ADIMLARIMIZ BAŞINDAN BERİ BU PLÂNIN KARŞISINDA OLDU VE OLACAK!

M. Çavuşoğlu: Başından Beri ABD İle Planladık! ADIMLARIMIZ BAŞINDAN BERİ BU PLÂNIN KARŞISINDA OLDU VE OLACAK! Aydın KALKAN Bu gece sabaha karşı Suriye’nin Cerablus kasabasına yapılan operasyondan haberdar olduktan hemen sonra “operasyonun tarafları” ile ilgili verilen bilgilere baktım… ABD’nin öncülüğünde 91 den beri bölgeye saldıran Haçlı koalisyon güçlerinin hava desteği ile sınırı geçen TSK’ya bağlı bazı unsurlara, CIA tarafından kurulan, “eğit”ilen, “donat”ılan çapulcu sürüsü ÖSO ve 5 yıldır MİT’in organizasyonuyla hareket eden Suriye’deki “Türkmen”ler destek verirken, kamuoyuna deklere edilen hedefse Irak’ın işgaline Irak merkezli Arap Kurtuluş cephesinin bir unsuru olan, IŞİD. ABD’nin desteği ile Menbic’i ele geçiren PKK’nın durumu ise, Barzani-Erdoğan-ABD-Rusya ittifakının dışına süpürülerek, ADIMLAR’ın iki yıldır ifâde ettiği ilk gerçekle yüzyüze gelmiş olmakta kendisini gösteriyor: ” “Washington-Ankara-Erbil-Tel Aviv ittifakının PYD’ye biçtiği rol, Barzani’nin BOP Kürdistanı’nda bir “otonomi” sahibi olmak” Ve böylece “PYD’leştirilen PKK’nın Barzani (Erbil’e) bağlanması”… Dün Ankara’ya geldikten sonra açıklama yapan Barzani’nin sevinçle; “BÖLGEDE BÜYÜK DEĞİŞİMLER KAPIDA” açıklaması yapması ve AKP’li Mevlüt Çavuşoğlu’nın “BAŞINDAN BERİ ABD İLE PLANLADIK” itirafı, bize bu operasyon sahiplerinin -en azından plânlayanların- niyeti açısından net bir çerçeve sunmakta ve ADIMLAR’ı doğrulamaktadır. Bu operasyonun ortaya çıkardığı ikinci gerçekse, -yine plânlayanlar açısından- şu: Ehl-i Sünnet Türk ile Ehl-i Sünnet Arab’ın arasında, yüzyılları bulacak bir düşmanlık tohumunu ekmek için, TSK’yı Etnik Kürtçülerle birlikte Arap Direnişi’ne karşı savaştırmak. Erdoğan ve Binali Yıldırım’la görüşmesinin çok verimli geçtiğini ifâde eden Barzani’nin “büyük değişimler”e giden yolda “Musul operasyonu konusunda tam bir mutabakata vardık” sözleri, Cerablus operasyonunun “Fırat Kalkanı”yla kalmayacağını göstermekte. Bu çerçevede Erdoğan-AKP Hükümeti, Ehl-i Sünnet Türk ile Ehl-i Sünnet Arap arasında Barzani kontrolünde kurulacak olan bir Siyonist Duvar / BOP Kürdistanı’na karşı değil. Bugünlere gelen süreçle ilgili Genel Başkanımız Sayın Ali Osman ZOR’un şahsında ADIMLAR’ın ortaya koyduğu hakikatleri tekrar hatırlatmak gerekmekte. Ki, bugünkü durumda apaçık bir şekilde ortaya dökülen AKP-ABD plânlarına, geçmişten bu güne hangi gerekçelerle karşı durduğumuz anlaşılsın… Bu karşı duruşumuz sebebiyle 25 Mart 2015’te uğradığımız kahpe saldırı ve şehid verdiğimiz büyük mücahid Ünsal Zor hatırlansın. Buyurun: SİYONİST DUVAR”LAR KURTULUŞA ENGEL 4 Ekim 2007 Ali Osman ZOR Talabani’yi Irak Cumhurbaşkanı ve diğer kuklaları da Irak hükümeti olarak tanıyanlar, o kuklalarla beraber aynı efendiye hizmet eden pastacılardır. Hâliyle bunların Irak’ın kuzeyindeki gelişmelerle alakalı dile getirdikleri endişe ve şikâyetler, danışıklı dövüşten başka bir şey değildir. Aksi olsaydı, “Ne mutlu Türk’üm!” diyen bir vatan evladı Irak’ta verilen mücadelenin tek bir savaşın muharebesi olduğunu idrak eder, esas düşmanın hesabının da bu mücadeleyle, Anadolu’yu birleştirmeme üzerine kurulu olduğunu görürdü! Bu hesap meydana çıktıktan sonra, Irak’ın kuzeyinde Türk’ün ve Kürt’ün hainlerinin elele inşa etmeye çalıştığı Siyonist duvarı yıkarak Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, bütün İslâm milletinin işgalciye karşı birleşmesini sağlardı. Fakat Amerikan işgalini destekleyen ve direnişçiye “terörist” diyen sesten başka hiç ses çıkmadı. Bunlar Türk’ün adını kötüye çıkarmış yüce Türk’le hiçbir alakası olmayan cüceler!.. Türk’ün horlandığı, ezildiği ve devleti elinden alınarak yaşadığı coğrafyadan sürülmek istenen bir dönemde, onu onere etmek için söylenmiş olan “Ne mutlu Türk’üm!” sözünü “bağlamından” kopararak bugüne taşıyan cücelerin, Türklük’le ne tür bir ilişkileri olabilir? Türk, komşusunu, kardeşini arkadan vurur mu? Türk, ülkesini işgal-terör üsleriyle kaplanmasına göz yumabilir mi? Türk, başına çuval, ensesine şaplak, kıçına tekme muamelesine rıza gösterebilir mi? Türk, ülkesinin açık hava kerhanesine dönen bir sömürge olmasına izin verebilir mi? Türk, düşman istilasına karşı vatanını savunan mücahid silahlı kuvvetlere terörist diyebilir mi? Türk, ülkesinin işgaline direnirken düşman tarafından yakalanıp alçakça bir suikastle şehid edilen –Saddam Hüseyin!- komşu Müslüman devlet başkanının uğradığı bu muameleye sessiz kalabilir mi? Türklük adına bunlar yapılırken, gerçek Türk mutlu olamaz. (…) Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin kurulabilmesi için kriterlerin işgalcinin kafasına göre bu şekilde yapılması gerekiyor. Arap’la Türk’ün arasına Kürt’ün eliyle inşa edilmeye çalışılan bu Siyonist duvarın yıkılmasında bizce, yukarıda da söylediğimiz gibi belirleyici olacaktır. “Esas düşman” tespiti doğru yapılarak düşmanın İslâm coğrafyasından kovulması için gerekli hamleler cesur bir şekilde yapılacak yada esas düşmanın, iradesi doğrultusunda diğer kuklalarıyla uğraşarak onun bölgedeki stratejilerine hizmet edilecektir. (…) Bütün kesimlerin samimilerinin, esas düşmanın, Amerika’nın temsil ettiği emperyalizm olduğunun şuuruyla antiemperyalist bir cephe esprisi içerisinde, bu esas düşmanın kovulması için güç birliği yapma zaruretleri vardır. Amerika bölgeden kovulduktan sonra bölgedeki sorunlar emperyalizmin ikinci müdahalesine gerek kalmadan bölgenin kendi aktörleri tarafından çözülebilir. Çünkü bölgeyi temsil eden (Türk, Kürt, Arap) iç dinamikler çözüm teklifleriyle beraber çözüm iradesine de sahiptirler. Aksi takdirde bölgenin gerçek sahipleri emperyalizmin dayattığı hiçbir çözümü kabul etmemeli! ***** ALİ OSMAN ZOR, CNN INTERNATİONAL RÖPORTAJI 18 Ekim 2014 CNN International: AKP ne yapmalı bugün sizce? Kobani, Ayn-elArab konusunda? Ali Osman Zor: Şu ân AKP ne yapacağını bilmiyor. Çünkü dünyada, -sadece Türkiye’de değil-, bütün dünyada bir ideoloji ihtiyacı olduğu kesin. Bunu Amerikalı da hissediyor, Avrupalı da hissediyor, Türkiye de hissediyor, Arab da hissediyor. Bugün ideoloji ihtiyacından, o ihtiyacı yerine getiremediğinden dolayı Hükümet birşey yapamıyor. Yoksa biz “Türkiye Tarihî Misyonunu icrâ etmeli” dediğimizden itibaren, Tarihî misyonu bellidir Türkiye’nin. Türkiye, Batı saldırganlığına karşı, bütün İslâm coğrafyasında o saldırganlığın önünde duran bir setti. Ben şunu açıkça söyleyebilirim; Türkiye’de bir devrim olmak üzere. Bir Düzen değişikliği. Bütün gizlenmeye çalışılan, örtülmeye çalışılan, geciktirilmeye çalışılan şey de bu zaten. O mânâda Irak, nasıl ki Amerika için Suriye’den daha öncelikli ise, Türkiye, hepsinden önceliklidir! Dolayısıyle Türkiye’de 2002 yılından beri, AKP hükümetiyle yumuşak bir geçiş öngördüler. Buna da “Ilımlı İslâm” dediler. Ve “Model Ülke Türkiye” diye bütün orta doğuya pazarladılar. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında. Türkiye de bunun Eşbaşkanıydı. Bugün, bu politika iflâs etti. 2003’te Irak’la başlayan BOP Saldırısı, başladığı yere tekrar döndü. Başladığı yere tekrar döndü ama, başlangıç noktasında bulunan aktörlerin konumu değişti, yeri değişti, gücü değişti. Amerika da biliyor ki, havadan bombalamakla bu savaşı kazanamayacak. Yapmak istediği ise, Türk ile Kürt’ü birleştirip NATO bayrağı altında Arab’a karşı savaştırmak. Ama Türk Milleti buna direnecek! Çünkü Türkler, Batı’ya karşı olmanın yolunun Arablarla birleşerek aralarındaki o Kanser Yapı’yı, Siyonist Duvar’ı kaldırmak olduğunu biliyorlar. CNN International: Yani oradaki Kürtler, Siyonist olarak? Ali Osman Zor: Tabiî ki! Ama Kürtler değil, Kürtçülükten bahsediyorum! Dikkat edin!.. Etnik Irkçılıktan, şövenizmden!.. Çünkü Kobani’ye, Ayn-el Arab’a saldıran IŞİD birliklerinin komutanı Kürt! Erbil’e saldıran IŞİD birliklerinin komutanı Kürt! Yani “Kürtçülük”, “Türkçülük” mevzuu değil bu! Bu toprakların tarihsel durumu, tarihî geçmişi var. Bu tarihî geçmiş içerisinde Türklerle Arabların birleşmesi sonucu, ancak bu işgâlin durdurulabileceği, bilinen bir gerçek. İlk önce İngiltere, daha sonra Amerika, 1. Dünya Savaşı’ndan beri bu birleşme sağlanmasın diye uğraşıyor. Ama bugün Arablar ve Türkler “bu plân tutmayacak” diyorlar. Yani Amerikan kontrolündeki ne bir Kürt Koridoru’nu -Irak’ın Kuzeyi’nden başlayıp, Suriye’yi içine alan ve İsrail’in karşılığı olan bu Kürt Koridoru’nu- ne Arablar ve ne de Türkler kabul etmeyecekler. Çünkü, bu topraklarda hiç kimse bir ırka ihânet ederek devlet kuramaz. Kürtçü hareket devlet kurmak istiyorsa Arapları da yenmek zorunda, Türkleri de yenmek zorunda, hattâ ve hattâ Farsları da yenmek zorunda. Bugün Amerika ne 2003’teki Amerika ne 91’daki Amerika; ne İngiltere yüzyılın başındaki İngiltere. CNN International: Yani Kürtlerin devleti olmasın? Ali Osman Zor: Her ırk devlet kurmak zorunda değil. İşte İskoçya da kabul etmedi meselâ. Meselâ biz zorlamıyoruz “onların devleti olsun” diye. Gidip müdahale etmiyoruz oraya. Peki Amerika niye zorluyor “Kürtlerin devleti olsun” diye? Çünkü Kürtler, Arap-Fars-Türk bütünlüğü içerisinde, bu coğrafyada yaşayan bir ırk. O zaman Amerika’da Meksikalıların da devleti olsun, İspanyolların da devleti olsun. Herkesin devleti olsun. (…) Türkiye’de, Amerika ve diğer Batılı güçler, böyle bir hareketin büyümesini, çıkmasını istemiyorlar. Çünkü, Türkiye’yi kaybedecek bir büyük güç, Türkiye’yi kaybettiği zaman, bölgedeki hiçbir politikası geçerli olamaz onun. Hâliyle de Türkiye’de böyle bir savaşı istemiyorlar! Ama işte üniversitelerde, sokaklarda açığa çıktı ki, Türkiye’de birikmiş bir enerji var. Bu enerjiyi de bir şekilde, bir yere kanalize etmeleri lazım. Bugün görünen o ki Suriye, Irak vesilesiyle o tarafa kanalize etmek istiyorlar. Çünkü Türkiye’de bir savaş istemiyorlar. Eğer Türkiye’de bir savaş olursa, IŞİD şeklinde bir savaş olursa; 60 yıldan beri Amerikan emperyalizmi, Amerikan politikaları Türkiye’ye kazık çakmış durumda ve her taraf hedef hâlinde. Elçilikleri, üsleri, yaşam tarzları ve saire ve saire. Dolayısıyla Emperyalizmin Türkiye’de bu savaşı kazanabilme şansı yok! Ve Türkiye birden elden gidecek. Bugün gidin Ayn-el Arab’a, ne Amerikan hedefi var orada? Veya Irak’da açık Amerikan hedefi kalmadı. CNN International: Eklemek istediğiniz, bilmemizi istediğiniz birşey var mı? Ali Osman Zor: Bizim açımızdan bu Türkiye’nin sancısıdır! IŞİD da Türkiye’nin sancısıdır, bölgede gelişen diğer olaylar da. Çünkü bu olaylar Türkiye’yi Tarihî misyonunu üstlenmeye zorluyor! Türkiye’nin Tarihi Misyonu da bu coğrafyanın liderliğidir! Bugüne kadar uluslararası güçlerle işbirliği içerisinde olan Türkiye, bu liderlikten hep kaçtı. Ama artık bugünkü gelişmeler onu kaçamayacak duruma getirdi. Hükümetin bugün yaşadığı kriz ve yaşadığı zorlukların sebebi de bu zaten. ***** FRANSIZ GAZETECİ İLE RÖPORTAJ… ALİ OSMAN ZOR: BİZ FRANSA’YI YÖNETMEK İSTİYORUZ! 19 Ekim 2014 Anne ANDLAUER: Nasıl bir savaş olur Türkiye’de? Ali Osman ZOR: “Asıl soru” bu mu?.. “Türkiye’de nasıl bir savaş olur?” Bunu bence Amerikalılar ve Amerikan istihbarat örgütleri gayet iyi biliyorlar ve bundan korkuyorlar zaten. Türkiye’deki savaş, bizim toplumumuzun hafızasında ve köklerinde de mevcut olan “Amerikan düşmanlığı”, “İngiliz düşmanlığı”… Buradaki savaş, şu ân Batı emperyalizmini temsil eden Amerika ve onun işbirlikçileriyle, karşı duranları arasında olur. Karşı duranlar arasında Kürtler de var, Türkler de var, Araplar da var, Solcular da var İslâmcılar da var; Amerika ile işbirliği yapanlar içerisinde de Kürtler de var, Türkler de var, İslâmcılar da var, Marksistler de var. Bu böyle bir ayrışma! Anne ANDLAUER: İç savaş… Ali Osman ZOR: Ben bunu o mânâda bir iç savaş olarak görmüyorum. Çünkü Amerika böyle bir savaşı göze alırsa bu savaştan kesinlikle galip çıkamayacak. Hiç bir faydası da olmayacak onun için. Çünkü, Türkiye’de 60 yıldan beri bir Amerikan hegamonyası var. Her tarafta üsler dolu, elçilikleri var. Hayat Tarzı var Türkiye’de! Amerika’ya karşı böyle bir savaşta, takdir edersiniz ki, her taraf hedef dolu. Ve Amerika’nın bunu istememesi lâzım. Bizim açımızdansa, Amerika bu savaşı Türkiye’de istemediğinden dolayı, bu Suriye operasyonu ve çıkartılan Tezkere ile Türkiye’de birikmiş olan enerjiyi Suriye’ye kanalize etmek istiyor. Yani bizim Türk ordusunu oraya sokup, Araplarla aramıza, belki nesiller boyunca devam edecek bir kan davası da sokarak bizi belki 100-150 yıl bu sorunla uğraştırmak istiyor. Bizim dediğimiz o; biz böyle bir savaş istemiyoruz. ***** ORTAK-ESAS DÜŞMAN AMERİKA VE ONUN BOPÇU, YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ Ali Osman ZOR 3 Kasım 2014 Amerika’ya karşı olduğunu iddia eden bütün kesimler için şu tespiti yapmak yanlış olmaz; Ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler, bir türlü Barzaniciliği aşamıyorlar. Bunun en büyük sebebi, özellikle 2003’ten sonra Irak’ın Kuzeyi’nde gerçekleştirilen, belkide tarihin en büyük Yağmasıdır. İlnur Çevik, Cengiz Çandar gibi “gazeteci” kılığına bürünmüş Amerikan ajanlarının, “işadamı” kimliği ile başlattıkları bu yağmada her kesimden insanların kurduğu menfaat ilişkileri söz konusu. Irak’ın Kuzeyi’nde kurulan bu menfaat ilişkileri üzerinden bir sürü insan ilk önce BOP Eşbaşkanlığı’na ve onun rejimine, oradan da Amerika’ya bağlandı. 91’lerde başlayan bu ilişkiler, 2003’ten sonra, artarak bugünlere geldi. Kesimlerin, kendi içlerinde çıkan çatışmaların kaynağında ise bu ilişkilerin etkisi oldukça fazladır. “Türk-Kürt İttifakıyla Arap’ı yenme” siyasetinin kaynağı da bu menfaat ilişkilerine dayanır. Irak Direnişi’ne karşı sessizliğin bir çok sebebi olabilecekken, bizce en büyük sebeb, Irak’ın Kuzeyi merkezli, işte bu menfaat ilişkileridir. Bu ilişkilerin etkisi altında olan kesimleri, ulusalcılardan İslâmcılara kadar geniş bir yelpaze içerisinde değerlendirebilirsiniz. Irak’ın Kuzeyi’ndeki bu işbirlikçi yapıyı, Peşmerge kendisinin kurduğunu iddia etse de, bu, bugüne kadar söylenmiş yalanların en büyüklerindendir. Ayn-el Arap, perdeyi yırtarak bu yalanla gizlenen gerçeği ortaya çıkarmıştır: Orayı işadamıyla, medyasıyla, siyasetçisi ve akademisyeniyle Devlet’i işgâl etmiş BOP’çu, “Baş Paralel” Çeteler kurmuştur. Amerika adına bu yapılanmayı oluştururken de milletin parası ve imkânları kullanılmıştır. 90’lı yıllarda “aşiret” seviyesinde gördükleri bölgede, eğer Türkiye Cumhuriyeti izin vermeseydi, öyle bir yapılanma orada kurulabilir miydi? Bu Yağmacı Çete olmasaydı Türk Milleti’ne rağmen Irak anavatanından orası kopartılamazdı.İşte, şu ân bütün çevrelerin -hükümet de dahil- gizlemeye çalıştıkları gerçek, Irak’ın Kuzeyi’ndeki bu Çapulcu Siyonist Duvar’ın İnşâ Hikâyesidir. Ne var ki, Ayn-el Arap bu hikâyeyi ortaya çıkardı. Çünkü, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Etnik Bölücülüğün, Amerikan bombardımanının oluşturduğu fırsattan istifâde, Irak’tan koparılan parçalarla oluşturulduğu gündeme geldiğinde tüm BOP’çuların Irak’ta, Suriye’de ve Filistin’de, işgâle direnenlerin kanlarına ekmek bandıkları ortaya çıkacak. İşte bazı ulusalcıların ve İslâmcıların “Barzanicilik” ve “PKK’ya karşı mesafe ayarları”nı belirleyen unsur, Irak’ın Kuzeyi’nde oluşturulan bu Çapulcu Yapı’nın İnşâ Hikâyesidir! Gazetelere ve televizyonlara dikkatli bakın! Geçen altyazıları daha bir dikkatli okuyun: Barzanicilik, Peşmergecilik, tabiî bir müttefik gibi. Daha doğrusu “düşman” ama, “mesafeli bir düşman”. Sanki aileden biri!.. Algılarda oluşturulmaya çalışılan hava bu. Aynı kesimler, iş meselenin özüne, yani Batı İşgâli’ne ve bu işgâle karşılık veren İslâm Temelli Arap Direnişi’ne geldiği zaman, İslâmcısı-Atatürkçüsü, ruhlarına sinmiş Amerikancılığın bir gereği ve Irak’ın Kuzeyi’nde işledikleri suçların şuurunda olarak hemen birleşiyorlar. Amerika’nın “Ortak Düşman IŞİD” hedefinde buluşmak için, kendi aralarındaki dalaşmaları bir kenara bırakarak cephede mevzîlerini alıyorlar. Meclis’ten çıkan son tezkereye verilen destekler, bunun en müşahhas örneğidir. CHPsi, MHPsi, AKPsi, HDPsi… Ulusalcısı, Milliyetçisi, İslâmcısı, Marksisti… Hepsi, Türk Ordusu’nu Amerikan Piyadesi yapmak için, çıkarılan Tezkereye destek vemek için yarış hâlindeler. Fakat, sokaklardan Irak Direnişi’ne gelen destek ve sokakların Ortak ve Esas Düşman Amerika ve İbirlikçilerine karşı Türk ve Arap İttifakı diye sesini yükseltmesi bu kesimlerin hepsinin psikolojisini bozdu. Çünkü bunlar, sahte Türk ve sahte Kürt ve hattâ sahte Arap, hep beraber, gerçek Türk, gerçek Kürt ve gerçek Arab’ın artık öldüğüne kanî olup, onları Baş Düşman ilân ederek Büyük Ortadoğu Projesini en ince noktalarına kadar uygulayabileceklerini düşünüyorlardı. Fakat bugün artık bu kurgu değişti, oyun bozuldu! Batı adına Etnik Kürtçülüğün bölgemizde üstlendiği rol, Ayn-el Arap’la aşikâr oldu. (…) Bu kavim ister Türk, ister Kürt, isterse Arap olsun, sorular açık; Amerikan işgâline karşı mısın, değil misin? Kürt’e de, Türk’e de, Arap’a da sorulacak soru şu: İşbirlikçi misin, değil misin? Kürtçü hareketin işbirlikçiliğini gündeme getirince nedense sanki karşımızda dinler, ideolojiler, mezhepler ve ihanetler üstü bir ırk varmış gibi tepkiler veriliyor. İhanet ve işbirlikçilik gündeme getirildiğinde, “Kürtlerin Müslümanlığı”na yapılan vurguyu biz, açıkça söylemek gerekirse eğer; herkesi Kürtçülüğe tâbi olmak ve biat ettirmek olarak anlıyoruz.Bütün bu mantık kurguları Irak’ın Kuzeyi’ndeki fesat yuvasının dağılmaması için ortaya sürülüyor. Çünkü, bu Siyonist Duvar yıkıldığında Ortak -Esas Düşman Amerika’nın ve onun Büyük Ortadoğu Projesi içinde görev alan Yerli İşbirlikçileri’nin ihânetleri belgeleriyle ortaya çıkacak, İslâm Milleti’ne yaptıkları ve yapmak istedikleri bütün kötülükler bir bir suratlarına vurulacak! İşte asıl o zaman düşmanın kaçışı başlayacak! **** BARZANİCİLİĞİ AŞAMAYAN SAHTEKÂRLAR Ali Osman ZOR 1 Mart 2015 Gerçek bir “Birleşik İslâm Devleti” projesinin ilk hedefi bu fitne merkezi’ni dağıtarak asliyetine kavuşturup ayrılmak istediği bütüne, yani olması gerektiği yere, İslâm Milleti’ne dahil etmek olacaktır. Ehl-i Sünnet Türk ile Ehl-i Sünnet Arab’ın arasına çekilmek istenen bu Siyonist Duvar’ın malzemesi yapılan Ehl-i Sünnet Kürt, gerekirse bir “Osmanlı tokadı”yla kendisine getirilip, bu ihânete bir son verilecek! ***** YENİ TÜRKİYE: PARÇALANARAK BÜYÜME(!) Ali Osman ZOR 7 Mart 2015 Tarihin çok hızlı akmaya başladığı bu dönem içersinde, artık hiç kimse içindeki gerçek niyetini gizleyemiyor. Bu açıdan bakıldığında ideolojik ve siyasî açıklamalar ve çıkışları, söylenenin ve yapılanın arkasında fazla bir sebeb aramadan kabul etmekte mahzur yok. Kaldı ki, siyasete yön veren güçler fiîlî olarak da hem yaptıkları açıklamaların arkasında duruyorlar ve hem de fiilî olarak arkasında durdukları bu politik tutumlarının haklılığını izah etmeye çalışıyorlar. Türkiye açısından da bakıldığında siyasetin bu seviyeye yaklaştığı söylenebilir. Sözle fiil arasındaki uçurum kapanmakta ve yalancılık devrinin bittiğinin işaretleri zuhur etmekte. Ortaya çıkan bu durumdan dolayı, siyasî saflaşmanın ne üzerinden yapıldığını söylemek ve bunu anlamak çok da dikkat ve zekâ gerektirmemekte. Gayet açıktır ki söz konusu saflaşma, Irak’ın Kuzeyi’ni merkez edinmiş Yasadışı Yapılanma üzerinden gerçekleşmektedir. Batı’nın bugüne kadar yaptığı bütün operasyonlarda ulaşmak istediği siyasî hedef Irak’ın Kuzeyi’nden İsrail’in sınırına kadar dayanan ve Ehl-i Sünnet Arab’la Ehl-i Sünnet Türk’ün arasına, onların bir daha birleşmemesini sağlayacak bir Siyonist Duvar çekmek. İç ve dış bütün siyasi hamleler de Erbil merkezli bu ihanet şebekesinin inşâsı temeli üzerine yapıldı. Batı, Anadolu’yu ve İslâm coğrafyasını bölme hedefine bu işbirlikçi yapı üzerinden ulaşmaya çalışırken, İslâm muhtevâlı olduğu imajını veren iktidarlar ise bizzat bu yapının koruyucusu ve besleyicisi oldular. (…) Biz, Batı karşısında hiçbir zaman onun önümüze koyduğu politikaların bir neticesi olan parçalanmayı kabul etmeyeceğiz! Her şeyin açık açık söylendiği bu dönemde, işin “güç”e gelip dayandığının, yani oyunu “zor”un bozacağının şuurundayız. Bu ölüm-kalım şartlarında hükümetin halkı hazırlamak için bir adım atmaktan ziyâde, bilâkis yaptıklarıyla Hak ve halk düşmanlarını cesaretlendirdiği ve güçlendirdiği gayet açık. ***** DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL! Ali Osman ZOR 30 Kasım 2015 Amerikan plânlarının BOP kapsamında uygulanmaya devam edeceğinin göstergesi olarak Rus uçağının düşürülmesiyle “Esas düşman” nitelemesinin Amerika’dan Rusya’ya kaydırılma gayreti, ayrıca 7 Haziran’dan sonra “etnik bölücülük” üzerinden Amerika’ya karşı sokaklarda ortaya çıkan “MİLLİ ÖFKE”nin de Rusya’ya yönlendirilerek Amerika’yı temize çıkarma ve işgali görünmezleştirme hedefine yönelik olarak değerlendirilmeli. Böylece, Irak’ın Kuzeyi’nin “Kuzey Irak”laştırılmasından sonra, Suriye’nin Kuzeyi’nin de “Kuzey Suriye”leştirilmesinin önü açılmış olacak. Uyanık olunmazsa, yeni bir operasyonla algılar yeniden şekillendirilerek, “DÜŞMAN” tanımlanması üzerinde oynanacak. Daha açıkçası Millete “bölücülüğe ve onun İNCİRLİK”teki baş destekçisine karşıyım” dedirterek, ülkenin BOP kapsamında bölünmesini kabul ettirecekler. Rusya gündeme oturtulurken Fransız uçaklarına da Anadolu açıldı, Amerika’yla birlikte artık onlar da “İNCİRLİK”ten “sorti” yapacaklar. Amerika, Fransa ve AKP uçaklarının SİYONİST DUVAR Kürdistan için Arap Vatansever İslam Mücahidleri’nin üzerine bomba yağdırdığını görmüyor musun? ***** HATIRLADIKLARINIZ, ŞEYTANIN UNUTTURDUKLARIDIR ADIMLAR 16 Aralık 2015 Başından beri ADIMLAR’ı takip eden her dikkatli okuyucunun fark ettiği politikamızın doğruluğu, yaşanan son gelişmeler ışığında ortaya çıkmış bir gerçek. 2003 yılında başlayan BOP Saldırısı’nın siyasî hedefi Ehl-i Sünnet Türk’le Ehl-i Sünnet Arap’ın arasına Siyonist Bir Duvar çekerek (BOP Kürdistanı) genişletilmiş İsrail’i yani Arz-ı Mevud’u gerçekleştirmek. Bu proje İsrail’den başlayıp, Türkiye’nin Güneydoğusu’na uzanmaktadır.Başından beri BOP Eş Başkanlığı’nın ve Etnik Kürtçülüğün oynadığı rol, Genişletilmiş İsrail stratejisi kapsamındadır. Kuruluşunun ilk 50 yılında Batı tarafından güvenliği sağlanan İsrail’in, ikinci 50. Yılında ise, üst stratejisi olan Arz-ı Mevud’un gerçekleştirilmesi öngörülmüştü. Büyük Ortadoğu Projesi bu kapsamda değerlendirilmezse eğer, “İslâm’ı ve Müslümanları savunuyorum” zannı içerisinde bir daha kalkmamak üzere Amerika’nın ve NATO’nun kucağına oturursunuz. NATOCULAR tarafından Rus uçağının düşülmesinin hemen ardından İsrail’le ilişkilerin normalleştirildiği, alıştıra alıştıra kamuoyuna deklere edildi. Aynı ânda da Barzani, fiilî olarak Devlet Başkanı statüsünde Ankara’da kırmızı halılarla karşılandı… Barzani’nin Ankara’ya geldiği gün, İsrail Cumhurbaşkanı da Washington’daydı. Rus uçağını düşüren yapının NATO’yu bölgemize davet etmesiyle, Erbil-Ankara-Tel Aviv-Washington hattında yaşanan gelişmeler birbirinden ayrı düşünülemez. ***** VİDEO: ALİ OSMAN ZOR İLE SOHBET (2. Bölüm): CİDDİ DEVLETLERDE “KANDIRILDIM” DİYEN POLİTİKACIYI KURŞUNA DİZERLER! Ali Osman ZOR 19 Aralık 2015 – Ehl-i Sünnet Türk ile Ehl-i Sünnet Arap’ın arasına çekilen Siyonist Duvar olarak İsrailci-NATO’cu “Kürdistan”ı; – Bölgede 2005 yılından beri fiîli olarak yürütülen operasyonun asıl hedefinin Mehmetçik olduğu; – “Mehmetçik” görünümü altında Ordu’da yuvalanmış Amerikan Askerlerini; – Sıkışan AKP’nin “politikasızlık” politikasını; ***** Röportaj – ADIMLAR YAZARI ALİ OSMAN ZOR: BİZLER VATANSEVER İSLAM ANLAYIŞINDAYIZ! Gökçe FIRAT 13 Temmuz 2016 Gökçe FIRAT: Türk’ü çıkarsak, “İslam dünyası” diye bir şey muhtemelen kalmayacaktı dünyada. Ali Osman ZOR: Yani şimdi “ümmet, ümmet” filan diyorsunuz ya. “Ümmet”i bu kavimler oluşturuyor. Ümmet’in ana direkleri Türklerle Araplar. Birinden birini çıkarın, nerede kaldı ümmet? Başta kısaca “millet” ve “ümmet” kavramına bakışımızı Sayın Mirzabeyoğlu’ndan işaretlediğimden söylemek istediğimin anlaşıldığını düşünüyorum. Yani bu şekilde baktığımızda, demin BAAS ve Nakşibendî Ordusu bahsinde söylemiştim onu; emperyalizmin düşman olduğu ve diğer düşmanlıklarını etrafında düzenlediği yegane şey, düşman olarak gördüğü toplumların bütünleştirici liderleri, fikirleri, ideolojileri, siyasetleridir. Hiç tahammül edemediği şey budur! İBDA’ya ve onun mimarı Mirzabeyoğlu’na yapılan çok boyutlu ve çok aktörlü düşmanlığın sebeplerini buralarda da arayabilirsiniz. Bugün desteklediklerine veya karşı olduklarına dikkat edin. Destekledikleri tam bölücülerdir. “Bölücü”lüğü sadece “toprak bölmek” manasına kullanmıyorum. Zihinleri bölerler, insanları bölerler, ruhları bölerler, aileleri bölerler, toprakları bölerler. Dini, ideolojisi, kılığı-kıyafeti ne olursa olsun. Düşman olduklarına bakın. Dili döndüğünce kimi “insan onuru” der, kimi “insan haysiyeti” der, kimi siyaseten “bütün olalım” der ama hep bir samimiyet vardır. Ve hep de “yapabilme iradesi” vardır. Bu çok önemli!.. Dolayısıyla bize yapılan saldırı, zaten “yeni bir ırk inşâ etme” aşamasında olan emperyalizmin “biz bu oyunumuzun engellenmesine izin vermeyeceğiz” mesajıydı zaten. Çünkü orada sen böyle devlet-mevlet kuracaksın. Öyle havadan “devlet” kurulmaz. Buna bir “kahramanlık destanı” yazman lazım. Değil mi? “Kahramanlık olmadan bir ırk olmaz” filan. “Ne olacak?” “Bir ırk inşâ edeceğiz biz o zaman” “İşte Erbil’den kahraman Peşmerge’yi getiriyoruz, vatan kurtaran”, işte orada “Ayn-el Arap’ta destanlık direniş verenler” filan propagandası. Bir taraf ta buradan “Ne alakası var?! Sen Amerika’nın kara ordususun” filan diye, yani “orada iki gün karşısında tutunamadığın Araplar” değil mi? “Eğer yukarıdan atılan bombalar olmasa, nefes alamıyordun sen”… (…) Ali Osman ZOR: Sınırlı bir savaş içerisinde “bütünlüğü koruyorum” iddiasıyla bölücülüğünü gizleyen siyasete, bütünleştirici milli siyasetin dikkat etmesi gerekir. Bu birincisi. İkincisi, çok basit şeylerden gidelim. Durum buysa eğer, durum buysa gerçekten, o zaman etnik ırkçılık veya Kürt şovenizmi senin baş düşmanın olması gerekir. Değil mi? NATO’daki müttefikin Amerika, senin baş düşmanının müttefiki. Hem siyaseten, hem uluslararası hukuk açısından, hem de insani olarak senin de baş düşmanının düşmanını, müttefik olarak kabul etmende bir mahzur yok o zaman. NATO’daki “stratejik ortağı”nın on bin kilometre öteden gelip ortaya koyduğu senin zararına olan bu tavrın karşısında sen bu coğrafyanın mensubu ve sahibi olarak bu serbestlikte davranabilirsin, kimsenin de sana söz söyleyecek hiçbir hakkı olmaz… Savaş filan demiyoruz… “Müttefiklik ilişkisi” adı üstünde, dostluk değil. Peki neden NATO’daki “staratejik ortağının” senin baş düşmanını “stratejik müttefik” kabul ederek bölgede herkesi de uymaya zorladığı “esas düşman” politikasında belirlediği IŞİD veya Arap İstiklal Savaşı, neden senin baş düşmanın oluyor o zaman? Birinci soru bu. İkinci soru, buradaki hedef dikkat ettiyseniz bu “sınırlı bir savaştır” dedim. Çünkü devlet felsefesi açısından “bir isyan nasıl bastırılır, bir isyanda nasıl hareket edilir?” Bunu 5 yaşındaki çocuk bile bilir. Üstelik bizim tarihimiz oldukça bol “isyan bastırma tarihi”dir. Tüm bunları herkesin “nefsi müdafaa” hakkını teslim ederek söylüyorum… Gökçe FIRAT: Evet. Ali Osman ZOR: Değil mi? Mevcut bizim tarihimizde. Şimdi, burada “isyanı bastırıyorum” havasıyla bir isyan mı büyütülüyor, güçlendiriliyor, yoksa “isyanı bastırıyorum” havasıyla da isyanı bastıran, bastırdığını iddia eden taraf, temsilcisi olduğu kitlede bir yılgınlık mı meydana getirmeye çalışıyor? Bu noktada “analar ağlamasın”, “bıçak kemiğe dayandı” gibi söylemleri çok zehirli, çok tehlikeli bulduğumu söylemeliyim. Peki devlet olarak, bu bölücü etnikçilikle savaşılmasın mı? Zaten bence kafa karışıklıkları burada çıkıyor. Demin izah etmeye çalıştım ama, tekrar söylüyorum; tabii ki savaşılacak! Ama nasıl ki koalisyon güçlerinin,”Amerika liderliğinde koalisyon güçleri vıdı vıdı vıdı…” diye bir şey geliyorsa. Değil mi, ne kadar “bütün” geliyor. “Amerika liderliğinde koalisyon güçleri” bir Irak’ta, bir Afganistan’da, bir Suriye’de, her yerdeler. Dolasıyla sizin bir ağacın dalını koparıp kökünü sulamanız, zaten ihanet içinde olduğunuzu gösterir, ağacı büyütüyorsunuz. Buradaki mesele benim açımdan şudur. Zaten BOP içinde olan İsrail’in arzuladığı ve kendi ifadeleriyle kurulması için her şeyi yapacakları Kürdistan’ın merkezi Diyarbakır değildir. Burada Erbil merkezli bir Kürdistan’dan bahsediliyor. Dolayısıyla da Erbil’in Diyarbakır’a bağlandığı değil, Diyarbakır’ın Erbil’e bağlandığı bir Kürdistan. Tam bu noktada 2003’ten beri Irak’ın kuzeyini Irak bütünlüğünden kopararak “Kuzey Irak” haline getiren siyasi ve askeri devletlilerin kimler olduğunu ve İstilacı Amerika’yla neye hizmet ettiklerini siz düşünün. Irak’ın kuzeyi dosyası açıldığında 91’den bugüne kadar kimlerin oralarda din-vatan-millet aleyhine ne haltlar yediği açığa çıkacak inşallah… Tabii ki orada Suriye tarafında -Kürdistan’ın bir parçası olarak Suriye tarafı da var-, Amerika’nın YPG diye bölerek PKK ile Suriye’deki işbirliğinin kitlelere kabul ettirilebilmesinin yolu, buradaki sınırlı bir savaştır. E2%80%A8ve-adimlar-dergisi-yazari-ali-osman-zor-bizler-vatansever-islam-anlayisindayiz/

GÖZDEN KAÇAN BAĞLUM ZİYARETİ…

İBDA Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun haftalık olarak tefrika edilen Ölüm Odası B-Yedi adlı eserinin yayınladığımız 324. bölümünün başlığı BAĞLUM (HER YERDE…) Başlığın hemen ardından Kumandan Mirzabeyoğlu’nun Mayıs 1983 tarihli rüyası vesilesiyle “Bağlum” ve Abdülhakîm Arvasî ÜÇIŞIK Hazretleri etrafında yaptığı değerlendirmeleri, ilgili okuyucularımızın aşağıdaki haber eşliğinde tekrar ve dikkatle okumalarını tavsiye ederek, gözden kaçan/kaçırılan haberimize geçelim: Rusya Devlet Başkanı Putin’in Dış İlişkiler Başdanışmanı Alexander Dugin, darbe kalkışmasının olduğu gün (15 Temmuz 2016) Vatan Partisi’nin davetlisi olarak Ankara’ya geliyor. Aynı gün öğleden sonra Avrasya Yerel Yönetimler Birliği Başkanı Dr. Hasan Cengiz ile birlikte Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin Bağlum’daki mezarını ziyaret ediyor. Ziyaret sırasında Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in oğlu Mehmet Perinçek de Dugin’e eşlik ediyor. Ziyaret sonrasında AvazTürk haber sitesine röportaj* veren Alexander Dugin, Türk-Rus ilişkileri, yaşanan bölgesel gelişmeler yanında, Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’nin makamına yaptığı ziyaret ile ilgili olarak soruları cevaplıyor. Röportajda söz konusu ziyaret ile ilgili şunları söylüyor: “Avaztürk: Sayın Erdoğan’ın ısrarla belirttiği gibi Türkiye İslam ülkelerinin lideri ve hamisi olarak bir misyon yüklenme konumunda. Avrasya bloğu ülkeleri ve Rusya’nın bu konudaki görüşleri nelerdir. Dugin: Avrasya Bloğunun oluşmasında din olgusu birinci planda değildir. Halen ittifak içinde bulunduğumuz İran Şii dünyasının lideri konumundadır. Çin çok farklı din inanışları barındıran bir ülkedir. Biz İslam dünyasını dört farklı bölümde görüyoruz. Bunlar Şiilik, Sünnilik, Vahabilik ve sufi akımlardır. İslam dünyasındaki Vahabilik ve selefilik akımları tamamen Amerika’nın kontrol ettiği ve destekleyerek güçlendirdiği, yaydığı akımlardır. İran’ın liderliğini yaptığı Şiilik akımı ise bu Amerikan dayatması akımın karşısında denge unsuru oluşturan tek akımdır ve Şiilik akımı Rusya menfaatlerine en uygun ve Amerika’nın İslam dünyasını kontrol etme projesine karşı çıkan denge unsuru olması açısından en uygun akım olarak görülmekte ve desteklenmektedir. Ancak Şii ve Sünni akımlar arasında kesin bir çizgi vardır ve İran’ın Sünni İslam alanlarına etki etmesi bu ayrım sebebiyle mümkün değildir. Bu sebeple Amerika etkisi dışında bir Türkiye’nin sünni İslam aleminin liderliğini alması, halifeliğini yapması Rusya’nın desteklediği ve bu desteği her alanda göstermekten çekinmeyeceği bir durumdur. Sünni İslam’ın yaşandığı ülkelere Amerikan yanlısı Vahabilik ve selefilik akımının etki etmesindense Türkiye halifeliğindeki bağımsız bir Sünni İslam alemi Rusya’nın çıkarları ile örtüşmektedir. Bu sebeplerle Rusya Türkiye’nin islam halifeliği fikrini tam olarak desteklemektedir. Benim Ankara ziyaretlerim sırasında Büyük İslam alimi Abdulhakim Avrasi’nin mezarını ziyaret etmem ve kendi inanışıma göre dua etmem de bu mesajı içermektedir.” Din olgusu olsun ya da olmasın, Avrasya Bloğu, tarihî Rusya-Amerika çekişmesi ve/veya Emperyalizm gibi, belirli yönleriyle haklı ama bir taarruz için son derece zayıf kalacak temeller üzerine bina edilemez. Batı’ya niçin ve nasıl karşı olunması gerektiğinin izahı, ancak tutarlı bir ideoloji ile mümkündür. Bununla birlikte bu izah, “Türkiye’nin İslâm Halifeliği fikri” gibi tarihî dayanağı olan iddiaların da boş bir slogandan ve hamâsî bir mâzî yüceltmesinden ibaret kalmaması için de elzemdir. İdeolojisinin merkez mekânı olarak Anadolu özelinde “jeopolitik” anlayış olarak Asyacılığı işaretleyen Büyük Doğu-İBDA, yukarıdaki iki temel sualin de tutarlı bir bütünlük çerçevesinde cevabını vaz etmektedir. Dolayısıyla, ister kavim zaviyesinden bakılsın isterse din, bugün bölge halklarının Batı zihniyeti düşmanlığını mânâlı ve verimli kılacak tek dayanak noktası Büyük Doğu-İBDA’dır. Dugin’in, bu fikrin Mimarlarının büyüğü olan Abdülhakîm Arvâsî Üçışık Hazretleri’ni ziyareti de ancak bu anlayışla değerlendirilirse bir mânâ kazanır. Dugin’in AvazTürk’e verdiği söz konusu röportajın tamamını aşağıda alakalarınıza sunuyoruz. ADIMLAR ERDOĞAN-PUTİN GÖRÜŞMESİNİN PERDE ARKASI VE ALEXANDER DUGİN ÖZEL ROPÖRTAJI Türkiye-Rusya ilişkilerinde eskisinden daha yoğun bir yakınlaşmanın başladığı bu günlerde AVAZTÜRK, Kremlinin Derin Adamı Putin’in Dış Politika Baş Danışmanı Alexsander Dugin’e ulaştı. AVAZTÜRK’e özel röportaj veren Dugin, Türk-Rus yakınlaşmasına dair yürütülen çalışmaların detaylarından Suriye politikasında Türkiye ile Rusya arasında yaşanması muhtemel gelşmeler ve Türkmenler’in durumunu da anlattı. Ülkemizin yoğun gündemi arasında gerçekleşen Erdoğan, Putin görüşmesi tüm dünya kamuoyunda önemli bir yer teşkil etti. 24 Kasım 2015 de Rus uçağının düşürülmesiyle başlayan ve karşılıklı restleşmelerle sürekli tırmanan Türkiye – Rusya gerginliği artık çözülemeyecek bir sorun olarak görülmeye başlanırken 15 Temmuz daki hain kalkışmanın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilk destek mesajının Putin’den gelmesi ve 9 ağustos’ta yapılan kritik görüşme gerilimin seyrini tam tersi istikamette değiştirdi. Artık Türkiye – Rusya ilişkilerinde eskisinden daha yoğun bir yakınlaşma, stratejik işbirliği sesleri duyulmaya başlandı. Türkiye’nin yeni ufuklar gözlediği bu gelişmelerin temelinde ise kamuoyunun tam olarak bilmediği çalışmalara Avaztürk ulaştı. Erdoğan – Putin görüşmesinden aylar önce kurulan iletişim ağları, aradaki buzların erimesine ve görüşme detaylarının sanılandan daha sıcak bir ortamda gerçekleşmesine sebep oldu. Bu görüşmenin alt yapısını hazırlayan iki kahramandan bahsetmek gerekir. Türkiye adına, Avrasya Yerel Yönetimler Birliği Başkanı Dr. Hasan Cengiz ve Rusya adına Putin’in dış politikalar baş danışmanı Alexander Dugin. Avaztürk olarak bu çalışmaların detaylarını olayın ilk ağzından öğrendik ve Dugin’le yapılan özel röportajla konunun detaylarına indik. İlk olarak Alexander Dugin’in kim olduğunu ve bu işbirliği projesinde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu anlamamız gerekir. Dugin, KGB Başkan yardımcısı korgeneral bir baba ve felsefe profesörü bir annenin oğlu. Mühendislik eğitiminden sonra uluslararası ilişkiler konusunda eğitimine devam etmiş ve bu alanda Rusya’nın en önemli akademisyenlerinden. Halen Rus Devlet Üniversitesinde kürsü başkanı. Aynı zamanda bir filozof. Adı ilk olarak Boris Yeltsin’in Amerikan yanlısı politikalarına gösterdiği sert muhalif duruşla duyurmuş bir Rus milliyetçisi. Bu muhalif durumuyla Putin’in ilgisini çekmiş ve Putin’in iktidara gelmesiyle milletvekili olarak Rus parlementosuna girmiş. 90’lı yıllarda Rusya’da ilk kıvılcımlarını gösteren Avrasyacılık akımının kurucusu ve fikir babası. Avrasyacılık akımının en ateşli öğrencisi de Putin. Putin’ in devlet başkanı olmasından itibaren Avrasyacılık akımının dinamikleri üzerine kurulu Rus dış politikasını belirleyen kişi. Aynı zamanda, Rus derin devletinin, istihbarat ve ordu üzerinde güç sahibi karar verici üyelerinden birisi. Oldukça koyu bir ortodoks ve Rus Provoslav kilisesinin de danışmanlığını yapıyor. Rusya’nın en medyatik isimlerinden birisi. Putin’in de gayri resmi ortağı olduğu Rus Tsargrad televizyonu gibi birçok medya kuruluşunun sahibi. Rusya’nın resmi politikası haline gelen Antiamerikancılık akımının en ateşli savunucularından olması Dugin’i CİA’nın hedefi haline getirmiş, ünlü Amerikalı stratejist ve politika uzmanı Sigmunt Bzejinski’nin sık sık hedef gösterdiği bir Amerika düşmanı olmuştur. Bu aşamada Dugin’in kurduğu ve Rusya’nın resmi dış politikası haline gelen Avrasyacılık akımını da irdelemek önemli. SSCB’nin dağılmasıyla soğuk savaş dengelerinin bozulması Amerika’yı dünyanın tek süper gücü haline getirdi. Bozulan dünya dengesinde Amerika dünya jandarması rolüne soyunarak kendi menfaatleri için istediği yeri işgal edip sömürür bir hale geldi. Bunun tüm dünya ülkeleri için önemli bir tehlike olduğunu düşünen Dugin, kurduğu Avrasyacılık akımıyla yeni bir denge unsurunun oluşmasını hedefledi. Çok kutuplu bir dünyanın daha güvenli bir yer olacağı teziyle tek süper güç olan Amerika’nın karşısında, Rusya, Çin, İran ve Türkiye’nin başını çektiği Avrasya ittifakını kurarak dengenin sağlanabileceği tezini savundu. Malum Rusya, Çin ve İran arasında kuvvetli bir ortaklık var ama ABD güdümlü Nato’nun karşısında denge unsuru olacak Avrasya bloğunun olmazsa olmazı Türkiye’nin bloğa katılması. Türkiye jeopolitik konumu, en önemli ticaret yollarının üzerinde olması, Türki cumhuriyetlere liderlik yapabilecek potansiyelinin bulunması ve sünni islam dünyasının da lideri olabilecek altyapısının bulunması Türkiye’yi kurulmak istenen bu bloğun vazgeçilmez ülkesi haline getiriyor. Görüşme öncesi yapılan hazırlık aşamasının Türkiye ayağını ise Avrasya Yerel Yönetimler Birliği Başkanı Dr. Hasan Cengiz yürüttü. Hasan Cengiz de uluslararası ilişkiler uzmanı ve Think tank amaçlı sivil toplum kuruluşu olarak kurmuş olduğu AYYB ile orta asya, afrika ve arap ülkelerinde oldukça yoğun teşkilatlanma ve ilişkiler ağı oluşturmuş. Bu ülkelerde yaptığı çalışmalar sonucu elde ettiği verileri rapor halinde devlet kademelerine ve siyasilere aktararak önemli bir hizmeti gönüllü olarak yürütüyor. 9 Ağustos da gerçekleşen Erdoğan – Putin görüşmesinin alt yapısını kronolojik olarak anlatmamız gerek. 24 Kasım krizinden sonra bozulan ilişkiler karşılıklı restleşme ve yaptırımlarla daha kötüye gidiyor. Gerilimin zirvede olduğu Mart ayında Avrasya Yerel Yönetimler Birliği başkanı Hasan Cengiz’in girişimleri ile Alexander Dugin Türkiye’ye davet edildi. Bağlum’da AYYB Kültür evinde Dugin ile cumhurbaşkanının yakın çevresinde bulunan danışmanları arasında gizli toplantılar organize edildi. Bu toplantıların ana konusu 24 Kasım’da düşürülen Rus uçağının, Türkiye – Rusya ilişkilerini sabote etmek için bilinçli olarak düşürüldüğü, bunun CIA’in bir provakasyon eylemi olduğu, bu provakasyonda Türk Hava Kuvvetleri içine Fetö üyesi pilotların tetikçi olarak kullanıldığı, uçak düşürme eyleminin Türk hükümeti ve Cumhurbaşkanının emri veya politikası dahilinde olmadığı ve Türkiye’nin kesinlikle bir Rus düşmanlığı politikası izlemediği anlatıldı. Bu konuda elde edilen veri ve belgeler Putin’e iletilmek üzere Dugin’e verildi. Başlatılan diyalog ortamından sonra Dugin, Rusya’ya döndü ve konuşulan konuları Putin’e iletti. Sahibi olduğu Tsargrad televizyonunda yaptığı programlarla Rus kamuoyunda olayın iç yüzünün anlaşılması için çalıştı. Putin’i bu konuda ikna edebilmek için Türkiye karşıtı grupları elimine etti. Rus istihbaratının da bu konuda hazırladığı raporlar Putin’e iletildi. Dugin Rusya’da bu çalışmaları yürütürken Hasan Cengiz de orta asya teşkilatları vasıtasıyla Rusya üzerinde bazı lobi faaliyetlerine başladı. Azerbaycan İstihbarat yetkilisi Hayal Samedov’un çalışmaları ile Azerbaycan ve Kazakistan devlet kurumlarında ve buralardaki sivil toplum kuruluşlarının Rusya nezdinde yapılan lobi çalışmalarıyla Putin’in ikna olması sağlandı. Yapılacak olan Erdoğan – Putin görüşmesinin alt yapısı Kamu Güvenliği Müsteşarlığının da katılımıyla bu görüşmelerle çizilmeye başlandı. 14 Temmuz 2016’da Dugin tekrar Türkiye’ye geldi. Türk istihbarat yetkilileriyle Bağlum Kültür evinde özel toplantılar yaptı. AK Parti İstanbul Milletvekili Feyzullah Kıyıklı’nın çalışma ofisinde 15 AKP milletvekiliyle yapılan toplantılar sonrasında Çankaya’da bir restoranda, Dugin ve Hasan Cengiz, Türkiye – Rusya ilişkilerinin düzeltilmesi için yapılan çalışmalarla ilgili bir ortak basın toplantısı yaptı. Bu basın bildirisinde 9 ağustosta yapılacak görüşmenin ip uçları verildi ve ilişkilerin 24 Kasım krizinde önceki dönemden daha iyi bir hale getirilmek istendiği anlatıldı. Basın toplantısı sonrası Alexander Dugin, Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammet Dervişoğlu ile bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Türk – Rus ilişkilerinin ortak menfaatler ışığında düzeltilmesi, Ortadoğu ve Kırım krizlerinde ortak menfaatler doğrultusunda hareket etmenin gerekliliği konuşuldu. 15 Temmuz da Bağlum kültür evinde yapılan kahvaltı toplantısına ise yine Türk istihbarat yetkilileri katıldı. Dugin Amerika ve Batı dünyasının Türkiye demokrasisi ve toprak bütünlüğünü hedef alan politikalar içinde olduğunu somut örnek ve delillerle ifade etti. Türkiye’de demokrasi karşıtı bir darbenin çok yakın olduğu ve bunun en üst düzeyde dile getirilip gerekli önlemlerin alınması gerektiğini ifade etti. Rus istihbaratının da darbe girişimi konusunda hareketlenmeler olduğu raporlarını vermesi üzerine durumun acil olarak cumhurbaşkanına iletilmesi için girişimler yapıldı ancak 15 Temmuz sabahı itibariyle darbe girişimi hareketliliği konusunda bilgilendirme çabaları Cumhurbaşkanlığına sızmış Fetö mensupları tarafından engellendi. Bunun üzerine durumun aciliyeti de göz önüne alınarak Ankara Büyükşehir Beldiye Başkanı Melih Gökçek’e ulaşıldı. Melih Gökçek, Alexander Dugin ve Hasan Cengiz’in katıldığı bir toplantıda durum anlatıldı. Ancak erken saatlerde haber alınan darbe girişimi Melih Gökçek’in de çabalarına rağmen engellenemedi ve akşam saatlerinde Fetö’nün asker üniformasına girmiş teröristleri hain saldırıları gerçekleştirdi. Başarısız kalkışmanın ardından Alexander Dugin, sahibi olduğu Tsargrad Televizyonunun muhabirlerini Türkiye’ye göndererek 3 saatlik bir belgesel çekimi yaptırdı. Bu belgeselde Fetö / Pdy terör örgütü tanıtıldı. Rus kamuoyunda başarısız kalkışmanın detayları anlatılarak Türk halkı ve devletinin bu saldırı sonrası daha güçlü bir halde ayakta durduğu vurgulandı. Belgeselde, Hasan Cengiz, Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Keçiören Belediye Başkanı Mustafa Ak, Osman Gökçek ve bazı Fetö mağdurlarıyla röportajlar yapıldı. Bu belgeselin ilk bölümü Tsargrad televizyonunda 8 Ağustos ve görüşmenin gerçekleştiği 9 Ağustos tarihlerinde yayınlandı. Görüşme öncesinde 4 Ağustos tarihinde Alexander Dugin 3. Kez Türkiye’ye geldi. 9 Ağustosta yapılacak Erdoğan – Putin görüşmesinin en olumlu şekilde geçmesinin sağlanması ve görüşme sırasında konuşulacak alt başlıkların netleşmesi için bazı görüşmeler yaptı. Melih Gökçek ve Burhan Kuzu ile yapılan görüşmeler sonrasında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile toplantı yapıldı. Bu toplantıda Dugin, Putin’in özel mesajlarını iletti ve yapılacak toplantıya ilişkin dosyaların karşılıklı paylaşımı yapıldı. Tüm bu ön çalışmalar 9 Ağustos 2016 tarihinde gerçekleşen Erdoğan – Putin görüşmesinin oldukça başarılı bir şekilde gerçekleşmesini sağladı. Avaztürk olarak Rusya Dış Politikalar Baş Danışmanı Alexander Dugin ile özel bir söyleşi yaptık ve Türkiye – Rusya ilişkilerinin durumunu Rusların gözüyle anlamaya çalıştık. Avaztürk: Sizce Türkiye Rusya ilişkileri neden kötü bir duruma geldi. Dugin: Amerika’nın kendi menfaatleri doğrultusunda oluşturmaya çalıştığı Yeni Dünya düzeninde Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını sömürebilmesi için önce iç karışıklıkları provake edip sonra bu bölgelere müdahale adı altında işgal ediyor. Darbelerle kendi menfaatlerine çalışacak iktidarlar oluşturuyor. Amerika’nın bu planı kapsamında kendi kontrolü dışında bir Türkiye’nin olması planlarının en büyük tehtidi. Türkiye’nin de kendi istekleri dışında politikalar belirleyebilmesinin de en önemli faktörü Rusya ve Şangay beşlisi ile kuracağı olumlu diyaloglar. Amerika planı kapsamında kendisine tam itaat edecek bir iktidarın başa gelmesi için uzun zamandır hazırlığını yaptığı Fetullah Gülen hareketi ile darbe planlarını harekete geçirdi. Bu darbenin hazırlık aşamasında olası bir Türkiye – Rusya ittifakını bozmak ve Rusya desteğini engellemek için Suriye’de ilişkileri bozma yönünde eylemlerde bulundu. Bu eylemlerden en önemlisi de Rus savaş uçağının düşürülmesiydi. Zaten anlaşıldı ki rus uçağının düşürülmesi Türk ordusu içine sızmış Fetö militanlarınca yapıldı. Avaztürk: Kurucusu olduğunuz Avrasyacılık akımı ve kurulmasını hedeflediğiniz Avrasya bloğunda Türkiye’nin yeri nedir. Türkiye’nin bu ittifaka katılması durumunda Nato ve Avrupa Birliği nezdinde ki pozisyonu nasıl olur. Dugin: Biz Rusya olarak, Türkiye’nin Amerika güdümündeki Nato ve Avrupa Birliğinden uzaklaşmasını ve kurulacak Avrasya bloğunun karar verici mekanizmalarından birisi haline gelmesini arzu ediyoruz. Zaten bu başarısız kalkışmayla görüldü ki Amerika, Türkiye’nin müttefiki gibi değil onu işgal etmek için yol arayan bir güç gibi davranıyor. Avrupa Birliği de zaten bir Hristiyan topluluğu ve Türkiye’yi Müslüman bir ülke olarak birliğe katmamak için her zorluğu çıkarıyor. Avaztürk : Sayın Erdoğan’ın ısrarla belirttiği gibi Türkiye İslam ülkelerinin lideri ve hamisi olarak bir misyon yüklenme konumunda. Avrasya bloğu ülkeleri ve Rusya’nın bu konudaki görüşleri nelerdir. Dugin: Avrasya Bloğunun oluşmasında din olgusu birinci planda değildir. Halen ittifak içinde bulunduğumuz İran Şii dünyasının lideri konumundadır. Çin çok farklı din inanışları barındıran bir ülkedir. Biz İslam dünyasını dört farklı bölümde görüyoruz. Bunlar Şiilik, Sünnilik, Vahabilik ve sufi akımlardır. İslam dünyasındaki Vahabilik ve selefilik akımları tamamen Amerika’nın kontrol ettiği ve destekleyerek güçlendirdiği, yaydığı akımlardır. İran’ın liderliğini yaptığı Şiilik akımı ise bu Amerikan dayatması akımın karşısında denge unsuru oluşturan tek akımdır ve Şiilik akımı Rusya menfaatlerine en uygun ve Amerika’nın İslam dünyasını kontrol etme projesine karşı çıkan denge unsuru olması açısından en uygun akım olarak görülmekte ve desteklenmektedir. Ancak Şii ve Sünni akımlar arasında kesin bir çizgi vardır ve İran’ın Sünni İslam alanlarına etki etmesi bu ayrım sebebiyle mümkün değildir. Bu sebeple Amerika etkisi dışında bir Türkiye’nin sünni İslam aleminin liderliğini alması, halifeliğini yapması Rusya’nın desteklediği ve bu desteği her alanda göstermekten çekinmeyeceği bir durumdur. Sünni İslam’ın yaşandığı ülkelere Amerikan yanlısı Vahabilik ve selefilik akımının etki etmesindense Türkiye halifeliğindeki bağımsız bir Sünni İslam alemi Rusya’nın çıkarları ile örtüşmektedir. Bu sebeplerle Rusya Türkiye’nin islam halifeliği fikrini tam olarak desteklemektedir. Benim Ankara ziyaretlerim sırasında Büyük İslam alimi Abdulhakim Avrasi’nin mezarını ziyaret etmem ve kendi inanışıma göre dua etmem de bu mesajı içermektedir. Avaztürk: Suriye krizinde Rusya’nın tavrı, akrabalarımız olan Türkmen’lerin Rus uçaklarının bombardımanına tutulması büyük tepki aldı. Ayrıca Beşar Esed’in Rusya tarafından desteklenmesi de Suriye krizinde Türkiye – Rusya arasındaki anlaşmazlıklar olarak görünüyor. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir. Dugin: Suriye, Hafız Esed döneminden beri Rusya’nın önemli bir müttefiki olmuştur. Suriye’de konuşlanmış Rus askeri üsleri, Amerikan hegemonyasının kırılması, Rus ordusunun Akdeniz ve sıcak denizlerdeki etki ve denge unsurunu oluşturması açısından oldukça önemlidir. Zaten bu sebeple Amerika, Suriye’de iç karışıklığın çıkmasını ve kendi kontrollerinde bir iktidarın başa geçmesini istemiştir. Bizim için önemli olan tam bağımsız bir Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumasıdır. Rusya’nın Türkmen’lerle bir sorunu yoktur. Rusya’nın buradaki müdahale amacı Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına karşı yapılan saldırıları savuşturmak amaçlıdır. Bölgede bağımsız bir Kürt devletinin kurulması da Rusya menfaatlerine ters düşmektedir. Suriye konusunda Türkiye ile ortak hareket edilerek bölgede huzurun ve demokrasinin teşkil etmesi sağlanabilir. Suriye konusunda Türkiye ile Rusya’nın menfaatleri asla ters değildir. Avaztürk: Son olarak söyleyeceğiniz bir şey var mı? Dugin: 9 Ağustos’da yapılacak görüşme iki ülkenin de menfaatleri açısından çok önemli bir başlangıç ancak aynı zamanda çok zorlu bir mücadelenin de başlangıcı. Bu aşamadan sonra ilişkilerin iyileşmesini engellemeye çalışacak Amerikan yanlıları ile mücadelenin başlangıcı. Sırbistan örneğinde olduğu gibi ilişkiler en iyi seviyeye getirilmişken CIA’nın yaptığı yeraltı çalışmaları ile ilişkiler takıldı. Türkiye – Rusya ilişkilerinin de geldiği son durumda daha ileriye gidilmesi için bu engellemelere karşı hazırlıklı ve dikkatli olunması gerekiyor. (*) ALİ OSMAN ZOR, KUMANDAN SALİH MİRZABEYOĞLU’NUN 29 KASIM 2015’TEKİ TARİHİ KONFERANSI’NDA NOS TV’YE KONUŞTU: İSLAM BİRLİĞİ BİR ŞEKİLDE KURULACAK!

KUZEY ATLANTİK TERÖR ÖRGÜTÜ’NÜN “KUZEY SURİYE”LEŞTİRME SALDIRISI

ADIMLAR fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un 8 ARALIK 2015 tarihinde yayınlanan “KUZEY ATLANTİK TERÖR ÖRGÜTÜ’NÜN “KUZEY SURİYE”LEŞTİRME SALDIRISI” başlıklı makâlesini, yaşanan yeni gelişmeler vesilesiyle tekrar alâkalarınıza sunuyoruz. AKP Hükümetinin ve çevresinin Rus uçağının düşürülmesinin ardından sahte bağımsızlık nutuklarını “Türkiye NATO toprağıdır” şeklinde bir ihanet çizgisine taşımalarının ardından geçen süreçte, söylenenler ve yazılanlar ortada. Bu noktada bağlısı olduğu İBDA’ya nisbetle ilkeli ve tutarlı mücadelesiyle söyledikleri ve yazdıklarıyla meydanda olan ADIMLAR’a nisbetle, iktidar çevresinde yayın yapan sözde İslâmcı medyanın temyiz kabiliyetleri de apaçık ortada durmaktadır. Amerika Terör Örgütü’nün 25 yıldır bölgemizde “İsrail’in Güvenliği’ni sağlamak” esaslı yürüttüğü BOP Saldırısı’nın Suriye cephesinde yaşanan gelişmelerin değerlendirildiği makâle, ADIMLAR açısından bölgede geçmişten bugüne, bugünden geleceğe sarkan SALDIRI’nın karakterini va’z etttiği gibi, bölgemizdeki aktörlerin hâlihazırda devam eden pozisyonlarını da ele almaktadır. ADIMLAR Dergisi Yüzde elli oyla iktidar olan hükümetin, seçim kampanyası boyunca söylediklerinin hiçbirisinin doğru olmadığı artık aşikâr. Şartların dayatmasının, plânlanan oyunları bozabileceği, tarihte birçok defalar görülmüştür. Bu cümleye bağlı olarak da, oy veren seçmenin, oy verdiği parti tarafından iradesi dikkate alınmadığında hükümet olan söz konusu partinin oy veren aynı seçmen tarafından eninde sonunda paramparça edileceğini herkesin bilmesi gerekir. Tekrar etmekte fayda var; 1 Kasım’da AKP’ye oy veren seçmenin iradesi şuydu: “Ülkenin bölünmesini ve parçalanmasını reddederek BOP dairesindeki Etnikçi ayaklanmayı bastır! Nato’dan çık ve bağımsızlığını ilân et! “Dünya 5’ten büyüktür” sözünün gereğini yerine getir ve tüm İslâm Coğrafyası ve ezilen üçüncü dünya ülkeleri adına “6. Türkiye’dir!” de.” Seçmenin bu iradesine, daha 2 Kasım günü “çözüm süreci devam edecek!” diyen hükümet yetkililerinin şahsında nasıl ihanet edildiğine şahid olduk. Arkasından gelen uluslar arası güçlerin plânlamasıyla gerçekleştirildiği besbelli olan Rus uçağının düşürülmesiyle de bırakın NATO’dan çıkıp bağımsızlığını ilân etmeyi, Kuzey Atlantik Terör Örgütü’ne ait tüm silahlı unsurları bizzat hükümetin kendisi bölgemize davet etti! Özellikle 23 Eylül’de Rusya Yönetimiyle yapılan açık anlaşmalar ve gizli ikili görüşmelerde varılan mutabakatlar yok sayılarak, Amerikan plânlarının uygulayıcısı konumunda Rus uçağı vurulmuş ve böylece NATO’cu zihniyetin ihanet listesine Rusya da eklenerek, Anadolu’nun bölünme süreci için en önemli adım atılmış oldu. Bu hadisedeki en büyük vebal, tabiî ki sadece siyasî İktidar’ın değil, NATO tornasından geçmiş, halâ hasarlı beyinleriyle ne yapacağını bilmez konumda bulunan Ordu da bu vebale ortaktır. Bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere, bütün kesimlerin bildiği gerçek, bizim “Ordu” kavramıyla ideolojik mânâda bir derdimizin olmadığıdır. Hattâ umumî olarak bu Ordu, bizim ordumuzdur! Fakat, kafalardaki NATO hasarını düzeltmeden, Din, Vatan, Millet temelli bu topraklar faydasına bir işlev icrâ edebilecekleri şüphelidir. Rus uçağının vurulmasında 7 Haziran’dan sonra Amerika ve NATO’ya karşı açığa çıkan Millî Öfke’yi alıp Rusya üzerinden başka yerlere sevk etme gayreti, Ordu’nun millet menfaatleri için hizmet etmediği iddialarını doğrular niteliktedir. Irak’ın Kuzeyi’nin “Kuzey Irak”laştırılması sürecinde BOP kapsamında yapılan “yardımlar” gizli saklı ve perde arkasından gidiyordu. Kameralar önünde ise, hem generaller ve hem de siviller Barzani ve Talabani’den “iki aşiret lideri” diye bahsediyorlar ve her fırsatta da Türkiye’nin kırmızı çizgilerine vurgu yapıyorlardı. Yani, Millet’in göreceği ve anlayacağı şekilde açık bir destek yoktu. Suriye’nin Kuzeyi’nin “Kuzey Suriye”leştirilmesi sürecinde ise, tüm dünyanın gözü önünde binlerce tırdan oluşan konvoylarla yardımlar yapılıyor ve Millet’in gözünün içine baka baka, “NATO’daki müttefikimiz ve Stratejik Ortağımız Amerika” havadan attığı tonlarca silah yardımıyla Etnik Kürtçülüğe nefes aldırıyor ve hiç kimseden de aksi bir ses çıkmıyordu. Bu da yetmiyormuş gibi, yapılan bu açık yardımlardan sonra Etnikçilik, şımarıklığı öyle boyutlara taşıdı ki, Ordusuna savaş açtığı devletten, Suriye’nin Kuzeyi’nde kendisine bir devlet kurmasını dahi isteyebildi. Rusya uçağının vurulmasını Suriye’nin Kuzeyi’ni “Kuzey Suriye”leştirilmesi plânı dairesinde ele aldığımızda gayet açık bir şekilde göreceğiz ki, bu, sadece Etnik Kürtçülüğün işine yaramıştır. Suriye’nin bölünme sürecini hızlandıracak bu hamlenin aynı zamanda da Kuzey Atlantik Terör Örgütü (NATO) tarafından Türkiye’nin de bölünmesini hedeflediğini anlamak için çok da zeki olmaya gerek yok. Propaganda makinesinin düşürülen Rus uçağı üzerinden gizlediği gerçek de böylece açığa çıkmış oldu. Bu hadisede beyni hasarlı NATO tezgahından geçmiş ve geçmeye de devam eden unsurların halâ Silahlı Kuvvetler içerisinde aktif oldukları görülürken, karşı unsurların ise, önceden yapılan operasyonların hasarını onarıp, halâ bir varlık iddia edemedikleri görülmekte. Dikkat ediyoruz ki, Irak’ın Kuzeyi söz konusu olduğunda en azından lâfzen dile getirilen “kırmızı çizgiler”, “Kuzey Suriye”leştirme operasyonunda kimsenin gündeminde değil. Irak’ın Kuzeyi’nde 91 Saldırısıyla başlayan “Kuzey Irak”laştırma operasyonunda Çekiç Güç rolünü Silopi’deki Amerikan Kuvvetleri oynuyordu. Biz, bu hususu ve Amerikan Kuvvetleri’nin Silopi’deki varlığına “Bölgeye yapılan saldırı, Türkiye’ye yapılmıştır” demesine rağmen bu sözün gereğini yapamayıp Amerikan Kuvvetlerini uzaktan seyreden iradeyi de unutmuş değiliz. Daha sonra bu irade sözünün gereğini yapmamasının faturasını Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında tavsiye edilmesiyle ödedi. 7 Haziran’a kadar Suriye’nin Kuzeyi’nde “Kuzey Suriye”leştirme operasyonu kapsamında bir genişleme sağlandı. Aslında Ayn-el Arab’ta tehdit kökten kaldırılmak üzereyken, buradan Ayn-el Arab’a atılan can simidi, 30 yıldır devam eden Bölücülük tehdidini daha da büyüterek bugünlere getirdi. Ekranbaşı seyircisinin duyduğu tek şey, “önleriz!”, “şunu yaparız!”, “bunu yaparız!” falan filân… Bugün bu sözlerin hepsinin hikâye olduğu Suriye’nin Kuzeyi’ndeki yapıyı kabullenmiş olmalarından belli. Amerikan stratejisi içinde “taktik çırpınışlar” olarak değerlendirilebilecek hamlelerin tamamı “Kuzey Suriye” plânına hizmet etmekten başka bir işe yaramadı. Türkiye sınırından Peşmerge’yi içeri alıp, “Biji Obama!” sloganları altında sana korutarak Suriye’nin Kuzeyi’ne soktular! İşte bütün bu “oldu-bitti”ler içerisinde ve “tamam, artık plân uygulandı” sevincinin yaşandığı bir dönemde Suriye’de Rusya faktörü kendisini gösterdi. Rusya, Suriye devletinden taraf olarak NATO’nun Suriye’yi bölmek için başlattığı bu savaşa katıldığını açıkladığı bu dönemde, unutulmaması gereken husus ise, aynı ânda Türkiye’de Amerika ve NATO’ya duyulan Millî Öfkenin hiç olmadığı kadar tavan yapmış ve sokaklara taşmış olmasıydı. Rusya faktörü, bir nevî İslâm Devleti gibi Suriye’de ara unsur, yani ara hedef olarak Amerikan stratejisinin karşısına çıktı. Rus uçağının düşürülmesi hadisesinin sebeplerini daha iyi anlayabilmek için 91’den beri devam eden Amerikan İşgâline Rus siyasetinin bakış açısını ana hatlarıyla bilmek gerekir. Bugün, “Türk” kılığına bürünmüş Amerikan medyasının anlattıklarıyla gerçeğin birbirinden çok farklı olduğu, ancak bu şekilde anlaşılabilir: Rusya 2003 Irak İşgâlinde Saddam Hüseyin’le yaptığı anlaşmalara uymayarak, Irak’ın parçalanmasına göz yummuş ve Irak’a ihanet etmişti. Hattâ, hatırladığımız kadarıyla bundan dolayı “biz Irak’a ihanet ettik” diye intihar eden Rus generalleri oldu. Kuzey Atlantik Terör Örgütü’nün 2011 Libya İşgâlinde ise bizzat Rusya Devlet Başkanı Putin, “Bu bir Haçlı Saldırısıdır!” demesine rağmen, Devlet olarak Kaddafi ile yapılan “savunma işbirliği anlaşmaları”nın gereğini yerine getirip, NATO işgâline karşı duramadı. Suriye, bir nevî Rus siyaseti açısından Amerikan politikalarına karşı “son kale” özelliğini taşımaktaydı. Bundan dolayı da Rusya, Irak’ta Saddam’a, Libya’da Kaddafi’ye yaptığı ihaneti Suriye’de tekrarlamadı ve Esad Yönetimi ile yaptığı anlaşmaya sadık kalarak, Esad’ın yanında savaşa katıldı. Rusya’nın beklenmedik bu müdahalesi, ilk etapta 65 yıldır NATO tezgahından geçmiş kafaları karıştırırken, bir o kadar da bunları tedirgin etti. Amerika’nın belirlediği stratejik plân çerçevesinde işler “tıkır tıkır” yürütülürken Rusya’nın etkili bir aktör olarak ve tarafını net bir şekilde ortaya koyarak devreye girmesi, diplomasi tabiriyle “kartların yeniden karılacağı ve yeniden dağıtılacağı”nın habercisiydi. Rus uçağının düşürülmesinden önce ve sonraki gelişmeler ise, Rusya’nın “kartları karmak”tan ziyade kararlı olarak ne yapmak istediğini de gösterdi. Meydana çıktı ki, Amerika, Irak’ta yaptığının aynısını ikinci defa Suriye’de yapamayacak. BOP kapsamı dahilinde Suriye’yi ve arkasından da Türkiye’yi bölmek için başlattığı bu savaşta Rusya’nın etkili bir aktör olarak Esad’ın yanında savaşa girmesi, Amerikan plânlarını en azından olduğu gibi uygulanamayacağı mânâsına gelir. İsrail’in güvenliğini ve genişlemesini, bunun için de İslâm Milleti’nin iki ana unsuru olan Türk ve Arab’ın arasına Siyonist bir Duvar inşâ etmeyi öngören BOP’un devam edebilmesi için Rusya ve Türkiye’nin müttefik olmasından ziyâde düşmanca ilişkiler içerisinde bulunması ve enerjilerini de birbirlerinin üzerinde tüketmeleri gerekmekteydi. Bu düşüncenin gereği olarak da, Rus uçağı düşürüldü! Uçağın düşürülmesiyle alâkalı Rus yetkililerinin “bu uluslar arası bir provokasyondur” açıklaması, ancak bu mantık içinde yerli yerine oturabilir. Amerika’nın bu plânına aracılık ve nezaret eden unsurların hedefi, açıkça söyleyelim ki; BOP Plânı dairesinde Irak’ı, Suriye’yi parçaladıktan sonra bizzat Türkiye’yi de içten bölüp parçalamaktır! Yani, Türkiye NATO’ya üye olduğundan beri Hükümetlerin Amerikan plânlarının uygulanmasına aracılık etmesi ve NATO’cu Ordunun da bu plânların uygulanıp uygulanmadığına nezaret görevini yerine getirmesi, bugün de aynen devam etmekte. Anlaşılıyor ki, 2002’den sonraki süreçte Amerikan ve NATO karşıtı unsurların Ordu içerisinde tasfiye edilmesiyle, NATO’cu zihniyete oldukça rahat hareket edebileceği bir alan açılmış oldu. Muhakak ki, bu zihniyetin Din, Vatan ve Millet zararına yaptıkları faaliyetleri takib eden karşı unsurlar mevcut. Fakat, bu unsurlar faaliyetlerini bağlayacak siyasî bir mantıktan mahrum olduklarından mıdır nedir bilinmez, halâ Millet İradesi’ne uygun bir hamle yapabilmiş değiller. Kasım seçimlerinde ortaya çıkan Millet İradesi’ni doğru okuyamıyorlarsa eğer, bu da ancak Kurmay zaafıyla izah edilebilir. Ülkenin apaçık işgâl günleri yaşadığı şu şartlarda “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır!” diyebilecek cesareti kim gösterirse, gerçek Müslüman da odur, gerçek vatansever de odur! Tarihin bir döneminde “Türkiye’nin bölgede oyun kuracak gücü yok, ama, kurgulanan oyunları sekteye uğratacak, bozacak gücü, yeteneği, cesareti vardır” diyenlerin, şimdi hamle yapma zamanı. Dostunu ve düşmanını dayatılan politikalara göre değil, bizzat Din’e, coğrafyaya, tarihe ve Millet İradesi’ne göre tayin etmesi gereken bu güçleri, tarih, şu ân siyaset sahnesine davet ediyor. Rusya’nın, Amerika’nın başlattığı savaşa, bu savaşın siyasî hedefi olan Esad’ın yanında girmesinin ne anlama geldiğini tahlil etmeye devam edelim. Ne kadar gizlemeye çalışılırsa çalışsın maksatları tamamen örtüşmemekle birlikte, Amerika mevcut şartlar göz önüne alındığında Suriye’yi Rusya’ya devretmek zorunda. Amerika’nın iç dengeleri ve iç politikası göz önüne alındığında gayet tabiî ki bu gerçeği kabul etmeyen unsurlar mevcut. Aynı şekilde Rusya’nın iç politikası da hesap edildiğinde Yeltsin’le beraber Rusya’da kümelenmiş Kuzey Atlantik Terör Örgütü’ne mensup unsurların da varlığı ve güçleri gizli değil. Putin’in temsil ettiği ve Rus siyasetine yön veren jeopolitik olarak Avrasyacılık anlayışına karşı mücadele eden bu unsurlarla Amerika içindeki, Suriye’nin Rusya’ya bırakılmasına karşı çıkan unsurların maksatları hemen hemen aynıdır. Rusya ve Amerika’daki bu unsurların buradaki müttefikleri ise, sivil ve askerî unsurların BOP Plânı kapsamında hareket eden yapılardır. Rus siyasetçilerin uçağın düşürülmesiyle alakalı kullandıkları “uluslar arası provokasyon” ifadesindeki “uluslar arası” kavramıyla kastettikleri bizce Amerika, Rusya, Türkiye ve İsrail’de faaliyetlerine devam eden bu yapıdır. Uçağa yapılan saldırı bu unsurların yaptıkları plânın bir neticesidir. Amerika’nın 2003 istilâsından beri siyasî, askerî ve ekonomik olarak yıpranması, bu yıpranmaya bağlı olarak da, kendi öz gücüyle karada savaşmama isteği, Rusya’nın plânlarını kolaylaştıran başlıca unsurlar. Bu gerçeği göz önüne aldığımızda Rusya’nın müdahalesinin ne mânâya geldiğini daha iyi anlayabiliriz. Yani, uçağı düşürülene kadar Rusya, “Suriye’nin Kuzeyi, “Kuzey Suriye” olacaksa, buranın Amerika’sı da ben olacağım!” diyordu. Irak’ta Amerika’nın kurduğu Şiî İşgâl Hükümeti’ne karşı Suriye’de Esad iktidarda kalacak “Suriye bütünlüğü” içinde de “Kuzey Suriye” kabul edilip, hâmisi de Rusya olacak. Ukrayna’da, NATO’nun kendisiyle “komşu” olma hamlesine yaptığı müdahaleden de cesaret olan Rusya’nın, Suriye’de bu dayatmayı yaparken Amerika’ya karşı elinin güçsüz olmadığı dikkatlerden kaçmasın. Ayrıca Suriye’de şartları lehine çevirici bir konumda olduğunu düşünürsek Rusya’nın, Amerika’ya bu anlaşmayı dayatmasının çok da anormal bir durum olmadığı anlaşılır. Bu paylaşım üzerinden değerlendirdiğimizde, Rusya’nın müdahalesini belli bir siyasî mantığa oturtabiliriz. Hem Amerika’nın içerisinde bulunduğu kötü şartlar, hem de Rusya’nın bu kötü şartlara rağmen NATO ve Amerika’yla savaşı göze alamaması bu anlaşmanın siyasî mantığını anlamamıza yardımcı olacaktır. Peki, Rusya’nın müdahil olma niyetiyle, Amerika’nın plânları arasındaki fark nedir? Birinci fark, Esad’ın iktidarda kalması devam ederken Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması. İkincisi ise, Rusya’nın hâmisi olduğu bir Suriye üzerinde İsrail’in plânlarını uygulamayacak olması. Üçüncü fark ise, “sınırlı bir özerklik” içerisinde “Kuzey Suriye”nin ortaya çıkmasının Türkiye’nin bölünmesini de engelleyecek olması. Gayet net bir şekilde görülüyor ki, en azından kısa ve orta vadede Türkiye’nin menfaati açısından “Rusya mı, Amerika mı?” sorusunun cevabı, “Rusya” olmalıydı. Diğer taraftan ise, uçak düşürülene kadar geçen şu kadar zaman içerisinde Amerika’nın Irak’ın Kuzeyi’nde yaptığını Suriye’nin Kuzeyi’nde yapabilmesi artık pek mümkün gözükmüyordu. Yıllarca sürecek bombardımanlar, ambargolar ve en önemlisi de “karada savaşabilmek” Amerika açısından zor. Amerika’nın bu hâlinin iç politikadaki yansımalarıyla birlikte özellikle Avrupa’daki müttefiklerinin dahi tepkisini çektiği bir gerçek. Afganistan, iki tâne Irak, Libya, Somali, Sudan ve şimdi de Suriye… Amerika’nın yaşadığı bütün bu macera kendi iç dengeleriyle birlikte dünya siyasetinin de sınırlarını zorlayıcı bir seviyeye ulaştı. Tüm bu savaşların neticesi olarak Amerikan toplumunun yaşadığı ve her geçen gün artan sefalet Amerika’nın iç dengelerinin bozulmasına ve çatışma ortamının biraz daha olgunlaşmasını beraberinde getirmekte. Bütün bu sebeplerden dolayı Amerika’nın Suriye’de Rusya karşısında tavizkâr bir tutum takınması gayet anlaşılır. Tabiî bu demek değil ki, Amerika ve Rusya’nın bütün plânları birbirleriyle uyumlu. Hayır; çakışan noktalar da var, çatışan noktalar da. İşte bu çakışan noktaların hatırına şu ân yaşadığı iç ve dış sorunlardan dolayı Amerika Suriye’de Rusya’ya bu tavizi vermek zorunda kalmıştır diyoruz. Rus uçağının düşürülmesine tekrar dönecek olursak, yukarıda bahsettiğimiz uluslar arası güçlerin şu ânki Amerikan yönetiminin Rusya’ya verdiği bu tavizi kabul etmediklerini, ayrıca, Arap Gücü’ne karşı Amerika’nın komutasında savaşacak bir kara ordusuna duydukları ihtiyaçtan dolayı, bir taşla iki kuş vurmak düşüncesiyle, bu olayı tezgâhladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Peşmerge ve YPG Amerika’nın kara ordusu fonksiyonunu yerine getirmekle beraber Arap Direnişi’ne karşı etkili ve yeterli olmadığı gayet açık. Yukarıda bahsettiğimiz bu plân dairesinde düşünülen ise, ortaya çıktı ki, “Türk” Silahlı Kuvvetleriyle Etnik Kürtçülüğü müttefik yaparak Amerikan Kara Ordusu olarak Arap Gücüne karşı savaştırmak. Bu pis plân tutar mı tutmaz mı? Bilinmez… Ama, bu plânın tutmama aşamasında dahi bölgemizin bugüne kadar olduğundan daha fazla zarar göreceğini maalesef tesbit etmek durumundayız. Amerikan ordusuyla beraber NATO kapsamında AKP’nin daveti üzerine gelen diğer Batılı Güçler, bütün ihtişamlarına rağmen Obama yönetimi de biliyor ki, “Ortak Düşman IŞİD”ı ve Irak Direnişi’ni tamamen bitirebilecek kapasiteye, cesaret ve kararlılığa sahip değiller. Amerika’nın “yerel güçlerle” yapmaya çalıştığı bu operasyon, aslına bakılırsa Türkiye’de, İslâm Milleti’ne mensup bir iktidarın gerçekte ne yapması gerektiğini de göstermektedir! Eğer Etnik Bölücülük senin baş düşmanınsa, NATO’daki müttefikin Amerika, senin Baş Düşmanını kendisinin ortaya koyduğu “Esas Düşman”a karşı müttefik olarak kabul edip, ona tonlarca silah yardımı yapabiliyorken, sen niçin Baş Düşmanının düşmanı olan Arap Gücü’nü müttefik olarak kabul ettiğini ilan edip ona yardım etmiyorsun? Bunu yapmadığın gibi, sanki Türkiye’yi 30 yıldan beri bölmeye çalışan örgüt IŞİD’mış gibi, Amerika’nın “ortak düşman IŞİD” politikasının aktif ve gönüllü bir uygulayıcısı gözükerek, işgâle karşı direnen Arap Gücü’ne her fırsatta düşmanlığını izhar ediyor ve her hareketinle bu düşmanlığı derinleştirdikçe derinleştiriyorsun. Bugün, ne 90’lardaki ne de 2003’lerdeki Amerika var! Ama, bölgede Anadolu başta olmak üzere dinamik, savaşmaya hazır, Batılı işgâlcileri düşmanlaştırmış yerel unsurların varlığı ve gücü tartışılmaz. Bu fotoğraf karşısında aklıselim, Din, Vatan, Millet için kiminle, hangi güçlerle ve kime karşı ittifak yapabileceğini söylemekte. Bunun tersi politikalar hesabı sorulacak hainlik sınıfından olarak değerlendirilmesi gerekir. Zaten, Amerika eski gücünde olsaydı, Rus uçakları Suriye’ye gelebilir miydi? Afgan ve Irak Direnişleri’nin yıpratıcı etkisinden dolayı Amerika şu ân 90’lardaki ve 2003’teki gücünün fersah fersah gerisindedir! Rusya başta olmak üzere, siyaset sahnesinde bulunan tüm aktörler bunun farkındalar ve hamlelerini de ona göre yapıyorlar. Mevcut iktidarın ise herkesin farkında olduğu bu gerçeği görmemesi mümkün mü? Bu gerçeği gördüğü kesin olmakla birlikte, şu ânki Batı yararına aldığı tavrı nasıl açıklamak gerekir? Buna mukabil, Rusya’nın da 90’lardaki ve 2003’lerdeki Rusya olmadığının da altını çizmek lazım. 91 ve 2003 Saldırılarını Millî İrade’ye aykırı olarak Türkiye’deki hükümetler, başka hiçbir aktörün rahatsızlık verici rekabet çabalarını hissetmeden Amerikan saldırganlığına erketelik yaparken, şu ân ise Rusya faktörü, Hükümetin dengesini bozuyor. Hâlbuki mevcut şartlar bölgeye, coğrafyaya ve Tarihî Misyon’una uygun bir politik çizgide değerlendirilebilse, hiç olmadığı kadar Türkiye’nin lehinedir! Bu açıdan da Rusya faktörü, şartları lehine çevirici bir pozisyonda Türkiye’nin işini zorlaştıran değil, bilakis, elini kuvvetlendiren bir unsur olarak ortaya çıkacaktır. Ama mevcut konumlanma siyasî ve askerî olarak şu ân için Kuzey Atlantik Terör Örgütü’nün yanı başında olduğundan dolayı ne şartları lehe çevirebilmesi ne de İslâm Milleti’in faydasına uygun bir politika ortaya koyabilmesi mümkün değil. Kaldığımız yerden devam edeceğiz…

CARLOS: RUS JETİNİN DÜŞÜRÜLMESİ PAHALIYA PATLAYACAK

Çakal Carlos (Salim Muhammed) Esselâmü aleyküm. Nasılsınız? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) İyiyim, teşekkür ederim. Sizi bekliyorum. (Önce Carlos gülüyor; peşinden, Av. Ahmed Arslan’la birlikte 7 Aralık 2015 Pazartesi günü Carlos’u Paris’te kaldığı Poissy cezaevinde ziyaret edecek olan Av. Yılmaz gülüyor.) Bugün Baran geldi postayla. Fatih Turplu’nun da bir yazısı var dergide. O yazıda kullanılan ve Brezilyalı bir karikatüristin, Carlos Latuff’un çizdiği bir karikatür dikkatimi çekti. Çok hoş bir karikatür bu: Bir yanda Fransa haritası, diğer yanda da Suriye haritası var karikatürde. Fransa Cumhurbaşkanı Françoise Hollande, Suriye üzerine benzin döküyor. Buna karşılık IŞİD yâni “İslâm Devleti” de siyah bir hayâlet olarak havada ilerliyor ve elindeki bıçağı Fransa’nın ortasına saplıyor. Çok basit bir mesaj gibi görünüyor belki ama herşey söyleniyor aslında bu karikatürde. Fransızlar Suriye’yi ateşe veriyor, Suriyeliler de mukabil bir vuruşla misilleme yapıyor. Bu kadar basit. Çok üzücü ama olan budur. Halklara, hattâ kendi halklarına ihanet etmektedirler emperyalistler. Neyse… Bana vereceğiniz bir haber var mı? (Av. Yılmaz, yeni bir haber olmadığını söylüyor.) Gelecek haftasonu ne yapıyorsunuz peki? (Av. Yılmaz, o saatlerde Paris yolunda uçakta olacakları için, gelecek haftasonu Carlos’un telefonla aramamasını rica ediyor; nasıl olsa Pazartesi günü yüz yüze görüşeceklerini ekliyor.) İnşallah. Tamamdır. Bana soracağınız herhangi bir soru var mı? (Av. Yılmaz, sorusu olmadığını ancak Suriye’deki Bayırbucak Türkmenlerini bombalarken Türk hava sahasını ihlâl ettiği gerekçesiyle Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16 savaş uçağı tarafından 24 Kasım 2015 günü Suriye sınırında düşürülen Su-24 tipi Rus savaş uçağıyla ilgili olarak konuşabileceğini söylüyor Carlos’a.) Evet, evet. Ben de tam bu konu hakkında konuşmak istiyordum zaten. Biliyorsunuz, Amerikalarla Ruslar, doğrudan irtibat kurabilmek için bir âcil durum telefon hattı tesis ettiler aralarında. Böylece bir tarafın uçaklarından biri Suriye üzerinde uçarken, diğer taraf bundan haberdar edilebilecek ve bu sayede bir hava muharebesi gerçekleşmeyecek. Putin de zaten bu yüzden, “düşürülen uçağın uçuşundan Amerikalıları haberdar ettik” demiştir. Türkler ve Ruslar arasında da böyle bir âcil durum hattı tesis edilmişti aynı şekilde. Her ne olursa olsun, Türkiye tarafından yapılan şey, yâni bu Rus uçağının düşürülmesi, Türk tarafından kaynaklanan bir provokasyondur. Bu bakımdan, mesele şudur: Bu işin arkasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve adamları mı vardır, yoksa bir başkası mı? Bunun neticesi de yanlış olmuştur. Çünkü aynı düşmana karşı mücadele ediyor olmalıydılar; kendi aralarında değil. Diğer yandan, benim duygularımı, bizim duygularımızı biliyorsunuz: İzzet İbrahim el-Durî ile beraberiz biz. Bunu da inkâr etmiyorum. İzzet İbrahim el-Durî ile beraberim ben ve kendisini destekliyorum. 1975’den bu yana da hep böyle oldum ve bu dürüst insanı destekledim. Dün de öyleydi, bugün de öyle; iyi bir insandır o. Gerçek bir müslüman, gerçek bir Baasçı, gerçek bir Arab sosyalisti, milletlerarası kalbi olan bir insan. Bunu da isbatlıyor zaten. Öbür taraftan, dünyanın bu bölgesinde yaşanmakta olan bazı şeyler, meselâ bazen 3-4 bin yıllık antik eserlerin tahrib edilmesi, kabul edilemez. Suudî sızmasından, Vahhabî sızmasından kaynaklanan provokasyonlardır bunlar; ayrı mesele… Şimdi yaşanan hâdiseye gelince; berbat bir şeydir bu ve Türk Hava Kuvvetleri bu yaptığından pişmanlık duyacaktır. Ruslar, bir Türk uçağını vurmayacaklardır veya bir uçağa bomba falan yerleştirmeyeceklerdir asla. Böyle bir şey hiçbir zaman olmayacak ama şu olacaktır; ki olmaya da başlamıştır zaten, bundan eminim ve elimi Kur’an’a basarak söyleyebilirim: Ruslar, -yerden havaya atılan- taşınabilir modern hava savunma roketleriyle silâhlandıracaklardır PKK’yi. Ve, Türk savaş uçakları Kuzey Kürdistan’daki, Irak Kürdistanı’ndaki PKK üslerini bombalamaya gittiğinde, o Türk uçakları vurulup düşürülecektir. Bunları söylemek çok üzücü. Azınlıktaki Sabetaycıları falan saymazsak, Türk ordusunu düşman olarak, İslâm düşmanı olarak görmüyoruz çünkü biz. Ne var ki, sözkonusu uçağın düşürülmesi şeklinde ortaya çıkan ve hem Batı etkisi hem de kötü tavsiye altında gönüldaş Erdoğan tarafından uygulanan bu Türk karşıtı politikanın neticesi işte bu olacaktır. (Carlos, Suriye rejiminin bittiğini, artık bu şekilde devam edemeyeceğini ve Beşşar el-Esad’ın bile zamanında “bu rejim değişmeli” dediğini, babası Hafız el-Esad’ın ölümünden sonra devlet başkanlığının kendisine miras kaldığını ve bu bakımdan sistemin hiç de demokratik olmadığını, ancak sonuçta seçilmiş bir devlet başkanının başta olduğunu, daha önce de birçok kez dile getirdiği bu tesbitleri bilvesile hatırlatmak istediğini ifade ediyor. Ancak Beşşar el-Esad’ın o sözünde duramadığını ve özellikle Alevilerin etkili olduğu yeni neslin para kazanmak isteyip yolsuzluğa saptığını, Beşşar el-Esad’ın da bu yüzden rejimi değiştiremediğini, bu yozlaşmış sistemin bu şekilde devam ettiğini, işte bu yapının bugün ülkeyi kendi kendisini yıkma noktasına getirdiğini vurguluyor.) Rusların Suriye’ye müdahale ettiği bugün bilmek gerekir ki, Ruslar iyi savaşçıdırlar, öyle Amerikalılar veya Batılılar gibi uzaktan ülke dışından da müdahale etmezler. Şayet bir savaşa giriyorlarsa “bizzat” savaşa giriyorlar demektir. Yerde askerlerinin olmadığını söylüyorlar ama özel kuvvetleriyle sahadadırlar aslında onlar. Ruslar sahadadır, çünkü çok iyi bir durumda değil şu ân Suriye ordusu. Zayıfladılar ve tüm ülkeyi kontrol edemeyip, topraklarının üçte ikisini terkettiler. Ülkenin doğusundaki veya kuzeydoğusundaki stratejik yerler, Ürdün sınırına kadar uzanan sahil bölgesi dışında, durum budur. Beşşar el-Esad’ın iktidara geldiği ve bir rejim değişikliğinin sözkonusu olduğu demde, Cumhurbaşkanı Erdoğan Beşşar el-Esad’a babası gibi yaklaşıyor, güzel tavsiyelerde bulunuyordu. Ne zaman ki Erdoğan rejim değişikliği çerçevesinde birtakım doğru tavsiyeler yaptı Beşşar el-Esad’a, işte o zaman Beşşar bunları yapmadı; istemediğinden değil, dünyanın bu bölgesini yiyip bitiren kanserden dolayı yapamadı. Sonuç olarak, Sykes-Picot Anlaşması sonrasında Türkiye ile Osmanlı imparatorluğundaki Arab topraklarının sun’i bölünüşü, şu ân yaşamakta olduğumuz çatışmaları doğurdu. Türkiye’de ikili bir politika oynanıyor şimdi. Elbette diplomaside ikili oynamanız gerekir bazen; bir şey söylerseniz ama aslında başka bir şey yapmak istersiniz. Bu “nifak” değil, “diplomasi”dir ve milletlerarası siyasette işler böyle yürür zaten. Ne var ki mesele, bundan elde edilen sonuçlardır ve Türk halkı çok büyük bir bedel ödemeye başlamıştır şimdiden. Ankara’da ve diğer bölgelerde gerçekleşen saldırılar, İslâm Devletinin işi değildir; yoksa ilân ederlerdi bunu. Ardında ne olduğunu bilmiyoruz ama her türlü manipülasyonun yapıldığı bir süreç sözkonusu; belki de Suudîler vardır bunların arkasında, bilmiyorum. Ne olursa olsun, bunlar kötü, hem de çok kötü. Tamam, Ankara’dan günden güne yükselen bir politik tepki gelecektir; bu normaldir. Fakat sonuç, gerçek suçluların mahkeme önüne çıkartılması değil, masumların veya Kürt milliyetçilerinin, özellikle elde silâh mücadele edenlerin bedel ödemesi veya hesaba çekilmesi olacaktır. Ki, sözkonusu Kürt milliyetçileri, Türk anayasasına göre gerçekleştirilen kanunî seçimlerde bazı sonuçlar elde ettiler, malûm. İşler her gün öyle bir noktaya gidiyor ki, neticesi bir karmaşa olacaktır. Türk Hava Kuvvetleri, sırf o uçağı düşürmesinin bir sonucu olarak felç olacaktır, hiçbir işe yaramayacaktır. Bana sorarsanız, Türk hükümetinin bir Rus uçağını düşürmesinde hiçbir çıkarı yoktur. Sınırda Türk hava sahasına girmiş olsa bile böyledir; aptalcadır çünkü uçağı düşürerek buna mukabele etmek. İsyancılar Türkiye içerisinde değil ki; kimsenin Türkiye’ye bir saldırı düzenleyeceği de yok bu yüzden. Suriye içerisindeki isyancıları vuruyor Ruslar. Velhâsıl, Türkiye’nin Rus uçağını vurmasının berbat sonuçları olacaktır, berbat sonuçlar… Fikrimi sorarsanız, Rus hükümetine sunulmuş bir hediyedir bu aynı zamanda. Sonucu da düşmanca bir karşı karşıya gelme olacaktır. (Carlos, Vladimir Putin’in, Stalin’den sonra Rusya’nın en popüler ve en güçlü lideri olduğunu vurguluyor.) Unutmamamız gereken bir başka şey de, Rusya’nın, üstelik hukuken, yeniden bir hıristiyan ülke olduğudur. Moskova yeniden “Üçüncü Roma” olmuştur. Diğer ikisi ise ortadan kaybolmuştur. İtalya’daki Roma’dan, turistler için para ödenip girilecek ve fotoğraflanacak kalıntılar kalmıştır geriye sadece. İkinci Roma olarak Bizans’a gelince; Osmanlı imparatorluğunun tarihi başşehri olmuştur. Kaldı ki, şu ânda başşehir olarak Ankara geçse de, Türkiye’nin asıl başşehri İstanbul’dur. Hernekadar “saray” Ankara’da olsa bile, İstanbul’dur başşehir. Evet, Moskova yeniden “Üçüncu Roma”dır artık; bunu da ilân ettiler zaten. Ve yine unutmayınız ki, hıristiyanlarla müslümanlar hiç de dost değildirler birbirine. Müslümanlar, tarihî olarak, hıristiyanlara, hattâ yahudilere çok yakın davranmış; “Kitab Ehli” görerek onları korumuştur bile. Hıristiyanlar ise en başından beri stratejik bakımdan bir tehlike olarak görmüştür müslümanları. Tüm hıristiyan toprakları müslüman olmuştur çünkü. (Carlos, ilk sufiler arasında müslüman olmuş hıristiyan rahiblerin bulunduğunu ve ilk tarikatleri kuranlar arasında bunların da yer aldığını hatırlatıyor, bunun unutulmamasını istiyor.) Şimdiyse, -ekonomik bakımdan dünyanın ikinci askerî gücü olsa da- askerî anlamda en güçlü ordusu olan Rusları müslümanlara karşı verilen bir savaşa sokuyorsunuz. Bu çok ama çok hassas bir mevzu ve bir Rus savaş uçağının vurulmasıyla provoke edilmiştir şu ân; o aptalca provokasyonla bu noktaya gelinmiştir. Acaba Sabetaycılar mı var bunun arkasında diye düşünüyorum hattâ. O kadar uzağa gitmeden, belki de Gülenciler vardır arkasında. Belki CIA, belki de İsrail. Türk Hava Kuvvetleri’ni eğitenlerin veya eğitilenlerin bir kısmının siyonist olduğunu unutmamalıyız. Yoksa niçin vurulsun ki bir Rus savaş uçağı? Suriye’yi terkettiğim 1991’den bugüne PKK’dan kimseyi görmedim, onlardan bir haber alıyor da değilim ama sonucu PKK’nın silâhlandırılması olacaktır bu provokasyonun. Berbat sonuçları olacaktır. Bazen hiç de gerçekçi olmayan politik pozisyonları olsa bile, Kürtlerin millî ve tarihî haklarının tanınması talebleri yerindedir. Türkiye’nin dağılmasına taraftar değilim elbette. Her etnik gruba bir devlet veya cumhuriyet kurma hakkı tanımak tüm ülkenin parçalanması sonucunu doğuracaktır ki, bu da ne gerçekçidir ne de bölge halkları dâhil herhangi bir kimsenin yararına. Ancak aynı şekilde, PKK’nın habire bombalanması da kesinlikle çözüm getirici değildir. Asla teslim olmayacaklar, bombalandıkça daha da güçleneceklerdir. Böyle devam ettiği takdirde, Türkiye’den daha fazla Kürt genç katılacaktır çünkü PKK’ya. Bunun gibi, Fransa gibi emperyalistlerin tepkilerine baktığımızda, onların politikalarının da çözüm getirici olmadığı ortada. Fransa eskiden bile daha güçlü müdahale edeceğini söylüyor şimdi Suriye’ye. (Carlos, Rusların müdahalesini destekleyen ve Suriye ordusuyla işbirliği yapılmasını savunan Fransız yetkililerin bulunduğunu vurguluyor ve durumun bir ay öncesine göre değiştiğini ekliyor.) Evet, durum değişiyor ama kim ödeyecek acaba bunun bedelini? Elbette dünyanın o kısmında yaşayan halklar. Sadece bu da değil. İslâm Devleti, Suriye ve Irak’ta savaşmış ama çok da tecrübeli olmayan militanlarını kendilerini fedâ etmek üzere Avrupa’ya gönderiyor. Burası önemli; “kendilerini fedâ etmek üzere”… Öldürmek ve ölmek üzere geliyorlar. Vurdukları sembolik hedeflerde ise, maalesef yanlış zamanda yanlış yerde olan insanlar ölüyor çoğunlukla. Daha önceki bir analizime dayanarak ifâde etmem gerekirse, ABD’de, Fransa’da veya başka bir yerdeki nükleer santrallere saldıracaklardır bundan sonra. Müslümanlara ve peygamberine saldırmaktan başka bir şey bilmeyen Fransız “Charlie Hebdo” dergisine yönelik saldırıdan sonra iş buraya gelip dayandı. Charlie Hebdo’cular bir risk aldı ve bunu hayatlarıyla ödediler, malûm. O gün bunlarla dayanışma içerisinde olduklarını göstermek için dünyanın neredeyse yarısının devlet başkanları Paris’e gelmiş ve Paris caddelerinde arzı endam etmişti. Şimdiyse, ülkesindeki bazı aşırı sağcı hareketlere yönelik bir seçim hesabı dolayısıyla gelen İngiltere başbakanını saymazsak, neredeyse 200 kişinin öldüğü bu yeni Paris saldırılarından sonra, bir Allah’ın kulu bile gelemiyor Fransa’yla dayanışmaya. Daha mantıklı değil mi tam şimdi gelmeleri? Tabiî, artık son derece tehlikeli Paris’e gelmek! Diğer taraftan, tüm dünyaya 200 yıldır kirleten sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerin devlet başkanları, bir toplantı (İklim Zirvesi) gerçekleştirmek üzere Paris’e gelecek önümüzdeki günlerde. Güvenlik gerekçesiyle tüm Paris’i felç edecekler şimdi. Oysa, kendisini davası için fedâ etmeye hazır genç bir kadını veya adamı, yâni hakiki bir mücahidi engelleyebilecek hiçbir güç yoktur. Ve, müslümanların davası, haklı olan davadır. Mücahidlerin belli taktik ve operasyonel kararlarını veya faaliyetlerini eleştirebilirsiniz. Neden olmasın? Kimse mükemmel değildir, onlar da öyle. Fakat müslümanların tarihî haklarını savunmak ve kendilerini vuranları vurmak, tartışılmazdır. Brezilyalı karikatürist Latuff’un çizdiği de -ki o kadar komik olmasa da- yaşanan gerçekliğin tâ kendisidir ve bunu da müslümanlar başlatmamış, Fransız halkı da başlatmamış, bu suçları yıllar yıllar boyu insanoğluna karşı işleyen emperyalistler ve siyonistler başlatmıştır. İşte Vietnam’da, işte Filistin’de işlenen suçlar… Gönüldaş Erdoğan’a belli bir sempatim var, ilginç bir insan, faziletleri olan bir insan, birşeyler inşâ eden bir insan, mütevazi bir aileden gelen bir insan, karakter sahibi bir insan, ikiyüzlü olmayan bir insan, çok becerikli bir siyasetçi ve şimdi ikili bir oyun oynayarak problemleri çözmeye çalışıyor, burası açık ve bu da bir şeref onun için; ne var ki, büyük stratejik hatalar yapıyor. Sonucu da çoğunluğu müslüman yüzbinlerce masum insanın bu hatalar yüzünden ölümü olacaktır. Allahü Ekber. (Carlos, mûtad konuşması bittikten sonra da bir süre devam ediyor ve “Kumandan Mirzabeyoğlu’nu benim adıma sımsıkı kucaklayın; o Nakşibendî liderimizi, siyasî liderimizi düşünüyorum.” diyor ve gülümseyerek Av. Yılmaz’Ia vedalaşıyor.) 28 Kasım 2015 Kaynak: Baran dergisi

SINIRDA RUS UÇAĞI DÜŞÜRÜLDÜ

Suriye sınırında bu sabah sınır ihlali yaptığı ifâde edilen bir Rus savaş uçağı Türk jetleri tarafından düşürüldü. Görüntülü kayıtlarının da yayınlandığı hâdisede, pilotların paraşütle atlayarak kurtuldukları görülüyor. Konuyla ilgili Türk Silahlı Kuvvetleri’nden yapılan basın açıklaması şöyle: 24 Kasım 2015 tarihinde saat 09.20 civarında Hatay Yayladağı bölgesinde Türk Hava Sahasını ihlal eden milliyeti bilinmeyen bir uçak defalarca (beş dakika içerisinde 10 kez) ikaz edilmesine rağmen Türk Hava Sahasını ihlal etmiştir. Söz konusu uçağa angajman kuralları çerçevesinde 24 Kasım 2015 saat 09.24’te bölgede hava devriye görevinde bulunan iki adet F-16 uçağımız tarafından müdahalede bulunulmuştur. Kamuoyuna saygı ile duyurulur. TSK’nın “milliyeti bilinmeyen” kaydını düştüğü bu açıklamanın ardından Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından verilen bilgilere göre, uçağın Rus yapımı SU-24 tipi bir uçak olduğu kaydedildi. Bu açıklamaların ardından Rusya’dan da bir açıklama geldi. Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye sınırında bugün Türkiye tarafından angajman kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle düşürülen uçağın “kesinlikle Suriye sınırlarında olduğunu” duyurdu. Rusya Savunma Bakanlığı’nan yapılan açıklamada Suriye’de Rus Sukhoi SU-24 uçağının düştüğünü, uçağın muhtemelen karadan ateş edilerek düşürüldüğünü duyurdu. Açıklamada, pilotların ikisinin de kendilerini uçak düşmeden önce fırlatmayı başardıklarını; ancak şu anki akıbetlerinin bilinmediğini, uçağın da vurulduğunda 6 bin metre yükseklikte olduğu kaydedildi.

VİDEO: CNN INTERNATIONAL, ALİ OSMAN ZOR RÖPORTAJI

Amerikan CNN International televizyonunun 18 Ekim 2014 tarihli, Adımlar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman Zor ile gerçekleştirdiği röportajın video kaydı. Söz konusu görüntülü röportajın metni en kısa sürede yayınlanacaktır.