İhtilâlci Necip Fazıl Ve Türkeş

Onlarca senedir Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’a dair yazılıp çizilen ve söylenen yüzlerce değişik anekdot ve ifadeye rastlıyoruz. Ama her ne hikmetse gözlerden ırak tutulan, ısrarla bahsine yanaşılmayan veya gerçekten fark edilmeyen bir Necip Fazıl portresi var: İHTİLÂLCİ NECİP FAZIL… Peki, Üstadın bu karakteri niye ısrarla gözlerden kaçırılıyor? Bize sorarsanız, bunun cevabını “Salih MİRZABEYOĞLU niçin içeride; AKP niçin iktidar” sorusunda aramak gerek. Salih MİRZABEYOĞLU, bir darbe mahkemesinin uyduruk bir kararıyla niçin senelerdir hukuksuz olarak tek kişilik bir hücrede esir tutuluyorsa, Necip Fazıl’ın ihtilâlci karakteri de aynı sebeple hasıraltı ediliyor. Aslında bunda şaşıracak bir durum yok. Baskı ve cebirle ahaliye dikte edilen mevcut hayat tarzına karşı bambaşka değer ölçülerine haiz bir insan ve toplum hayali gören her aksiyoncu seciye dünyaya ihtilâlci bir perspektifle bakar. Kumandanın ifadesiyle: “Hayata hâkim kılınmak istenen bir düşünceye mensup olanların, bunun tabiî bir sonucu olarak iktidara talip olduklarını söylemeye gerek yok. Öyleyse “iktidar ve düzen değişimi nasıl gerçekleştirilecek?” sorusunun muhatabıyız…” (Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, İbda yayınları, 3.Basım, Mayıs 2008, Sayfa: 40) Gelen ve giden bütün iktidarlar boyunca, kendisine gösterilen kuytuda yaşamaya rıza gösterip, şartlara uymaktan başka hüneri olmayan, şabloncu muhafazakâr kafanın, Necip Fazıl’ın ihtilâlci karakterinden habersiz olması elbette şaşılacak bir şey değil. Çünkü bu insanlar bir takım “demokratik haklar” elde etmekle Müslümanların kurtuluş davasını eş değer gören klasik sağcı tiplerdir. Ne yazık ki, 12 senelik AKP iktidarı döneminde İslâmcı hareketin ekseriyeti de bu dejenerasyona uğramıştır. Oysa ihtilâlci bakış açısıyla bir inancı yaşamanın yolu, bir takım “demokratik haklar” dilenmek değil; inanılan ideal değerler ile fert ve cemiyet arasındaki maddi ve manevi engellerin tasfiyesidir. Kendi nizamın hâkim olmadığı yerde “yaşamak”tan bahis, o mekânda inanılan değerleri hâkim kılma mücadelesidir. İhtilâlci, hedefini tayin eden kişidir. Necip Fazıl, Büyük Doğu’nun gongunu çaldığında kendi kafasında şu sorunun cevabını çoktan vermişti: Hedef, mevcut düzen içinde bir yer kapmak ve bu düzeni bir takım İslâmi motiflerle ıslah etmek midir; yoksa cemiyetin her sahasında “İslâm’a Muhatap Anlayış”ın pırıldadığı “yaşanmaya değer hayatı” tesis etmek mi? İslâm’ın ne pay alacağını, ne de zerrece pay vereceğini, hayatın her sahasında BÜTÜNÜ istediğini seneler boyu bıkmadan usanmadan yazan Üstad, ilk seçeneğin Müslümanca değil, teslimiyetçi bir tavır olduğunu herkesten daha iyi biliyordu. Diğer yandan, mevcut düzen içerisinde bir yer kapmak ve o düzeni bir takım İslâmî motiflerle ıslah etmekten başka gayesi olmayanlar, seneler boyu İslâmcı etiketiyle itibar devşirdi, yayıncılık yaptı, para kazandı ve hepsinden acısı Müslümanları bir tarafından batıcı – işgal düzenine payanda yaptı. Şimdi aynı adamların Necip Fazıl’ın ihtilâlci karakterinden bahsetmesi mümkün mü? Eğer Necip Fazıl’ın ihtilâlci duruşu anlaşılamazsa, ne onun Büyük Doğu’yu ilk çıkardığı dönemlerde ordu içinde halen büyük nüfuzu bulunan Mareşal Fevzi Çakmak’la olan diyaloğu, ne Menderes’e sirayet hamlesi, ne 1960 darbesinden sonra darbenin “kudretli albayına” yazdığı mektup, ne M.H.P.’ye el atması, ne de 12 Eylül’ün ilk günlerinde cuntanın başına seslenen şiiri anlaşılabilir. Tabii bunun için İdeolocya ve İhtilâl isimli kitabında Salih MİRZABEYOĞLU’nun bahsettiği üç ana değişim yolundan haberdar olmak lazım. Bu vesileyle, Üstad Necip Fazıl’ı “Yürüyen Büyük Doğu” şuurundan pay alma çaba ve duasıyla bir kere daha rahmetle yad ederken; bir zamanlar Sabah gazetesinde tefrika edilen ve daha sonra kitaplaştırılan Türkeş’in anılarında, NECİP FAZIL’DAN İHTİLÂL ÖNERİSİ başlığı ile yer bulan bölümü aynen aktarıyoruz. Alparslan Türkeş anlatıyor: “Merhum Necip Fazıl Kısakürek’le dosttuk, iyi tanışıyorduk. Benimle baş başa görüşmek istemiş. Araya, o tarihte Genel Başkan Yardımcımız olan Mehmet Altınsoy’u koymuştu. Fransızca’yı da iyi biliyordu. Altınsoy’a “ben teta-te görüşmek istiyorum” demiş. Fransızca baş başa demek. Bu deyimi kullanmış. Ben de görüşmekten kaçınıyorum. Çünkü Necip Fazıl Bey’i, biliyorsunuz bazı görüşleri bana aşırı geliyor; ondan dolayı da yani fazla angaje olmak istemiyorum. Siyaseten oyumuzu arttırmak bakımından falan bize yardımcı olmasını istiyorum ama, çok angaje olmak istemiyorum. Ama çok ısrar ediyor. Neticede, Altınsoy bir gün bana dedi ki: -‘Efendim, benim evde bir yemek düzenleyelim, bir öğle yemeği. İkiniz oturun, baş başa konuşun. Biz de eşimle birlikte evi terk edelim. Bakalım ne söylüyor.’ Altınsoy’un bu teklifini kabul ettim, merhum üstadla buluştuk, yemeğimizi yedik. Ev sahipleri kahvelerimizi getirdiler, daha sonra ortadan kayboldular. Biz kaldık üstadla baş başa. Şimdi üstad bana dedi ki: -‘Sizin, Silahlı Kuvvetler’deki taraftarlarınız, gücünüz ve gençlik içindeki taraftarlarınızla, benim Büyük Doğu Derneği’ndeki gücümü bir araya getirirsek, bu memleketin idaresini ele alabiliriz.’ Ben üstada şunları söyledim: -‘Üstadım, biz bir kere 27 Mayıs’a karıştık. O da istediğimiz gibi gitmedi. Başımızdan bin bir dert geldi geçti. Şimdi memleket artık demokrasiye kavuştu. Siyasi partiler var, TBMM var, Meclis’ten güvenoyu almış olan meşru bir Cumhuriyet Hükümeti var. Memlekete hizmetimizi parti yoluyla yapacağız. Benim sizden istirhamım, CKMP’yi destekleyelim, ona yardımcı olalım. Meşru yoldan siyasi faaliyet yapalım, halkın teveccühünü kazanalım, o yoldan hizmet edelim.’ Böyle tartışıyoruz. Üstad, konuşmasını şöyle sürdürüyor: -‘Büyük Doğu Dernekleri, büyük kuvvettir, hepsi benim emrimdedir. Gözümün içine bakıyorlar. Onların hareketi, iki dudağım arasındadır. Sizi de biliyorum. Siz de seviliyorsunuz. Silahlı Kuvvetler’de taraftarlarınız var, üniveriste gençliği içinde taraftarlarınız var. Gel bu iki gücü birleştirelim…’ Üstadın tekliflerini kabul etmedim, ‘Hayır, demokrasiyle hizmet edeceğiz’, dedim. Üstad, sonunda kızdı, müthiş bir öfkeye kapıldı. Ve bana hitaben şunları söyledi: -“Türkeş, Türkeş, sen betondan bir küre yaptırsan, onun içine girsen, kapansan ve kapısını da betonarme ile ördürsen, daha sonra ‘Ben artık dünya ile alâkamı kesiyorum, bu beton kürenin içinde ömrümün yettiği kadar yaşayacağım’ desen, hiç kimseye inandıramazsın. Senin gücünü, kudretini herkes biliyor. Senin ne düşündüğünü de tahmin edebiliyorum. Sen, bir an önce iktidar olmak peşindesin. Boş durmazsın, boş durmayacağını da herkes biliyor.’ Üstadı dinledim ve şu cevabı verdim: -‘Yanılıyorsunuz üstadım, böyle bir şey hiçbir zaman olmayacak. Ben hesabını yaptım, durum değerlendirmesi yaptım.” (Hulûsi Turgut, Şahinlerin Dansı, ABC Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa: 405, 406) NOT: Bu hadiseden ve tabii “ihtilâl önerisinden” Hüseyin Üzmez’in ŞU BİZİMKİLER adlı kitabında da bahsedilmiştir. Farklı zamanlarda yayınlanan her iki hatıra da, birbirini tamamlar nitelikte. Gökhan YAMANGÜL

Üstad’ı Anma Ve Miraç Kandili Adımlar Maraş’ta Tek Programda Birleşti

Adımlar Maraş olarak bu haftaki toplantımızı Üstad’ın vefatı ve Miraç Kandili vesilesiyle Cumartesi’nden Pazar’a aldık. Üstad’ı anmanın mücadele ile olacağı ve zaten mücadelemizin de Üstad’ı yaşamak ve yaşatmak gayeli olması hasebiyle, Adımlar Maraş olarak aktüel meseleleri değerlendirdik. Özellikle 9 Mayıs günü Bolu F Tipi Cezaevi önünde gerçekleşen eylemin ifade ettiği mânâ üzerinde duruldu. Özellikle işbirlikçi ve İslâm düşmanı rejimin polisine karşı alınması gereken tavır çerçevesinde 9 Mayıs’taki eylemin haklılığı ve doğruluğu bir kez daha vurgulandı. Yine Maraş’ta yapılması gereken faaliyetlerle ilgili olarak, tesir ve propaganda sahamızı genişletmeye dair ne gibi yeni atılımlar yapılabilir, eksikliklerimizin tamamlanmasına dair ne gibi faaliyetler geliştirebileceğimiz üzerinde istişarede bulunuldu. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam eden toplantıda alınan kararları inşallah en kısa zamanda hayata geçirdikçe sizlerle paylaşacağız. Adımlar Maraş olarak, duayı icrada arama şuuruyla, Miraç Kandili’ni ihya ve Üstad’ı anma toplantımızda aldığımız bu icraya dair kararlarla, fiilî bir duanın niyetini izhar etmiş bulunuyoruz. İnşallah Allah bereketini verecek, zafer kapılarını açacak ve İslâm ihtilâl ve inkılâbını gerçekleştirmenin madde ve mânâ şartlarına bizleri, tüm gönüldaşlarımızı erdirecektir.

Atatürkçü Yobazlar ve Muhafazakâr Yobazlar Düşman Kardeştir!

Yılmaz Bey, biliyorsunuz Soma’da büyük bir facia yaşandı. Bütün milletimizi üzen kahreden bir facia oldu… -Evet evet doğrudur.. -Bu facia ile ilgili kısa bir görüşünüzü alabilir miyim? Hükümetin, şirketlerin sorumluluğu vs değerlendirmeleriniz nedir acaba? -Şimdi, bu konuda çok şeyler yazıldı ve zaten kaza mıydı yoksa değil miydi, kaza ise nasıl oldu? Bu bir araştırma konusu. Teknik bir konu. Müfettişler, Mühendisler bunun araştırmasını yapıp ortaya çıkartacaklar. Hemen hemen tüm kanallar elbette haklı olarak bu konuyu konuşuyorlar, ama Fazıl Bey, şimdiye kadar işin asıl temeline inen, nedenini söyleyen kimse çıkmadı. Bu işin temelinde özelleştirme yatıyor. Soma kömür madenine özelleştirmeden önceki döneme baktığımızda ölümlü bir iş kazası yok.. Özelleştirmeden sonra ölümlü iş kazası,böyle büyük bir ölümlü iş kazası ortaya çıkıyor.. Tabi özelleştirildi özel sermayenin eline geçti. Özel sermaye iş adamı ne yapar? Bir tek amacı vardır kâr etmek, en az masrafla kâr etmek öyle yapmışlardır ve ortaya böyle bir sonuç çıkmıştır. Daha da buna benzer inşallah olmaz tabi, dileğimiz o değil ama buna benzer kazaların da olacağı zaten şimdiden dillendiriliyor. Öyleyse asıl bu işin nedeni özelleştirmedir.. Özelleştirme adı altında Türk milletinin yıllarca biriktirip elde ettiği fabrikaları, madenleri, işletmeleri, tarım toprakları yabancıların eline geçti ve buna yalnız bugünkü Hükümet değil son otuz beş yılın tüm hükümetleri katıldılar. Fazıl bey bunu gözden kaçırmayalım.. -Evet evet.. -Bu AKP zincirin son halkası, ama ondan önce de öyleydi..Son otuz beş yılın bütün Başbakanları,Cumhurbaşkanları,bütün Hükümetler özelleştirmelerden yana oldular.. -80’deki 12 Eylül darbesinde Turgut ÖZAL tarafından uygulanan liberalizm.. -Evet evet.. Çok güzel söylediniz. Ondan itibaren Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Hükümetlerin hepsi özelleştirmeden yana oldular..Son otuz beş yılın Genelkurmay başkanları, yüksek Komutanlar özelleştirmeye hiç seslerini çıkarmadılar. Onları birinci dereceden ilgilendiren iletişim araçları Türk Telekom özelleştirilirken bile sesleri çıkmadı. -Sözünüzü kestim, onların ne hikmetse dertleri, orada burada çocukların okuduğu mevlüt ve ilahiler oldu. Özelleştirmeler değil de 27 Nisan bildirisi gibi eften püften işlerle uğraşmak oldu diyebilir miyiz? -Tabii ki, bizim yüksek komutanlar Genelkurmay başkanları böyle eften püften işlerle uğraştılar, asıl gerçeklerin üzerinde durmadılar. Vatan toprakları, milletin birikimleri elden giderken Genelkurmay Başkanı ve yüksek komutanlar ses çıkartmadılar. Fazıl bey, üniversitelerden de ses çıkmadı. O anlı şanlı profesörlerden özelleştirmeye karşı çıkan yazı yazanlar olmadı. Medya’nın tamamı özelleştirmeden yana oldu ve çok acıdır Fazıl Bey, işçi sendikaları üç büyük konfederasyon, onların üçü de özelleştirmeden yana oldular. Şimdi hangi yüzle ağlayıp sızlayacaklar ve bizi inandıracaklar? Bütün bunlar bu otuz beş yılın hesabını çıkardığımız da suçlular bellidir, bu suçları yalnız AKP’ye mal etmeye kalkmak ucuz politika yapmak demektir.. -Evet.. -Soma maden ocağında ortaya çıkan kazanın asıl nedeni budur. Gözden kaçırılan budur.. Bu konuşulmuyor, bunun konuşulmamasına hayret etmiyorum çünkü bugün mevcut medya da özelleştirme yanlısı, AB yanlısı ABD yanlısı dolayısıyla o sisteme sermaye yanlısı. Şimdi küresel sermaye diyorlar ya… -Evet.. -Küresel sermayenin asıl adı; küresel çete tabii hepsi onlardan yana oldukları için, oralardan beslendikleri için, oralardan nemalandıkları için bu laflar edilmiyor. Bunların hiç birisini konuşan yok konuşamazlar. Konuşurlarsa işlerinden olurlar! -Evet peki.. Yılmaz bey, şöyle bir noktaya geleceğim.. -Buyrun.. -Biliyorsunuz şimdi AKP iktidarı bu faciada daha doğrusu katliamda yaşanpolitik çekişmelere. Sorumluluğunu ört pas etmek için her zaman yaptığı gibi, İslâm dinini, halkın inançlarını istismar ediyor. Halkın yüzde doksanı Sünni ve ezici çoğunluğunun da Sünni Türk olması olması nedeni ile dini hassasiyetlerini, hislerini istismar etti. Burada Yılmaz ÖZDİL, Yazgülü ALDOĞAN gibi belirli tipler AKP iktidarının değirmenine su taşıyorlar… -Çok güzel söylediğiniz. Bakın bu vurgulamayı da yapan yok.. Sanki Yılmaz ÖZDİL ve onun gibiler AKP’ye karşıymış gibi gözüküyor ama aslında! Çok güzel söylediniz bakın bu yorumu yapan bir tane yorumcu televizyonda, gazete de yazan bir gazeteci çıkmadı. Elbette şimdi Yılmaz ÖZDİL’in bu konuşmasına karşılık ne yaptı Recep Tayyip Erdoğan da çok ağır ve bence de haklı cevaplar verdi ve puan topladı öyle değil mi? -Evet evet, aynen.. -Aynen katılıyorum..Posta gazetesi yazarı; Yazgülü ALDOĞAN mı adı evet. O da çıktı diyor ki”onlar ne şehit ne gazi bilmem ne yoluna gitti niyazi” bizim halkımız bilir, o deyimin nasıl olduğunu, değil mi? -Evet.. -Ee şimdi bu Yazgülü ALDOĞAN kime hizmet ediyor bu lafı söylemekle? Bu bizim kültür değerlerimize hakarettir. Şehit ile alay ediyor. Biraz önce söylediğiniz gibi yüzde doksan dokuzu Müslüman olan Türk halkının gözünde çok önemli bir mertebedir şehitlik..bununla alay ediyor ”ne şehittir ne gazi bilmem ne yoluna gitti niyazi” al sana Recep Tayyip Erdoğan’ın eline bir büyük koz daha.. -Evet yani ortada şöyle bir şey görüyoruz.. Bir kısım laikci yobazlarla, bir kısım kaba softa ham yobaz muhafazakâr İslâmî camiadaki tarafların birbiriyle olan çekişmesinde, çoğunluğu oluşturan milletin ızdırabı, acısı bunların çekişmelerine kurban ediliyor.. -Evet.. ee tabi şimdi gündeme onlar hâkim. TV kanalları, medya onların elinde onların söyledikleri, onların yazdıkları konuşulduğu için dediğiniz gibi asıl sorunun nedenleri ve asıl halkın ızdırapları arka planda kalıyor. Doğrudur tabi ama sizde biliyorsunuz medya nerdeyse tamamı onların elinde. -İki tarafın yobazlarının sahte bir kutuplaşması üzerinden.., -Şimdi bakın, çok enteresan bir nokta da var. Ben hep sahte Atatürkçülerin maskelerini indirip durdum. Yazdım çizdim biliyorsunuz.., -Evet.. -Şimdi Yılmaz ÖZDİL’in bu yazdıklarına sahip çıkanlara bakıyorum. Bunlar güya hepsi Atatürkçü.Oktay EKŞİ,Pınar TÜNERÇ,Atilla SERTET.. Bütün bu Atatürkçü kesim, kendilerini Atatürkçü diye yutturanlar onların öncüleri Yılmaz ÖZDİL’i sahipleniyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Şimdi kim kiminle kavga ediyor? Dediğiniz gibi bu kafaları karıştırmak için birebir değil mi? -Evet, aynen… -Şimdi Cumhuriyet gazetesi yazarlarından, ki Cumhuriyet gazetesi sözde Atatürkçüdür biliyorsunuz.. Sözde Atatürkçü Cumhuriyet gazetesinin,sözde Atatürkçü yazarı, Orhan BURSA’lı, ÖZDİL’i sahipleniyor.Bunların kafaları öylesine katı öylesine kireçlenmiş ki birileri Recep Tayyip Erdoğan’a küfür etsin,hakaret etsin kim olursa olsun önemli değil yeter ki AKP’ye oy vermiş yirmi iki milyon insanımıza hakaret etsin onların umurunda bile değil. Yeter ki Recep Tayyip Erdoğan’a AKP’ye saldırılsın o adamı o kişiyi sahipleniyorlar bunlar. Sahte Atatürkçüler bu saydıklarım. Oktay EKŞİ’ler,Orhan BURSALI’lar,Pınar TÜRENÇ ve diğerleri.. Bunlar sahipleniyorlar böyle bir şey olabilir mi Fazıl Bey? Eğer sizin en sevdiğiniz, güvendiğiniz, inandığınız, yandaşınız bile olsa birisi bir gün gerçek dışı ahlak dışı bir harekette bulunsa sahiplenir misiniz? -Niye sahipleneceğim,bu insanlığa,İslâm’a,ahlaka her şeye aykırı.. -Önce siz dersiniz ki, biz seni şimdiye kadar sevdik saydık, başımıza tac ettik bu senin yaptığın ahlaksızlıktır. Bu bizim kültür değerlerimizi ayaklar altına almaktır,sen ne biçim adamsın! diye sorgulamaz mısınız? -Tabi ki sorgularım.. -Hayır, bu Atatürkçü kesim, kendisine Atatürkçüyüm diyen kesimde böyle bir mantık,böyle bir ahlak yok. Bunlar tek boyutlu bakıyorlar zaten beyinleri o kadar çalışır. Yeter ki şuan da AKP’ye ve Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret edilsin. AKP’ye oy veren halkımızın yarısına hakaret edilsin umurlarında bile değil,yeter ki bu hakaretler yapılsın kim yaparsa onu el üstünde tutuyorlar geldiğimiz yer burası.. -Evet haklısınız yani her zamanki gibi bu da AKP’nin İslâmı, müslümanları, yani halkımızı istismar etmesinde en büyük vasıta oluyor, maalesef… -E tabi bundan daha iyi araç olur mu? Yılmaz ÖZDİL denilin yazar. Haziran 2011 seçimlerinden sonra, evvela halkın yarısına ”bidon kafalılar dedi” Atatürkçüler müthiş alkışladı. Arkasından halkın yine yarısına ”kendilerini bir paket makarnaya satanlar” dedi alkıştan kıyamet koptu..Yazdığı uyduruk kitaplar nasıl satıldı yağma gitti. Fuarda beşyüz metre kuyruk oldular. -Evet.. -Şimdi ne kadar ağır hakaret ederse halkın yarısına, Atatürkçüler o kadar sevindiler. Şimdi fazıl bey, ben Antalya’da yapılan bir paneldeki konuşmam da şunları söyledim ”iki tür bölücü var, birisi elinde kaleşnikof taşıyan PKK teröristleri, bunlar halkımızı ve vatanı bölmek istiyorlar. Birde elinde kalem olan bölücüler.. -İkisi de ortak noktada birleşiyorlar… -Tabi netice de bölücü, ha kaleşnikof ile bölmüşsünüz ha elinizde ki kalem ile bölmüşsünüz. Şimdi halkımızın yarısına hakaret eden, kin kusan, nefret kusan insanlar bölücü değil midir? -Aynen tabi ki bölücü… -Şimdi Bekir COŞKUN yine Atatürkçülerin çok sevdiği köşe yazarı halkımızın yarısına ”göbeğini kaşıyanlar” dedi.. Alkışlar Atatürkçüler tarafından.. Mine KIRIKKANAT denilen kadın yazar halkımızın yarısına ”geviş getirenler”dedi. Geviş getirenler büyük baş hayvanlardır biliyorsunuz sığır.. Devam etti”uzun kollu kısa kıllı bacaklılar” maymunlara benzetti. Cumhuriyet gazetesi hemen bu kadını alıp başköşeye köşe yazarı yaptı. -Evet.. -Şimdi bakın ne kadar bölücü varsa, kalemi ile bölücülük yapan varsa Atatürkçü geçinenler bunları sahiplendi. -Aynen, maalesef.. -O zaman Atatürkçü geçinenler, kalemi ile bölücülük yapanları sahipleniyorsa, biraz önce çok güzel söylediniz silahla bölücük yapanlardan ne farkları kaldı? -Evet.. -Geldiğimiz yer burasıdır, geldiğimiz yer çok korkunçtur! Dediğiniz gibi bunların çatışmasından ve bunlar gündemi doldurduğu için Türkiye’nin asıl meseleleri konuları görüşülemiyor, konuşulamıyor.

Bagi AC Düsseldorf’dan Sonra Köln’e de Damgasını Vurdu!

Cumhurbaşkanlığı seçimler dolayısıyla miting düzenlemek için Almanya – Köln’e giden Recep Tayyip Erdoğan’ı orada bir sürpriz bekliyordu. O sürprizin adı, yağmur-çamur demeden, Almanya’da, Kumandan Mirzabeyoğlu’na özgürlük diyerek imza toplayan BAGİ AC idi. Buyurun Köln macerasını Bagi AC’den dinleyelim: Bismillah diyerek, Bagi Avrupa Cephesi olarak Almanya’nın Düsseldorf şehrinde 7 hafta boyunca Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Özgürlüğu için topladığımız imzaları, “T.C. Başbakanlığına Dilekçe” ile birlikte dosyalayıp Köln şehrine doğru yola çıktık. Elimizde giriş biletleri olmasa da, hedefimize kilitlenmiştik bir kere ve bu dosyayı bizzat Başbakan’ın eline ulaştıracaktık. 24.05.2014 tarihli Cumartesi günü Köln şehri, belki tarihinde aynı gün içerisinde hiç bu kadar farklı gruplara ve yüz binlerce yığınlara ev sahipliği yapmamıştı ve evet biz 5 kişilik bir Tim ile en küçük muhalif gruptuk, fakat en büyük sesi getirmeye niyetliydik. Hedef belliydi ve her şeyi nasip ölçüsünce algılayan bir inanışa mensup bizler, ne yapıp edip nasibimizi her şekilde arayacaktık. Faaliyetlerimiz bir yandan protokole dahil olmak, diğer yandan sürekli tanıdık yetkililer ile görüşerek ve muhalif grupların eylemleri hakkında sürekli bilgi alarak yoldayken başlamıştı. Mekâna geldiğimizde hiç vakit kaybetmeden çevreyi kolaçan etmeye başladık ve güvenlik zaafiyetinin ne kadar fazla olduğunu farkettik. Giriş kapılarına yığılan kalabalıkların heyecansızlığı ve vaktin daha erken olması üzerine birer kahve içmek için hemen yakınlardaki bir pastaneye geçtik. Bir yandan Başbakan’ı karşılamak üzere sokaktan gelip geçenlerin zevksizliklerini ve komikliklerini izlerken, bir yandan da faaliyetlerimize devam ettik. Bunun yanında, yanı başımızda bulunanların şaşkın ve meraklı bakışlarına şahid olduğumuz harika bir de sohbet gerçekleştirdik. Daha gelir gelmez İBDAcı olduğumuzu bilmeseler de buralarda farklı ve enerjik bir grubun olduğunu hissettirebiliyorduk çevremize. Kalktık ve ne hikmetse ana yol üzerindeki köprüden geçilen giriş kapısına doğru hareket ettik. Bilet konusunu içerden halletmek isterken birden biletler ayağımıza kadar gelivermişti. Elinde fazla bilet bulunduran biri yanı başımızda isteyenlere bilet dağıtmaya başlamıştı ve bunu gören Gönüldaşımız işimizi garantiye almak için 5 tane kapıp gelmişti bile. Bununda rahatlığı ve polislerin hareketliliğinden Başbakan konvoyunun birazdan buradan geçeceğini anladığımız için hiç vakit kaybetmeden pankartımızı köprüye asıp beklemeye koyulduk. Aşağıdan ve yan taraftan pankartı görenlerin cep telefonlarıyla, kameralarıyla görüntü çekmeye başlaması üzerine bizde İBDA Selamıyla karşılık verdik. Ve konvoy görünmüştü.. Köprü, çevresi ve aşağısı tamamiyle dolmuş, sevgi gösterileri ile birlikte bağırmalar duyulmuş fakat o kalabalığın ve gürültünün tam ortasında gümbür gümbür bir slogan yükselmeye başlamıştı: “Yaşasın Kumandan Mirzabeyoğlu!” Konvoyu seyretmeyi bırakıp neredeyse tüm gözlerin birden köprüye yöneldiğini görebiliyor ve konvoyun içinde bize el sallayanlara hatta görüntü alanlara doğru sürekli sloganımızı tekrarlıyorduk. Eminiz ki, elini camdan çıkartıp köprüye doğru el sallayandan birisi bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dı. Büyük ilgi uyandırmıştık ve beklediğimizin tersine bu uyuşuk kalabalıktan destek sesleri duymaya bile başlamıştık. Artık içeri girebilirdik ve yığınların arasından, bize açılan koridordan rahatlıkla geçerek giriş kapısına doğru hareket ettik. İki gönüldaşımız imza kampanyası dosyasını göstererek sadece basın mensuplarının ve sadece basın kartlarıyla girebildiği kapıdan vakit kaybetmeden içeriye girmişlerdi. Geriye kalanlar gıdım gıdım ilerleyen, sonra aşırı organizasyon bozukluğunu farkeden Gönüldaşların, neden hanımları sol taraftan almayıp bu bozukluğu düzeltmiyorsunuz tepkilerine verilen destek ile hızlanan sıranın içine girerek biraz geç de olsa pankartı da sorunsuz yanlarına alarak içeriye girmeyi başarmışlardı. Bu arada içeriye önceden giren Gönüldaşlar, hem Alman özel kanalları olan RTL, NTV ve devlet kanalı olan ARD’ye röportajlar verip, ARD’nin konuya duyduğu merak ve ilgiden, cumartesi Düsseldorf Ana Tren İstasyonunda gerçekleştireceğimiz imza kampanyasını ziyaret etmek ve geniş çaplı bir röportaj yapmak teklini memnuniyetle kabul ettiler ve randevulaştılar. Yine aynı iki Gönüldaşımız bu yoğunlukta ve karmakarışıklıkta, yoğun bir mücadele sonucu protokol kartlarını elde etmiş ve aşağıda protokolün içinde yer almış, üç Gönüldaşımız da zar zor da olsa tribünde sahneye yakın denilebilecek bir yerde hep beraber hazır bir şekilde mevzilenmiş oldu. Fakat içerde devam eden heyecansızlığın ve kuru kalabalığın bize verdiği bunaltıdan daha fazla beklemeden Gökbayrağımızı ve pankartımızı hiç sorunsuz hatta güvenlikçilerin gözünün içine baka baka astık ve aşağıdan gelecek güzel haberi beklemeye koyulduk. Yarım saat asılı duran pankartımızın önünü kapatan bir kalabalıklaşma olduğunu farkedince, önü daha açık olan yan tarafa almaya niyetlenip hareket ettiğimizde ve Gönüldaşımıza yardım etmek isteyen bayanların hareketliliğini farkeden bej renkli spor giyimli Başbakanın özel korumalarından birilerinin yanımızda birden belirdiğini gördük. 15 dakikalık bir kargaşanın ardından rica minnet başka anlamda pankartlara kesin yasağın olduğunu ve pankartı lütfen teslim etmemizi ve slogan atmamamızı dileyen kalabalık bir güvensiz güvenlik çemberi arasında kaldığımızı anladığımızda, pankartımızı teslim etmemenin zevkiyle ve tribündeki eylemi gerçekleştirmiş olmanın emniyetiyle ve tam da aşbakan salona girerken dışarıya çıkmayı uygun bulduk. Bizim orda istediğimiz gibi durmamıza müsade yoksa, bizim de malum şeylerin konuşulacağı gereksiz bir konuşmaya harcayacağımız ne zamanımız ne de tahammülümüz yoktu zaten. Kalabalığın şaşkın ve tedirgin bakışları arasında ve hala protokolden gelecek gerçek hedef olan haberi dışarıda beklemek üzere salonu terkettik. Beklediğimiz Haberi, yarım saat sonra Fişenkci Gönüldaşımız yanımıza gelerek verdi. Bizzat Başbakan ile görüşülmüş, memnuniyet ile kabul ettiğini belirtmiş hatta niye bu kadar az toplandığına dair söz etmesiyle birlikte devam edilmesi gerektiğini ardından konuyu yakından takip edip talimatlar verdiğini söylemiş. Tabi bizim bu laflara karnımız bir hayli tok! Fakat Almanya’da da artık sabırların son haddinde olduğunu hissetmesi açısından muazzam bir iş çıkarttığımıza inanıyor ve hedefimize bire bir ulaşmanın şükrü ile hep beraber Başbakanın konuşmasını dinlemeden mekânı terkettik ve Düsseldorfa geri döndük. Elbette devam edeceğiz! Daha önümüzde yapılacak çok şeyler var.. Ama meydanı boş bırakmayacağız ve her cumartesi yine aynı yer ve aynı saatlerde İmza Kampanyası ile birlikte Kumandan’ı ve İBDA Fikriyatını tanıtmaya devam edeceğiz. Bunun yanı sıra Standımızda Sayın Carlos ve Sayın Sarp Kuray Beyleri de dile getireceğimizi duyurmak istiyoruz. Bir haberimiz daha var! Adımlar Dergisi (Avrupa) Web Sitemizin hazırlık çalışmaları son hız devam etmekte ve yakında yayına geçecektir! Allah tüm samimi Gönüldaşların yardımcısı olsun.. Anadolu’nun tüm samimi Devrimci yüreklerine selamlar.. Bu vesile ile de Miraç kandilinin tüm İslam Alemi ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyor, bu vesileyle Kumandanımıza İslâm İhtilâl ve İnkılabını nasip eylemesini Yüce Allah’tan niyaz ediyoruz. Necip Fazıl Kısakürek Üstadımızın hem doğum, hem de ölüm seney-i devriyesi sebebiyle kendisini hayırlarla yad ediyoruz ! Davası Davamızdır.. Muradı Muradımızdır.. Yaşasın Kumandan Mirzabeyoğlu! Yaşasın Büyük Doğu – İBDA! Yaşasın Başyücelik Devleti Mücadelemiz! Saygılarımızla Bagi AC

İSTİŞARE TOPLANTISI YAPILDI

Çağlayan’daki merkezimizde yapılan İstişare Toplantımız, bu hafta Üstadımız Necip Fazıl’ın vefat yıldönümü ve Miraç Kandili’ne denk geldi. O’nun bereketiyle İstişare toplantımıza geçildi. Yaklaşık 5 saat süren toplantımızın ana konusu “Siyaset – Ahlâk – İktidar” oldu. 9 Mayıs 2014’den bu güne gelinen süreç hakkında konuşmacılar söz aldı. Konuşmacıların satırbaşları şöyle; “Soma maden cinayetinde görülmüştür ki, ortada bir başbakan ve devlet yok. Bir örgüt ve örgüt lideri vardı. Diğer insanlar da, bu örgüt liderinin –Tayyip Erdoğan- etrafında halkalanmış örgüt üyeleridir.” “99 süreci tekrar geriye geliyor. Bunu değerlendirmeliyiz” “Neden mevcut iktidarı düşman olarak içselleştiremiyoruz? Hem iktidara talibiz, hem de mevcut iktidara düşman değiliz.” “İBDA hareketi hiçbir partinin, kuruluşun kuyrukçusu değildir” Toplantının sonucunda; “biz işin şekline değil, fiiline bakarız. Hükümetin fiilleri ortada.” denildi. Toplantımızın video görüntülerini ilerleyen saatlerde yayınlayacağız. ADIMLAR DERGİSİ

YUSUF GÖREVDEN ALINMIŞ

Soma’da polisin yere yatırdığı madenciyi tekmeleyen Yusuf Yerkel görevinden alınmış. Yere düşen, düşmeyi bırakın üzerine birkaç polisin birden çullandığı bir kişiye kin ve öfkeyle tekme üzerine tekme atan Yusuf… Tayyip ilk kelleyi vermek zorunda kaldı. Mecliste, bakanlar hakkındaki gensoru reddedilerek, “bakanların kellesi vermeyiz” mesajı verilmek istendi ve Yusuf’un kellesi ile işi atlatmak istemekteler anlaşılan. Ama ok yaydan çıktı, geçmiş olsun. Belki daha ilk anda Yusuf’u savunmaya çalışmak yerine görevden alındığı hemen o ân, RTE daha Soma’dan ayrılmadan açıklanmış olsaydı, hadiseye bakış açısı, hadiseye bakan gözün zihniyeti bu şekilde millet merkezli olmuş olsaydı, zaten hadiseler de bu noktaya gelmeyebilirdi. O zaman RTE’nin millet merkezli düşündüğüne dair bir karine ileri sürülebilirdi ama artık iş işten geçti, Yusuf’u savunmaya çalıştınız ama beceremeyip geri adım atmak, bir kez daha millet karşısında zorla dizlerinizin üzerine çökmek zorunda kaldınız. Daha dün, “Yusuf Yusuf” yazımızda belirtmiştik, “diktatör olmak istiyorsun ama milletin direnci karşısında buna güzün yemiyor ve diz üstü çöküyorsun, bunu da sanki kendi iradenle yapıyor, sanki kendi gerçek emel ve niyetin buymuş gibi sunmaya çalışıyorsun!” diye… “Yanlıştan dönmek erdemdir!” derler… Yusuf’un görevden alınması ise yanlıştan dönme erdemi cümlesinden değerlendirilebilecek bir hareket değil, milletin zoru ve tepkisi ile mecburen, istemeye istemeye atılmış bir adım. Siz yanlıştan dönmek gibi bir erdem sahibi olmuş olsaydınız, çoktan istifa etmiş olmanız gerekirdi. Mukaddes davayı şahsınızda yıllardır bozuk para misali harcamakta, insanların ümitlerini sömürmekte, fedakârlıklarını istismar etmekte, kendi şahsi istikbaliniz için Türk milletine karşı her türlü emperyalist odakla işbirliği ve ihanet çerçevesinde buluşmaktasınız. 12 yıldan bu yana Salih Mirzabeyoğlu’nu Telegram işkencesi ile yok etmek, susturabilmek, davasından vazgeçirebilmek adına yapmadığınız kalmadı. Ve hâlâ da devam ediyorsunuz bu iğrenç ve aşağılık işkencelerinize. Siz işkenceciler, insanoğlunun en alçak mahlûkları, en aşağılık yaratıkları, bizzat Mirzabeyoğlu’nun, “gebertilmesi teker teker muradım olan” diye belirttiği cinsin soyu… Yusuf’un attığı tekme, yaptığı işkence o kadar aleniydi ki… Bir kere o madenci, polisin kontrolü altına alınmıştı artık. Yani zarar vermesi düşünülemeyecek durumdaydı. Zaten verdiği zarar da bir arabaya tekme atmak… Ama işkenceci ruhiyatıyla öyle bir saldırdı ki Yusuf, Firavun’un tahtırevanı nasıl tekmelenemezse, RTE’nin arabası tekmelenebilir mi? Siz ve yandaşlarınız, günlerce bu işkenceyi, zulmü savundunuz. O madencinin homoseksüel olduğundan tutun da provakatörlüğene kadar söylemediğiniz yalan atmadığınız iftira kalmadı. Şimdi vicdanınız rahat mı, artık bu kadar açık bir alçaklığı savunmak zorunda kalmadığınız için? İşte, alçakların en alçağı olan psikoloji bu; yanlışa karşı çıkmak yerine, yanlışı yapan kendisinden olduğu için sahiplenme zorunda kalıyor, yanlış olduğunu biliyor ve bunu da itiraf ediyor. İşte sizler bu milletin içine bu adiliği yerleştirip normalleştirenlersiniz. Yusuf’u görevden aldırdık, sanmayın ki sıra sizlere gelmeyecek. Sanmayın ki koltuklarınız ebedi. Diz çökecek, af dileyecek, hesap vereceksiniz; Siz yandaşlarınız ve dahi yancılarınız!.. Gelir bir Allah’ın kılıcı 12 senenin hesabını 12 günde sorar. Ahmet ÖLÇÜLÜ ADIMLAR DERGİSİ

MAVİ MARMARA’DA BİR ŞEHİD DAHA

İşgalci terörist devlet İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu delmek, Müslümanlara yardım götürmek üzere yola çıkan Mavi Marmara gemisine terörist eşkiyaların saldırısı neticesi 9 müslüman mavi Marmara’da şehid olmuştu. 9 Müslüman şehid olurken, Uğur Süleyman Söylemez ağır yaralanmış ve komaya girmişti. 4 yıldır komada yaşayan Söylemez dün şehidler kervanına katılıp hakkın rahmetine kavuştu. Mavi Marmara’nın 10. Şehidi Söylemez oldu. RTE şehidin evine gidip taziyede bulunmuş, Kur’an okumuş. O Kur’an ki Allah sözüdür ve Allah Yahudilerin lanetlendiğini bildirir bizlere. Kahrolsun İsrail dölleri… Kahrolsun, işgalci terör devleti İsrail’in katillerine İsrail dölleri diyemeyenler. Kahrolsun, “İsrail dölü” lâfı için kendi vatandaşından değil de katil terörist İsrail üzülmesin diye İsrail’den özür dileyenler. Katil İsrail’in katil dölleri ve onların kalbini kırmak istemeyen sahtekârlar, hepiniz kahrolun. Allah muntakim, ya muntakim… ADIMLAR HABER 

Soma Faciasının Sorumluları ve Boko Haram

Esselâmü Aleyküm. Herşeyden önce, eşim Isabelle’e gönderdiği büst, minyatür kitablar ve tişört dolayısıyla [aktivist şair ve heykeltraş] Ümit Yaşar Işıkhan’a lütfen benim adıma teşekür edin. Çok nâzikler. Size zahmet… Türkiye’de herşey nasıl? Var mı yeni bir haber? (Av. Güven Yılmaz, Manisa’nın Soma ilçesindeki bir kömür madeninde 13 Mayıs 2014 günü çıkan bir yangın sonucunda 300’den fazla maden işçisinin öldüğünü söylüyor.) Evet, biliyorum. Ben de zaten bunun hakkında konuşmak istiyordum. Kumandan Mirzabeyoğlu nasıl? (Av. Yılmaz, “Kumandan Mirzabeyoğlu iyi. Meslekdaşlarım dün kendisini ziyaret ettiler, Kumandan’ın devrimci selâmları var size” diyor.) Allah yardımcısı olsun. Bugün, özelleştirilmiş bir maden ocağında yaşanan ve yüzlerce madencinin hayatını kaybettiği bu trajedi hakkında konuşmak istiyorum biraz. Şöyle başlamak isterim söze: Her yıl kazaların yaşandığı, tehlikeli yerlerdir maden ocakları. Bu kazaları olabildiğince engellemek için, yüksek seviyede ve mümkün tüm emniyet tedbirlerini almak gerekir bu yüzden. Çin’den örnek verirsem, bu ülkede de böylesi maden kazaları yaşanmaktadır. Niçin? Çünkü belli bölgelerdeki bazı maden ocaklarını özelleştirdiler; bundan dolayı da her yıl birkaç kaza yaşanıyor, bu kazalarda da insanlar ölüyor. Sebebi de şu ki, o madenlerin başında olan insanlar, yâni maden sahibleri, muhtaç oldukları için madenlerde çalışan insanları sömürerek kâr yapmak istiyorlar. Böyle olunca, bu çalışan insanların başına geleni kimsenin umursadığı yok. Oysa, madenciliği daha iyi yollarla da yapabilir, kazaları asgari seviyeye indirmek üzere azami emniyet tedbirlerini alabilirsiniz. Ne var ki, Türkiye’de olan biten şey de -bugün tam da bu konuda konuşmak istiyorum-, Çin’de yaşanan hâdiselerin bir benzeridir. Türkiye’de yaşanan kaza da, “özelleştirilmiş” bir maden ocağında gerçekleşti çünkü. Bu bakımdan, yâni madenleri özelleştirdiği için, Türk devlet ve hükümeti de sorumludur bu kazadan. Şayet madenleri özelleştiriyorsanız, ya bu madenleri azami emniyet tedbirlerini alan ve muhtemel kazaların önüne geçmeye bakan ciddi şirketlere devredersiniz, veyahud da bugün yaptığınız gibi, gereken azami emniyet tedbirlerini almak yerine işçileri azami seviyede sömürmek isteyen şirketlere bu madenleri devreder, sonra da böylesi trajedilerin gerçekleştiğini görürsünüz. Şimdi ne yapmalı o hâlde?.. İlk olarak, Türk devlet ve hükümeti, sözkonusu madeni özelleştirmesinden dolayı bu kazadan sorumludur; bu bilinmeli. İkincisi, herhangi biri bir suç işlediğinde, veyahud da bakımını kötü yapmaktan veya kâr amacıyla gerekli emniyet tedbirlerini almamaktan dolayı bir kazanın oluşumuna sebebiyet verdiğinde, ki bu da bir suçtur ve sanıyorum Türk hukukuna göre de öyledir, bu yapılanlardaki sorumluluğundan dolayı kanunî takibata uğramalıdır. Kimdir böyle bir kanunî takibata mevzu olması gerekenler? Birincisi, tam kazanın gerçekleştiği yerde görevli ve oradaki işleyişten sorumlu kişiler… İkincisi, madendeki işleyişi kontrol etmekten sorumlu bürokratlar… Son olarak da, özelleştirilen madenin sahibleri… Aynen, banka soygununda kullanılan bir arabanın, hukukî süreç sonunda o soyguncunun elinden alınıp –gerekirse- devlet malı hâline getirilmesi gibi, ki başka her yerde böyle olan kanunî işleyiş Türkiye’de de böyledir sanıyorum, şayet o madendeki kazanın da maden işçilerinin hayatı pahasına ve sırf kârı arttırmak için gösterilen kötü bir işletim yüzünden gerçekleştiği isbatlanırsa, bir deyişle, hem mahallî hem millî sendika temsilcileriyle hükümet temsilcilerinin ve uzmanların oluşturduğu bir araştırma komisyonu tarafından böyle bir kanaate varılırsa, sözkonusu maden o yeni sahiblerinin elinden alınmalı ve yeniden devlet malı hâline getirilmelidir. Sadece bu da değil, o madenin sahibleri de –şayet varılan kanaat bu istikametteyse- cezaî bir takibata uğratılmalıdır. Olması gereken budur. Bana sorarsanız, yaşanan bu hâdise, gönüllü olarak işlenmiş olmasa bile ihmâl anlamında, “suç” belirten bir fiildir. Her ne olursa olsun, en azından yeniden devletleştirilmelidir o maden. Peşinden, gerekli modern emniyet şartlarına kavuşturularak, devlet tarafından yeniden işletilmelidir. Orada vefat eden işçilerin ailelerine ise, hem devlet hem de kötü yönetim gösteren şirket tarafından belli miktarda bir para verilmeli, yaşadıkları kayıblar en azından bu şekilde tazmin edilmelidir. Erdoğan hükümetini bir süredir savunuyorum, malûm. Türk hükümetinin izlediği politikalarda, olumsuz yönlerden çok, olumlu yönler var çünkü. Benim nazarımda böyle. Gerçi, Suriye bahsinde sürdürdükleri gibi dış politikadaki belli bazı tutumlarına hiçbir şekilde katılmıyorum ama sonuçta herşeyi bir bütün olarak değerlendirmeli, bu çerçevede Erdoğan’ın ve iktidardaki partinin ideolojisini de dikkate almalısınız. Ülkelerini sevmek ve zengin, güçlü ve bağımsız bir Türkiye inşâ etmek arzuları bakımından, bence dürüst insanlar bunlar. İçimden geçen duygu böyle. Tarih neyin ne olduğunu elbette netleştirecek. Ancak bugün için onlara düşen, işçi sınıfının haklarını temin etmeye yönelik gerçek bir ilgi göstermeleridir. Bu vesileyle, “işçi sınıfı” kavramının, İslâmcı hareketlerin tamamı tarafından kabul edilmediğinin de farkındayım. Onlar nazarında, dinlerine, inançlarına yahud inançsızlıklarına göre tasnif edilir insanlar; sosyal kökenlerine ve çalışma şartlarına göre değil. Ne olursa olsun, bu kazada bir “sınıf vakıası” sözkonusudur ve hükümet de bu noktada –fırsatçılığa başvurmadan- yanlışlarını düzeltebilir. Öyle ya, niçin özelleştiriliyor ki madenler? Madenleri alan şahıslar, isterse iktidardaki partinin mensubları olsun, hiç farketmez. Şayet madenler devlet ve hükümetin elinde olursa, geliri belli şahısların cebine gideceğine, tüm bir ülkeyi zenginleştirmek üzere bütün vatandaşlara gider. İnşallah bu korkunç trajedi, etnik kökeni, dini ve görüşü ne olursa olsun, tüm Türk vatandaşlarının ve tüm sosyal sınıfların çıkarına bir sosyal politikanın geliştirilmesine vesile olur. Bu korkunç trajedi sebebiyle Türkiye’deki insanların duyduğu acıyı ben de kalbimde duyuyor, acılarını candan paylaşıyorum. Allah, Türk halkını ve maden işçilerini korusun… Bana soracağınız başka bir soru var mıydı? (Av. Yılmaz, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, maden kazası sonrası gittiği Soma’da protesto edildiğini, onun da genç bir göstericiye “sen bu ülkenin başbakanını yuhalarsan, tokadı da yersin!” dediğini naklediyor; bu konuda Carlos’un ne düşündüğünü soruyor.) Hâdiseyi biliyorum, televizyonda gördüm, Başbakan Erdoğan’ın üzerine doğru hamle yapıyor, arabasına vuruyorlardı. Çok kızgındı oradaki halk. Fakat onlara vurmadı ki Erdoğan; oradan ayrılıp gitti. İstese yüz korumanın arasında da gidebilirdi oraya, ama o sadece arabasına binip gitti ve bu trajediden dolayı duyduğu büyük acı da zaten belliydi. Bazı insanların, çok heyecanlı ve hissî anlamda altüst olmalarından dolayı böyle davranmalarından ötürü üzgünüm. Hâlbuki tam tersini yapmalı, Başbakan’ı çok iyi karşılamalı ve o madenin emniyet şartlarıyla ilgili olarak hangi problemlerin yaşandığını kendisine etraflıca açıklamalıydılar. Bu bakımdan, o kişinin Başbakan’ın üzerine hamle yapması bir hataydı ve oradaki insanların öfkesinden kaynaklanıyordu bu yaşananlar. Yanlıştı tabiî. Kaldı ki, Erdoğan’ın bu şekilde oraya gelmesi bir cesaret ifâdesiydi ve ayrılırken de hiçbir baskı tedbiri almadı. Böyle olunca, orada yaşananlar, Erdoğan’ın değil, iyi teşkilâtlanmamış maden sendikalarının hatasıdır bence. Çünkü bunlar organize olmalı, Başbakan bölgeye indiğinde hemen gerekli temasları yapıp, bu hâdisenin sağlıklı biçimde soruşturulmasını sağlamalıydılar. Yoksa, kalkıp şiddet gösterileri organize etmeye ve Başbakan’ı taciz etmeye çalışmak aptalcadır. Tüm bunlar da gösteriyor ki, iyi teşkilâtlanmış sendikalar yoktur o madende. Acaba orada “sendika” nâmına birşey mevcut mu, ondan bile emin değilim. Olması ve yapılması gereken bunlardı oysa. Başka bir sorunuz var mıydı? (Av. Yılmaz, sorusu olmadığını söylüyor.) Boko Haram hakkında konuşmak istiyorum o hâlde. Geçen hafta da bu mevzu üzerinde konuşmak istiyordum ama vakit azlığından dolayı olmadı. (Carlos, 2014’ün Nisan ayında 200’den fazla kız öğrenciyi kaçıran Nijeryalı İslâmcı örgüt Boko Haram’dan bahsediyor… Kendisinin “adam kaçırma” konusunda belli bir tecrübesi olduğunu, henüz 15 yaşındayken, erkek kardeşi Vladimir’le birlikte bir katolik papazı kaçırdıklarını söylüyor… “Politik amaçlı olarak başka bazı adam kaçırma operasyonlarına da katıldım ki, epey bir kabiliyet sergilediğimi düşündüğüm ve bizzat liderlik ettiğim OPEC Operasyonu, tarihin en meşhur adam kaçırma eylemidir” diyor Carlos… Nijerya’daki kaçırılma hâdisesi üzerine televizyonlarda arzı endam eden Boko Haram liderinin ise ciddiyetten uzak bir profil çizdiğini, heyecanlı biçimde gülüp şakalaştığını ve meseleyi bir nevi komedi hâline getirdiğini ifâde ediyor… Oysa 200’den fazla kızın kaçırılmasının hiç “komik” olmaması bir yana, bu yapılanın “devrimci” hareket tarzıyla da bağdaşmadığını söylüyor… Boko Haram’ın, kaçırılan bu kızlar için hem fidye hem de hapisteki arkadaşlarının serbest bırakılmasını istediğini, ancak Nijerya hükümetinin bu talebleri umursamayacağını vurguluyor… Nijerya’nın, Afrika’nın en kalabalık ülkesi olduğunu; üstelik İngiliz sömürgeciliği tarafından imâl edilmiş, kuzeyi ve güneyi arasında –oldukça siyah derili olmalarından başka- hiçbir ortak nokta bulunmayan, tamamen sun’i bir ülke olduğunu belirtiyor… Birbirine dost olmayan farklı kabilelerin, güneyi çoğunlukla hıristiyanlaştırılmış kuzeyi ise çoğunlukla müslüman olmak üzere farklı inançlarda insanların teşkil ettiği bir ülke olduğunu söylüyor… Cihadçı yoldaşlar ve Boko Haram’daki kardeşler hakkında kötü bir değerlendirme yapmak istemediğini, ancak bu yaptıklarının “ilkel” bir cihad konsepti arzettiğini vurguluyor… İnsanların eğitim görüp kendilerini geliştirmek üzere okula gitmelerine karşı olmanın son derece aptalca olduğunu ekliyor… Mısır’daki çoğu Müslüman Kardeşler mensubunun üniversite okuyup profesörlüğe kadar yükselen çeşitli akademik mevkilere geldiklerini, bunun iyi bir şey olduğunu, asıl bunu yapmamanın kötü bir şey olduğunu vurguluyor… Bu masum kızların kaçırılmasından çok daha fazla olarak, kendisini asıl şok eden hâdisenin, dünyanın buna gösterdiği tepki olduğunu ifâde ediyor… Fransız veya Amerikan otoritelerinin Boko Haram’ın “tehlikeli cihadçılar” olduğunu, müdahale edip kendilerini vurmak gerektiğini söylemelerini –benimsememekle beraber- anlayabildiğini, çünkü bu devletlerin Batı karşıtı olan herkesi düşman gördüklerini söylüyor… Ancak, vurmaya niyetli olanın lâfla vakit kaybetmek yerine özel kuvvetlerini gönderip vuracağını; basının da “suç” olarak gördüğü bu eylemin propagandasını yapmaksızın sadece hâdiseyi zikretmekle yetineceğini; şahsen bunların gerçekleşmesini istemese bile, şayet Batılıların o masum kızları hüriyetine kavuşturmaya gerçekten niyeti varsa ciddi ve mantıkî davranış tarzının bu olduğunu; ne var ki, her yerde basın karşısına çıkıp konuşma ve gösteriler yapılarak, o kızların acısı üzerinden herkesin kendisini gösterme yarışına girdiğini; bunun da o güya düşmanı oldukları Boko Haram’a verilen bir propaganda hediyesi olduğunu söylüyor… Bu kızların kaçırılmasının hem politik hem de stratejik olarak hata olduğunu; yoldaşlarını serbest bıraktırmak gibi soylu bir amaç öne sürseler de, televizyonlarda sergiledikleri laübali tavırların ciddiyetle bağdaşır tarafının olmadığını; aynı şekilde, İslâm’da insanları zorla müslüman yapmak gibi bir uygulamanın da bulunmadığını vurguluyor… “İnşallah Boko Haram mahpusları serbest bırakılır ve tüm kızlar da ailelerine geri gönderilir” diyor Carlos… Boko Haram yetkililerinin “bu kızları satacağız” şeklinde açıklama yapmasının, liderinin de yine bu kızların durumuna gülmesinin apaçık provokasyon olduğunu vurguluyor… Diğer yandan, kanun hukuk tanımayan emperyalist güçlerin bu trajediyi sömüren tavrının da kendisini iğrendirip şok ettiğini, bu masum kızların kaçırılması üzerine kendilerini gösterme ve basında yer tutma yarışına giren bu Batılıların tavrının, bizzat kızların kaçırılması suçundan bile büyük bir suç olduğunu söylüyor…) Allahü Ekber. 17 Mayıs 2014 İllich Ramirez Sanchez CARLOS ADIMLAR DERGİSİ

Tayyip Erdoğan’a Her Kesimden Protesto!

Cumhurbaşkanlığı seçiminden dolayı miting için Almanya’nın Köln kentine gelen Başbakan Erdoğan’ı protestolarla karşılandı ve protestolar ardı arkası kesilmeden devam ediyor. Protestocular arasında Almanya’da çalışan madenciler de bulunuyor. Eberplatz’da toplanan kalabalık “Her yer Soma,her yer direniş”, “Erdoğan istifa”, “Her yer Taksim her yer direniş”, “Katil Erdoğan!” sloganları atıyor. Almanya’daki protestolara her kesimden insan katılıyor. Almanya’da Erdoğan’ı protesto edenlerinin sayısının 50 bine yakın olduğu belirtiliyor. Bununla birlikte Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Bild resmi web sitesinin manşetine, “Hoş gelmediniz, burada istenmiyorsunuz” yazdı. İLK PROTESTO BÜLENT ARINÇ’A Almanya’daki arkadaşlarımızın bildirdiğine göre, Dün weidengasse sokağındaki Bosporus lokantasında bulunan Bülent Arınç ve Türkiye’nin Almanya büyükelçisinin de aralarında bulunan grubu gören her kesimden muhalifler protestoya başladı. AKP taraftarlarıyla muhalifler birbirlerine saldırdı. 300 kişilik grubu polis saatler sonra ancak dağıtabilmiştir. Bu haber Almanya’nın ntv web sitesinde de yer almıştır. ADIMLAR HABER