İFTAR PROGRAMI: HİÇ ŞÜPHEMİZ YOK, KUMANDAN BİR SUİKASTLE ŞEHİT EDİLDİ!

27.05.2018 Pazar günü hem Kumandanımızın yedisi, hem doğum günü, hem Üstad’ın doğum ve vefat günü münasebetiyle dergimiz merkez bürosunda bir iftar verildi.

ALİ OSMAN ZOR: HERŞEYİ KUŞATAN ZORUNLULUK VE ÜNSAL ZOR’UN MİZACI

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman ZOR’un, kendisinin de yaralandığı ve kardeşi Ünsal ZOR’u şehîd verdiği 25 Mart 2015

25 MART SALDIRISI VE ŞEHÎD ÜNSAL ZOR VESİLESİYLE: HEDEFE DOĞRU ADIMLAR

25 Mart 2015 Çarşamba günü dergi büromuza karşı gerçekleştirilen saldırı sırasında şehîd olan gönüldaşımız Ünsal ZOR vesilesiyle bugün bir dizi program gerçeklw

REFERANDUMUN ORTAYA ÇIKARDIĞI GERÇEKLER -2- TÜRKİYE BAĞLI OLDUĞU LİMANDAN AYRILDI

“İnandırıcılık” ve “güvenilirliğin” hiç kalmadığı; “Liderlik Otoritesi” açısından en zayıf dönemin yaşandığı; “Millilik” adına çer-çöp meselelerin gevelendiği, ideolojik ve siyasî mânâda derinliğine ve genişliğine bir AHLAK ve FİKİR sisteminin tarafların gündeminde olmadığı; “Kahramanlık” elbisesinin artık çok bol geldiği bir zaman aralığında; Türkiye, 16 Nisan günü yapılan referandumla birlikte bağlı olduğu limandan ayrılmış, nereye demirleyeceğini bilmeden tüm dünyanın gözünde açığa doğru sürüklenen bir gemi görünümü arz etmektedir. Kaptanın doğru rotayı bilip bilmediği tartışmaya açık ama, doğru rotayı bilse dahi bunu ilan edici hamleyi yapabilecek cesaretle birlikte, maddî ve manevî şartlara haiz olmadığı kesin. Bu çekingenliğin farklı sebepleri olabilir ama, çekingenlik içinde geçen her dakika kendisiyle birlikte ülkeye zarar. Çünkü mevcut görüntüsü ve etrafında ortaya çıkan gelişmelere göre Türkiye gemisi rotasız başı boş açıklarda çok fazla yol alabilecek dayanıklılıkta görünmüyor. Geminin göz göre göre batması istenmiyorsa bir an evvel güvenli bir limana bağlanmalı.

HÜR SAVAŞÇI’DAN NOTLAR – ONLAR VE BİZ

Bugün 31 Ekim 2017. Almanya, devlet geleneği olarak 500 sene sonra ilk defa tüm ülke çapında ‘Reformasyon Bayramı’ adı altında bir Hıristiyan mezhebi olan Prot

Hür Savaşçı’dan Notlar “Yeni Dünya Düzeni”

Yoğun bir iş günü yaşıyordum ve saat öğlenden sonra dördü gösteriyordu. Üç monitöre bakarak, üç ayrı dosya açık vaziyette, bir kaç milyon içerisinden hatalı olan verilerden örnekler arıyordum. Malûm olduğu üzere dosyanın büyüklüğüne göre arama ve bulma süresi değişir. Ben de, genellikle uzun beklemeli aramalarda diğer irili ufaklı işlere yönelir, bu sayede iş birikmesini önlemiş olurum. O arada telefon çaldı, yâni kendi cep telefonum. Sesli bir şekilde “hayırdır inşâllah” dememe kalmadan karşımdaki ve solumdaki alman iş arkadaşlarım kafalarını kaldırıp, “Ne oldu, Erdoğan’dan haber mi var?” diye takıldılar. Artık “inşâllah” veya içeri girip çıkarken “merhaba” ve “selamünaleyküm” gibi selâmlar, günlük kullandığımız terimler arasında olduğu için enteresan bir durumun olduğunu fark etmişlerdi ve takılmaları bu yüzdendi. Neyse, hemen bir sigara molasına çıkıp Hür Savaşçı’nın beni neden aradığını öğrenmeliydim. Merdivenlerden inerken numarasını tuşlamıştım fakat sigara içilen kulübeye gelene kadar açmadı ve nihayetinde sigaradan son nefesi çekerken geri aradı. “Efendim” diyerek telefonu kulağıma görürdüm. – “Merhaba Nihan. Umarım işinin arasında rahatsız etmemişimdir?” – “Rica ederim. Sevindim ve sürpriz oldu. Ancak nadir aradığınız için meraklandım doğrusu, inşâllah bir yaramazlık yoktur?” – “Yok yok, bir sıkıntı yok hamdolsun. İçimde bir ferahlık birikti, biraz da Almanların “Goldener Herbst” dedikleri altın Sonbahar’ın ılık ve güneşli havasından kaynaklanan neşeden sanırım. Malûm uzun zamandan beridir böyle tatlı günler göremedik. Akşama müsaitsen atla gel.” – “Memnuniyet ile efendim. Siz davet edersiniz de ben gelmez miyim! Evet, gerçekten harikulâde bir hava var. Çalışmamış olsaydım ağaçların bin bir farklı yeşilliğe, sarılığa ve bordoya bürünüşlerini zevkle seyretmek için dolaşmak isterdim. Tam böyle bir hava.” – “Güzel.. İşlerini bitirdikten sonra gelirsin, bir yere çıkmayacağım. Zaten yürüyüşten geliyorum, senin yerine de seyrettim merak etme.” Gülümseyerek söylediğini bildiğim için teşekkür ettim ve akşama görüşmek üzere telefonu kapattık. İşten çıkar çıkmaz oradaydım. Yine mis gibi taze çay kokusu neredeyse bütün evi kaplamıştı. Hür Savaşçı da gayet iyi görünüyordu. Lezzetli çayımdan bir yudum alarak söze girdim; – “Sizi iyi gördüğüme ve enerji dolu oluşunuza sevindim. Biliyor musunuz, demin iş yerimin yakınlarında, yine 2. Dünya Savaşı’ndan kalma patlamamış Amerikan menşeli bir bomba tespit ettiler. Geniş bir bölgeyi kapatmak zorunda kaldılar.” – “Desene Almanya’nın taşı toprağı bomba. Tehlike üzerinde yaşıyoruz. Osmanlı döneminden akıncı şehidlerin, kim bilir belki de daha öncesinden buralara ayağı değmiş bir kaç mübarek zâtın yüzü suyu hürmetine gümlemiyor şu ân binlerce ton bomba.” – “Enteresan.” – “Neyse, patlayıncaya kadar bir sıkıntı yok. Yarın yine çalışıyorsun sanırım, fazla takılmayız istersen. Beni kırmayıp geldiğin için tekrar teşekkürler, ayağına sağlık. Demin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son konuşmasını dinledim. Bazı noktalarda çok güzel konuştu aslında. Kendisinden, yani memleketin başındaki kişiden duyulması istenilenleri dile getirdi. Hani şu Etnik Kürtçü ve FETÖ denilen yapılanmaların Batı tarafından korunmaya alınmış olmalarından duyduğu üzüntüyü ifade etmesini kastetmiyorum. Bunlara karşı ister teknik isterse fikrî olarak yeterince cevaplar verildi ve hâlâ veriliyor zaten. Benim değinmek istediğim husus, dünyada adaletin maalesef olmadığından, ekonomik noktada güçlü olanın haklı olarak takdim edildiği bir dünyada yaşadığımızdan, haklı olanın güçlü olduğu değil, güçlü olanın haklı olduğu bir dünyadan, böyle bir dünyayı kabullenmenin mümkünsüzlüğünden ve böyle bir dünyada yaşamak istemeyişinden bahsetmesi. Şu da sürekli söyledikleri arasında, işte “dünya 5’ten büyüktür”. Buna bir de Dünya’nın artık 2. Dünya Savaşı şartlarında olmadığını ve bir değişimin olması gerektiğini eklemesi fena değildi. Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Biraz siyaset ile ilgilenenler için hakikaten değerli. Ve dünya üzerindeki haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin tavan yaptığı şu zamanımızda ciddi ciddi ele alınması ve birçok ülkenin veya devlet adamının da katılarak bu konular üzerine gitmesinin tam zamanı.” – “Efendim affedersiniz sözünüzü kesiyorum. Biliyorsunuz, geçen Venezüella Devlet Başkanı Maduro Türkiye’ye gelmişti. Che’ye laf eden TBMM Başkanı ile el sıkışması, Erdoğan ile görüşmesi ve Türkiye’ye inandıklarını, resmen “gelin beraber Amerika’ya karşı mücadele edelim” teklifini yapması gibi epey ilginç görüntüler meydana gelmişti. Nihayetinde Maduro, Hugo Chavez’den bayrağı devralmış ve onun peşinden gittiğini söyleyen, hatta bazı resimlerinde İBDA Selâmı da veren bir devrimci. Nasıl oluyor da birçok Amerikan Üssü’ne müsaade eden bir hükümetten böyle bir şey bekleyebiliyor anlayamıyorum?” – “Aslında basit. Tarihi süreç ile birlikte, Türkleri, Batı ile yaptıkları mücadeleden bilen biri Maduro. Birileri tarafından kasti olarak yönlendiriliyor mu bilemem ama şunu gözden kaçırmayalım ki; Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Türkiye’yi kastederek, “Yeni Dünya Düzeni kurulacaksa, buradan başlasın!” işâretini alarak, yani Batı’nın eskimiş düzenine karşılık yeni bir dünya düzeni bu topraklarda kurulacak inşâllah, o umut veya ruh ile buralara gelmiş olabilir. Söylediklerinden de bunu anlıyoruz. Gelgelelim bir deneme ya da bir “Sizi tanıyoruz. Olurda yakın bir zamanda yanlışlardan ve Amerikancılıktan kurtulmak için mücadeleye başlarsanız, biz de destek veririz.” mesajı da olabilir. Ama tam da burada Erdoğan’ın konuşmasına geri dönelim. Bunca güzel sözlerin arka plânına bakacak olursan ne yazık ki sorunlarla karşılaşıyoruz. Mesela neden o zaman güç ve itibâr için saray yaptıracağına, sadece bir örnek olarak verecek olursak, fakat büyük bir örnek diyelim, 15 yıldır eğitimdeki bu çarpıklığa ve yamukluğa neden dikkat edilmedi? Hak, hukuk ve adalet anlayışını geleceğe taşıyabilmek için, bozuk bir eğitim sistemi ile nasıl aşılanabilinir ki çocuklarımıza? Bununla da sınırlı değil. Sırf bunları söylemiş olmakla bittiğini sanıyorsa koskocaman bir gaflet içinde diyoruz. Haklı olarak birileri çıkar ve sert bir şekilde, “Öyle sarayda oturup garibanların hamiliği pozları takınılmayacağını bilmiyor musun?” diye sorarlar! Hem dünyanın değişmesi için bu kuru lafları söylemeyi kahvedeki elemanlar da biliyor. Senin elinde hangi sistem var? Hangi düşünce sistemiyle, ideolocyayla ve düzen altyapısıyla dünyayı kemiren haksız ve adaletsiz düzene karşı mücadele vermeyi düşünüyorsun? Mesele burada! Yoksa güzel konuşmaksa biz daha güzel, iyi ve doğru konuşanın peşindeyiz. Bize işin ehli ve yapacak olan insan lâzım. Yapacak olanı da biliyoruz. Sen de gâyet iyi biliyorsun da hâlâ zamanı çalıyorsun ve bunun farkında bile değilsin.” – “Efendim buna ek ve aktüel olarak Türkiye-AB ilişkilerine dair şöyle dedi Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Almayacaksınız açıklayın. Ne siz bizi meşgul edin ne de biz sizi. Minderden kaçan biz olmayacağız diyoruz.” Yandaş gazeteler de sert tepki olarak lanse etti.” – “Ne minderiymiş bu? Neyin tepkisi? Minder dediğin güreşilen veya rahat yatmak için içi pamuktan olan şilte. Hangisi kastediliyor? Güreş anlamındaysa, Avrupa Birliği’ne girmek için şu an bir kavga mı veriliyor? Yoksa beraber yatılan şiltede anlaşamama derdi olsa da, yüzsüzce, ben kalkmam demek mi oluyor? “Siz bizi açıkça kovmadan biz kapınızdan ayrılmayacağız” mânâsına gelen bir söz ki, merdi kıpti şecaat arz edeyim derken sirkatin söylermiş hesabı bir de övünülecek bir şeymiş gibi sarf ediliyor. İnsanın nutku tutulmasın da ne olsun? Anlaşılır gibi değil. Hâni AB’ye ihtiyâcımız yoktu? Ondan sonra arada bir “Türkçülük” adı altında gereksiz ve millî duyguları altüst edebilecek açıklamalar yapıp insanların kafalarını karıştırsınlar, Türk düşmanlarına göbek attırsınlar. Utanmadan birde Büyük Doğu edebiyatı yapsınlar. Bunların Ehli Sünnet ile dertleri de buradan kaynaklanıyor. Büyük Doğu’yu hiç okumadıkları, tanımadıkları, aslında hiç benimsemedikleri de buradan aşikâr. Geçen bir videosuna denk geldim. Erdoğan, arka fonda acıklı bir müzikle sadece İslâm’a bağlıyız, Türklüğe, Sünnîliğe falan gerek yok diye bahsediyor, babasından ve dedesinden örnek veriyor. Hadi bakalım, sevmedikleri Işid de İslâm diyor, nefret ettikleri Gülen’de İslâm diyor. Ne olacak şimdi? “İslâm benim” mi demek istiyor? Neye göre? Değil mi?” – “Neresinden bakılsa bir tutarsızlık…” – “Dilimizin sertleştiği anlaşılsın ve konumuza geri dönelim diye, Amerikan’ın başını çektiği, Avrupa’nın beraber sürüklendiği, Rusya’nın kararsız kaldığı, Çin’in ve Japonya’nın kuklası, Suud’un ve Katar’ın kötürümü olduğu, Ehli Sünnet Türk ile Ehli Sünnet Arap arasına Siyonist bir duvar çekme hayalinde olan Etnik Kürtçüler’in yatıp kalktığı Haçlı-Yahudi “Yeni Dünya Düzeni”ndeki tutarsızlık gibi. Biliyorsun, bu düzenin silâhlı güçleri Afganistan’ı işgâl ettiklerinde Afgan Millî Güçleri olarak gördüğümüz Taliban iktidardaydı. 1996-2000 arasında haşhaş üretimi yüzde 95 azalmıştı. İşgâlden sonra bir bakılıyor ki üretim yüzde bin dörtyüz artıyor. Bunu söyleyen, söylerken bir şey hâlletmiş olmayan bizzat Birleşmiş Milletler. Hâni şu Irak işgâlini tanımayan ve meşru olmadığını söyleyen Birleşmiş Milletler. Kumandan’ın neden “Domuzlar Diktatoryası” dediği anlaşılıyor sanırım.” – “Efendim, Amerika demişken, geçen, sade bir Alman vatandaşı Şansölye Merkel’e, “Amerikan sömürgesi olmaktan ne zaman kurtulacağız. Neden hâlâ bir barış anlaşması imzalanmadı?” diye sordu, halka açık bir sohbet esnasında. Merkel’in bunu kabul edici açıklamalarından sonra konunun belirli kesimlerce bayağı bir süre konuşulacağı ve çok ciddi tartışmalara sebebiyet vereceği anlaşılıyor.” – “Hayırlısı olsun. Birçok defa Alman aydınlarının rahatsızlığını belirtmiştik zaten. Amerika devlet yapısı ve politikası itibariyle gezegenimizin sömürücüsü. Bununla kalmayıp saldırdığı ülkelerden sömürdüklerini, yine bu ülkelere piyasa fiyatından daha yüksek fiyata satacak ve satın almak zorunda bırakacak kadar aşağılık. Eğer bu sömürgeci anlayışı olmasaydı altı ay içinde iflas eder ve biterdi. Bu yüzdendir ki, Almanlar ve Japon’lardan farklı olarak, daha fazla silâh teknolojisine ve askerî gelişmeye ağırlık vererek, bugün en saldırgan orduya sahip olmayı başardı ve bu güç ile şimdilik hüküm sürebiliyor. Başarılı olup olmadığını konuşmuyoruz. Kendisine, “sınırsız imkânlar ülkesi” diyen bu yamyam şu an tüm gezegenin yok edilmesine yol açıyor ve bunu yaparken kamuoyuna Kuzey Kore’yi öcüleştirerek melekçilik oynuyor. En kötüsü yaşadığımız Almanya’nın 70 yıldan fazla bir süredir bu masalların bir parçası olması, hâlbuki ABD Düşmanı olması gerekirken. ABD, eskiden her karşı dikilene Komünist damgası yapıştırırken, bugün her direnene, özellikle de parçaladığı Müslüman ülkelerin direnişçilerine terörist diyerek kötülemek gayretinde. Ama şunu Amerikalılar da artık bilmeli ki, hiçbir Amerikalı asker Amerika için ölmüyor. Her zaman olduğu gibi sadece küresel çetenin çıkarları ve kâr azgınlığı için can veriyor. Çünkü, kendilerini “Batı değerleri” ya da “Batılı özgürlük” diye, parçaladıkları ülkeleri de “insan hakları, demokrasi ve özgürlük” diye kandıran birkaç zengin ailenin açgözlülüğü hâlâ daha fazla toprak, daha fazla hammadde, daha fazla para, daha fazla kan için çırpınıp duruyor. ABD 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yeryüzünün bir numaralı ve savaşkan ordusuna sahip olunca doğrudan veya dolaylı olarak 69 savaşın ya başlatıcısı yahut devam ettiricisi olarak, 40 milyon masumun kanına girmiştir. Bu dışını ateşe salan ve katleden ülkenin bir de iç yüzüne yani içine bir bakalım. ABD’de 20 milyondan fazla insan okuma yazma bilmiyor, 2 milyondan fazla kişi cezaevinde bulunuyor ve dünyanın en büyük suç oranına sahip. Sözde en ilerici haline getirilen anayasasına rağmen azınlıklar hâlâ baskı altında. Avrupalıların Amerika kıtasındaki yerli halkın üçte ikilik nüfusunu kırıp geçirdikten ve yok ettikten sonra kendi aralarında birbirlerine girip bir ülke kurmalarından başka ne beklenebilirdi ki? Etkisini epeyce kaybetmiş olmasına rağmen, poz olarak hâlâ süper güç gibi gözükmelerini bütün bu açıkgözlülüklere, sömürmelere, katliamlara ve emperyalist zihniyetine borçlular. Amerika budur! Ve bu eriyen güç, düşmesini bekleyen kitleleri hatta ülkeleri -yakın bir zamanda- karşısında bulacaktır.” – “Bugün gelinen noktada her şey, biten ve başlayan nizâmlar arası gerçekleşen son bir kapışma etrafında gelişiyor değil mi?” – “Sayın Ali Osman Zor, sanırım 2014 yılındaki bir toplantı videosunda, şöyle demişti; “Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık” gibi masalları bir yana bırakıp Orta Doğu’ya bakarsak; hadiselerin 1. Dünya Savaşı’nın henüz bitmediğini ihtar ettiğini de görebiliriz. Müslümanlar, Batılı ülkelerin Osmanlı’dan kopararak çizdikleri esaret sınırlarını hiç bir zaman kabul etmediler.” Bu müthiş değerlendirmeye itirâz edebilecek bir kişi bile bulamazsın. 20. Yüzyıl’ın başında temeli atılan, ortalarında şekillenmeye başlayan ve sonlarına doğru İslâm topraklarına saldırmayla hedefini belirleyen eskimiş ve pörsümüş Amerika’nın başı çektiği saldırı ve işgâllerle Haçlı-Yahudi “Dünya Düzeni” uğruna Birinci Dünya Savaşı devam ediyor. İşte Afganistan, işte Irak, işte Suriye, işte Doğu Türkistan ve Arakan, Libya, Yemen, Filistin. Batı’nın kendi topraklarına taşınan savaşı da eklersek, nihâyetinde Türkiye’nin işgâl habercisi olan batısından, doğusundan ve kuzeyinden alenen kuşatılma hamleleri, bu savaşın bütün şiddetiyle devam ettiğinin göstergesi. Dolayısıyla Türk direnişi maddî ve mânevî olarak her yönüyle de devam ediyor. Buna karşı ne yapıldığını hükümete sorsak, ne cevap alabiliriz? Kocaman bir hiç! Öyleyse bizim topraklarımızda bütün sancısıyla doğacak olan temiz ve saf bir Müslüman “Yeni Dünya Düzeni”, yani öz Anadolu olarak bizim Dünya Düzenimiz, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun bizzat “Başyücelik Devleti” eserinde belirttiği gibi bütün heybetiyle resmedilmiştir. Son olarak şu kısmı okuyup bitirelim ve adresi tam olarak belirleyelim:” “Herkes kendi zaviyesinden ayrı ayrı görüyor ki, biz bu işin ne fikir ve ne de fiil olarak şakasında değiliz… “Boşgörü”yü “hoşgörü” adı altında pazarlayan “mamacı” tipi değiliz… “Cek” ve “cak” gibi nisbet ekleriyle İslâm davasının “fikir” ve “aksiyon” cephesini daima uzak istikbâle ısmarlayan ve daima “çile” ve “risk”ten kaçan “teyze adam” tipinin tersine, idealizmin ne demek olduğunu kaskatı bir vakıa hâlinde meydan yerine dikeniz… Gözümüz, büyük İslâm inkılâbında… Başyücelik Devleti?.. Dünyada bugünkü siyasî ve içtimaî ihtilaçların bütün illet ve müessirlerini tartarak, tanıyarak, anlayarak ve bütün tarih seyri boyunca kendi nefs muhasebemizi dibine kadar yapmış, kendimizi bütün zaaflarımız ve kuvvetlerimizi tespit etmiş olarak, yepyeni bir ruh, mefkûre ve nizâm yekpâreliği içinde yeniden doğmamız lâzım… Dünya ne oluyor ve biz ne olacağız? Boşlukta mekân işgal etmek hakkımızı hangi şahsiyetli dünya görüşüne istinad ettireceğiz ve manevî “Ortak Pazar”a hangi öz malımızı sürebileceğiz? Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra “Yeni Dünya Düzeni” adı altında rakipsiz olarak pazarlanan eski liberalizm ve demokrasi nizamı, başta Amerika ve yamacında Avrupa’nın patronluğunu tescil mahiyetinde hükmünü hâkim kılmaya çalışırken, kâfirlerin gönüllü alçaklığı bir yana, “onu babam da bilir!” hesabı kuru kuru “İslâm!” demek yeter mi? Elbette İslâm; ama “nasıl” ve “niçin”ini göstermek şartıyla!..”

SİYONİST DUVARLAR KURTULUŞA ENGEL – Ali Osman ZOR (4 Ekim 2007)

SİYONİST DUVARLAR KURTULUŞA ENGEL Ali Osman ZOR (4 Ekim 2007) Türk siyasi hayatında, hiçbir dönemde olmadığı kadar bu dönemde “niyetler” açıkça izhar edilmeye ve saflar net olarak belirmeye başlamıştır. Hadiseler “basitlikten” karmaşıklığa evrildikçe, belki de karmaşıklığı aşabilmek adına ve onun sebep olduğu stresten kurtulabilmek için, acele hükümler de verilmiyor değil. Hafızası olmayan veya zayıf olanların “yönlendirme” gayreti içinde olduklarına şahit olduğumuz bu dönemde, özellikle 30-35 senelik tarihi, doğru bir çizgi içine oturtamamaktan kaynaklanan “hakikati gizleme” tavırlarına da şahit olmaktayız. En iyi niyetliler dahi, mevcut durumu tesbit etmeye çalışırken, bu hafıza zayıflığından dolayı meseleleri hakikatin “yarısıyla” ele almaya çalışıyorlar. Bu da, tarihe ve hakikate aykırı “durum tesbiti” riskini beraberinde getiriyor. Haziran başında Musul’un, İslam Mücahitleri tarafından fethiyle başlayan savaşın yeni safhası, “İslam Devleti’nin” Irak’ın kuzeyine yönelmesiyle Amerika ve müttefiklerini tedirgin etmiş; nihayetinde, NATO müdahalesine karar vermişlerdir. Kuzey Atlantik Gücü’nün harekete geçmesi, gizlenemeyen gerçeklerin de açığa çıkmasını sağladı. “Kürdistan” denilen bölgenin, Türk ve Arab’ın arasına örülmek istenen “Siyonist bir Duvar” olduğu, açığa çıkan gerçeklerin başında gelmekte. ADIMLAR kadrosu olarak; özelde bu konuyla alakalı olmak üzere, genelde de gelişen iç ve dış siyasete nasıl baktığımızı gösteren ve Sayın Ali Osman ZOR’un daha önce Osman Halid imzasıyla yayınlanan geçmişteki bir çalışmasını, yaşadığımız günlerin önemine binaen, “Mücadele Tarihi” başlığı altında okunması temennisiyle yayınlıyoruz… ADIMLAR – 20 Eylül 2014 Siyonist Duvarlar Kurtuluşa Engel Osman Halid (4 Ekim 2007) İşgalcinin ülkesinde, kötülüğün merkezinde, suyun öte tarafında Fetullah’ın adamlarının verdiği iftar yemeğinde, sofrada “oruç”unu açmak için ne sesi beklediklerini bilmediğimiz Yahudi-Hristiyan-Evanjelik-Cumhuriyetçi-Neo Con ve kansız-imansız İslâmcılar, aynı hizada bir masa etrafında oturuyorlar… Yer Bağdat… İslâm tarihinin paha biçilemez merkezlerinden biri… Kimler yok ki orada… İmam-ı Azam Hazretleri, Abdulkadir Geylani Hazretleri, İmam-ı Şafii Hazretleri… Peygamberimizin silah arkadaşı sahabîler… Hz. Ali, Peygamber torunu Hz. Hüseyin… Ve daha birçok zahir ve bâtın İslâm büyüğü… Bağdat bunların şehri!.. Ve Bağdat’ta bir sığınak… Gözler çakmak çakmak… Eller tetikte!.. Ortamı aydınlatan insanların nur yüzleri… Dizleri yan yana, temas hâlinde oruçlarını açmak için ezan sesini bekliyorlar… Bombalanan, yağmalanan 17 Ocak 91 yılından bu yana iki milyon evladını “ilahî yolda verilen istiklâl savaşında” şehid veren Bağdat! Cevap verin!.. İşgalcinin ülkesinde işgalciyle iftar yapan pastacı pezevenkler! Bağdat kaç tane ikiz kule eder?! İşgale direnenle işgalcinin parmaklarında kukla olmayı seçenlerin tuttukları oruç, muhakkak ki bir değil! Kukla olmayı seçen pastacıların, yedikleri pastaların boğazlarına düğümlenecekleri günlerin arefesindeyiz. Bunlar Türk’ün, Kürt’ün, Türkmen’in yüzkarası! Ehl-i Sünnet Arap düşmanı… Irak’ın yiğit evlatları istilacıya karşı direnirken, pastacılar iftardan sonra efendileriyle Irak İslâm beldesinden kendilerine bir kırıntı düşüp düşmediğini istişare edecekler. Tarihin hangi devrinde şehidlerin kanı üzerinden hainler ikbal sağlayabildi ki bu devirde sağlayabilsin!? Kendi varlığına şahitlik eden şehidinin hakkını “oruçlu” pastacılara yedirir mi zannediyorsunuz Allah? Kuklalar her yerde, aynı gaflet ve hıyanet içindeler. Sömürgeci bu kuklaları dünyada kendisiyle hiçbir gücün baş edemeyeceğine inandırdığından dolayı bunların kendi insanına ve kendi coğrafyasına takındıkları tekebbür hâli her geçen gün bira daha artmakta ve azgınlaşmakta… Bu hâlleri de helâk olacaklarının habercisidir. Kâbil’deki imaj manyağı, pelerinli palyaçonun, “Molla Ömer neredesin?” feryadı da helâk olacağının habercisi! Bu kuklalar içerisinde baş kukla diyebileceğimiz BOP’un en önemli yürütücüsü konumunda bulunan Talabani’nin durumu ise hepsinden beter! “Ortadoğu’nun dansözü” nitelemesini fazlasıyla hak ediyor!.. Düşmana kapıyı içerden açan bu kukla, diğerleriyle beraber kendisini ne kadar evin sahibi zannetse de Süleymaniye’den dışarıya adım atamamakta! Çünkü o da biliyor ki evin sahibi kendisi değil… Başından beri istilaya kim direniyorsa evin sahibi o! Demokratik sömürgeleştirme savaşının hedefi, bu kuklalardan müteşekkil bölgeye hakim olacak ve emperyalist politikaları güvenilir ve kararlı bir şekilde uygulayabilecek bir yapı oluşturmak… Bu yapının oluşabilmesi için ayrıca bu kuklaların “bağımsız” imajını da kazanmış olmaları gerekir. Evin sahibi olmadığı hâlde evin sahibiymiş gibi davranması bu imajın bir gereği. Kapıyı içeriden düşmana açan Talabani’yle içişlerine karışılmasını şikâyet edermiş gibi yapan Talabani aynı. Bizden beklenen ise, bir ülkenin içişlerine ve bağımsızlığına saldırı, bu ülkenin vatansever Müslüman yönetimini devirip ortalığa kuklalarını sürünce, işgal olmaktan çıkıp, o ülke halkının tasarrufu olduğunu kabul etmemizdir. Bu kabul edildiği zaman ikinci aşama olarak da işgale karşı direnene “terörist”, istiklâl savaşına da “terör faaliyeti” dememiz gerekecek. Gerçek vatanseverler kimin işgalci, kimin işgale direnen mücahid silahlı kuvvetler olduğunu gayet iyi biliyor. Fakat bir taraftan Çanakkale, Sakarya edebiyatı yapıp, diğer taraftan da işgale “Amerikan müdahalesi”, işgale karşı verilen istiklâl savaşına “terör faaliyeti” ve ülkesinin kurtuluşu için savaşan “mücahid”e de “terörist” diyenlere ne denilir? İnsan bu kadar rahat kendi geçmişini nasıl inkâr edebilir? İngiliz “müdahale”si ve Anadolu’da bu müdahaleyi kabul etmeyen, aynı şekilde İngilizlerin idaresine uymayan bozguncu teröristler… Anladınız… Irak’taki direnişe terör, direnene terörist dedikten sonra, hangi yüzle “kurtuluş savaşı”ndan bahsedebilirsin? Türk Mutlu Olamaz Talabani’yi Irak Cumhurbaşkanı ve diğer kuklaları da Irak hükümeti olarak tanıyanlar, o kuklalarla beraber aynı efendiye hizmet eden pastacılardır. Hâliyle bunların Irak’ın kuzeyindeki gelişmelerle alakalı dile getirdikleri endişe ve şikâyetler, danışıklı dövüşten başka bir şey değildir. Aksi olsaydı, “Ne mutlu Türk’üm!” diyen bir vatan evladı Irak’ta verilen mücadelenin tek bir savaşın muharebesi olduğunu idrak eder, esas düşmanın hesabının da bu mücadeleyle, Anadolu’yu birleştirmeme üzerine kurulu olduğunu görürdü! Bu hesap meydana çıktıktan sonra, Irak’ın kuzeyinde Türk’ün ve Kürt’ün hainlerinin elele inşa etmeye çalıştığı Siyonist duvarı yıkarak Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, bütün İslâm milletinin işgalciye karşı birleşmesini sağlardı. Fakat Amerikan işgalini destekleyen ve direnişçiye “terörist” diyen sesten başka hiç ses çıkmadı. Bunlar Türk’ün adını kötüye çıkarmış yüce Türk’le hiçbir alakası olmayan cüceler!.. Türk’ün horlandığı, ezildiği ve devleti elinden alınarak yaşadığı coğrafyadan sürülmek istenen bir dönemde, onu onure etmek için söylenmiş olan “Ne mutlu Türk’üm!” sözünü “bağlamından” kopararak bugüne taşıyan cücelerin, Türklük’le ne tür bir ilişkileri olabilir? Türk, komşusunu, kardeşini arkadan vurur mu? Türk, ülkesini işgal-terör üsleriyle kaplanmasına göz yumabilir mi? Türk, başına çuval, ensesine şaplak, kıçına tekme muamelesine rıza gösterebilir mi? Türk, ülkesinin açık hava kerhanesine dönen bir sömürge olmasına izin verebilir mi? Türk, düşman istilasına karşı vatanını savunan mücahid silahlı kuvvetlere terörist diyebilir mi? Türk, ülkesinin işgaline direnirken düşman tarafından yakalanıp alçakça bir suikastle şehid edilen –Saddam Hüseyin!- komşu Müslüman devlet başkanının uğradığı bu muameleye sessiz kalabilir mi? Türklük adına bunlar yapılırken, gerçek Türk mutlu olamaz. Böylelerinin “yüce Türk milleti”yle bir alâkası olmadığı gibi sahte kutuplaşmanın tarafları olarak kendi kitlelerine takiyye yapan, efendilerinin politikalarına amâde pastacılardır! Bunlar olsa olsa işgali ve direnmemeyi peşin olarak kabul etmiş kukla turuncu silahlı kuvvetler… Acaba ülkenin bütün kamusal alanlarını işgal eden terörist Amerikan askerlerini TSK generallerinin kovması için onlara başörtüsü giydirmek bir çözüm olabilir mi? Kamusal alanları işgal etmiş başörtülü Amerikan askerlerini herhalde bir emirle paşalarımız başörtüsü taktıklarından dolayı ülke sınırlarının dışına çıkarıp alayını denize dökerler. Bilindiği üzere Amerikan senatosu, Irak’ın bölünmesine yönelik bir tasarıyı kabul etti. Daha açık bir ifadeyle Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti için yeşil ışık yaktı! Dikkat ediliyorsa Amerikan işgaline karşı verilen direniş, Osmanlı topraklarına ait olup da en son terk edilen coğrafyadır. Orada verilen istiklâl savaşının mânâsı şudur: “O gün kaybedilen toprakların bugün geri alınarak, egemenliğin kayıtsız şartsız Müslümanlara devri iradesidir! Bu iradenin bütün olarak görülebilmesi ve bölgeye hâkim olabilmesi için de Ehl-i Sünnet Arap’la Ehl-i Sünnet Türk’ün birleşmesi gerekir.” Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, özellikle bölgede PKK’nın ortaya koyacağı siyasi tavır, coğrafyanın geleceğinde belirleyici olacaktır. “Oruçlu” pastacılar işgalcinin ülkesinde Müslüman kanı üzerine hesap yaparken aynı ânda diğer cinsleri de burada boş durmuyorlardı. Kürt Konferansı Diyarbakır’da düzenlenen Kürt Konferansı’nda Cengiz Çandar, bakın ne akıllar veriyor Kürtlere: “Kürtler ya devlet kuracak, yada bölgedeki bir devleti kendi devleti olarak kabul ettikleri noktada bu mesele çözülür. Kürtler yeni dönemde iki şeye dikkat etmeli… Atacakları her adımda Kuzey Irak’ta oluşmakta olan Kürt devletine zarar vermeyi düşünmeleri gerekir. Bunun anlamı Türkiye’nin Kuzey Irak askeri müdahalesinin bir seçenek olmasını çıkaracak şekilde hareket etmeleridir. Yani şiddetten uzak duracak siyaset izlemeleridir. İkincisi Türkiye’nin AB sürecine destek vermeleridir.” Irak’ın bölünmesine yönelik tasarının Amerikan senatosunda kabul edilmesiyle aynı ânda Diyarbakır’da düzenlenen Kürt Konferansı’nda, Cengiz Çandar’ın Irak’ın kuzeyinde kurulması plânlanan Kürt devletinden bahsetmesi ve bu devletin Türkiye’nin hışmına uğramaması için PKK’nın şiddetten uzak durmasını tavsiye etmesi oldukça mânidar… Demek ki PKK sömürgeci Batı emperyalizminin oyununu bozabileceği gibi bu oyunun devam etmesini sağlayabilir ve hedefine ulaşmasının da aleti olabilir. Bilindiği üzere bu Çengiz Çandar 17 Ocak 1991’den beri işgalci Amerika’dan aldığı maaş çekleriyle onun medya borazanlığını yapıyordu. Mart 2003 saldırısında Irak’ın üç günde yerle bir olacağını anlatan bu beyni iğdiş olmuş liberal çapulcu, Irak istiklâl savaşı şiddetini arttırdıkça sesini kısmak zorunda kaldı. Kıbrıs’ın Rauf Denktaş’ın cumhurbaşkanlığından tardedilerek Avrupa Birliği’ne altın tepsi içinde sunularak “milli dava” olmaktan çıkarılmasında bu Cengiz Çandar’ın fonksiyonu unutulacak gibi değil! Şimdi sıra Kerkük’e geldi. Kıbrıs’ta oynadığı rolün aynısını şu an Kerkük’te oynuyor. Rol arkadaşı bir numaralı Amerikancı İlnur Çevik, Barzani’den aldığı ihalelerle ajan gazetecilik vasfına işadamlığını da eklerken o da kendisiyle Kerkük için aynı misyonu icra etmektedir. Bunlar Amerikan politikaları doğrultusunda Kıbrıs’ı AB’ye nasıl peşkeş çektilerse, Kerkük’ü de, işgalciye kapıyı içeriden açan kuklalara peşkeş çekmeye çalışıyorlar. Yaşadığımız bu süreçte Çandar’ı daha çok piyasada göreceğiz. Irak’ta özellikle kriterlerin neye göre yapıldığı belli değil. Dikkat ederseniz Irak’tan bahsederken, Sünniler, Şiiler ve Kürtler deniliyor. Sünnilik ve Şiilik, dinî bir kriterken, Kürtlük ise ırkî bir kriterdir. Peki Arap’ların yaşadığı coğrafyadan bahsederken Sünnî ve Şii kullanıldığı hâlde diğer tarafta dinî kriterden bahsetmeyip niçin ırkî kriter kullanılmaktadır. Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtler dinsiz midir? Yoksa dinler üstü seçilmiş bir ırk mıdır? İşin doğrusu, eğer işgalciler Irak’ın kuzeyini de dinî kriterlere göre ayırsalar büyük çoğunluğu Sünnî olan Kürtlere de Sünnî demeleri gerekir ki; o zaman da Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması mevzubahis olamaz. Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin kurulabilmesi için kriterlerin işgalcinin kafasına göre bu şekilde yapılması gerekiyor. Arap’la Türk’ün arasına Kürt’ün eliyle inşa edilmeye çalışılan bu Siyonist duvarın yıkılmasında bizce, yukarıda da söylediğimiz gibi belirleyici olacaktır. “Esas düşman” tespiti doğru yapılarak düşmanın İslâm coğrafyasından kovulması için gerekli hamleler cesur bir şekilde yapılacak, yada esas düşmanın, iradesi doğrultusunda diğer kuklalarıyla uğraşarak onun bölgedeki stratejilerine hizmet edilecektir. Bizce Kürt hareketi zor bir dönemece girmiştir. Herkesin dinî kimliğinden bahsedilirken, şuurlu olarak sadece Kürtlerin dinî kimliğinden bahsedilmiyor. Acaba burada hedeflenen demokratik-laik TC’ye mukabil, coğrafyada Araplarla Türkler arasında tampon bölge oluşturacak demokratik-laik bir KC mi? Yaşadığımız süreç bunun önümüzdeki günlerde belli olacağını söylüyor bize. DTP milletvekillerinin son zamanlarda TC siyasetçileri gibi konuşmaları, meselâ Hasip Kaplan’ın, “laikliği aştırmayız” açıklaması, PKK ve Kürtler açısından pek de içacıcı gelişmelerin habercisi olduğu söylenemez. Tabi bu tür ifadelere devam edilirse… Son tahlilde söyleyeceğimiz şudur: Bütün kesimlerin samimilerinin, esas düşmanın, Amerika’nın temsil ettiği emperyalizm olduğunun şuuruyla antiemperyalist bir cephe esprisi içerisinde, bu esas düşmanın kovulması için güç birliği yapma zaruretleri vardır. Amerika bölgeden kovulduktan sonra bölgedeki sorunlar emperyalizmin ikinci müdahalesine gerek kalmadan bölgenin kendi aktörleri tarafından çözülebilir. Çünkü bölgeyi temsil eden (Türk, Kürt, Arap) iç dinamikler çözüm teklifleriyle beraber çözüm iradesine de sahiptirler. Aksi takdirde bölgenin gerçek sahipleri emperyalizmin dayattığı hiçbir çözümü kabul etmemeli! Batı emperyalizmi hakimiyeti altında özerk olsan no’lur, olmasan no’lur? İnsanımız kesinlikle “özerk” laik TC’nin yanında bir de “özerk” laik KC istemez. Baran Dergisi / Sayı 39 / Sayfa 4,5 / 04 Ekim 2007

ORTAK – ESAS DÜŞMAN AMERİKA VE ONUN BOPÇU, YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ

TAKDİM: Adımlar’ın matbu dergi olarak çıktığı günlerde yayınlamış olduğumuz bu yazıyı, bu günlere ışık tutmaya devam ediyor oluşuna nisbetle bir kez daha paylaşıyoruz. Ve bugün, Barzanî’nin artık devletleşme yolunda hiçbir gizli saklısı olmadan açıktan adımlar atmaya başladığı günümüzde, o günden yapılan tesbitlere nisbetle, kimin ne yaptığına nazaran da kendi geçmişimizi utanıp saklamadan ortaya koymaya devam ediyoruz. ORTAK-ESAS DÜŞMAN AMERİKA VE ONUN BOPÇU, YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ Ali Osman ZOR Topraklarımızdan defetmek zorunda olduğumuz bir belâ var; 91 istilâsından bugüne kadar bölgemize karabasan gibi çöken bu belânın ismi; Amerika! 2003 Yasadışı Saldırısı’ndan sonra mecbur kaldığından dolayı, bu belâ, bugün tekrar geri geldi. Görünen ve kamuoyuna deklere ettiği bahanesi ise IŞİD; yani, Gerçek Irak Ordusu… PYD Başkanı S. Müslim, “Bizim Amerika ile menfaatimiz kesişiyor. Bundan dolayı da müttefikiz!” diyor. Ne kadar açık ve sarih… Öyle değil mi?.. Ortak Düşman Amerika diyenlerin tavrının da aynı açıklık ve sarihlikte olması lazım ki, dini, vatanı ve milleti savunma iradeleri olduğunu düşman bilsin. “Sen Amerika ile birlikte “Ortak Düşman” kavramı içerisine giriyorsun. Çünkü, onunla birliktesin” dedikten sonra, ABD karşıtlığına dair bir ayırım yapılacaksa, bu ayırımı yapması gereken biz değil, karşı taraftır. Milletvekili, Ayn-el Arap semâlarında kendisi için gelmiş Amerikan uçaklarını gördüğü zaman, belki de vicdanı depreşerek eski alışkanlıklarıyla “Amerikan bayrağı altında bağımsız bir devlet istemiyoruz” dedi. Dedi ama, dediğiyle de kaldı; devamı gelmedi. Ne olduysa oldu, sonraki günlerde buna benzer açıklamalar da yapılmadı. Biz, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Etnikçi Siyonist Yapılanma’nın AKP’nin ve diğer kurum ve kuruluşların içinde uzantıları olduğu gibi, PKK’nın içinde de uzantıları olduğunu bilmez değiliz. Geçmişten beri de PKK içindeki kimi unsurların bunu dile getirdiklerini duyuyoruz. İddia edildiği gibi, böyle bir tavrın siyasette bir anlamı olabilmesi için, Amerikan işgâline direnen örgütler karşısındaki tutumlar belirleyicidir. Peşmerge ve PKK arasında geçmişten beri gelen bir sorun olsa da, Amerikan işgâli karşısında aldıkları tavır ve BOP içindeki konumları pek de farklı değil. Hâl izahını bizim üzerimize yıkarcasına, bunun, işlerine geldiği noktada dile getirilmesini, 6-7 Ekim’den sonra sokaklarda oluşan tepki selini önlemek gayesine matuf olarak değerlendirmek mümkün. Ama, bir kereye mahsus biz bu iddiayı dikkate alarak şu soruya cevap bekliyoruz: 2003’ten beri orada bir Amerikan işgâli var. Ve, Amerika kuyrukçularıyla beraber bombalamaya devam ediyor. Sizin tavrınız nedir? 2003’ten beri işgâle karşı verilen bu savaş ve destansı mücadele hakkında ne diyorsunuz? Madem “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık istemiyor”sunuz, o zaman niçin Irak Ordusu(IŞİD)’nun yanında savaşa girip, ilk önce Irak’ın Kuzeyindeki Siyonist Duvarı yıkıp, ardından Amerika’yı defetmek için savaş meydanına atılmıyorsunuz? Ortada somut, fiîli bir durum var; bu savaş bütün bölgeyi sarmış. Madem sen anti-emperyalist bir adamsın, “Amerikan bayrağı altında da bağımsızlık istemiyor”sun, bu durumda senin, derhâl Amerika ile kim savaşıyorsa onun yanında olman gerekmez mi? “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık istemiyoruz” sözünü herkes söyleyebilir. Fakat fiîlde bu siyaseti izlenmedikten sonra, sözün hiçbir anlamı yok. Hele hele, Irak’n Kuzeyi’nden Türkiye içine sokulan Amerikan askeri kılıklı “Yabancı Terörist Savaşçı” Peşmergeyi “Biji Serok Obama!” diye karşıladıktan sonra bu söz, “bu ne diyor? Bizimle dalga mı geçiyor?” diye de değerlendirilebilir. Dediğimiz gibi, bir kereye mahsus, bu sözün doğru olabileceği ihtimâlini bir kenara atmadan devam edelim; PKK içinde madem “Barzanici kanat kuvvetli”, o zaman alınması gereken tavır belli; Barzani’ye ve Barzanicilere karşı kim olursa olsun açık bir tavır koyar ve Irak Ordusu IŞİD’in yanında saf tutarsın. Böylece, Kürtlerin içerisinde kendini Arapların ve Türklerin içinde hissetmeyip, fakat, anti-emperyalist olanlar da varmış denir. Biz de dürüstçe bunu böyle tesbit ederiz. Diğer taraftan ise, eğer “Barzanici kanatın etkisine karşı durulması” noktasında samimiysen, milletin parasıyla yapılan okulları yakmaz, marketleri yağmalamaz, 70 yaşındaki insanları katletmezsin. Yakacağın şey sokaklarda Amerikan bayrağı, yöneleceğin hedef ise Amerikan üsleri olur. Ayrıca, İsviçre’den aparma “kanton-manton” hikâyelerine de şu ân girmez, Baş Düşman bölgeden kovulduktan sonra gerçek muhataplarıyla oturup savaşla mı, müzakere ile mi, nasıl ve ne şekilde kuracaksan kurarsın. Baş Düşmanın hava kuvvetlerinin ülkeyi yerle bir etmesini fırsata çevirip “kanton”lar oluşturarak devlet kurulamayacağını sen de biliyorsun. Sen Arapları yendin mi ki “kantonlar” filân oluşturuyorsun? Gayet iyi biliyorsun ki, muhatab olduğun milletler, emperyalizmle gırtlak gırtlağa boğuşmuş milletlerdir. Sen bunları yenmeden bir taraftan “devlet”ten bahsedeceksin, bir taraftan da “Amerikan bayrağı altında bağımsızlığa karşıyım” diyeceksin. Sözünde samimiysen, Amerikan ve İsrail bayrakları sokaklarda yakılmak üzere hepimizi bekliyor. Bizim için bu işin ölçüsü şudur: İlk önce Ortak-Esas Düşman Amerika ve onun Yerli İşbirlikçileri bölgeden temizlenerek defedilecekler, daha sonra da bölge insanı, bölge milletleri, kendi aralarında oturup, gerekirse savaşarak sorunlarını çözecekler. Son gelişmelerden sonra artık iyice görülüyor ki, her zaman olduğu gibi Kürt Şövenizmi kompartımanlı mantık ile meseleleri ele alıyor. İşine geldiği noktada “Sünnî-Şiî” ayırımını öne sürüyor; işine geldiği noktada “ulusalcı bir hareket”; işine geliği noktada “anti-emperyalist”; işine geldiği noktada “laik-anti laik” çatışmasından besleniyor. İşine geldiği noktada da “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık” istemiyor(!) AKP ile daha neyin müzakeresini yaptığını izah edememiş Kürtçülük önderinin, “biz olmasaydık Kürdistan’da İBDA-C gelirdi. İslâm Devrimi olurdu!” açıklamasını unutmuş değiliz. Kimse sizin kafanıza silâh dayayıp Amerikan Bayrağı altında Araplara karşı meydanlara sürmüyor. Yine aynı şekilde Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı ile müzakereye zorlamıyor. Amerikan Piyadesi olarak gözükmekten rahatsızsanız, hâl izâhını karşı tarafa yıkmadan kendiniz yapmalısınız. Oslo’da, İmralı’da, Kandil’de, Ankara’da müzakereyi sen yürütüyorsun. Meclis’ten kanunları sen çıkarttırıyorsun. Bütün bunlardan sonra dönüp “bizim içimizde Barzaniciler var, Amerikancılar var” demek, insan zekâsına hakâret demek olmuyor mu? Bugün kitlelere “AKP’nin karşısında” durduğunu iddia edebilirsin. Ama sen de biliyorsun ki, Etnik Kürtçülük destek vermeseydi AKP iktidar olamazdı. Perde önünde çekişir gözükürken, perde arkasında BOP’a verilen desteği, bugün sokaktaki adama kadar herkes biliyor. Biz, İslâm Milleti’ne mensup hiçbir kavmi ve yaşadığı coğrafyanın bölünmesini istemiyoruz. Ve Baş Düşman tarafından parçalanmış bütün merkezlerin yeniden birleştirilmesi için mücadele ediyoruz. Çünkü, bizim için “kavim üstü ‘ümmet’ esası”na göre, parçalanma değil, bütünleşme gerekir! Bunun için de ilk önce Atlantik Emperyalizmi belâsının topraklarımızdan def edilmesi gerektiği gayet açık. Siz, burada kitlerelere “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık istemiyoruz” sözünü üflerken, şu ân Batı medyasında “Müttefik” olarak Etnik Kürtçülük lehine muazzam bir propaganda var. Batılı haber spikerleri Kürtçülüğün bayraklarını yakalarına takarak haberlerini sunarken, Batılı şarkıcılar da Araplar ve Türklerden nasıl nefret ettiklerini sahnelerde haykırıyorlar! Diğer taraftan ise, Fix’lerin, Comsky’lerin –bunlar ve benzerleri, esaslı Kürtçü dostlarıdır– tekrar sahne almaları, Amerika’nın bölgeye yeniden saldırırken “Müttefik” olarak Etnik Kürtçülüğe verdiği önemi gösteriyor. Yeryüzünde neredeyse İblisin Temsilcileri diyebileceğimiz bu tür insanlar, kurdukları yüz cümlenin 99’unda doğruyu söylerken, zehirlerini 100. cümleye saklayarak akıtırlar. Bugün, “Batı diplomasi dili”nin ve uluslararası metinlerin, bu türlü insanların fikirleri üzerine kaleme alındığını düşünürseniz, Etnik Kürtçülüğün, Amerikan “Müttefiki” olarak katıldığı bu sürecin ne kadar önemli olduğunu da anlayabilirsiniz. Dolayısıyla, belirleyici olan, herkesin söyleyebileceği sözler değil, o sözlerin fiîli durum hâlinde ortaya konulmasıdır. Bugün Etnik Kürtçülük, Esas Düşman Amerika’nın bölgede operasyonlarını yürütürken sahada hiçbir unsurunun kalmadığı bir noktada devreye girdi. Bu şu demektir: Yasadışı 2003 Saldırısı’na karşı verilen direniş, Batı gücünü bütün unsurlarıyla defetmek üzereyken, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Bozguncu Peşmerge, diyet borcunu ödeyerek Amerika’ya can simidi attı. Bu açıdan bakıldığında Ayn-el Arap, bütün örtülerin kalkmasına ve gerçeğin bütün çıplaklığıyla görünmesine sebep oldu. Her türlü ilkesizliğin hâkim olduğu bir yapıya, hiç kimse arkasını dönemez! Arkanızı dönemediğiniz bir insanla da, asla ittifak çerçevesinde bir iş yapamazsınız. Siyasette, “faydacılık”la “ilkesizlik”i biz birbirine karıştırmıyoruz. Fakat, görüyoruz ki, 30 yıldan beri Kürt Şövenizmine hâkim olan İlkesiz Pragmatizm. Eğer, söylediklerinizde samimiyseniz, şu sözümüz de, size bizden hediye olsun: Amerika, “şu düğmesine basarsam şöyle yapar”, “burasından yoklarsam böyle yapar” diyerek işte bu ilkesiz pragmatizm üzerine hesap yapıyor. Senden daha büyük akıl, bölgedeki stratejilerini senin bu ilkesiz pragmatizminin içerisine yerleştiriyor. Bundan dolayı ortaya çıkan manzara da, sen ister öyle ol, ister böyle ol, fiîli durumda Amerikan Piyadesi olmaktan kurtulamıyorsun. Hâliyle de Kürdün sana verdiği “temsil vekâleti” hakkını da kaybetmiş durumdasın. Bu konuya şimdilik ara vererek, gündemimize devam edelim. SİYONİST DUVAR’IN İNŞÂ HİKÂYESİ Amerika’ya karşı olduğunu iddia eden bütün kesimler için şu tespiti yapmak yanlış olmaz; Ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler, bir türlü Barzaniciliği aşamıyorlar. Bunun en büyük sebebi, özellikle 2003’ten sonra Irak’ın Kuzeyi’nde gerçekleştirilen, belki de tarihin en büyük yağmasıdır. İlnur Çevik, Cengiz Çandar gibi “gazeteci” kılığına bürünmüş Amerikan ajanlarının, “işadamı” kimliği ile başlattıkları bu yağmada her kesimden insanların kurduğu menfaat ilişkileri söz konusu. Irak’ın Kuzeyi’nde kurulan bu menfaat ilişkileri üzerinden bir sürü insan ilk önce BOP Eşbaşkanlığı’na ve onun rejimine, oradan da Amerika’ya bağlandı. 91’lerde başlayan bu ilişkiler, 2003’ten sonra, artarak bugünlere geldi. Kesimlerin, kendi içlerinde çıkan çatışmaların kaynağında ise bu ilişkilerin etkisi oldukça fazladır. “Türk-Kürt İttifakıyla Arap’ı yenme” siyasetinin kaynağı da bu menfaat ilişkilerine dayanır. Irak Direnişi’ne karşı sessizliğin bir çok sebebi olabilecekken, bizce en büyük sebeb, Irak’ın Kuzeyi merkezli, işte bu menfaat ilişkileridir. Bu ilişkilerin etkisi altında olan kesimleri, ulusalcılardan İslâmcılara kadar geniş bir yelpaze içerisinde değerlendirebilirsiniz. Irak’ın Kuzeyi’ndeki bu işbirlikçi yapıyı, Peşmerge kendisinin kurduğunu iddia etse de, bu, bugüne kadar söylenmiş yalanların en büyüklerindendir. Ayn-el Arap, perdeyi yırtarak bu yalanla gizlenen gerçeği ortaya çıkarmıştır: Orayı işadamıyla, medyasıyla, siyasetçisi ve akademisyeniyle Devlet’i işgâl etmiş BOP’çu, “Baş Paralel” Çeteler kurmuştur. Amerika adına bu yapılanmayı oluştururken de milletin parası ve imkânları kullanılmıştır. 90’lı yıllarda “aşiret” seviyesinde gördükleri bölgede, eğer Türkiye Cumhuriyeti izin vermeseydi, öyle bir yapılanma orada kurulabilir miydi? Bu Yağmacı Çete olmasaydı Türk Milleti’ne rağmen Irak anavatanından orası kopartılamazdı. İşte, şu ân bütün çevrelerin -hükümet de dâhil- gizlemeye çalıştıkları gerçek, Irak’ın Kuzeyi’ndeki bu Çapulcu Siyonist Duvar’ın İnşâ Hikâyesidir. Ne var ki, Ayn-el Arap bu hikâyeyi ortaya çıkardı. Çünkü, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Etnik Bölücülüğün, Amerikan bombardımanının oluşturduğu fırsattan istifâde, Irak’tan koparılan parçalarla oluşturulduğu gündeme geldiğinde tüm BOP’çuların Irak’ta, Suriye’de ve Filistin’de, işgâle direnenlerin kanlarına ekmek bandıkları ortaya çıkacak. İşte bazı ulusalcıların ve İslâmcıların “Barzanîcilik” ve “PKK’ya karşı mesafe ayarları”nı belirleyen unsur, Irak’ın Kuzeyi’nde oluşturulan bu Çapulcu Yapı’nın İnşâ Hikâyesidir! Gazetelere ve televizyonlara dikkatli bakın! Geçen altyazıları daha bir dikkatli okuyun: Barzanîcilik, Peşmergecilik, tabiî bir müttefik gibi. Daha doğrusu “düşman” ama, “mesafeli bir düşman”. Sanki aileden biri!.. Algılarda oluşturulmaya çalışılan hava bu. Aynı kesimler, iş meselenin özüne, yani Batı İşgâli’ne ve bu işgâle karşılık veren İslâm Temelli Arap Direnişi’ne geldiği zaman, İslâmcısı-Atatürkçüsü, ruhlarına sinmiş Amerikancılığın bir gereği ve Irak’ın Kuzeyi’nde işledikleri suçların şuurunda olarak hemen birleşiyorlar. Amerika’nın “Ortak Düşman IŞİD” hedefinde buluşmak için, kendi aralarındaki dalaşmaları bir kenara bırakarak cephede mevzîlerini alıyorlar. Meclis’ten çıkan son tezkereye verilen destekler, bunun en müşahhas örneğidir. CHPsi, MHPsi, AKPsi, HDPsi… Ulusalcısı, Milliyetçisi, İslâmcısı, Marksisti… Hepsi, Türk Ordusu’nu Amerikan Piyadesi yapmak için, çıkarılan Tezkereye destek vemek için yarış hâlindeler. Fakat, sokaklardan Irak Direnişi’ne gelen destek ve sokakların Ortak ve Esas Düşman Amerika ve İbirlikçilerine karşı Türk ve Arap İttifakı diye sesini yükseltmesi bu kesimlerin hepsinin psikolojisini bozdu. Çünkü bunlar, sahte Türk ve sahte Kürt ve hattâ sahte Arap, hep beraber, gerçek Türk, gerçek Kürt ve gerçek Arab’ın artık öldüğüne kanî olup, onları Baş Düşman ilân ederek Büyük Ortadoğu Projesini en ince noktalarına kadar uygulayabileceklerini düşünüyorlardı. Fakat bugün artık bu kurgu değişti, oyun bozuldu! Batı adına Etnik Kürtçülüğün bölgemizde üstlendiği rol, Ayn-el Arap’la aşikâr oldu. “DİNLER, İDEOLOJİLER, MEZHEPLER, İHANETLER ÜSTÜ BİR IRK” OLARAK; KÜRT Bu saatten sonra, Amerika’nın yaptığı şu hinliğe artık dikkat etmek lâzım: Kürtler, din ve mezhep üstü bir unsur değildir! Eğer bu savaşı “Sünnî-Şiî savaşı” olarak istiyorsanız, Kürtler lâfını unutacaksınız. Çünkü Kürtler de ikiye, hattâ Yezidileri de sayarsanız üçe bölünecek. Madem Arapları “Sünnî-Şiî” diye bölüyorsun, o zaman Kürtleri niye ayrı tutuyorsun?!. Kürtlerin dini-mezhebi yok mu?.. Hinlik tam da burada başlıyor! Ve bu hinliği şu ân Türkiye’de de alttan alta uyguluyorlar. İslâm’ın ana milletlerini “mezhep” vurgusu içinde bölerken, burada güdülen gâye, kendi çıkarlarına uygun misyon biçtikleri Kürtleri, Araplar karşısında eşitlemek. Arapları, “mezhep” üzerinden bölerken, Kürtleri ırk üzerinden yekpâre gösteriyor. Amerika’nın bu mantığı herkes tarafından bilindiği hâlde, kimse sesini çıkartmıyor. Bu da, yukarıda bahsettiğimiz Irak’ın Kuzeyi’nde kurulan menfaat ilişkileriyle alâkalı. Bölmeyi “ırk” üzerinden yapıyorsan eğer, o zaman Arap’ı da yekpâre tutacaksın ve ayırımı Arap-Kürt olarak yapacaksın! Peki, Amerika bunu niçin yapmıyor? Çünkü o zaman Kürtlerin bölgede azınlık olduğu meydana çıkacak. Ve Irak’ın %17’sini oluşturan Kürtlerden, %83’e nasıl Cumhurbaşkanı olduğunu izâh edemeyecek. Hâliyle de nufûsun % 17’sini oluşturan bir unsur, Amerikan politikalarına aracılık etmekten aciz kalacak. Başka bir husus ise Arap ve Kürt olarak ayırım yapıldığında nufûs, tarih, siyaset, kültür kimin lehine ve kimde, hepsi tek tek ortaya çıkacak. Arapları mezhep temelinde bölmeye çalışırken, siyasî olarak Arap bütünlüğünde kendisini hissetmeyen Kürtleri de, Etnik temelde onlara karşı kışkırtıyor. Siyasî bütünlük içinde kendisini hissetmeyeni etnik temelde kışkırtırken, bütünlük hissi olana da mezhep temelinde “gaz” veriyor. Bu çifte standartlara dikkat etmeksizin bölgede siyaset yapılamaz. Kürdün, “ben Kürt olabilirim ama, kavim üstü ümmet esası içinde, siyasî olarak Arap milletine mensubum!” demesine izin vermiyor. Diğer taraftan ise Arap bütünlükten yana olunca, “hayır sen Şiîsin-Sünnîsin! Bu bütünlükte yerin yok!” diyor. Hemen aynı ânda da bu tarafa dönüp; “tamam sen milliyetçilik yapabilirsin!” diyerek önünü açıyor. İzah etmeye çalıştığımız bu nokta, Batı’nın oluşturduğu mantık kurgusunu bozmak açısından çok önemli! Çünkü bu anlaşılmadan, genel etiketleme üzeriden yapılan, bölge insanının aleyhine olan işbirlikçilik ve ihanetler temize çıkarılmaya çalışılır. Hâlbuki, genel etiketleme üzerinden insanlar temize çıkarılamaz. Bir insanın kendisini “müslüman” olarak ifâde ediyor olması, onun hırsızlığını meşrû kılmaz. Aynı bunun gibi, ne zaman Etnik Kürtçülüğün Amerika ile olan işbirliğinden bahsedilse, kimi iyi niyetinden şüphe etmediğimiz bazı kesimler, hemen “Kürtler Müslüman” argümanıyla karşımıza çıkıyor. Kürtler müslüman da Araplar veya Türkler gâvur mu?! Bir kavmin, kendisini “müslüman” olarak ifâde etmesi, ona işbirlikçilik ve ihânet hakkını verir mi? Bu kavim ister Türk, ister Kürt, isterse Arap olsun, sorular açık; Amerikan işgâline karşı mısın, değil misin? Kürt’e de, Türk’e de, Arap’a da sorulacak soru şu: İşbirlikçi misin, değil misin? Kürtçü hareketin işbirlikçiliğini gündeme getirince nedense sanki karşımızda dinler, ideolojiler, mezhepler ve ihanetler üstü bir ırk varmış gibi tepkiler veriliyor. İhanet ve işbirlikçilik gündeme getirildiğinde, “Kürtlerin Müslümanlığı”na yapılan vurguyu biz, açıkça söylemek gerekirse eğer; herkesi Kürtçülüğe tâbi olmak ve biat ettirmek olarak anlıyoruz. Bütün bu mantık kurguları Irak’ın Kuzeyi’ndeki fesat yuvasının dağılmaması için ortaya sürülüyor. Çünkü, bu Siyonist Duvar yıkıldığında Ortak -Esas Düşman Amerika’nın ve onun Büyük Ortadoğu Projesi içinde görev alan Yerli İşbirlikçileri’nin ihânetleri belgeleriyle ortaya çıkacak, İslâm Milleti’ne yaptıkları ve yapmak istedikleri bütün kötülükler bir bir suratlarına vurulacak! İşte asıl o zaman düşmanın kaçışı başlayacak! TÜRK MİLLETİ VE ETNİK KÜRTÇÜLÜK Bir hatırlatma; İBDA Mimarı’nın “Kavim üstü ‘ümmet’ esası” ölçüsünü biz şöyle anlıyoruz: İslâm Milleti esasını kabul eden ve kendini bu esasın içinde gören bir milletin adı ortadan kalkmaz. Çünkü, İslâm Milleti terkibini oluşturan unsura dâhil olur. İslâm, “ümmet” esası içerisinde, bütün kavimlere “kardeşsiniz” dedikten sonra, “Arap milleti ortadan kalkmıştır” demedi. Biz, bu iki hususu birbirine karıştırmamak gerektiğine inanıyoruz. Türk Milleti veya herhangi bir millet, bu esasa dahil olunca, zaten İslâm Milleti olur. İslâm Milleti’ne dahilken “niye Türk milleti veya Arap Milleti diyorsun?” şeklindeki sorunun absürt olacağı aşikâr. İslâm Milleti’ne dahil olduktan sonra, İslâm Milleti’ne bir saldırı karşısında, “saldırıya karşı duran” olarak niye demesin ki?! Adam “Hıristiyan ümmeti”ne dahilken “Fransız Milleti” demiyor mu?! Bizce, bu da Etnik Kürtçülüğün ruhlara akıttığı zehrin tesiriyle ortaya çıkan bir durum. Son yüz, yüz elli yıllık tarihimiz içerisinde Batı’nın bütün çabası, İslâm Milleti esasına karşı, siyasî olarak bir “Kürt Milleti” dikmek. İslâm Milleti’ne mensup bir ana unsurun, siyasî olarak bu saldırıya karşı durmasını engellemek için, elinden gelen bütün gayreti gösteriyor. Batı’nın bu hamlesini İslâm Milleti’ne mensup herhangi bir unsur göğüslediğinde ise, aynı Batı, kendi anlayışı içerisinde çıkmış “faşistlik” kavramı ile onu suçluyor. Hâlbuki, bizim bahsettiğimiz husus, Batılı anlamda kana, ırka bağlı olmayıp, doğrudan doğruya “Ümmet Esası”nı savunmanın siyasî duruşudur. Bir milletin “kavim üstü ‘ümmet’ esası” içinde İslâm Milleti’ne dahil olması, siyaseten “üstünlük takvâdadır!” ölçüsüne nisbetle, kendisini konumlandırması için yeter ve bu, her şeyi karşılar. Türk de, Arap da, Kürt de İslâm Milleti’ne dahildir. Siyasî olarak baktığımızda, sömürgeci düşmana karşı İslâm Temelli Direnişi sekteye uğratmaya çalışan ve İslâm Milleti içinde yer alan Arap ile Türk’ün karşısına, siyasî olarak Batı tarafından dikilmek istenen Etnik Kürtçülük ise, “kavim üstü ‘ümmet’ esası”na zıt konumlanarak, bu bütünlükten uzaklaşmış durumda. Amerika’yla ittifak içerisinde “iş” gören Etnik Kürtçülüğü rahatsız eden ise, işte bu durumun açığa çıkmasıdır. Hiç kimse, kendini İslâm Milleti bütünlüğü içerisinde hissetmek zorunda değil. Ama, bunun karşılığı da, İslâm milletinin bütünlüğünü parçalamak için harekete geçmiş Hıristiyan-Yahudi Ordularının açtığı alanı fırsat bilerek “beylikler, devletçikler oluşturmak” değil. İslâm Bütünlüğünü parçalamaya hizmet etmenin, böyle bir “ödül”ü yok! Adımlar Dergisi, Kasım 2014, 2. Sayı, Shf: 3-7

SERDAR YAVUZ’UN 20 SENE ÖNCEKİ MEKTUBU

1994 senesinde Metris Cezaevinde kalan bazı İbdacı genç yazarlar kendi aralarında bir “aydınlar platformu” oluşturmak ister ve Genel Yayın Yönetmenliğini Ali Osman Zor Bey’in yaptığı dönemin İbda-C Taraf Dergisi Başyazarı Serdar Yavuz’un da görüşlerine başvurulur. Taraf başyazarının yurtdışından kendilerine gönderdiği “tavsiye” mektubuna Akademya Dergisinin Ocak 1996 tarihli 1. sayısında rastladık. Bugün ADIMLAR Platformunun bağlı olduğu geleneğin hangi prensipler etrafında ve hangi gayeye kilitlenip bugünlere kadar sapasağlam geldiğinin en güzel örneklerinden birisi olarak bu mektubu keyifle yayınlıyoruz. Okuyanlar 20 küsur sene önce yazıldığını bir an bile akıllarından çıkarmasın ve bazı “isimler” değişse de, meselenin özünün daha bugün yazılmış gibi tazeliğini koruduğunu değerlendirsin. Mesela “Özalcı sürtükleşme” kavramıyla kastedilen anlayışlar bugün kimin adı etrafında sergilenmeye devam ediyor? Köktenbatıcı Kürt Milliyetçiliği ile kastedilen hareket, “Marksist çevreler” etrafında yürüttüğü propagandanın ne kadarında başarılı oldu? Bu ve benzeri onlarca soruyu kendimize sorduğumuz zaman, dün’ü bugünümüze şahit kılıcı bir noktada durmanın mutluluğu ile bu yazıyı herkese tavsiye edebiliriz. ADIMLAR

25 Mart Saldırısı Vesilesiyle Gerçekleşen Toplantının Açılış Konuşması… Ali Osman Zor

Ünsal ZOR’un şehadetinin ikinci yıl dönümünde gerçekleşen toplantı, Hasan Parmaksız gönüldaşın Kur’an tilaveti ve duasıyla başladı. Ardından adımlar platform başkanı Ali Osman Zor bir konuşma yaptı. Gönüldaş Hasan Parmaksız’dan Kuran Tilaveti ve Dua Adımlar Platformu Genel Başkanı Ali Osman Zor’un Açış Konuşması