangi bir hamlesini desteklemek veya karşı çıkmak birbirine karıştırılır oldu. Mensup oldukları topluluklarda davaları adına hiçbir varlık gösteremeyen dar kafalı tiplerin ısrarla devam ettirmeye çalıştıkları bu sahte kutuplaşma ortamından sadece BOP saldırganlığı kârlı çıkmaktadır. Çünkü bu sahte kutuplaşmayla perdelenen, BOP saldırganlığı ve ona karşı ortaya konulan direniştir. Bu direniş açığa çıkmasın diye, zaten, insanlar “şucu-bucu” olarak yaftalanıyor. Oluşmasında liberallerin öncülük ettiği, şu an ise, daha çok “yandaş” denilen hükümete yakın medyanın devam ettirdiği sis perdesini dağıtıp, gerçek gündemi ve temel çelişkiyi ortaya koymak da bizim görevimiz olmalı. Bu görev yerine getirilirken benzerlerine ancak kahvehane sohbetlerinde veya çocuk mızmızlığında rastlanabilecek tavır ve tutumların benimsenmesi hayâl dahi edilemez-edilmemeli. Hükümetin desteklenmesine yönelik, uluslararası güçlerin desteğiyle yürütülen medya kampanyası malum… Bu kampanya bugüne kadar o kadar şiddetli yürütüldü ki, iktidarın uyguladığı politikalara karşı çıkmak isteyenler dahi, yürütülen propagandanın çapı ve şiddetinden dolayı “suçluluk” duygusu içine girdiklerinden ve cesaretleri kırıldığından, düşündüklerini tam olarak ifâde edemez oldular. Batıcı Düzen yararına hükümetin desteklenmesini adetâ “İlahi emir”miş gibi dikte eden merkezlerin, aynı şeyi gizli ve açık yollarla bizden de istedikleri sır değil. Bu desteğin verilmesini isteyen malum çevreler, acaba, bu istediklerini hangi ideolojik ve politik gerekçelere dayandırmaktadır? “Ham yobaz, kaba softa” tayfasının Amerika tarafından “ılımlı” vasfı kazandırıldıktan sonra, Büyük Doğu kaçkınlarının veya Onun “düşük çocukları”nın başatlığında partileşip, iktidar koltuğuna oturmalarını ne adına ve kime karşı desteklememiz gerekiyor? Hükümetin herhangi bir icraatının mücadelenin yakıtı olarak desteklenmesiyle, hükümetin tüm icraatlarının kökten desteklenmesini birbirinden ayırarak yine sormak durumundayız ki, hangi ideolojik ve siyasî faydaya nisbetle bu destek bizden isteniyor? 90’lı yıllarda İslâm Devrimi’nin -İBDA’nın- önünü kesmek için körüklenen “ılımlılar”a, Devrim adına konulan siyasî ve askerî sert tavrın, hiç “beklenmedik” bir şekilde iktidara taşındıklarında onlara desteğe dönüşmesini gerektiren, ne türlü önemli değişiklikler yaşandı? Hükümetin desteklenmesini savunanlar derse ki, “Bu hükümet Kemalist rejime karşı dik duruyor. Bu dik duruşundan dolayı darbe yapmak isteyen eski paradigma sahiplerini etkisizleştirdi.” Biz de deriz ki, bu külliyen yalan! Belli egemen güç merkezleri tarafından oluşturulmuş bu büyük yanılgının, en ufak bir gerçeklikle uzaktan yakından alâkası yoktur. Çünkü; 90 yılında Amerika’nın Irak’a saldırısıyla meydan yerine çıkan, hemen arkasından da “Tüm İktidar İBDA’ya!” şiârıyla devam eden İhtilâlci Mücadele, 99’a gelindiğinde zirveye çıkmıştı. Batı’ya “ılımlı İslâm”ı kurgulamak zorunda bırakan ve bu yapıya iktidar yolunu açmak için 28 Şubat Operasyonu’nu tezgâhlatan sebep, bu mücadelenin önlenemez yükselişiydi. 99 yılında ise, o güne kadar devrim adına vurulan darbelerden bitap düşerek “leş” hâline gelmiş düzene, İBDA’nın “esas darbe” niteliğinde indirdiği ölümcül darbeyle, neredeyse ortada Kemalist-Memalist rejim kalmadı. Siyasî ve askerî aygıtları işlemez hâle getirilerek, can çekişir şekilde dizleri üzerine çökertilen rejim, bitkisel hayata girmiş olarak komada fişinin çekileceği günü bekliyordu. Bu hükümet, İBDA’nın rejime indirdiği bu bitirici darbenin ardından iktidara geldi. Ortada “dik duracak” bir rejim filân kalmamıştı. Denildiği gibi ortada güçlü bir rejim olsaydı, zaten AKP’nin iktidarı tasavvur dahi edilemezdi. Hükümetin yaptığı, İBDA’nın alnının ortasından vurarak yere serdiği cesedi, kitlelere kanlı canlı göstererek tekmelemek ve tekmeletmekten ibarettir. Hâliyle ortada darbe-marbe yapacak güçte bir yapının varlığı da söz konusu değildi. Hükümetin “dik durduğu”, varlığına meşruiyet kazandırmak için uluslararası güçlerin desteğiyle bizzat kendisinin ürettiği hayâletlerdi. İBDA’nın verdiği Devrimci Mücadele’nin hedefine ulaşmasına mani olmak için kurgulandığını, körüklendiğini gizlemek niyetiyle bu dünyada işi bitirilmiş olanların hayâletine karşı dik duran(!) hükümet! Ayrıca, on yıldır sinsi, mahcup şekilde örtülmek ve Müslümanlar başta olmak üzere bütün toplum katmanlarına kanıksatılmak istenen şu gerçeklere dikkat: Düzenin eski yürütücüleri Hristiyan-Yahudi Batı hayat tarzını insanımıza dayatırken suçlu oluyor da, aynı “HAZCI” hayat tarzını İslâmî kılıfla dayatan, insanımıza benimsetmeye çalışan “ılımlılar” niçin suçlu olmuyor? Düzenin eski yürütücüleri Amerikancı, NATO’cu, AB’ci, IMF’ci ve daha bilmem neci vatan haini muamelesi görüyorlar da, bu hükümet Amerikancı, NATO’cu, AB’ci, IMF’ci olurken niçin aynı muameleyi görmüyor? Üstelik bu hükümet kadroları daha iktidara gelmeden, ısınma turları attıkları dönemde “değiştik-dönüştük” diyerek ellerinden, ayaklarından, kalplerinden ve beyinlerinden Batı’ya, Amerika’ya, NATO’ya, AB’ye, BM’ye, uluslararası sermayeye, hâsılı “Haçlılar dünyası”na bağlılıklarını ilân etmediler mi? İktidara geldikleri günden bugüne geçen on yıl boyunca da BOP Eşbaşkanı sıfatıyla bu bağlılıklarına sadık kaldıklarını uyguladıkları politikalarla kâmilen göstermediler mi? Ecevit, uluslararası eli kanlı terör örgütü NATO’nun kıçını toplasın diye Afganistan’a asker gönderirken İslâm düşmanı oluyor da, aynı şeyi bu hükümet yapınca neden bir sessizlik duvarı örülüyor? Özal, Amerika’nın Irak işgaline erketelik yaptığında gördüğü tepkiyi, onun yaptığını misliyle yapan, Libya ve Suriye’yle devam eden, bu yetmiyormuş gibi, Batı sömürgeciliğine direnişin sembolü ve İsrail’in korkulu rüyâsı hâline gelmiş bağımsız iki Ehl-i Sünnet ASÎ liderin -Saddam ve Kaddafi- Haçlı istilâ orduları tarafından katledilmesine bilerek, isteyerek, bütün zihni melekeleri sağlıklı olarak yardım ve yataklık misyonunu yerine getiren bu hükümet ve BOP’un Eşbaşkanı niçin görmüyor? Niçin tüm bu ihânetlerine rağmen hükümete ve onun başına karşı gerekli tepkiyi ortaya koymayarak “hoşgörülü” bir yaklaşım sergileniyor? Üstelik Yahudi’nin taktığı “en cesur insan” madalyasını hükümet halâ göğsünde taşımaya devam ediyor. Hükümete destek sağlamak için oldukça gayretkeş davranan bu merkezlerin “ılımlılık”ın karakterini de gösteren yukarıdaki sorulara açık ve net cevaplar vermesi gerekir. Diğer taraftan; Bir ân için, hükümetin biraz da olsa samimi ve rejime karşı mücadele gayreti içinde olduğunu varsayalım. O zaman rejime karşı mücadele yararına bizim hükümeti değil, hükümetin bütün imkânlarıyla İBDA’yı desteklemesi gerekir. Çünkü, 90 yılından bugüne kadar bu mücadelenin merkezinde İBDA vardır. İBDA’nın açtığı yoldan iktidara gelen bu kadrolarda biraz samimiyet olsa, bu mücadelenin tartışmasız kesin zaferi ve daha sonra iç ve dış düşmanın karşı-darbe girişimine karşı bu zaferin korunması için, bizden destek beklemek yerine, kendisinin İBDA’yı desteklemesi gerektiğini bilir. Bu destek kapsamında yapması gereken ilk iş Kumandan Mirzabeyoğlu’nun serbest bırakılması olmalıydı. Serbest bırakmak bir tarafa, gönüldaşların farklı farklı samimi çalışmaları olmasaydı on yıl boyunca olduğu gibi bugünde hiçbir iktidar mensubu İBDA Mimarı hakkında tek bir söz bile etmeyecekti. Zannedildiği gibi bu iktidarın düzenle bir alıp veremediği yoktur. Var olduğunu zannetmek, bizce bir algı yanılmasıdır. Onun bütün derdi BOP kapsamında kendisine bahşedilen iktidarı sağlamlaştırarak korumaktır. Tehlike sıralamasına göre, muhalif gördüğü her şahsı, her zümreyi, daha çok belden aşağı yöntemlerle etkisizleştirme gayreti, hep iktidarını koruma hedefine yöneliktir. Hükümetin sorunu düzenle değil, düzenin eski yürütücüleriyleydi. Bırakın İBDA’nın desteklenmesi ve İbdacıların güçlenmesine yardım etmeyi, onlar baş düşman emperyalizme karşı kendi imkânlarıyla bunu yapmaya çalışırken, hükümetin bunu engellemek maksadıyla nasıl düşmanlık içinde bulunduğu belli. İBDA Mimarı’nın, bu hükümetin on yıllık iktidarı döneminde efsanevî Telegram İşkencesi altında ve fiziki şartları ağırlaştırılmış olarak esir tutulduğu, İbdacıların “ağırlaştırılmış müebbet” hapis cezalarının Yargıtay tarafından onandığı ve en küçük fırsatta dışarıdaki gönüldaşların uyduruk sebeplerle tutuklanmaya çalışıldığı, ceza alan arkadaşların hukukçuların bile unuttuğu bilmem hangi kanun maddesi işletilerek infazlarının yakıldığı ortada. Geçmiş dönem hükümetlerinden farklı, İBDA’ya karşı en ufak bir tutum sergilemeyen bugünkü iktidarın, şu âna kadar sürdürdüğü bu tavrın muhtevasını anlayabilmek için ille de âlim olmak gerekmiyor. Uygulamalarıyla her şey ortada. On yıllık dönem boyunca minimize edilen illegal faaliyetleri kendisine tanınmış fırsat ve açılmış kredi olarak değerlendirip, bir ân önce yapılması gerekenlere dair -başta İBDA Mimarı’nın bırakılması- adım atacağına, bu durumu karşı tarafın güçsüzlüğüne hamleden hükümet, şımarıklık ve kibirde hudut tanımayan bu hâliyle desteği ne kadar hak ediyor sizce? Hükümetin icraatlarıyla alâkalı izah etmeye çalıştığımız bu hususlar, desteklenmesinin hangi şartlara bağlı olduğunu da göstermektedir. Bu şartların tahakkukunda desteklemek için bir ân bile tereddüt etmeyeceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Fakat, bu şartların oluşması imkânsız değilse bile, çok zor. Çünkü, bu yapının kurgulanış amacı belli: İslâm’ı içerden tahrif etmek. Geçmişte “dava kaçkını” sıfatıyla, “engelci” pozisyonunda, dıştan toslamaya çalışanların ekmeğine yağ sürenler, bugün bizzat onların yerine geçerek aynı misyonu yerine getirmektedir. Aralarındaki tek fark, “dıştan toslamaya” çalışanlar, gerçeği “esas düşman” olarak ifşâ ediyorlardı; bunlar ise, gerçeğin yerine geçmek maksadıyla, onu saklayarak üzerini örtüyorlar. Peki bu davranışlarının sebebi nedir? Bu sorunun cevabını “Stratejik Ortak”larının, bölgede yürüttüğü savaşla hangi ideolojik ve siyasî hedeflere ulaşmak ve ne tür neticeler elde etmek istiyor, işte buna bakarak aramak lazım. Biz de bundan sonraki bölümlerde bunu yapmaya çalışacağız. Biz, hükümete karşı müsbet veya menfi tavır belirlenirken, kesinlikle kuru övgü veya kuru sövgü tutumu içinde bulunulmaması gerektiğine inanıyoruz. Mensup olunan anlayışa nisbetle ortaya konulacak ideolojik ve politik gerekçelere göre, iki tutumdan birinin benimsenmesi gerekir. Bunun neticesinden aynı gerekçelerden dolayı iki farklı tavır ortaya çıkabileceği gibi, farklı gerekçelerin ışığında aynı tavır da sergilenebilir. Mücadelenin hedefleri noktasından yapılacak fayda ve zarar hesabından sonra, ortaya konulması zaruri fiîli politik tutumların barındırdıkları “karşıtlıktan” dolayı, karşılıklı “cepheleşme”ye yol açmaması, tutarsızlık görüntüsüne engel olarak zenginliği de beraberinde getirecektir. Gerekçeleriyle ortaya konulacak fiîli politik tutum hâlinde benimsenmiş her tavır, yanlış olduğuna inanılsa dahi “gerekçeler”inden dolayı bizim için değerlidir. Aslına bakılırsa “Devrim Süreci” çerçevesinde BOP, Hükümet ve ılımlılığı da içine alacak şekilde bu mesele 10 yıl önce kırıp dökmeden tartışılmalıydı. Zaman zaman bu çerçevede fikir alış-verişleri olmadı değil, ama, gelinen noktada bunun yeteri kadar yapılmadığı görülüyor. Bugün ise, on yıllık icraatı yok sayarak gösterilecek destek veya aksi tutum olmak üzere, her iki tavır da bize çok doğru gelmiyor. On yılın sonunda hükümete karşı “değişiklik” de dahil olmak üzere müsbet veya menfi bir tavır belirleme ihtiyacı, hükümetin görev yaptığı dönemin muhasebesi yapılarak giderilebilir. Ancak o zaman hangi hareket tarzının öne çıkarılacağı, hangisinin geri çekileceği ve hazırlığın hangi noktalardan ve hangi muhtemel iç ve dış gelişmeye göre yapılacağı hakkında daha sağlıklı kararlar verilebilir. Hükümetin on yıllık icraatını değerlendirirken hileli tavırlarla yok sayamayacağımız, hem destekleyenlerin hem de desteklemeyenlerin izâh etmesi gereken biri dinî, diğeri de siyasî olmak üzere iki hüküm karşımıza çıkmaktadır: “Mürted” ve “Genel Vali”… Mürted; İslâm’dan dönerek, Müslümanların ve İslâm’ın aleyhine çalışan… Genel Vali; Emperyalizm’in işgal ettiği topraklara, kendi adına orayı idare etsin diye atadığı kişi… Sakın yanlış anlamayın, biz şu ân hiç kimseye ne “mürted” ne de “Genel Vali” demiyoruz. Hükümetin hangi “fiilleriyle” bu hükümleri bağladığı üzerindeyiz. Meseleye, en azından verildiği dönem itibariyle bu hükümler çerçevesinde de bakılması gerektiğini söylemeye çalışıyoruz. Hüküm fiille bağlı olduğuna göre, hükmün geçerli olup olmaması da, hükme mevzu olan fiilin devam edip etmemesiyle bağlantılıdır. Bu da bir süreci ifâde eder. Meselâ, küfür üzere olan bir insana “kâfir” denir. Fakat, bu insan süreç içinde önceki hâlinden vazgeçip, İslâm’ı kabul ederse, onun hakkında verilen bu “kâfir” hükmü geçerliliğini yitirerek onun üzerinden kalkar. Çünkü hükme mevzu olan fiil değişmiştir. Durup dururken hükmün değişmeyeceğine binaen, bu dinî ve siyasî iki hükmün geçerliliğini koruyup korumadığını anlamanın yolu, hükmün verildiği ândan itibaren bugüne kadar iç ve dış ilişkileri ve hedefleriyle birlikte hükümetin icraatlarını sağlıklı bir şekilde değerlendirmekten geçmektedir. En azından bizim düşüncemiz bu yönde. Hüküm sahibinin verdiği hükmü tekrar etmek değil de, hükmü bağlayan fiili anlamak… Devlet ve düzeni temsil eden ve yürüten “ılımlılar”a karşı fiili tutum halinde ortaya konacak müsbet veya menfi tavrın tutarsızlık arz etmemesi için, kendi adımıza bahsettiğimiz bu değerlendirmenin her açıdan yapılması gerektiğine inanıyoruz. Hükümetin geçmiş dönemlerdeki yanlış icraatlarından rücu ederek, hatâların telafisi için ortaya koyması gereken tavırlar söz konusu olduğunda, desteklemek için tereddüt edilmez. Hükümetin hatâdan döndüğünü gösterici başlıca icraatlar şunlardır: 1. Kayıtsız şartsız İBDA Mimarı’nın hemen serbest bırakılması, 2. Emperyalizmle siyasî ve askerî bütün bağların koparılması, 3. Ülkedeki İncirlik gibi bütün işgal üslerinin kapatılması, 4. Açık ve gizli uluslararası bütün antlaşmaların iptal edilmesi, 5. Bugüne kadar yapılmış bütün gizli antlaşmaların açıklanması, 6. İslâm Coğrafyasını istilâ eden haçlı ordularının işgale son vererek, bölgemizi derhal terk etmesi ültimatomunu açıkladıktan sonra, işgalciye karşı verilen direnişe destek verileceğini dünya kamuoyuna deklare edilmesi, 7. İsrail diye bir devletin tanınmadığının açıklanması, 8. İBDA Mimarı’na yapılan Telegram işkencesinin ilk önce kabul edilmesi, sonra da açığa çıkarılması. Başlıklar hâlinde sıraladığımız bu hususlar, bizim açımızdan hükümetin desteklenmesinin şartlarını oluşturmaktadır. Hatâdan döndüm demek siyasette yeterli değildir, döndüğünüzü icraatlarınızla göstermeniz gerekir. Ali Osman ZOR