RÖPORTAJ: ALİ OSMAN ZOR, TÜRK SOLU’NA KONUŞTU -1. Bölüm-

13 Temmuz 2016 Çarşamba günü dergimizin Fatih Bürosunda gerçekleşen röportajı Türk Solu Dergisi Başyazarı ve Ulusal Parti Genel Başkanı Sayın Gökçe Fırat

BAYRAMLARI ‘GERÇEK’ KILMAK İÇİN ADIMLAR

Ramazan Bayramı’nın 3. Günü ADIMLAR Dergisi Fatih Bürosu’nda gerçekleşen Bayramlaşma toplantısına çok sayıda gönüldaşımız katıldı…

DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL!

ADIMLAR fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un 30 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL!” başlıklı makâlesini, yaşanan yeni gelişmeler vesilesiyle tekrar alâkalarınıza sunuyoruz. AKP Hükümetinin ve çevresinin Rus uçağının düşürülmesinin ardından sahte bağımsızlık nutuklarını “Türkiye NATO toprağıdır” şeklinde bir ihanet çizgisine taşımalarının ardından geçen süreçte, söylenenler ve yazılanlar ortada. Bu noktada bağlısı olduğu İBDA’ya nisbetle ilkeli ve tutarlı mücadelesiyle söyledikleri ve yazdıklarıyla meydanda olan ADIMLAR’a nisbetle, iktidar çevresinde yayın yapan sözde İslâmcı medyanın temyiz kabiliyetleri de apaçık ortada durmaktadır. ADIMLAR Dergisi DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL! Rus uçağının düşürülmesi “resmi” bir politika mıdır, yoksa Silahlı Kuvvetler içerisinde Küçük Amerika Düzeni’nin devam etmesini isteyen NATO’cu, Amerika’ya bağlı ve kendi başına hareket eden Turuncu Kuvvetlerin işi mi? Hadiseden sonra Hükümet tarafından bugüne kadar yapılan açıklamaların seviyesi bu çapta olmasaydı, hadiseyi duyduğumuz ilk ânda aklımıza gelen şey; uçağı, Amerika-İsrail menfaatleri doğrultusunda hareket eden Turuncu Kuvvetlerin düşürdüğü şeklindeydi. Hükümetten yapılan açıklamaların şu ânki seviyede değil de, daha düşük seviyede olduğunu farz ederek, hadise hakkında birkaç cümle söylememiz gerekirse; Bu tür hadiselerde ilk dikkat edilmesi gereken husus, “resmî açıklamalar”ın hangi yönde olduğudur. Eylem resmî olarak sahipleniliyor mu, sahiplenilmiyor mu? Veya sahipleniliyorsa, bu nasıl, hangi seviyede ve ne tür diplomatik bir dil kullanılarak yapılıyor? Dolayısıyla hadisenin ilk duyulduğu ândan itibaren verilen tepkiyle, resmî açıklamanın duyulmasından sonra verilecek tepki değişebilir. Bütün bunları yok farz edip Rus uçağının düşürüldüğü ilk dakikalara dönerek, kısa bir değerlendirme yapalım; Hem AKP’nin, hem AKP içerisinde varlığı muhtemel farklı hiziplerin, hem de bu partinin ve kurduğu hükümetin tartışmasız lideri Erdoğan’ın Rus uçağının düşürülmesi işine gelir mi, gelmez mi? Erdoğan’ın “niyetinin temizliği” açısından değil de, şu ân içerisinde bulunduğu şartlar açısından kendi adımıza rahatlıkla söyleyebiliriz ki, böyle bir olay Erdoğan’ın işine gelmez ve ona rağmen yapılmış olabilir. Çünkü, 2002’den bugüne kadar dış politika başta olmak üzere arkasında bıraktığı yanlışlar ve bu yanlışlara bağlı olarak edindiği düşmanlar göz önüne alındığında, bir “can simidi” gibi Putin’e ihtiyacı olduğu gayet açık. İçinde bulunduğu cendereden sağ salim çıkabilmek için, Erdoğan’ın Putin’le anlaşmasından daha tabiî bir şey olamaz. Dolayısıyla da şu aşamada, Erdoğan-Putin çatışması pek akla yatkın gözükmüyor. Tekrar ifâde etmemiz gerekirse, hadiseden sonra yapılan resmi açıklamaların seviyesi, -özellikle Erdoğan’ın açıklamaları- daha düşük olsaydı, bu ihtimâl üzerinde derinleşerek konuyu değerlendirmeye devam edebilir ve en sonunda da şu hükme varırdık: Eğer bu eylem Küçük Amerika Düzeni’nin devam etmesini isteyen ve şu ân kendi başına hareket eden NATOCU Kanat’ın işiyse, rahatlıkla bu operasyona Amerika-İsrail Ortak Yapımı diyebiliriz. Bu kanadın söz konusu eylemi, Erdoğan’ın son zamanlarda Rusya ile geliştirdiği ilişkileri baltalamak ve Erdoğan’ın “Putin çıkışı”nı kapatmak hedefiyle yapılmıştır. Fakat; Eylemin sahiplenilmesinde kullanılan resmi dile baktığımızda yukarıdaki değerlendirmeyi yapabilmemiz pek mümkün gözükmüyor. Davutoğlu, uçağın düşürülmesinin hemen ardından “emri bizzat ben verdim” derken, Erdoğan ise Genel Kurmay’ın bildirisine atıfta bulunarak “aidiyeti belli olmayan” tanımlaması içinde, “Türkiye’nin egemenliğini koruduğunu” ifâde eden cümleler kullanıyordu. Daha sonraları ise medya uçağın Rusya’ya ait olduğunu “Cumhurbaşkanlığı kaynakları”na dayandırarak verirken, hemen sonrasında yine Erdoğan, “uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilseydik, farklı davranırdık” açıklamasıyla medyayı yalanlıyordu. Nihâyet, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, bütün açıklamaların toplamını resmi bir ifâdeye bağlayarak “uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilmediklerini, eğer böyle bir bilgi sahibi olsalardı uçağı vurmayacaklarını”, kamuoyuna deklere etti. Bütün bu açıklamaların hepsini birden topladığımızda Hükümetin de içinde olduğu “Küçük Amerika Düzeni”nin devam etmesini isteyen NATOCU ZİHNİYET’in, Amerika-İsrail menfaatleri doğrultusunda Rus uçağını düşürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani hadise, bizim açımızdan BOP kapsamı dışında herhangi bir yere bağlanarak değerlendirilemez. Bu olayda kullanılan Türkmen kardeşlerimiz ise, savaşın başından beri olduğu gibi, Hükümet ve bölgeye saldıran Batılı Güçler açısından”masadaki meze”den başka bir fonksiyon icrâ etmemektedir. Her olayda gördüğümüz üzere; bu olayda da ilk önce bir kabadayılık, sonra geri adım atma, daha sonra geri adımı düzeltmeye yönelik başka bir adım, daha sonrasında ise en son adımın üzerinden karşı tarafa yaltaklanma… Hükümetin Rus uçağının düşürülmesi karşısında gösterdiği bu zikzaklı tavır, aslında AKP iktidarlarının 14 yıllık dönemleri içerisinde ana karakteristik özellikleri olarak karşımıza çıkmakta. Askerin başına “çuval” geçirilmesi hadisesinde; Afganistan işgâlinde; Van Minüt’te; Irak İşgâli’nde; Libya hainliğinde; Somali ve bölgeye yapılan diğer saldırılarda; En son Suriye’nin yerle bir edilmesinde dahil olmak üzere, biz, bu zikzaklı tavrı her meselede gördük. İBDA Mimarı’nın ifâdesiyle; “Bunlar, kendisine “höt” denir denmez, papaza kızıp oruç bozar gibi tam ters bir çizgiye giren…” politik tavrın(!) cesur (!) sahipleri… Rus siyasetinin bu hadise karşısında aldığı pozisyon, hükümete ait açıklamalardan da anlaşılıyor ki, pek de beklenmemiş veya hesap edilmemiş. Rusya, Hükümet tarafından yapılan tüm açıklamaların gerçeği ifâde etmediğini söyleyerek iktidarı yalancılıkla suçladı. Putin “sırtımızdan hançerlendik” derken, Rus Dışişleri Bakanlığı “bu hadisenin uluslar arası bir provokasyon olduğunu” dünyaya duyurdu. Rus yetkililerinin bu saldırıya bir “misilleme paketi”yle karşılık verileceğini açıklamasının hemen ardından neredeyse her alanda Putin yönetimi, Türkiye ile ilişkileri askıya aldı. “Uluslar arası bir provokasyon” açıklaması yapan Rusya’nın, bildiklerini çıkıp açıkça söylememesi, bu şartlar altında, gerçekten Amerika’yla savaşı göze alamadığını gösteren zaaf noktasıdır. Bütün aktörlere eşit mesafede durma gayreti bu zaafını gizlemesini de engelliyor. Şu ân mevzumuz “Rusya’nın siyasî ve askerî olarak gerçekte kime karşı olup-olmadığı” sorusunun cevabını aramak olmadığından, bu “zaaf” meselesinde söyleyeceğimiz, bir cümleden fazla değil. Biz, AKP Hükümeti’nin Erdoğan’ın şahsında niçin böyle bir gerilime girdiğini anlama gayreti içerisindeyiz… AKP’yi değerlendirirken 2002’den bugüne kadar uygulanan politikalar sebep ve sonuçlarıyla göz ardı edilir veya unutulursa, bu gerilime verilecek cevaplar “ayran kabartma”dan “Amerika’nın taşeronluğu”na kadar bir çizgi içerisinde değerlendirilebilir. AKP Hükümetleri bugünlere gelirken arkalarında neleri bıraktılar? Bu sorunun cevabını düşünürken, 2002 yılında AKP ilk iktidar olduğunda Türkiye’deki Amerikan düşmanlığının %85-90’lara vardığını ve Amerikan yönetiminin de iktidardan ilk isteğinin bu düşmanlığın seviyesini düşürmek için Devlet imkânlarını kullanarak harekete geçmesi olduğunu hatırlamamız gerekir. Bu hatırlandığında hemen akla geliverecek olan da, meydanlarda o dönem sık tekrarlanan “gaz alma” hikâyesidir. %50 oyla iktidara geldiği şu döneme baktığımızda yine toplum nezdinde Amerikan Düşmanlığının tavan yaptığını gayet rahat okuyabiliyoruz. Bu düşmanlığın bir şekilde örselenmesi ve azaltılması mümkün olmazsa eğer, Amerikan İşgâline karşı Anadolu’dan bir Cephe açılacağı muhakkak. Çünkü işgâl ve katliamlarla toplumun psikolojisi üzerinde oluşan basınç, bu Cephe’yi zorlamakta olup, Amerika ve AKP’nin de içinde olduğu müttefiklerini tedirgin eden başlıca husustur. Tam da yaşanılan bu “reel politik” içinde Erdoğan-Putin gerilimi samimi unsurlara manidar gelmeli… 14 yıl boyunca, Büyük Doğu Coğrafyası’nda, İslâm Milleti’ne karşı işlenilen suçlar veya Sömürgeci Düşman’ın suçlarına yapılan katkılar göz önüne alındığında, mevcut iktidarın tüm bu cendereden kurtulmak için “ideal bir çıkış” plânı olmalıydı. Aslında bu plân Rusya, Esad Rejimi ile yaptığı antlaşmanın bir gereği olarak Suriye’ye gelmeden önce yürürlükteydi. Seçim kampanyası boyunca meydanlarda bir kısmıyla dile getirilen bu plân kapsamında 23 Eylül’de “cami açılışı” münasebetiyle Erdoğan, kalabalık bir devlet erkânıyla Moskova’ya adetâ bir çıkarma yaptı. Bu “cami açılışı”nda Filistin liderliğinden bölgedeki farklı gruplara kadar birçok İslâmcı kesim de yer aldı. Ve orada verilen “kardeşim Putin” fotoğrafı, aynı “kardeşim Esad”da olduğu gibi, bugün ağız dolusu Rusya’ya küfreden yandaş medya tarafından göklere çıkarılmıştı. 23 Eylül’de gerçekleştirilen bu organizasyonda Türkiye ve Rusya arasında farklı konularda birçok antlaşma yapılırken, prensipte de bir o kadar konu hakkında mutabakat sağlandı. Aynı, “kardeşim Esad”lı günlerdeki gibi. “Esed”in, “kardeşim Esad” olduğu dönemde Türkiye ve Suriye ilişiklerini o kadar ileri bir seviyeye taşımışlardı ki “ortak bakanlar kurulu” toplantıları düzenleniyor ve hattâ Esad dünyaya “Suriye’nin dış meseleleriyle alâkalı ilk önce Türkiye ile görüşmeleri gerektiğini” söylüyordu. 23 Eylül’den bir gün sonra Rus uçak gemileri boğazlardan geçerek Suriye kıyılarına demir atmaya başladı. Yandaş ve yandaş olmayan tüm medya, “IŞİD Terörüne karşı Rusya’nın bu hamlesini memnuniyetle” karşılıyor, dünyanın askerî olarak ikinci süper gücünün boğazlarımızdan geçirdiği silahlara “sempati” ile bakıyordu. Nihâyet 1 Ekim günü Rus uçakları “IŞİD mevzilerini ve IŞİD’in yakıt ve silah depolarını bombalıyoruz” açıklamasıyla gündemimize girmiş oldu. Putin’in bölgeye Rus uçak gemilerini gönderirken “Esad Rejimi’ne karşı olan teröristlerle mücâdele etmek için Suriye ile Rusya arasındaki savunma ve işbirliği antlaşmasına binâen buraya geldik” açıklamasını da göz ardı etmeyelim. Tekrar İktidarın plânladığı “ideal çıkış”a dönersek; Etnikçi Bölünmeyi önleyip bir Fatih, bir Yavuz, bir Dördüncü Murad edâsında Suriye’deki yönetimi devirip “Emevî Camiînde namaz kılan adam”, yani “Suriye’yi fetheden adam”, aynı ânda da sınırlar içerisinde bölücülüğe engel olmuş “huzur ve güven ortamını sağlamış bir lider”… Bu “ideal çıkış” planına göre 7 Haziran seçiminden sonra 1 Kasım’a kadar geçen sürenin neredeyse yarısında propaganda dili oluşturuldu. Ama, Ekim’den sonra, bu plânın Suriye ayağının yürümeyeceği yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmış, gelinen noktada ise, Suriye ayağı çökmüş durumda. Son dakikada meydana çıkacak hararet artık neredeyse yakinen hissedildiğinden, yarısı çöken bu plânın yerine bir şey ikâme edilmesi kaçınılmazdı. Madem Rusya, plânın Suriye ayağını çökertti, o zaman onun Suriye’ye gelişini plânın çöken kısmını ikâme edecek şekilde kullanmak hiç de mantıksız olmazdı. “Suriye’yi Fetheden adam”dan, “tarihsel düşmanımız Moskof’a karşı çıkan adam”a geçiş böylece sağlanmış oldu. Seçimlerde, “Tayyip’e oy vermeyin” diye başlık atarak hükümete oy devşiren İngiliz gazeteleri, şu ân, “Moskof” karşısında, Erdoğan’ı kahraman ilân ettiler. Kitleler açısından buradaki kafa karışıklığına gelince; “Millî egemenlik” söyleminin sanki Anadolu’nun bağımsızlığı için ortaya atılmış, bu toprakları merkez gören Esas Politika gibi algılatılması… Hâlbuki dikkat edilmesi gereken, bu söylemin içine her hangi bir plânın yerleştirilip yerleştirilmediğidir. Kitleler, Rusya üzerinden meşgul edilirken, şu ân, Ordu’nun kara unsuları Amerikan Karşıtı Direniş’i yok edebilmek gayesiyle sınıra konuşlanmakta. “Tarihî düşman Moskof” tekrar canlandırılarak, insanlığın ve bölgenin bu yüzyıldaki düşmanı Amerika’nın geçmişte yaptıkları unutturulmaya, AKP’nin de dahil olduğu Haçlı Koalisyonu’yla şu ân yaptıkları ise görünmezleştirilmeye çalışılıyor. Aynı, %85-90’lara varan Amerikan düşmanlığının 2002 Kasım’ından itibaren azaltılmasına yönelik yapılan “GAZ ALMA” Operasyonunun bir benzeri şu ân, farklı şartlarda yapılmaya çalışılıyor. Rus uçağının düşürülmesinden hemen sonra Hükümet, NATO’yu toplantıya çağırdı. Hatta Putin, şaşkınlığını ifâde ederek, “vurulan bizim uçak, NATO’yu ise onlar toplantıya çağırıyor” diye açıklama yaptı. Bu toplantının arkasından NATO Genel Sekreteri Jenn Stoltenberg, Putin ve Erdoğan arasındaki bu gerginliğin düşürülmesi gerektiğini söyledikten sonra, “çabalarımız Ortak Düşman IŞİD’a karşı olmalı” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın hemen arkasından İktidar tarafından yapılan “NATO bile bizim kıymetimizi anladı” açıklaması, Yaşar Yakış’ın Dışişleri Bakanı olduğu Irak Saldırısında yaptığı yaltaklanmanın bir benzerinin daha yaşanmakta olduğunu gösterdi. Suriye’nin işgaline karşı çıkan Yaşar Yakış, o dönem kapı kapı dolaşarak NATO’nun Irak’a karşı Türkiye’yi koruması için herkese yaltaklanıyordu. O dönem İstanbul’da yapılan bir toplantıda bugünkü Fransız yönetimi kadar hain olmayan Chirac yönetiminin dışişleri bakanı bu tavırdan o kadar bunalmış olmalı ki, açıkça “Irak size düşman değil! Sizin Irak’la ne alıp veremediğiniz var da NATO’yu Türkiye’ye çağırıyorsunuz” diyerek diplomasi sınırlarını da aşan bir açıklama yapmıştı. Aynı yaltaklanmayı Rusya uçağı düşürülür düşürülmez, “NATO müdahale etsin. Sınırlarımız NATO sınırıdır” diye açıklama yapan Başbakan’da da görüyoruz. Rusya’nın 25 yıllık Amerikan işgâlinin bir neticesi olarak Suriye’ye gelmesi, “ideal çıkış”ın Suriye tarafına darbe vurduğunu ve plânın bu kısmını çökerttiğini söyledik. Sınırlı bir mücâdele ile bölücülüğe karşı yürüttüğü propaganda neticesinde 1 Kasım’da seçimi kazanan AKP’nin, niyette ve hedefte en ufak bir değişikliğe gitmediğini görüyoruz. Seçim boyunca, medya “Amerika ve Avrupa PKK’yı destekleyerek ülkeyi bölmek istiyor” propagandasını yaparken, yanında “bonus” olarak da “Avrupa, Tayyip’in şahsında İslâm’a saldırıyor”u da veriyordu. Bu propagandanın tabi neticesinin de, seçim mücadelesinin, Batı’nın bu saldırısına karşı bir “Kurtuluş Savaşı” verildiği algısı oldu. Meydanlarda dile getirilen bu hedef doğrultusunda da seçim kazanıldı. Daha önceki seçim değerlendirmeleri yazılarımızda(*) ifâde ettiğimiz üzere, Millet , “Bölücülüğü durdur! İncirlik’i kapat! Bağımsızlığını ilân et! NATO’dan çık! “IŞİD’la-mışidla bizi uğraştırma, IŞİD diye bir sorun yok: Türkiye’nin işgâl sorunu var!” dedi. Vatanın ve milletin bölünmesini istemeyen, coğrafyamızda hiçbir dış unsur tarafından herhangi bir kardeş unsura da saldırılmasını onaylamayan bu niyetlerle, AKP’yi iktidara çiviledi. Seçimden hemen sonra ise, seçim boyunca hiç ortalıkta gözükmeyen Beşir Atalay kafa göstererek “çözüm süreci devam edecek” açıklamasını yaptı. Bu da yetmiyormuş gibi, özellikle Paris Taarruzu’ndan sonra Amerika ve Fransa ile birlikte AKP uçakları gece-gündüz Batı karşısında destansı bir savaş veren Arap Vatan Mücâhidlerinin üzerlerine bomba yağdırmaya başladılar. Rus uçağının vurulmasını içgüdülerle değil de, içgüdüyü aklımıza bağlayarak ve kendimizi Merkeze alarak değerlendirdiğimizde, doğru sonuçlar elde edebiliriz. Çünkü, aslında bu saldırıdan dolayı bir çok şeyin yanlış gittiğini hisseden insan sayısı hiç de az değil. Ama, maalesef bu insanların bir çoğu zihnini fazla çalıştırma zahmetine giremediklerinden, hadiseye hissî ve şahsî yaklaşabilmekteler. Amerikan Saldırganlığı’nı dengelemesi açısından Rusya’nın Suriye’de olması zaten müsbet bir durum olarak değerlendirmek gerekirken, sanki Irak’la başlayan 25 yıllık işgâlin baş sorumlusu Rusya’ymış gibi hareket etmek ve bunu böyle değerlendirmek Amerika ve peşine takılan kuyrukçuların işinden başka kimseye yaramayacağı aşikâr. Ülkemizde ve coğrafyamızda doğrudan etkili olan belli başlı hususları göz ardı ederek fotoğrafın bir karesine bakıp, hadisenin genelini doğru değerlendirmek mümkün değil: Türkiye’nin iç dengeleri, Hükümetin Amerika’yla stratejik ilişkileri, İktidar’la Rus yönetimi arasındaki bilinmeyen görüşmeler, Rusya’yla Amerika ve Avrupa’nın ilişkileri, yine Rusya ile Amerika’nın bölgede çatıştığı ve çakıştığı noktalar ve bunlara bağlı birçok husus göz ardı edilmeden hadise değerlendirilmeli. İktidarın, Erdoğan’ın şahsında uygulamaya çalıştığı “ideal çıkış” plânı bugün suya düşmüşken, birileri hararetin sıcaklığını hiç olmadığı kadar hissetmekteler. Biz eminiz ki, bu “birileri”nin yanında gözüken, beraber olan, İslâm Milleti’ne düşman politikalara hizmet eden her kimse, bu “hararet”ten nasibini alarak mahvolacak! Çünkü, bu “ideal çıkış” plânının suya düşmesinden sonra, “çözüm” adına ortaya konulacak plânların tutmayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Onlar için “çözüm” adına ortaya konulacak pek bir şey kalmadı. Rus uçağının vurulmasını bu açıklıkta üstlenen hükümet, tavrında “düzeltme yapma” sınırını da aşmış olarak “Küçük Amerika Düzeni”nin devamından yana olan NATO tornasından geçmiş askeri kanat ile beraber olduğunun kararını vermiş ve artık dönüşü olmayacak bir şekilde safını belirlemiştir. Amerikan plânlarının BOP kapsamında uygulanmaya devam edeceğinin göstergesi olarak Rus uçağının düşürülmesiyle “Esas düşman” nitelemesinin Amerika’dan Rusya’ya kaydırılma gayreti, ayrıca 7 Haziran’dan sonra “etnik bölücülük” üzerinden Amerika’ya karşı sokaklarda ortaya çıkan “MİLLİ ÖFKE”nin de Rusya’ya yönlendirilerek Amerika’yı temize çıkarma ve işgali görünmezleştirme hedefine yönelik olarak değerlendirilmeli. Böylece, Irak’ın Kuzeyi’nin “Kuzey Irak”laştırılmasından sonra, Suriye’nin Kuzeyi’nin de “Kuzey Suriye”leştirilmesinin önü açılmış olacak. Uyanık olunmazsa, yeni bir operasyonla algılar yeniden şekillendirilerek, “DÜŞMAN” tanımlanması üzerinde oynanacak. Daha açıkçası Millete “bölücülüğe ve onun İNCİRLİK”teki baş destekçisine karşıyım” dedirterek, ülkenin BOP kapsamında bölünmesini kabul ettirecekler. Rusya gündeme oturtulurken Fransız uçaklarına da Anadolu açıldı, Amerika’yla birlikte artık onlar da “İNCİRLİK”ten “sorti” yapacaklar. Amerika, Fransa ve AKP uçaklarının SİYONİST DUVAR Kürdistan için Arap Vatansever İslam Mücahidleri’nin üzerine bomba yağdırdığını görmüyor musun? “Kuzey Suriye” sürecinin nasıl işletildiğiyle alâkalı olarak konuya devam edeceğiz. Ali Osman ZOR (*) SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-1- MİLLET, AKP’Yİ İKTİDARA ÇİVİLEDİ! SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-2- TEK KİŞİLİK ÇADIR TİYATROSU VE SEÇİMİN ORTAYA ÇIKARDIĞI İKTİDAR-MUHALEFET İLİŞKİLERİ

ŞEHÎDİMİZ ÜNSAL ZOR’UN KALEMİNDEN: MEKTUPLARI NE ÇABUK UNUTTUK?!

Ünsal Zor’un, şehîd olurken hangi hissiyat içinde olduğunu da gösteren bu yazısı, halâ “Müslümanlık” tesellisi altında ömür tüketen gafillere ibret olsun.

CARLOS: RUS JETİNİN DÜŞÜRÜLMESİ PAHALIYA PATLAYACAK

Çakal Carlos (Salim Muhammed) Esselâmü aleyküm. Nasılsınız? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) İyiyim, teşekkür ederim. Sizi bekliyorum. (Önce Carlos gülüyor; peşinden, Av. Ahmed Arslan’la birlikte 7 Aralık 2015 Pazartesi günü Carlos’u Paris’te kaldığı Poissy cezaevinde ziyaret edecek olan Av. Yılmaz gülüyor.) Bugün Baran geldi postayla. Fatih Turplu’nun da bir yazısı var dergide. O yazıda kullanılan ve Brezilyalı bir karikatüristin, Carlos Latuff’un çizdiği bir karikatür dikkatimi çekti. Çok hoş bir karikatür bu: Bir yanda Fransa haritası, diğer yanda da Suriye haritası var karikatürde. Fransa Cumhurbaşkanı Françoise Hollande, Suriye üzerine benzin döküyor. Buna karşılık IŞİD yâni “İslâm Devleti” de siyah bir hayâlet olarak havada ilerliyor ve elindeki bıçağı Fransa’nın ortasına saplıyor. Çok basit bir mesaj gibi görünüyor belki ama herşey söyleniyor aslında bu karikatürde. Fransızlar Suriye’yi ateşe veriyor, Suriyeliler de mukabil bir vuruşla misilleme yapıyor. Bu kadar basit. Çok üzücü ama olan budur. Halklara, hattâ kendi halklarına ihanet etmektedirler emperyalistler. Neyse… Bana vereceğiniz bir haber var mı? (Av. Yılmaz, yeni bir haber olmadığını söylüyor.) Gelecek haftasonu ne yapıyorsunuz peki? (Av. Yılmaz, o saatlerde Paris yolunda uçakta olacakları için, gelecek haftasonu Carlos’un telefonla aramamasını rica ediyor; nasıl olsa Pazartesi günü yüz yüze görüşeceklerini ekliyor.) İnşallah. Tamamdır. Bana soracağınız herhangi bir soru var mı? (Av. Yılmaz, sorusu olmadığını ancak Suriye’deki Bayırbucak Türkmenlerini bombalarken Türk hava sahasını ihlâl ettiği gerekçesiyle Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16 savaş uçağı tarafından 24 Kasım 2015 günü Suriye sınırında düşürülen Su-24 tipi Rus savaş uçağıyla ilgili olarak konuşabileceğini söylüyor Carlos’a.) Evet, evet. Ben de tam bu konu hakkında konuşmak istiyordum zaten. Biliyorsunuz, Amerikalarla Ruslar, doğrudan irtibat kurabilmek için bir âcil durum telefon hattı tesis ettiler aralarında. Böylece bir tarafın uçaklarından biri Suriye üzerinde uçarken, diğer taraf bundan haberdar edilebilecek ve bu sayede bir hava muharebesi gerçekleşmeyecek. Putin de zaten bu yüzden, “düşürülen uçağın uçuşundan Amerikalıları haberdar ettik” demiştir. Türkler ve Ruslar arasında da böyle bir âcil durum hattı tesis edilmişti aynı şekilde. Her ne olursa olsun, Türkiye tarafından yapılan şey, yâni bu Rus uçağının düşürülmesi, Türk tarafından kaynaklanan bir provokasyondur. Bu bakımdan, mesele şudur: Bu işin arkasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve adamları mı vardır, yoksa bir başkası mı? Bunun neticesi de yanlış olmuştur. Çünkü aynı düşmana karşı mücadele ediyor olmalıydılar; kendi aralarında değil. Diğer yandan, benim duygularımı, bizim duygularımızı biliyorsunuz: İzzet İbrahim el-Durî ile beraberiz biz. Bunu da inkâr etmiyorum. İzzet İbrahim el-Durî ile beraberim ben ve kendisini destekliyorum. 1975’den bu yana da hep böyle oldum ve bu dürüst insanı destekledim. Dün de öyleydi, bugün de öyle; iyi bir insandır o. Gerçek bir müslüman, gerçek bir Baasçı, gerçek bir Arab sosyalisti, milletlerarası kalbi olan bir insan. Bunu da isbatlıyor zaten. Öbür taraftan, dünyanın bu bölgesinde yaşanmakta olan bazı şeyler, meselâ bazen 3-4 bin yıllık antik eserlerin tahrib edilmesi, kabul edilemez. Suudî sızmasından, Vahhabî sızmasından kaynaklanan provokasyonlardır bunlar; ayrı mesele… Şimdi yaşanan hâdiseye gelince; berbat bir şeydir bu ve Türk Hava Kuvvetleri bu yaptığından pişmanlık duyacaktır. Ruslar, bir Türk uçağını vurmayacaklardır veya bir uçağa bomba falan yerleştirmeyeceklerdir asla. Böyle bir şey hiçbir zaman olmayacak ama şu olacaktır; ki olmaya da başlamıştır zaten, bundan eminim ve elimi Kur’an’a basarak söyleyebilirim: Ruslar, -yerden havaya atılan- taşınabilir modern hava savunma roketleriyle silâhlandıracaklardır PKK’yi. Ve, Türk savaş uçakları Kuzey Kürdistan’daki, Irak Kürdistanı’ndaki PKK üslerini bombalamaya gittiğinde, o Türk uçakları vurulup düşürülecektir. Bunları söylemek çok üzücü. Azınlıktaki Sabetaycıları falan saymazsak, Türk ordusunu düşman olarak, İslâm düşmanı olarak görmüyoruz çünkü biz. Ne var ki, sözkonusu uçağın düşürülmesi şeklinde ortaya çıkan ve hem Batı etkisi hem de kötü tavsiye altında gönüldaş Erdoğan tarafından uygulanan bu Türk karşıtı politikanın neticesi işte bu olacaktır. (Carlos, Suriye rejiminin bittiğini, artık bu şekilde devam edemeyeceğini ve Beşşar el-Esad’ın bile zamanında “bu rejim değişmeli” dediğini, babası Hafız el-Esad’ın ölümünden sonra devlet başkanlığının kendisine miras kaldığını ve bu bakımdan sistemin hiç de demokratik olmadığını, ancak sonuçta seçilmiş bir devlet başkanının başta olduğunu, daha önce de birçok kez dile getirdiği bu tesbitleri bilvesile hatırlatmak istediğini ifade ediyor. Ancak Beşşar el-Esad’ın o sözünde duramadığını ve özellikle Alevilerin etkili olduğu yeni neslin para kazanmak isteyip yolsuzluğa saptığını, Beşşar el-Esad’ın da bu yüzden rejimi değiştiremediğini, bu yozlaşmış sistemin bu şekilde devam ettiğini, işte bu yapının bugün ülkeyi kendi kendisini yıkma noktasına getirdiğini vurguluyor.) Rusların Suriye’ye müdahale ettiği bugün bilmek gerekir ki, Ruslar iyi savaşçıdırlar, öyle Amerikalılar veya Batılılar gibi uzaktan ülke dışından da müdahale etmezler. Şayet bir savaşa giriyorlarsa “bizzat” savaşa giriyorlar demektir. Yerde askerlerinin olmadığını söylüyorlar ama özel kuvvetleriyle sahadadırlar aslında onlar. Ruslar sahadadır, çünkü çok iyi bir durumda değil şu ân Suriye ordusu. Zayıfladılar ve tüm ülkeyi kontrol edemeyip, topraklarının üçte ikisini terkettiler. Ülkenin doğusundaki veya kuzeydoğusundaki stratejik yerler, Ürdün sınırına kadar uzanan sahil bölgesi dışında, durum budur. Beşşar el-Esad’ın iktidara geldiği ve bir rejim değişikliğinin sözkonusu olduğu demde, Cumhurbaşkanı Erdoğan Beşşar el-Esad’a babası gibi yaklaşıyor, güzel tavsiyelerde bulunuyordu. Ne zaman ki Erdoğan rejim değişikliği çerçevesinde birtakım doğru tavsiyeler yaptı Beşşar el-Esad’a, işte o zaman Beşşar bunları yapmadı; istemediğinden değil, dünyanın bu bölgesini yiyip bitiren kanserden dolayı yapamadı. Sonuç olarak, Sykes-Picot Anlaşması sonrasında Türkiye ile Osmanlı imparatorluğundaki Arab topraklarının sun’i bölünüşü, şu ân yaşamakta olduğumuz çatışmaları doğurdu. Türkiye’de ikili bir politika oynanıyor şimdi. Elbette diplomaside ikili oynamanız gerekir bazen; bir şey söylerseniz ama aslında başka bir şey yapmak istersiniz. Bu “nifak” değil, “diplomasi”dir ve milletlerarası siyasette işler böyle yürür zaten. Ne var ki mesele, bundan elde edilen sonuçlardır ve Türk halkı çok büyük bir bedel ödemeye başlamıştır şimdiden. Ankara’da ve diğer bölgelerde gerçekleşen saldırılar, İslâm Devletinin işi değildir; yoksa ilân ederlerdi bunu. Ardında ne olduğunu bilmiyoruz ama her türlü manipülasyonun yapıldığı bir süreç sözkonusu; belki de Suudîler vardır bunların arkasında, bilmiyorum. Ne olursa olsun, bunlar kötü, hem de çok kötü. Tamam, Ankara’dan günden güne yükselen bir politik tepki gelecektir; bu normaldir. Fakat sonuç, gerçek suçluların mahkeme önüne çıkartılması değil, masumların veya Kürt milliyetçilerinin, özellikle elde silâh mücadele edenlerin bedel ödemesi veya hesaba çekilmesi olacaktır. Ki, sözkonusu Kürt milliyetçileri, Türk anayasasına göre gerçekleştirilen kanunî seçimlerde bazı sonuçlar elde ettiler, malûm. İşler her gün öyle bir noktaya gidiyor ki, neticesi bir karmaşa olacaktır. Türk Hava Kuvvetleri, sırf o uçağı düşürmesinin bir sonucu olarak felç olacaktır, hiçbir işe yaramayacaktır. Bana sorarsanız, Türk hükümetinin bir Rus uçağını düşürmesinde hiçbir çıkarı yoktur. Sınırda Türk hava sahasına girmiş olsa bile böyledir; aptalcadır çünkü uçağı düşürerek buna mukabele etmek. İsyancılar Türkiye içerisinde değil ki; kimsenin Türkiye’ye bir saldırı düzenleyeceği de yok bu yüzden. Suriye içerisindeki isyancıları vuruyor Ruslar. Velhâsıl, Türkiye’nin Rus uçağını vurmasının berbat sonuçları olacaktır, berbat sonuçlar… Fikrimi sorarsanız, Rus hükümetine sunulmuş bir hediyedir bu aynı zamanda. Sonucu da düşmanca bir karşı karşıya gelme olacaktır. (Carlos, Vladimir Putin’in, Stalin’den sonra Rusya’nın en popüler ve en güçlü lideri olduğunu vurguluyor.) Unutmamamız gereken bir başka şey de, Rusya’nın, üstelik hukuken, yeniden bir hıristiyan ülke olduğudur. Moskova yeniden “Üçüncü Roma” olmuştur. Diğer ikisi ise ortadan kaybolmuştur. İtalya’daki Roma’dan, turistler için para ödenip girilecek ve fotoğraflanacak kalıntılar kalmıştır geriye sadece. İkinci Roma olarak Bizans’a gelince; Osmanlı imparatorluğunun tarihi başşehri olmuştur. Kaldı ki, şu ânda başşehir olarak Ankara geçse de, Türkiye’nin asıl başşehri İstanbul’dur. Hernekadar “saray” Ankara’da olsa bile, İstanbul’dur başşehir. Evet, Moskova yeniden “Üçüncu Roma”dır artık; bunu da ilân ettiler zaten. Ve yine unutmayınız ki, hıristiyanlarla müslümanlar hiç de dost değildirler birbirine. Müslümanlar, tarihî olarak, hıristiyanlara, hattâ yahudilere çok yakın davranmış; “Kitab Ehli” görerek onları korumuştur bile. Hıristiyanlar ise en başından beri stratejik bakımdan bir tehlike olarak görmüştür müslümanları. Tüm hıristiyan toprakları müslüman olmuştur çünkü. (Carlos, ilk sufiler arasında müslüman olmuş hıristiyan rahiblerin bulunduğunu ve ilk tarikatleri kuranlar arasında bunların da yer aldığını hatırlatıyor, bunun unutulmamasını istiyor.) Şimdiyse, -ekonomik bakımdan dünyanın ikinci askerî gücü olsa da- askerî anlamda en güçlü ordusu olan Rusları müslümanlara karşı verilen bir savaşa sokuyorsunuz. Bu çok ama çok hassas bir mevzu ve bir Rus savaş uçağının vurulmasıyla provoke edilmiştir şu ân; o aptalca provokasyonla bu noktaya gelinmiştir. Acaba Sabetaycılar mı var bunun arkasında diye düşünüyorum hattâ. O kadar uzağa gitmeden, belki de Gülenciler vardır arkasında. Belki CIA, belki de İsrail. Türk Hava Kuvvetleri’ni eğitenlerin veya eğitilenlerin bir kısmının siyonist olduğunu unutmamalıyız. Yoksa niçin vurulsun ki bir Rus savaş uçağı? Suriye’yi terkettiğim 1991’den bugüne PKK’dan kimseyi görmedim, onlardan bir haber alıyor da değilim ama sonucu PKK’nın silâhlandırılması olacaktır bu provokasyonun. Berbat sonuçları olacaktır. Bazen hiç de gerçekçi olmayan politik pozisyonları olsa bile, Kürtlerin millî ve tarihî haklarının tanınması talebleri yerindedir. Türkiye’nin dağılmasına taraftar değilim elbette. Her etnik gruba bir devlet veya cumhuriyet kurma hakkı tanımak tüm ülkenin parçalanması sonucunu doğuracaktır ki, bu da ne gerçekçidir ne de bölge halkları dâhil herhangi bir kimsenin yararına. Ancak aynı şekilde, PKK’nın habire bombalanması da kesinlikle çözüm getirici değildir. Asla teslim olmayacaklar, bombalandıkça daha da güçleneceklerdir. Böyle devam ettiği takdirde, Türkiye’den daha fazla Kürt genç katılacaktır çünkü PKK’ya. Bunun gibi, Fransa gibi emperyalistlerin tepkilerine baktığımızda, onların politikalarının da çözüm getirici olmadığı ortada. Fransa eskiden bile daha güçlü müdahale edeceğini söylüyor şimdi Suriye’ye. (Carlos, Rusların müdahalesini destekleyen ve Suriye ordusuyla işbirliği yapılmasını savunan Fransız yetkililerin bulunduğunu vurguluyor ve durumun bir ay öncesine göre değiştiğini ekliyor.) Evet, durum değişiyor ama kim ödeyecek acaba bunun bedelini? Elbette dünyanın o kısmında yaşayan halklar. Sadece bu da değil. İslâm Devleti, Suriye ve Irak’ta savaşmış ama çok da tecrübeli olmayan militanlarını kendilerini fedâ etmek üzere Avrupa’ya gönderiyor. Burası önemli; “kendilerini fedâ etmek üzere”… Öldürmek ve ölmek üzere geliyorlar. Vurdukları sembolik hedeflerde ise, maalesef yanlış zamanda yanlış yerde olan insanlar ölüyor çoğunlukla. Daha önceki bir analizime dayanarak ifâde etmem gerekirse, ABD’de, Fransa’da veya başka bir yerdeki nükleer santrallere saldıracaklardır bundan sonra. Müslümanlara ve peygamberine saldırmaktan başka bir şey bilmeyen Fransız “Charlie Hebdo” dergisine yönelik saldırıdan sonra iş buraya gelip dayandı. Charlie Hebdo’cular bir risk aldı ve bunu hayatlarıyla ödediler, malûm. O gün bunlarla dayanışma içerisinde olduklarını göstermek için dünyanın neredeyse yarısının devlet başkanları Paris’e gelmiş ve Paris caddelerinde arzı endam etmişti. Şimdiyse, ülkesindeki bazı aşırı sağcı hareketlere yönelik bir seçim hesabı dolayısıyla gelen İngiltere başbakanını saymazsak, neredeyse 200 kişinin öldüğü bu yeni Paris saldırılarından sonra, bir Allah’ın kulu bile gelemiyor Fransa’yla dayanışmaya. Daha mantıklı değil mi tam şimdi gelmeleri? Tabiî, artık son derece tehlikeli Paris’e gelmek! Diğer taraftan, tüm dünyaya 200 yıldır kirleten sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerin devlet başkanları, bir toplantı (İklim Zirvesi) gerçekleştirmek üzere Paris’e gelecek önümüzdeki günlerde. Güvenlik gerekçesiyle tüm Paris’i felç edecekler şimdi. Oysa, kendisini davası için fedâ etmeye hazır genç bir kadını veya adamı, yâni hakiki bir mücahidi engelleyebilecek hiçbir güç yoktur. Ve, müslümanların davası, haklı olan davadır. Mücahidlerin belli taktik ve operasyonel kararlarını veya faaliyetlerini eleştirebilirsiniz. Neden olmasın? Kimse mükemmel değildir, onlar da öyle. Fakat müslümanların tarihî haklarını savunmak ve kendilerini vuranları vurmak, tartışılmazdır. Brezilyalı karikatürist Latuff’un çizdiği de -ki o kadar komik olmasa da- yaşanan gerçekliğin tâ kendisidir ve bunu da müslümanlar başlatmamış, Fransız halkı da başlatmamış, bu suçları yıllar yıllar boyu insanoğluna karşı işleyen emperyalistler ve siyonistler başlatmıştır. İşte Vietnam’da, işte Filistin’de işlenen suçlar… Gönüldaş Erdoğan’a belli bir sempatim var, ilginç bir insan, faziletleri olan bir insan, birşeyler inşâ eden bir insan, mütevazi bir aileden gelen bir insan, karakter sahibi bir insan, ikiyüzlü olmayan bir insan, çok becerikli bir siyasetçi ve şimdi ikili bir oyun oynayarak problemleri çözmeye çalışıyor, burası açık ve bu da bir şeref onun için; ne var ki, büyük stratejik hatalar yapıyor. Sonucu da çoğunluğu müslüman yüzbinlerce masum insanın bu hatalar yüzünden ölümü olacaktır. Allahü Ekber. (Carlos, mûtad konuşması bittikten sonra da bir süre devam ediyor ve “Kumandan Mirzabeyoğlu’nu benim adıma sımsıkı kucaklayın; o Nakşibendî liderimizi, siyasî liderimizi düşünüyorum.” diyor ve gülümseyerek Av. Yılmaz’Ia vedalaşıyor.) 28 Kasım 2015 Kaynak: Baran dergisi

SINIRDA RUS UÇAĞI DÜŞÜRÜLDÜ

Suriye sınırında bu sabah sınır ihlali yaptığı ifâde edilen bir Rus savaş uçağı Türk jetleri tarafından düşürüldü. Görüntülü kayıtlarının da yayınlandığı hâdisede, pilotların paraşütle atlayarak kurtuldukları görülüyor. Konuyla ilgili Türk Silahlı Kuvvetleri’nden yapılan basın açıklaması şöyle: 24 Kasım 2015 tarihinde saat 09.20 civarında Hatay Yayladağı bölgesinde Türk Hava Sahasını ihlal eden milliyeti bilinmeyen bir uçak defalarca (beş dakika içerisinde 10 kez) ikaz edilmesine rağmen Türk Hava Sahasını ihlal etmiştir. Söz konusu uçağa angajman kuralları çerçevesinde 24 Kasım 2015 saat 09.24’te bölgede hava devriye görevinde bulunan iki adet F-16 uçağımız tarafından müdahalede bulunulmuştur. Kamuoyuna saygı ile duyurulur. TSK’nın “milliyeti bilinmeyen” kaydını düştüğü bu açıklamanın ardından Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından verilen bilgilere göre, uçağın Rus yapımı SU-24 tipi bir uçak olduğu kaydedildi. Bu açıklamaların ardından Rusya’dan da bir açıklama geldi. Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye sınırında bugün Türkiye tarafından angajman kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle düşürülen uçağın “kesinlikle Suriye sınırlarında olduğunu” duyurdu. Rusya Savunma Bakanlığı’nan yapılan açıklamada Suriye’de Rus Sukhoi SU-24 uçağının düştüğünü, uçağın muhtemelen karadan ateş edilerek düşürüldüğünü duyurdu. Açıklamada, pilotların ikisinin de kendilerini uçak düşmeden önce fırlatmayı başardıklarını; ancak şu anki akıbetlerinin bilinmediğini, uçağın da vurulduğunda 6 bin metre yükseklikte olduğu kaydedildi.

AHMET DAVUTOĞLU “ÇOK CİDDİ”… PYD’Yİ VURURMUŞ!

Davutoğlu, dün gazetelerin Ankara temsilcileriyle yaptığı kahvaltıda bazı açıklamalar yapmış. Yaptığı açıklamalar gazete ve internet sitelerinde şu başlıklarla verildi: – “Davutoğlu ABD’ye Rest Çekti: PYD’yi Vururuz!” – “Başbakan’dan çok sert açıklama: Onları da vururuz” Söz konusu çaylı-simitli Tarihî Kahvaltılı Toplantı’da “ABD nezdinde gerekli diplomatik girişimler yapılacak, bunu hiçbir şekilde kabul etmediğimiz bildirilecek.” şeklinde konuşan “Başbakan” Davutoğlu, inanılması güç bir “basiret” örneği göstererek şu tarihî tesbiti yaptı: “Şu anda PYD’ye verilen yardımın PKK’ya gitmeyeceği konusunda hiç kimse bize inandırıcı bir gerekçe söyleyemez.” Vatanımızın menfaatlerini ilgilendiren hususlarda Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı görevleri boyunca son derece “mülayim” duran Davutoğlu, cümlelerinin devamında kimilerine ümit vaad eden şu açıklamaları yaptı: “Kuzey Irak’ta, Türkiye’de kullanıldığını tespit edersek PKK’ya yaptığımız müdahaleyi yapar, bulunduğu yerde silahları yok ederiz. Bunu hem ABD’ye, hem Rusya’ya ilettik. Yaklaşımımız 23 Temmuz gecesi DEAŞ ve PKK mevzilerine yaptığımız operasyonlarda kendini göstermiştir.” Davutoğlu’nun bu sözlerinin hemen ardından, sıcağı sıcağına AKP’nin Stratejik Müttefiki ABD’den cevap geldi: – PYD’ye desteğimizi sürdüreceğiz! Çaylı-simitli Tarihî Kahvaltılı Toplantı’da sarf edilen bu sözler üzerine atılan manşetleri tekrar hatırlatalım: – “Davutoğlu ABD’ye Rest Çekti: PYD’yi Vururuz!” – “Başbakan’dan çok sert açıklama: Onları da vururuz” Bu şekilde manşet atan gazete ve internet sitelerinin kendi arşivlerinden vereceğimiz aşağıdaki haberleri sanki hiç yayınlamamışlar gibi yapıp, insanımızı “aptal” yerine koyma davranışları bir yana, Davutoğlu’nun bu açıklamalarındaki pişkinliğine dikkatinizi çekmek istiyoruz. Kronolojik olarak bunların sadece bir kısmını sıralayalım: – 25 Temmuz 2013… Türkiye sınırına PYD-PKK bayrağı asan PYD Elebaşı Salih Müslim Türkiye’de kırmızı halılarla ağırlandı… Havalimanında aprona yanaşan özel bir araca bindirilerek bilinmeyen bir adrese götürülen PYD liderinin 2 gün İstanbul’da kaldıktan sonra Paris’e geçeceği öğrenildi… Söz konusu hadise medyada “Mit Salih Müslim’i çok sert uyardı!” şeklinde pazarlanırken, Salih Müslim ziyaretin ardından yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Kürdistan’ı Türkiye ile birlikte kuracağız, Türk yetkililer bana çok iyi davrandı, Dışişleri yetkilileriyle daha öncede görüşmüştüm, hedeflerimizden asla sapmayacağız” – 05 Ekim 2014… AKP adına Davutoğlu ve HDPKK adına Demirtaş’ın sürdürdüğü “PYD görüşmeleri” dolayısıyla Ankara’ya davet edilen Salih Müslim, gizli tutulan görüşmelerinin ardından ayrıldı. – 9 Ekim 2014… AKP’nin Kürtçü Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay, “Uluslararası çerçevede şu anda IŞİD Türkiye’nin de belasıdır. Türkiye’nin de düşmanıdır.” diyerek, 6-7 Ekim hadiselerinin, “Türkiye’de halkın Kobani’ye karşı duyarlılığını Kobani’de yaşanmakta olan insani dramı daha fazla yansıtmıyor olduğunu” ifâde etti. “Kobani’ye doğru düzgün yardım eden tek ülke Türkiye’dir.Başka bir ülke yok.” Diyen Aktay, “Kobani’nin de sığınabileceği başka bir yer yok ve Türkiye’de bu yardımı esirgiyor değildir. Eğer Türkiye’nin savaşması da isteniyorsa Türkiye henüz savaş kararı vermiş değildir. Bu bir topyekun alınacak karardır.” dedi… Aktay, sözlerinin devamında şunları söyledi: “Bu arada bir müjde vermek isterim; neticede Türkiye’nin de içinde yer aldığı bir koolisyonun yaptığı saldırılar neticesinde IŞİD Kobani’den çekilmiş bulunuyor, Kobani’de şu anda bir IŞİD tehlikesi bulunmamaktadır. Bu olaylar eğer illaki böyle amaca muvafık ise amacına ulaşmıştır. Bunu da herkese bildirmek gerekiyor.” Hatırlanacağı gibi katıldığı bir televizyon programında “Türk diye bir ırk yok!” diyen Aktay, aynı sözü partisinin bir toplantısında da tekrar etmişti. – 11 Ekim 2014… Şanlıurfa “Vali”si İzzettin Küçük: “Kobani’ye her ay 120, toplamda da 802 TIR gıda ve yardım malzemesi yaptık”. Ayrıca aynı “vali”, “TIR’la yapılan yardımlara ek olarak 415 yaralıyı (PKK/PYD’li) da Türkiye’ye getirerek tedavi ettirdiklerini” açıkladı. – 12 Ekim 2014… Milliyet gazetesine konuşan Ahmet Davutoğlu: “Biz satranç oynamayı bilen insanlarız. Selahattin Demirtaş’a “Bak” dedim “Yarın bizden Kobani’ye yardım isteyemezsiniz, eğer tezkereye hayır derseniz.” Aynı gün Salih Müslim’i Türkiye’ye getiriyoruz. Bakın kaç jest arka arkaya. Bir anlamda “meşru görüyorum seni” diyoruz” – 14 Ekim 2014… “462 PYD’li Suruç Devlet Hastanesi’nde tedavi edildi. Tedavi edilenler arasında PKK’nın Diyarbakır sorumlusu Sofi kod adlı Selahattin Dilek de var.” – 22 Ekim 2014… Tayyip Erdoğan, Peşmergelerin çıkarılan Tezkere ile Ayn El Arab’a, yani Kobani’ye geçişiyle ilgili olarak, “Sayın Obama’yla yaptığımız telefon görüşmesinde kendilerine bu teklifi zaten ben yapmıştım” dedi… IŞİD’e karşı yeterince savaşılmadığını dile getiren Erdoğan, şunları da söyledi: “C-130’lardan attıkları o silahlar belki bir kısmı PYD’nin eline geçti ama bir kısmı da IŞİD’in eline geçti. Adamlar (IŞİD’i kastediyor) günlerdir kendi sitelerinden yayınlarını yapıyorlar. Bütün o sandıkların hepsini açarak gösteriyorlar. Şimdi kime burada nasıl destek verildiği açık net ortaya çıkıyor. Bir kısmı onların eline gitti demek doğru bir şey mi? Böyle bir yorum olamaz. Çok daha akılcı ve netice alıcı yol varken böyle biz dostlar alışverişte görsün mantığıyla böyle bir hareket yapılamaz.” – 23 Ekim 2014… AKP Hükümeti, meclis’ten çıkardığı tezkereyi esas alarak, Ayn-el Arab’ta (Kobani) mağlubiyet yaşayan PYD’ye yardım etmeleri için, Irak’ın Kuzeyi’nde yuvalanan Peşmerge’nin topraklarımızdan geçirerek, bir başka komşu ülke olan Suriye’ye geçmelerini sağladı. – 24 Ekim 2014… PYD elebaşı Salih Müslim “CNN Türk” ekranlarında Şirin Payzın’a konuştu. ‘Kaç Peşmerge talebiniz var?’ sorusuna “Sayı olarak zaten ne kadar isterseniz Peşmerge gönderebiliriz dendi.” Cevabını veren Müslim, Tayyip Erdoğan’ın “Bizim için PKK da PYD de birdir” sözlerine şaşırdığını belirterek şunları ifâde etti: “Evinin içinde görüşüyoruz. En büyük yetkililerle. İkinci gün arkamızdan bunlar da teröristtir falan. Sayın Erdoğan da biliyor. Diğer yetkililer de biliyor. Biz hiçbir zaman ne terörist olmadık. IŞİD ile en fazla savaşan biziz. Kendisi bir açıklık getirsin. Ne kadar bizi destekliyor… Duruşuna bir açıklık getirsin” diye konuştu. – 5 Kasım 2014… Suruç “Kaymakam”ı Abdullah Çiftçi: “Savaşın başladığı günden bu yana savaşta yaralanan 974 YPG’li Türkiye’ye getirilerek tedavi edildi.” – 19 Kasım 2014… Fikret Bila’ya röportaj veren Davutoğlu, zor durumda kalan PYD’nin düşmanı olan IŞİD’a karşı aldıkları tavrı dile getirerek, “7000 IŞİD militanını engelledik” dedi. – 25 Ocak 2015… “Başbakan” Ahmet Davutoğlu Diyarbakır İl Kongre salonunda partidaşlarının Kürtçe olarak açtıkları “Çözümün kalbi Diyarbakır’a hoşgeldiniz” pankartının altında şunları söyledi: “KOBANİ’YE BURADAN SELAM OLSUN! KOBANİ’DEKİ KARDEŞLERİMİN ALNINDAN ÖPÜYORUM!” Konuşmasında “Kobani bize tarihin emanetidir” diyen Davutoğlu’nun, ezelden beri Ayn-el Arab olan Arab şehrin adını “tarihin emaneti” olarak “Kobani” diye isimlendirmesi ve “Kürt şehri” olarak ilan etmesi dikkat çekti. – 29 Temmuz 2015… Olağanüstü toplanan TBMM Genel Kurulu’nda konuşan AKP Grup Başkanvekili Ahmet Aydın: “Kobani düşmediyse Türkiye sınırları açtığı için düşmedi!” – 7 Mayıs 2015… Ahmet Davutoğlu: “KOBANİ’DE DÖKÜLEN KÜRT KANI, BENİM KANIM!” – 7 Mayıs 2015… Kobani’de PKK’ya desteğe giden “3. Peşmerge Birliği komutanı” Muslih Zebari: AKP Hükümeti Kobani’de savaşan peşmerge gruplarına 630 bin dolar değerinde 4 kamyon silah ve mühimmat yardımı yaptı! – 10 Mayıs 2015… Çapulcu Mesud Barzani “Türkiye’nin yardımı olmasaydı Kobani’nin alınması mümkün olmazdı.” – 13 Mayıs 2015… Genelkurmay İstihbarat eski Daire Başkanı İsmail Hakkı Pekin: “MİT, Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan emekli olan bazı askerlerden oluşan operasyonel birim kurdu. Bu birim, Suriye’de PYD saflarında paralı asker olarak IŞİD’e karşı savaşıyor.” – 13 Mayıs 2015… Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz: “Gerek Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gerek peşmerge, her ikisini de öneren Türkiye olmuştur. Türkiye olmasaydı hiç şüpheniz olmasın Kobani düşerdi.” – 14 Mayıs 2015… “Cumhurbaşkanı” Tayyip Erdoğan, “Gerek ÖSO’nun gerek Peşmerge’nin Kobani’ye girmesine biz müsaade ettik. Ey HDP sen kimsin ya! Çünkü Kobani’de DAEŞ’e gerekli dersin verilmesi gerekiyordu!” dedi. – 20 Haziran 2015… PYD elebaşı Salih Müslim, İstanbul aktarmalı olarak Ankara’ya geldi. Kırmızı halılarla karşılanarak AKP Hükümeti yetkilileri ile görüşen Müslim, “Türkiye’nin lojistik koridorunu kapatması durumunda PYD’nin ciddi sıkıntılar yaşayabileceği” ifade etti ve destek sözü aldı. Türkiye’de bütün imkânlar önüne serilen Müslim, ayrıca Batılı ve Kürtçü haber kanallarına röportajlar verdi. – 19 Ağustos 2015… Davutoğlu’nun destek mesajlarına ve 1,5 yıldır fiîli takviyelerine rağmen PYD/PKK elebaşı Salih Müslim, “Türkmenlere takviye yaptığı” iddiasıyla şunları söyledi: “Türkiye bunları neden getirmiş nereden takviye etmiş. Tabii biz bunun cevabını biliyoruz, bunun için de açıkça ifade ettik, eğer Türkiye bizimle bir savaşa girmek istemiyorsa bunları çeksin, dedik. Türkiye’ye bağlı bir gücün orada bulunmasını işgal sayarız. Nasıl ki işgalci güçlere ve DAİŞ’a karşı savaştıysak onlara karşı da öyle savaşacağız!” – 29 Eylül 2015… ABD’de bulunan Davutoğlu, Barzani’nin haber sitesi Rudaw’a konuştu: PYD, muhalefete destek olursa, her türlü kazanımlarını (Kürtçü Koridor) destekleriz!” – 14 Ekim 2015… Davutoğlu: “PYD’yi vururuz.” – 15 Ekim 2015… ABD Sözcüsü: “PYD’yi desteklemeye devam edeceğiz.” – Ve bugün… 15 Ekim 2015… Amerika’nın “Arap işbirlikçilerimize verdik” dediği 50 ton silahların akıbeti belli oldu. PYD Elebaşı Salih Müslüm: 50 Tonluk silah yardımını teslim aldık. Dikkatinizi çekeriz: Bu haberleri Hükümeti destekleyen yayınlardan derledik… Genel Yayın Yönetmenimiz Ali Osman Zor’un senelerdir söylediği gibi; “Tarihte insan zekâsına bu kadar hakaret edildiği bir dönem daha yoktur.” İnsanımıza “aptal” muamelesi yapılırcasına, onbilerce silah, tonlarca gıda, hastane, yurtdışından ve içeriden gelen her Kürtçü’yü sınırdan Ayn-el Arab’a (Kobani) yardıma gönderme, kırmızı halılarla karşılama ve yurdışına çıkışlarını sağlama, “düşman IŞİD”a göz açtırmayıp sürekli operasyonlar yapma ve saire şeklinde resmi açıklamalarla ortaya koydukları desteği vermemiş gibi, “PYD’yi vurmak”tan bahsetmenin ikiyüzlülüğü ortada. “PYD Türkiye sınırına sızarsa vururuz” diyen Davutoğlu, PYD-PKK-Peşmerge için Tezkere çıkartarak “sızma”yı bizzat kendilerinin başında bulunduğu hükümetin sağladığını Milletin bilmediğini mi zannediyor? “PYD Türkiye sınırına sızarsa vururuz”muş… PYD Türkiye’nin içinde zaten! “Kobani”ye yardım için, sınırın bu tarafında tüneller açıp 80 bin silah sevkiyatı yapıldığı ve Kürt Şövenistlerin büyük kısmının da AKP Hükümetinin kontrolündeki bu tünellerle giriş-çıkış yaptığı da unutulmamalı… Söz konusu silahların Amerika tarafından mı gönderildiği, yoksa bizzat Hükümet tarafından mı temin edildiği de şu ân için cevabı olmayan sorular. Tıpkı Özal’ın Irak’ı içeriden düşman işgaline açan vatan hainleri Barzani ve Talabani’ye kırmızı pasaportlar verip, sonra “kırmızı çizgi” edebiyatı yapması gibi, AKP Hükümeti de, “Süleyman Şah Türbesi’ni alıp getirince” kırmızı çizgi edebiyatını da bırakıp, şimdi, HER TÜRLÜ yardımda bulunduğu PYD-PKK’yı vuracağını iddia ediyor. “PYD’yi de vururuz”muş… Vur o zaman! Geçtiğimiz hafta “OCAK KIZIŞTI”: KÜÇÜK AMERİKA DÜZENİ – TELEGRAM DÜZENİ’NİN ÖLDÜĞÜNÜ KABUL ET VE ONA GÖRE DAVRAN! başlığı altında ifâde ettiklerimiz aynen geçerliliğini dayatmaktadır: Kandil’de terörist olanı imhâ etmek yetmez. Kuvvetlendirdiğin Barzani, samimyetsizliğini ele verir! Kandil’deki terörist, Suriye’ye gelince neden müttefik oluyor? “PYD, PKK’dır” demek de yetmez. Madem o da PKK, aynı muameleye tâbi tut! Amerika izin vermiyorsa eğer, tarihte bir eşine daha rastlanmayan bu eli kanlı Terör Örgütü’ne Allah’ın Kudret’i ve Gücü, milletin ve silahlı kuvvetlerin desteğiyle, 72 saat içerisinde İncirliği terk etmesini söyle. O zaman, Silahlı Kuvvetler ile birlikte bütün Millet’in, adetâ, İstanbul’u Fethetmeye çıkmış Fatih’in, İttihâdı İslâm Davasını kafasına koymuş Yavuz’un orduları gibi arkanda saf tutmuş bulacaksın…

15 MART 2015… ALİ OSMAN ZOR KONUŞUYOR

ADIMLAR Fikir, Kültür, Siyaset Platformu’na 25 Mart 2015 tarihinde düzenlenen bombalı saldırıdan hemen önce gerçekleştirilen istişare toplantısında Platformumuz Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un yaptığı açılış konuşmasını tekrar yayınlıyoruz. Geleneksel İstişâre Toplantılarımızdan, sonuncusu olan bu toplantının 4 bölüm hâlinde görüntülü kayıtlarını internette yayınlamamızdan hemen sonra büromuz bombalanmış ve gönüldaşımız Ünsal Zor şehîd olmuştur. Genel Başkanımız Ali Osman Zor’un da yaralandığı bu saldırının sebebini, bugün çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmakta olan ihanet süreci hakkındaki değerlendirmelerinde ve bu değerlendirmelerinin Anadolu insanının hissiyatıyla örtüşüp bugün meydanları doldurmasında arayabilirsiniz. ADIMLAR Platformu’nun özellikle son iki yıldır yaptığı yayınlarla ortaya koyduğu gerçeklik, bugün yaşanmakta olan gelişmelerin ihtar edicisi olduğu gibi, yarın yaşanabileceklerin de çözüm ipuçlarını vermektedir. Türk Milleti’ni on yıllardır “seyirci”liğe mahkûm edenlere karşı attığımız Adımlarımızdır saldırının sebebi. Adımlarımızın hangi potansiyelin habercisi olduğunun, Din, Vatan ve Millet düşmanlarınca bir kez daha anlaşıldığı ve yok etme kararını almalarına sebeb olan konuşmalardan biri… Ali Osman Zor konuşuyor… ADIMLAR Dergisi

ALİ OSMAN ZOR, HOLLANDA NOS TV’YE KONUŞTU

Ali Osman ZOR: “İSLAM BİRLİĞİ BİR ŞEKİLDE KURULACAK” Hollanda Devlet Televizyonu NOS, ADIMLAR Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman ZOR ile bir röportaj gerçekleştirdi. NOS Tv Muhabiri Lucas Waagmeester’ın ısrarları üzerine Tarihi Kongre günü olan 29 Kasım 2014 Cumartesi günü Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen bu kısa röportajın görüntülü kaydını izleyebilirsiniz. Röportaj öncesinde 15 Kasım 2014 Cumartesi günü dergimize gelen Waagmeester ve ekibi, yapılan ön görüşme neticesinde İBDA ve Kumandan Mirzabeyoğlu hakkında edindikleri bilgiler sonrası Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun vereceği konferansa katılma isteklerini ısrarla beyan etmişler ve bu Tarihi Gün’de de Haliç Kongre Merkezi’nde hazır bulunmuşlardı. Konferans öncesi eğer mümkün olursa Genel Yayın Yönetmenimiz ile bir de röportaj yapmak istediklerini ifâde eden NOS temsilcilerine, bunun, Sayın ZOR’un yoğun olmasından dolayı mümkün olmadığı söylenmiştir. Konferans günü NOS Televizyonu’nun karşılaştığı kalabalık karşısında bir televizyoncu refleksi göstererek ısrarlarını arttırması sonucunda Genel Yayın Yönetmenimizle röportaj yapma fırsatını bulmuş ve ayaküstü kısa bir söyleşi gerçekleşmiştir. Konferanstan iki hafta önce dergi büromuzda gerçekleşen ve Hollandalı gazetecilerin İslâm Mücahidlerini, İBDA Merkezi’nde Türkiye’nin Misyonu’nu anlama ve kendi akıbetlerini, Batı’nın istikbâlini öğrenebilmek merakıyla sordukları sorular ve Ali Osman Zor’un açık yüreklilikle verdiği cevaplar karşısında gerçekleşen bu röportaj, Batı’nın bilmek istediklerinin özeti mahiyetinde cevaplara hâizdir. VİDEO

Adı Ne Olursa Olsun, MUSUL IRAK Milli Cephesi’nin Hamlesidir

Bu hükümetin işlediği 3 tane suç var ve tarih boyunca da bu üç suç belki hiçbir hükümet ve yönetim tarafından, hiçbir lider tarafından da işlenmedi. Bunlardan birincisi Irak, Libya, Suriye… 2003 saldırısı ile beraber Irak’ın ne halde olduğu belli ve bu hükümetin Emperyalizm ile birlikte Irak işgalinde aldığı rol belli. Libya, zaten büyük vatan dostu, acı gün dostu, kötü gün dostu Kaddafi’nin yine emperyalist güçlerle işbirliği yapılarak katledilmesi ve Libya topraklarının, Libya ülkesinin paramparça edilmesi. Arkasından Suriye meselesi. Suriye’nin yerle bir edilip, orada hiç bir şeyin sağlam bırakılmaması. Bu hükümetin işlediği en büyük suçlardan ikincisi ise, “çözüm süreci” adı altında, ülkemizin bir kısmının bölünmesi sürecini başlatması…