ESKİ TEM ŞUBE MÜDÜRÜ MEHMET KARABÖRK GÖZALTINDA
Sayın Salih Mirzabeyoğlu’na karşı BUGÜN HALEN DEVAM EDEGELEN TELEGRAM İŞKENCESİ ve İŞKENCECİLERİNİN, şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılması
Sayın Salih Mirzabeyoğlu’na karşı BUGÜN HALEN DEVAM EDEGELEN TELEGRAM İŞKENCESİ ve İŞKENCECİLERİNİN, şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılması
Ramazan Bayramı’nın 3. Günü ADIMLAR Dergisi Fatih Bürosu’nda gerçekleşen Bayramlaşma toplantısına çok sayıda gönüldaşımız katıldı…
ADIMLAR fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un 8 ARALIK 2015 tarihinde yayınlanan “KUZEY ATLANTİK TERÖR ÖRGÜTÜ’NÜN “KUZEY SURİYE”LEŞTİRME SALDIRISI” başlıklı makâlesini, yaşanan yeni gelişmeler vesilesiyle tekrar alâkalarınıza sunuyoruz. AKP Hükümetinin ve çevresinin Rus uçağının düşürülmesinin ardından sahte bağımsızlık nutuklarını “Türkiye NATO toprağıdır” şeklinde bir ihanet çizgisine taşımalarının ardından geçen süreçte, söylenenler ve yazılanlar ortada. Bu noktada bağlısı olduğu İBDA’ya nisbetle ilkeli ve tutarlı mücadelesiyle söyledikleri ve yazdıklarıyla meydanda olan ADIMLAR’a nisbetle, iktidar çevresinde yayın yapan sözde İslâmcı medyanın temyiz kabiliyetleri de apaçık ortada durmaktadır. Amerika Terör Örgütü’nün 25 yıldır bölgemizde “İsrail’in Güvenliği’ni sağlamak” esaslı yürüttüğü BOP Saldırısı’nın Suriye cephesinde yaşanan gelişmelerin değerlendirildiği makâle, ADIMLAR açısından bölgede geçmişten bugüne, bugünden geleceğe sarkan SALDIRI’nın karakterini va’z etttiği gibi, bölgemizdeki aktörlerin hâlihazırda devam eden pozisyonlarını da ele almaktadır. ADIMLAR Dergisi Yüzde elli oyla iktidar olan hükümetin, seçim kampanyası boyunca söylediklerinin hiçbirisinin doğru olmadığı artık aşikâr. Şartların dayatmasının, plânlanan oyunları bozabileceği, tarihte birçok defalar görülmüştür. Bu cümleye bağlı olarak da, oy veren seçmenin, oy verdiği parti tarafından iradesi dikkate alınmadığında hükümet olan söz konusu partinin oy veren aynı seçmen tarafından eninde sonunda paramparça edileceğini herkesin bilmesi gerekir. Tekrar etmekte fayda var; 1 Kasım’da AKP’ye oy veren seçmenin iradesi şuydu: “Ülkenin bölünmesini ve parçalanmasını reddederek BOP dairesindeki Etnikçi ayaklanmayı bastır! Nato’dan çık ve bağımsızlığını ilân et! “Dünya 5’ten büyüktür” sözünün gereğini yerine getir ve tüm İslâm Coğrafyası ve ezilen üçüncü dünya ülkeleri adına “6. Türkiye’dir!” de.” Seçmenin bu iradesine, daha 2 Kasım günü “çözüm süreci devam edecek!” diyen hükümet yetkililerinin şahsında nasıl ihanet edildiğine şahid olduk. Arkasından gelen uluslar arası güçlerin plânlamasıyla gerçekleştirildiği besbelli olan Rus uçağının düşürülmesiyle de bırakın NATO’dan çıkıp bağımsızlığını ilân etmeyi, Kuzey Atlantik Terör Örgütü’ne ait tüm silahlı unsurları bizzat hükümetin kendisi bölgemize davet etti! Özellikle 23 Eylül’de Rusya Yönetimiyle yapılan açık anlaşmalar ve gizli ikili görüşmelerde varılan mutabakatlar yok sayılarak, Amerikan plânlarının uygulayıcısı konumunda Rus uçağı vurulmuş ve böylece NATO’cu zihniyetin ihanet listesine Rusya da eklenerek, Anadolu’nun bölünme süreci için en önemli adım atılmış oldu. Bu hadisedeki en büyük vebal, tabiî ki sadece siyasî İktidar’ın değil, NATO tornasından geçmiş, halâ hasarlı beyinleriyle ne yapacağını bilmez konumda bulunan Ordu da bu vebale ortaktır. Bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere, bütün kesimlerin bildiği gerçek, bizim “Ordu” kavramıyla ideolojik mânâda bir derdimizin olmadığıdır. Hattâ umumî olarak bu Ordu, bizim ordumuzdur! Fakat, kafalardaki NATO hasarını düzeltmeden, Din, Vatan, Millet temelli bu topraklar faydasına bir işlev icrâ edebilecekleri şüphelidir. Rus uçağının vurulmasında 7 Haziran’dan sonra Amerika ve NATO’ya karşı açığa çıkan Millî Öfke’yi alıp Rusya üzerinden başka yerlere sevk etme gayreti, Ordu’nun millet menfaatleri için hizmet etmediği iddialarını doğrular niteliktedir. Irak’ın Kuzeyi’nin “Kuzey Irak”laştırılması sürecinde BOP kapsamında yapılan “yardımlar” gizli saklı ve perde arkasından gidiyordu. Kameralar önünde ise, hem generaller ve hem de siviller Barzani ve Talabani’den “iki aşiret lideri” diye bahsediyorlar ve her fırsatta da Türkiye’nin kırmızı çizgilerine vurgu yapıyorlardı. Yani, Millet’in göreceği ve anlayacağı şekilde açık bir destek yoktu. Suriye’nin Kuzeyi’nin “Kuzey Suriye”leştirilmesi sürecinde ise, tüm dünyanın gözü önünde binlerce tırdan oluşan konvoylarla yardımlar yapılıyor ve Millet’in gözünün içine baka baka, “NATO’daki müttefikimiz ve Stratejik Ortağımız Amerika” havadan attığı tonlarca silah yardımıyla Etnik Kürtçülüğe nefes aldırıyor ve hiç kimseden de aksi bir ses çıkmıyordu. Bu da yetmiyormuş gibi, yapılan bu açık yardımlardan sonra Etnikçilik, şımarıklığı öyle boyutlara taşıdı ki, Ordusuna savaş açtığı devletten, Suriye’nin Kuzeyi’nde kendisine bir devlet kurmasını dahi isteyebildi. Rusya uçağının vurulmasını Suriye’nin Kuzeyi’ni “Kuzey Suriye”leştirilmesi plânı dairesinde ele aldığımızda gayet açık bir şekilde göreceğiz ki, bu, sadece Etnik Kürtçülüğün işine yaramıştır. Suriye’nin bölünme sürecini hızlandıracak bu hamlenin aynı zamanda da Kuzey Atlantik Terör Örgütü (NATO) tarafından Türkiye’nin de bölünmesini hedeflediğini anlamak için çok da zeki olmaya gerek yok. Propaganda makinesinin düşürülen Rus uçağı üzerinden gizlediği gerçek de böylece açığa çıkmış oldu. Bu hadisede beyni hasarlı NATO tezgahından geçmiş ve geçmeye de devam eden unsurların halâ Silahlı Kuvvetler içerisinde aktif oldukları görülürken, karşı unsurların ise, önceden yapılan operasyonların hasarını onarıp, halâ bir varlık iddia edemedikleri görülmekte. Dikkat ediyoruz ki, Irak’ın Kuzeyi söz konusu olduğunda en azından lâfzen dile getirilen “kırmızı çizgiler”, “Kuzey Suriye”leştirme operasyonunda kimsenin gündeminde değil. Irak’ın Kuzeyi’nde 91 Saldırısıyla başlayan “Kuzey Irak”laştırma operasyonunda Çekiç Güç rolünü Silopi’deki Amerikan Kuvvetleri oynuyordu. Biz, bu hususu ve Amerikan Kuvvetleri’nin Silopi’deki varlığına “Bölgeye yapılan saldırı, Türkiye’ye yapılmıştır” demesine rağmen bu sözün gereğini yapamayıp Amerikan Kuvvetlerini uzaktan seyreden iradeyi de unutmuş değiliz. Daha sonra bu irade sözünün gereğini yapmamasının faturasını Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında tavsiye edilmesiyle ödedi. 7 Haziran’a kadar Suriye’nin Kuzeyi’nde “Kuzey Suriye”leştirme operasyonu kapsamında bir genişleme sağlandı. Aslında Ayn-el Arab’ta tehdit kökten kaldırılmak üzereyken, buradan Ayn-el Arab’a atılan can simidi, 30 yıldır devam eden Bölücülük tehdidini daha da büyüterek bugünlere getirdi. Ekranbaşı seyircisinin duyduğu tek şey, “önleriz!”, “şunu yaparız!”, “bunu yaparız!” falan filân… Bugün bu sözlerin hepsinin hikâye olduğu Suriye’nin Kuzeyi’ndeki yapıyı kabullenmiş olmalarından belli. Amerikan stratejisi içinde “taktik çırpınışlar” olarak değerlendirilebilecek hamlelerin tamamı “Kuzey Suriye” plânına hizmet etmekten başka bir işe yaramadı. Türkiye sınırından Peşmerge’yi içeri alıp, “Biji Obama!” sloganları altında sana korutarak Suriye’nin Kuzeyi’ne soktular! İşte bütün bu “oldu-bitti”ler içerisinde ve “tamam, artık plân uygulandı” sevincinin yaşandığı bir dönemde Suriye’de Rusya faktörü kendisini gösterdi. Rusya, Suriye devletinden taraf olarak NATO’nun Suriye’yi bölmek için başlattığı bu savaşa katıldığını açıkladığı bu dönemde, unutulmaması gereken husus ise, aynı ânda Türkiye’de Amerika ve NATO’ya duyulan Millî Öfkenin hiç olmadığı kadar tavan yapmış ve sokaklara taşmış olmasıydı. Rusya faktörü, bir nevî İslâm Devleti gibi Suriye’de ara unsur, yani ara hedef olarak Amerikan stratejisinin karşısına çıktı. Rus uçağının düşürülmesi hadisesinin sebeplerini daha iyi anlayabilmek için 91’den beri devam eden Amerikan İşgâline Rus siyasetinin bakış açısını ana hatlarıyla bilmek gerekir. Bugün, “Türk” kılığına bürünmüş Amerikan medyasının anlattıklarıyla gerçeğin birbirinden çok farklı olduğu, ancak bu şekilde anlaşılabilir: Rusya 2003 Irak İşgâlinde Saddam Hüseyin’le yaptığı anlaşmalara uymayarak, Irak’ın parçalanmasına göz yummuş ve Irak’a ihanet etmişti. Hattâ, hatırladığımız kadarıyla bundan dolayı “biz Irak’a ihanet ettik” diye intihar eden Rus generalleri oldu. Kuzey Atlantik Terör Örgütü’nün 2011 Libya İşgâlinde ise bizzat Rusya Devlet Başkanı Putin, “Bu bir Haçlı Saldırısıdır!” demesine rağmen, Devlet olarak Kaddafi ile yapılan “savunma işbirliği anlaşmaları”nın gereğini yerine getirip, NATO işgâline karşı duramadı. Suriye, bir nevî Rus siyaseti açısından Amerikan politikalarına karşı “son kale” özelliğini taşımaktaydı. Bundan dolayı da Rusya, Irak’ta Saddam’a, Libya’da Kaddafi’ye yaptığı ihaneti Suriye’de tekrarlamadı ve Esad Yönetimi ile yaptığı anlaşmaya sadık kalarak, Esad’ın yanında savaşa katıldı. Rusya’nın beklenmedik bu müdahalesi, ilk etapta 65 yıldır NATO tezgahından geçmiş kafaları karıştırırken, bir o kadar da bunları tedirgin etti. Amerika’nın belirlediği stratejik plân çerçevesinde işler “tıkır tıkır” yürütülürken Rusya’nın etkili bir aktör olarak ve tarafını net bir şekilde ortaya koyarak devreye girmesi, diplomasi tabiriyle “kartların yeniden karılacağı ve yeniden dağıtılacağı”nın habercisiydi. Rus uçağının düşürülmesinden önce ve sonraki gelişmeler ise, Rusya’nın “kartları karmak”tan ziyade kararlı olarak ne yapmak istediğini de gösterdi. Meydana çıktı ki, Amerika, Irak’ta yaptığının aynısını ikinci defa Suriye’de yapamayacak. BOP kapsamı dahilinde Suriye’yi ve arkasından da Türkiye’yi bölmek için başlattığı bu savaşta Rusya’nın etkili bir aktör olarak Esad’ın yanında savaşa girmesi, Amerikan plânlarını en azından olduğu gibi uygulanamayacağı mânâsına gelir. İsrail’in güvenliğini ve genişlemesini, bunun için de İslâm Milleti’nin iki ana unsuru olan Türk ve Arab’ın arasına Siyonist bir Duvar inşâ etmeyi öngören BOP’un devam edebilmesi için Rusya ve Türkiye’nin müttefik olmasından ziyâde düşmanca ilişkiler içerisinde bulunması ve enerjilerini de birbirlerinin üzerinde tüketmeleri gerekmekteydi. Bu düşüncenin gereği olarak da, Rus uçağı düşürüldü! Uçağın düşürülmesiyle alâkalı Rus yetkililerinin “bu uluslar arası bir provokasyondur” açıklaması, ancak bu mantık içinde yerli yerine oturabilir. Amerika’nın bu plânına aracılık ve nezaret eden unsurların hedefi, açıkça söyleyelim ki; BOP Plânı dairesinde Irak’ı, Suriye’yi parçaladıktan sonra bizzat Türkiye’yi de içten bölüp parçalamaktır! Yani, Türkiye NATO’ya üye olduğundan beri Hükümetlerin Amerikan plânlarının uygulanmasına aracılık etmesi ve NATO’cu Ordunun da bu plânların uygulanıp uygulanmadığına nezaret görevini yerine getirmesi, bugün de aynen devam etmekte. Anlaşılıyor ki, 2002’den sonraki süreçte Amerikan ve NATO karşıtı unsurların Ordu içerisinde tasfiye edilmesiyle, NATO’cu zihniyete oldukça rahat hareket edebileceği bir alan açılmış oldu. Muhakak ki, bu zihniyetin Din, Vatan ve Millet zararına yaptıkları faaliyetleri takib eden karşı unsurlar mevcut. Fakat, bu unsurlar faaliyetlerini bağlayacak siyasî bir mantıktan mahrum olduklarından mıdır nedir bilinmez, halâ Millet İradesi’ne uygun bir hamle yapabilmiş değiller. Kasım seçimlerinde ortaya çıkan Millet İradesi’ni doğru okuyamıyorlarsa eğer, bu da ancak Kurmay zaafıyla izah edilebilir. Ülkenin apaçık işgâl günleri yaşadığı şu şartlarda “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır!” diyebilecek cesareti kim gösterirse, gerçek Müslüman da odur, gerçek vatansever de odur! Tarihin bir döneminde “Türkiye’nin bölgede oyun kuracak gücü yok, ama, kurgulanan oyunları sekteye uğratacak, bozacak gücü, yeteneği, cesareti vardır” diyenlerin, şimdi hamle yapma zamanı. Dostunu ve düşmanını dayatılan politikalara göre değil, bizzat Din’e, coğrafyaya, tarihe ve Millet İradesi’ne göre tayin etmesi gereken bu güçleri, tarih, şu ân siyaset sahnesine davet ediyor. Rusya’nın, Amerika’nın başlattığı savaşa, bu savaşın siyasî hedefi olan Esad’ın yanında girmesinin ne anlama geldiğini tahlil etmeye devam edelim. Ne kadar gizlemeye çalışılırsa çalışsın maksatları tamamen örtüşmemekle birlikte, Amerika mevcut şartlar göz önüne alındığında Suriye’yi Rusya’ya devretmek zorunda. Amerika’nın iç dengeleri ve iç politikası göz önüne alındığında gayet tabiî ki bu gerçeği kabul etmeyen unsurlar mevcut. Aynı şekilde Rusya’nın iç politikası da hesap edildiğinde Yeltsin’le beraber Rusya’da kümelenmiş Kuzey Atlantik Terör Örgütü’ne mensup unsurların da varlığı ve güçleri gizli değil. Putin’in temsil ettiği ve Rus siyasetine yön veren jeopolitik olarak Avrasyacılık anlayışına karşı mücadele eden bu unsurlarla Amerika içindeki, Suriye’nin Rusya’ya bırakılmasına karşı çıkan unsurların maksatları hemen hemen aynıdır. Rusya ve Amerika’daki bu unsurların buradaki müttefikleri ise, sivil ve askerî unsurların BOP Plânı kapsamında hareket eden yapılardır. Rus siyasetçilerin uçağın düşürülmesiyle alakalı kullandıkları “uluslar arası provokasyon” ifadesindeki “uluslar arası” kavramıyla kastettikleri bizce Amerika, Rusya, Türkiye ve İsrail’de faaliyetlerine devam eden bu yapıdır. Uçağa yapılan saldırı bu unsurların yaptıkları plânın bir neticesidir. Amerika’nın 2003 istilâsından beri siyasî, askerî ve ekonomik olarak yıpranması, bu yıpranmaya bağlı olarak da, kendi öz gücüyle karada savaşmama isteği, Rusya’nın plânlarını kolaylaştıran başlıca unsurlar. Bu gerçeği göz önüne aldığımızda Rusya’nın müdahalesinin ne mânâya geldiğini daha iyi anlayabiliriz. Yani, uçağı düşürülene kadar Rusya, “Suriye’nin Kuzeyi, “Kuzey Suriye” olacaksa, buranın Amerika’sı da ben olacağım!” diyordu. Irak’ta Amerika’nın kurduğu Şiî İşgâl Hükümeti’ne karşı Suriye’de Esad iktidarda kalacak “Suriye bütünlüğü” içinde de “Kuzey Suriye” kabul edilip, hâmisi de Rusya olacak. Ukrayna’da, NATO’nun kendisiyle “komşu” olma hamlesine yaptığı müdahaleden de cesaret olan Rusya’nın, Suriye’de bu dayatmayı yaparken Amerika’ya karşı elinin güçsüz olmadığı dikkatlerden kaçmasın. Ayrıca Suriye’de şartları lehine çevirici bir konumda olduğunu düşünürsek Rusya’nın, Amerika’ya bu anlaşmayı dayatmasının çok da anormal bir durum olmadığı anlaşılır. Bu paylaşım üzerinden değerlendirdiğimizde, Rusya’nın müdahalesini belli bir siyasî mantığa oturtabiliriz. Hem Amerika’nın içerisinde bulunduğu kötü şartlar, hem de Rusya’nın bu kötü şartlara rağmen NATO ve Amerika’yla savaşı göze alamaması bu anlaşmanın siyasî mantığını anlamamıza yardımcı olacaktır. Peki, Rusya’nın müdahil olma niyetiyle, Amerika’nın plânları arasındaki fark nedir? Birinci fark, Esad’ın iktidarda kalması devam ederken Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması. İkincisi ise, Rusya’nın hâmisi olduğu bir Suriye üzerinde İsrail’in plânlarını uygulamayacak olması. Üçüncü fark ise, “sınırlı bir özerklik” içerisinde “Kuzey Suriye”nin ortaya çıkmasının Türkiye’nin bölünmesini de engelleyecek olması. Gayet net bir şekilde görülüyor ki, en azından kısa ve orta vadede Türkiye’nin menfaati açısından “Rusya mı, Amerika mı?” sorusunun cevabı, “Rusya” olmalıydı. Diğer taraftan ise, uçak düşürülene kadar geçen şu kadar zaman içerisinde Amerika’nın Irak’ın Kuzeyi’nde yaptığını Suriye’nin Kuzeyi’nde yapabilmesi artık pek mümkün gözükmüyordu. Yıllarca sürecek bombardımanlar, ambargolar ve en önemlisi de “karada savaşabilmek” Amerika açısından zor. Amerika’nın bu hâlinin iç politikadaki yansımalarıyla birlikte özellikle Avrupa’daki müttefiklerinin dahi tepkisini çektiği bir gerçek. Afganistan, iki tâne Irak, Libya, Somali, Sudan ve şimdi de Suriye… Amerika’nın yaşadığı bütün bu macera kendi iç dengeleriyle birlikte dünya siyasetinin de sınırlarını zorlayıcı bir seviyeye ulaştı. Tüm bu savaşların neticesi olarak Amerikan toplumunun yaşadığı ve her geçen gün artan sefalet Amerika’nın iç dengelerinin bozulmasına ve çatışma ortamının biraz daha olgunlaşmasını beraberinde getirmekte. Bütün bu sebeplerden dolayı Amerika’nın Suriye’de Rusya karşısında tavizkâr bir tutum takınması gayet anlaşılır. Tabiî bu demek değil ki, Amerika ve Rusya’nın bütün plânları birbirleriyle uyumlu. Hayır; çakışan noktalar da var, çatışan noktalar da. İşte bu çakışan noktaların hatırına şu ân yaşadığı iç ve dış sorunlardan dolayı Amerika Suriye’de Rusya’ya bu tavizi vermek zorunda kalmıştır diyoruz. Rus uçağının düşürülmesine tekrar dönecek olursak, yukarıda bahsettiğimiz uluslar arası güçlerin şu ânki Amerikan yönetiminin Rusya’ya verdiği bu tavizi kabul etmediklerini, ayrıca, Arap Gücü’ne karşı Amerika’nın komutasında savaşacak bir kara ordusuna duydukları ihtiyaçtan dolayı, bir taşla iki kuş vurmak düşüncesiyle, bu olayı tezgâhladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Peşmerge ve YPG Amerika’nın kara ordusu fonksiyonunu yerine getirmekle beraber Arap Direnişi’ne karşı etkili ve yeterli olmadığı gayet açık. Yukarıda bahsettiğimiz bu plân dairesinde düşünülen ise, ortaya çıktı ki, “Türk” Silahlı Kuvvetleriyle Etnik Kürtçülüğü müttefik yaparak Amerikan Kara Ordusu olarak Arap Gücüne karşı savaştırmak. Bu pis plân tutar mı tutmaz mı? Bilinmez… Ama, bu plânın tutmama aşamasında dahi bölgemizin bugüne kadar olduğundan daha fazla zarar göreceğini maalesef tesbit etmek durumundayız. Amerikan ordusuyla beraber NATO kapsamında AKP’nin daveti üzerine gelen diğer Batılı Güçler, bütün ihtişamlarına rağmen Obama yönetimi de biliyor ki, “Ortak Düşman IŞİD”ı ve Irak Direnişi’ni tamamen bitirebilecek kapasiteye, cesaret ve kararlılığa sahip değiller. Amerika’nın “yerel güçlerle” yapmaya çalıştığı bu operasyon, aslına bakılırsa Türkiye’de, İslâm Milleti’ne mensup bir iktidarın gerçekte ne yapması gerektiğini de göstermektedir! Eğer Etnik Bölücülük senin baş düşmanınsa, NATO’daki müttefikin Amerika, senin Baş Düşmanını kendisinin ortaya koyduğu “Esas Düşman”a karşı müttefik olarak kabul edip, ona tonlarca silah yardımı yapabiliyorken, sen niçin Baş Düşmanının düşmanı olan Arap Gücü’nü müttefik olarak kabul ettiğini ilan edip ona yardım etmiyorsun? Bunu yapmadığın gibi, sanki Türkiye’yi 30 yıldan beri bölmeye çalışan örgüt IŞİD’mış gibi, Amerika’nın “ortak düşman IŞİD” politikasının aktif ve gönüllü bir uygulayıcısı gözükerek, işgâle karşı direnen Arap Gücü’ne her fırsatta düşmanlığını izhar ediyor ve her hareketinle bu düşmanlığı derinleştirdikçe derinleştiriyorsun. Bugün, ne 90’lardaki ne de 2003’lerdeki Amerika var! Ama, bölgede Anadolu başta olmak üzere dinamik, savaşmaya hazır, Batılı işgâlcileri düşmanlaştırmış yerel unsurların varlığı ve gücü tartışılmaz. Bu fotoğraf karşısında aklıselim, Din, Vatan, Millet için kiminle, hangi güçlerle ve kime karşı ittifak yapabileceğini söylemekte. Bunun tersi politikalar hesabı sorulacak hainlik sınıfından olarak değerlendirilmesi gerekir. Zaten, Amerika eski gücünde olsaydı, Rus uçakları Suriye’ye gelebilir miydi? Afgan ve Irak Direnişleri’nin yıpratıcı etkisinden dolayı Amerika şu ân 90’lardaki ve 2003’teki gücünün fersah fersah gerisindedir! Rusya başta olmak üzere, siyaset sahnesinde bulunan tüm aktörler bunun farkındalar ve hamlelerini de ona göre yapıyorlar. Mevcut iktidarın ise herkesin farkında olduğu bu gerçeği görmemesi mümkün mü? Bu gerçeği gördüğü kesin olmakla birlikte, şu ânki Batı yararına aldığı tavrı nasıl açıklamak gerekir? Buna mukabil, Rusya’nın da 90’lardaki ve 2003’lerdeki Rusya olmadığının da altını çizmek lazım. 91 ve 2003 Saldırılarını Millî İrade’ye aykırı olarak Türkiye’deki hükümetler, başka hiçbir aktörün rahatsızlık verici rekabet çabalarını hissetmeden Amerikan saldırganlığına erketelik yaparken, şu ân ise Rusya faktörü, Hükümetin dengesini bozuyor. Hâlbuki mevcut şartlar bölgeye, coğrafyaya ve Tarihî Misyon’una uygun bir politik çizgide değerlendirilebilse, hiç olmadığı kadar Türkiye’nin lehinedir! Bu açıdan da Rusya faktörü, şartları lehine çevirici bir pozisyonda Türkiye’nin işini zorlaştıran değil, bilakis, elini kuvvetlendiren bir unsur olarak ortaya çıkacaktır. Ama mevcut konumlanma siyasî ve askerî olarak şu ân için Kuzey Atlantik Terör Örgütü’nün yanı başında olduğundan dolayı ne şartları lehe çevirebilmesi ne de İslâm Milleti’in faydasına uygun bir politika ortaya koyabilmesi mümkün değil. Kaldığımız yerden devam edeceğiz…
ADIMLAR fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un 30 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL!” başlıklı makâlesini, yaşanan yeni gelişmeler vesilesiyle tekrar alâkalarınıza sunuyoruz. AKP Hükümetinin ve çevresinin Rus uçağının düşürülmesinin ardından sahte bağımsızlık nutuklarını “Türkiye NATO toprağıdır” şeklinde bir ihanet çizgisine taşımalarının ardından geçen süreçte, söylenenler ve yazılanlar ortada. Bu noktada bağlısı olduğu İBDA’ya nisbetle ilkeli ve tutarlı mücadelesiyle söyledikleri ve yazdıklarıyla meydanda olan ADIMLAR’a nisbetle, iktidar çevresinde yayın yapan sözde İslâmcı medyanın temyiz kabiliyetleri de apaçık ortada durmaktadır. ADIMLAR Dergisi DÜŞÜRÜLEN TÜRKİYE, RUS UÇAĞI DEĞİL! Rus uçağının düşürülmesi “resmi” bir politika mıdır, yoksa Silahlı Kuvvetler içerisinde Küçük Amerika Düzeni’nin devam etmesini isteyen NATO’cu, Amerika’ya bağlı ve kendi başına hareket eden Turuncu Kuvvetlerin işi mi? Hadiseden sonra Hükümet tarafından bugüne kadar yapılan açıklamaların seviyesi bu çapta olmasaydı, hadiseyi duyduğumuz ilk ânda aklımıza gelen şey; uçağı, Amerika-İsrail menfaatleri doğrultusunda hareket eden Turuncu Kuvvetlerin düşürdüğü şeklindeydi. Hükümetten yapılan açıklamaların şu ânki seviyede değil de, daha düşük seviyede olduğunu farz ederek, hadise hakkında birkaç cümle söylememiz gerekirse; Bu tür hadiselerde ilk dikkat edilmesi gereken husus, “resmî açıklamalar”ın hangi yönde olduğudur. Eylem resmî olarak sahipleniliyor mu, sahiplenilmiyor mu? Veya sahipleniliyorsa, bu nasıl, hangi seviyede ve ne tür diplomatik bir dil kullanılarak yapılıyor? Dolayısıyla hadisenin ilk duyulduğu ândan itibaren verilen tepkiyle, resmî açıklamanın duyulmasından sonra verilecek tepki değişebilir. Bütün bunları yok farz edip Rus uçağının düşürüldüğü ilk dakikalara dönerek, kısa bir değerlendirme yapalım; Hem AKP’nin, hem AKP içerisinde varlığı muhtemel farklı hiziplerin, hem de bu partinin ve kurduğu hükümetin tartışmasız lideri Erdoğan’ın Rus uçağının düşürülmesi işine gelir mi, gelmez mi? Erdoğan’ın “niyetinin temizliği” açısından değil de, şu ân içerisinde bulunduğu şartlar açısından kendi adımıza rahatlıkla söyleyebiliriz ki, böyle bir olay Erdoğan’ın işine gelmez ve ona rağmen yapılmış olabilir. Çünkü, 2002’den bugüne kadar dış politika başta olmak üzere arkasında bıraktığı yanlışlar ve bu yanlışlara bağlı olarak edindiği düşmanlar göz önüne alındığında, bir “can simidi” gibi Putin’e ihtiyacı olduğu gayet açık. İçinde bulunduğu cendereden sağ salim çıkabilmek için, Erdoğan’ın Putin’le anlaşmasından daha tabiî bir şey olamaz. Dolayısıyla da şu aşamada, Erdoğan-Putin çatışması pek akla yatkın gözükmüyor. Tekrar ifâde etmemiz gerekirse, hadiseden sonra yapılan resmi açıklamaların seviyesi, -özellikle Erdoğan’ın açıklamaları- daha düşük olsaydı, bu ihtimâl üzerinde derinleşerek konuyu değerlendirmeye devam edebilir ve en sonunda da şu hükme varırdık: Eğer bu eylem Küçük Amerika Düzeni’nin devam etmesini isteyen ve şu ân kendi başına hareket eden NATOCU Kanat’ın işiyse, rahatlıkla bu operasyona Amerika-İsrail Ortak Yapımı diyebiliriz. Bu kanadın söz konusu eylemi, Erdoğan’ın son zamanlarda Rusya ile geliştirdiği ilişkileri baltalamak ve Erdoğan’ın “Putin çıkışı”nı kapatmak hedefiyle yapılmıştır. Fakat; Eylemin sahiplenilmesinde kullanılan resmi dile baktığımızda yukarıdaki değerlendirmeyi yapabilmemiz pek mümkün gözükmüyor. Davutoğlu, uçağın düşürülmesinin hemen ardından “emri bizzat ben verdim” derken, Erdoğan ise Genel Kurmay’ın bildirisine atıfta bulunarak “aidiyeti belli olmayan” tanımlaması içinde, “Türkiye’nin egemenliğini koruduğunu” ifâde eden cümleler kullanıyordu. Daha sonraları ise medya uçağın Rusya’ya ait olduğunu “Cumhurbaşkanlığı kaynakları”na dayandırarak verirken, hemen sonrasında yine Erdoğan, “uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilseydik, farklı davranırdık” açıklamasıyla medyayı yalanlıyordu. Nihâyet, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, bütün açıklamaların toplamını resmi bir ifâdeye bağlayarak “uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilmediklerini, eğer böyle bir bilgi sahibi olsalardı uçağı vurmayacaklarını”, kamuoyuna deklere etti. Bütün bu açıklamaların hepsini birden topladığımızda Hükümetin de içinde olduğu “Küçük Amerika Düzeni”nin devam etmesini isteyen NATOCU ZİHNİYET’in, Amerika-İsrail menfaatleri doğrultusunda Rus uçağını düşürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani hadise, bizim açımızdan BOP kapsamı dışında herhangi bir yere bağlanarak değerlendirilemez. Bu olayda kullanılan Türkmen kardeşlerimiz ise, savaşın başından beri olduğu gibi, Hükümet ve bölgeye saldıran Batılı Güçler açısından”masadaki meze”den başka bir fonksiyon icrâ etmemektedir. Her olayda gördüğümüz üzere; bu olayda da ilk önce bir kabadayılık, sonra geri adım atma, daha sonra geri adımı düzeltmeye yönelik başka bir adım, daha sonrasında ise en son adımın üzerinden karşı tarafa yaltaklanma… Hükümetin Rus uçağının düşürülmesi karşısında gösterdiği bu zikzaklı tavır, aslında AKP iktidarlarının 14 yıllık dönemleri içerisinde ana karakteristik özellikleri olarak karşımıza çıkmakta. Askerin başına “çuval” geçirilmesi hadisesinde; Afganistan işgâlinde; Van Minüt’te; Irak İşgâli’nde; Libya hainliğinde; Somali ve bölgeye yapılan diğer saldırılarda; En son Suriye’nin yerle bir edilmesinde dahil olmak üzere, biz, bu zikzaklı tavrı her meselede gördük. İBDA Mimarı’nın ifâdesiyle; “Bunlar, kendisine “höt” denir denmez, papaza kızıp oruç bozar gibi tam ters bir çizgiye giren…” politik tavrın(!) cesur (!) sahipleri… Rus siyasetinin bu hadise karşısında aldığı pozisyon, hükümete ait açıklamalardan da anlaşılıyor ki, pek de beklenmemiş veya hesap edilmemiş. Rusya, Hükümet tarafından yapılan tüm açıklamaların gerçeği ifâde etmediğini söyleyerek iktidarı yalancılıkla suçladı. Putin “sırtımızdan hançerlendik” derken, Rus Dışişleri Bakanlığı “bu hadisenin uluslar arası bir provokasyon olduğunu” dünyaya duyurdu. Rus yetkililerinin bu saldırıya bir “misilleme paketi”yle karşılık verileceğini açıklamasının hemen ardından neredeyse her alanda Putin yönetimi, Türkiye ile ilişkileri askıya aldı. “Uluslar arası bir provokasyon” açıklaması yapan Rusya’nın, bildiklerini çıkıp açıkça söylememesi, bu şartlar altında, gerçekten Amerika’yla savaşı göze alamadığını gösteren zaaf noktasıdır. Bütün aktörlere eşit mesafede durma gayreti bu zaafını gizlemesini de engelliyor. Şu ân mevzumuz “Rusya’nın siyasî ve askerî olarak gerçekte kime karşı olup-olmadığı” sorusunun cevabını aramak olmadığından, bu “zaaf” meselesinde söyleyeceğimiz, bir cümleden fazla değil. Biz, AKP Hükümeti’nin Erdoğan’ın şahsında niçin böyle bir gerilime girdiğini anlama gayreti içerisindeyiz… AKP’yi değerlendirirken 2002’den bugüne kadar uygulanan politikalar sebep ve sonuçlarıyla göz ardı edilir veya unutulursa, bu gerilime verilecek cevaplar “ayran kabartma”dan “Amerika’nın taşeronluğu”na kadar bir çizgi içerisinde değerlendirilebilir. AKP Hükümetleri bugünlere gelirken arkalarında neleri bıraktılar? Bu sorunun cevabını düşünürken, 2002 yılında AKP ilk iktidar olduğunda Türkiye’deki Amerikan düşmanlığının %85-90’lara vardığını ve Amerikan yönetiminin de iktidardan ilk isteğinin bu düşmanlığın seviyesini düşürmek için Devlet imkânlarını kullanarak harekete geçmesi olduğunu hatırlamamız gerekir. Bu hatırlandığında hemen akla geliverecek olan da, meydanlarda o dönem sık tekrarlanan “gaz alma” hikâyesidir. %50 oyla iktidara geldiği şu döneme baktığımızda yine toplum nezdinde Amerikan Düşmanlığının tavan yaptığını gayet rahat okuyabiliyoruz. Bu düşmanlığın bir şekilde örselenmesi ve azaltılması mümkün olmazsa eğer, Amerikan İşgâline karşı Anadolu’dan bir Cephe açılacağı muhakkak. Çünkü işgâl ve katliamlarla toplumun psikolojisi üzerinde oluşan basınç, bu Cephe’yi zorlamakta olup, Amerika ve AKP’nin de içinde olduğu müttefiklerini tedirgin eden başlıca husustur. Tam da yaşanılan bu “reel politik” içinde Erdoğan-Putin gerilimi samimi unsurlara manidar gelmeli… 14 yıl boyunca, Büyük Doğu Coğrafyası’nda, İslâm Milleti’ne karşı işlenilen suçlar veya Sömürgeci Düşman’ın suçlarına yapılan katkılar göz önüne alındığında, mevcut iktidarın tüm bu cendereden kurtulmak için “ideal bir çıkış” plânı olmalıydı. Aslında bu plân Rusya, Esad Rejimi ile yaptığı antlaşmanın bir gereği olarak Suriye’ye gelmeden önce yürürlükteydi. Seçim kampanyası boyunca meydanlarda bir kısmıyla dile getirilen bu plân kapsamında 23 Eylül’de “cami açılışı” münasebetiyle Erdoğan, kalabalık bir devlet erkânıyla Moskova’ya adetâ bir çıkarma yaptı. Bu “cami açılışı”nda Filistin liderliğinden bölgedeki farklı gruplara kadar birçok İslâmcı kesim de yer aldı. Ve orada verilen “kardeşim Putin” fotoğrafı, aynı “kardeşim Esad”da olduğu gibi, bugün ağız dolusu Rusya’ya küfreden yandaş medya tarafından göklere çıkarılmıştı. 23 Eylül’de gerçekleştirilen bu organizasyonda Türkiye ve Rusya arasında farklı konularda birçok antlaşma yapılırken, prensipte de bir o kadar konu hakkında mutabakat sağlandı. Aynı, “kardeşim Esad”lı günlerdeki gibi. “Esed”in, “kardeşim Esad” olduğu dönemde Türkiye ve Suriye ilişiklerini o kadar ileri bir seviyeye taşımışlardı ki “ortak bakanlar kurulu” toplantıları düzenleniyor ve hattâ Esad dünyaya “Suriye’nin dış meseleleriyle alâkalı ilk önce Türkiye ile görüşmeleri gerektiğini” söylüyordu. 23 Eylül’den bir gün sonra Rus uçak gemileri boğazlardan geçerek Suriye kıyılarına demir atmaya başladı. Yandaş ve yandaş olmayan tüm medya, “IŞİD Terörüne karşı Rusya’nın bu hamlesini memnuniyetle” karşılıyor, dünyanın askerî olarak ikinci süper gücünün boğazlarımızdan geçirdiği silahlara “sempati” ile bakıyordu. Nihâyet 1 Ekim günü Rus uçakları “IŞİD mevzilerini ve IŞİD’in yakıt ve silah depolarını bombalıyoruz” açıklamasıyla gündemimize girmiş oldu. Putin’in bölgeye Rus uçak gemilerini gönderirken “Esad Rejimi’ne karşı olan teröristlerle mücâdele etmek için Suriye ile Rusya arasındaki savunma ve işbirliği antlaşmasına binâen buraya geldik” açıklamasını da göz ardı etmeyelim. Tekrar İktidarın plânladığı “ideal çıkış”a dönersek; Etnikçi Bölünmeyi önleyip bir Fatih, bir Yavuz, bir Dördüncü Murad edâsında Suriye’deki yönetimi devirip “Emevî Camiînde namaz kılan adam”, yani “Suriye’yi fetheden adam”, aynı ânda da sınırlar içerisinde bölücülüğe engel olmuş “huzur ve güven ortamını sağlamış bir lider”… Bu “ideal çıkış” planına göre 7 Haziran seçiminden sonra 1 Kasım’a kadar geçen sürenin neredeyse yarısında propaganda dili oluşturuldu. Ama, Ekim’den sonra, bu plânın Suriye ayağının yürümeyeceği yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmış, gelinen noktada ise, Suriye ayağı çökmüş durumda. Son dakikada meydana çıkacak hararet artık neredeyse yakinen hissedildiğinden, yarısı çöken bu plânın yerine bir şey ikâme edilmesi kaçınılmazdı. Madem Rusya, plânın Suriye ayağını çökertti, o zaman onun Suriye’ye gelişini plânın çöken kısmını ikâme edecek şekilde kullanmak hiç de mantıksız olmazdı. “Suriye’yi Fetheden adam”dan, “tarihsel düşmanımız Moskof’a karşı çıkan adam”a geçiş böylece sağlanmış oldu. Seçimlerde, “Tayyip’e oy vermeyin” diye başlık atarak hükümete oy devşiren İngiliz gazeteleri, şu ân, “Moskof” karşısında, Erdoğan’ı kahraman ilân ettiler. Kitleler açısından buradaki kafa karışıklığına gelince; “Millî egemenlik” söyleminin sanki Anadolu’nun bağımsızlığı için ortaya atılmış, bu toprakları merkez gören Esas Politika gibi algılatılması… Hâlbuki dikkat edilmesi gereken, bu söylemin içine her hangi bir plânın yerleştirilip yerleştirilmediğidir. Kitleler, Rusya üzerinden meşgul edilirken, şu ân, Ordu’nun kara unsuları Amerikan Karşıtı Direniş’i yok edebilmek gayesiyle sınıra konuşlanmakta. “Tarihî düşman Moskof” tekrar canlandırılarak, insanlığın ve bölgenin bu yüzyıldaki düşmanı Amerika’nın geçmişte yaptıkları unutturulmaya, AKP’nin de dahil olduğu Haçlı Koalisyonu’yla şu ân yaptıkları ise görünmezleştirilmeye çalışılıyor. Aynı, %85-90’lara varan Amerikan düşmanlığının 2002 Kasım’ından itibaren azaltılmasına yönelik yapılan “GAZ ALMA” Operasyonunun bir benzeri şu ân, farklı şartlarda yapılmaya çalışılıyor. Rus uçağının düşürülmesinden hemen sonra Hükümet, NATO’yu toplantıya çağırdı. Hatta Putin, şaşkınlığını ifâde ederek, “vurulan bizim uçak, NATO’yu ise onlar toplantıya çağırıyor” diye açıklama yaptı. Bu toplantının arkasından NATO Genel Sekreteri Jenn Stoltenberg, Putin ve Erdoğan arasındaki bu gerginliğin düşürülmesi gerektiğini söyledikten sonra, “çabalarımız Ortak Düşman IŞİD’a karşı olmalı” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın hemen arkasından İktidar tarafından yapılan “NATO bile bizim kıymetimizi anladı” açıklaması, Yaşar Yakış’ın Dışişleri Bakanı olduğu Irak Saldırısında yaptığı yaltaklanmanın bir benzerinin daha yaşanmakta olduğunu gösterdi. Suriye’nin işgaline karşı çıkan Yaşar Yakış, o dönem kapı kapı dolaşarak NATO’nun Irak’a karşı Türkiye’yi koruması için herkese yaltaklanıyordu. O dönem İstanbul’da yapılan bir toplantıda bugünkü Fransız yönetimi kadar hain olmayan Chirac yönetiminin dışişleri bakanı bu tavırdan o kadar bunalmış olmalı ki, açıkça “Irak size düşman değil! Sizin Irak’la ne alıp veremediğiniz var da NATO’yu Türkiye’ye çağırıyorsunuz” diyerek diplomasi sınırlarını da aşan bir açıklama yapmıştı. Aynı yaltaklanmayı Rusya uçağı düşürülür düşürülmez, “NATO müdahale etsin. Sınırlarımız NATO sınırıdır” diye açıklama yapan Başbakan’da da görüyoruz. Rusya’nın 25 yıllık Amerikan işgâlinin bir neticesi olarak Suriye’ye gelmesi, “ideal çıkış”ın Suriye tarafına darbe vurduğunu ve plânın bu kısmını çökerttiğini söyledik. Sınırlı bir mücâdele ile bölücülüğe karşı yürüttüğü propaganda neticesinde 1 Kasım’da seçimi kazanan AKP’nin, niyette ve hedefte en ufak bir değişikliğe gitmediğini görüyoruz. Seçim boyunca, medya “Amerika ve Avrupa PKK’yı destekleyerek ülkeyi bölmek istiyor” propagandasını yaparken, yanında “bonus” olarak da “Avrupa, Tayyip’in şahsında İslâm’a saldırıyor”u da veriyordu. Bu propagandanın tabi neticesinin de, seçim mücadelesinin, Batı’nın bu saldırısına karşı bir “Kurtuluş Savaşı” verildiği algısı oldu. Meydanlarda dile getirilen bu hedef doğrultusunda da seçim kazanıldı. Daha önceki seçim değerlendirmeleri yazılarımızda(*) ifâde ettiğimiz üzere, Millet , “Bölücülüğü durdur! İncirlik’i kapat! Bağımsızlığını ilân et! NATO’dan çık! “IŞİD’la-mışidla bizi uğraştırma, IŞİD diye bir sorun yok: Türkiye’nin işgâl sorunu var!” dedi. Vatanın ve milletin bölünmesini istemeyen, coğrafyamızda hiçbir dış unsur tarafından herhangi bir kardeş unsura da saldırılmasını onaylamayan bu niyetlerle, AKP’yi iktidara çiviledi. Seçimden hemen sonra ise, seçim boyunca hiç ortalıkta gözükmeyen Beşir Atalay kafa göstererek “çözüm süreci devam edecek” açıklamasını yaptı. Bu da yetmiyormuş gibi, özellikle Paris Taarruzu’ndan sonra Amerika ve Fransa ile birlikte AKP uçakları gece-gündüz Batı karşısında destansı bir savaş veren Arap Vatan Mücâhidlerinin üzerlerine bomba yağdırmaya başladılar. Rus uçağının vurulmasını içgüdülerle değil de, içgüdüyü aklımıza bağlayarak ve kendimizi Merkeze alarak değerlendirdiğimizde, doğru sonuçlar elde edebiliriz. Çünkü, aslında bu saldırıdan dolayı bir çok şeyin yanlış gittiğini hisseden insan sayısı hiç de az değil. Ama, maalesef bu insanların bir çoğu zihnini fazla çalıştırma zahmetine giremediklerinden, hadiseye hissî ve şahsî yaklaşabilmekteler. Amerikan Saldırganlığı’nı dengelemesi açısından Rusya’nın Suriye’de olması zaten müsbet bir durum olarak değerlendirmek gerekirken, sanki Irak’la başlayan 25 yıllık işgâlin baş sorumlusu Rusya’ymış gibi hareket etmek ve bunu böyle değerlendirmek Amerika ve peşine takılan kuyrukçuların işinden başka kimseye yaramayacağı aşikâr. Ülkemizde ve coğrafyamızda doğrudan etkili olan belli başlı hususları göz ardı ederek fotoğrafın bir karesine bakıp, hadisenin genelini doğru değerlendirmek mümkün değil: Türkiye’nin iç dengeleri, Hükümetin Amerika’yla stratejik ilişkileri, İktidar’la Rus yönetimi arasındaki bilinmeyen görüşmeler, Rusya’yla Amerika ve Avrupa’nın ilişkileri, yine Rusya ile Amerika’nın bölgede çatıştığı ve çakıştığı noktalar ve bunlara bağlı birçok husus göz ardı edilmeden hadise değerlendirilmeli. İktidarın, Erdoğan’ın şahsında uygulamaya çalıştığı “ideal çıkış” plânı bugün suya düşmüşken, birileri hararetin sıcaklığını hiç olmadığı kadar hissetmekteler. Biz eminiz ki, bu “birileri”nin yanında gözüken, beraber olan, İslâm Milleti’ne düşman politikalara hizmet eden her kimse, bu “hararet”ten nasibini alarak mahvolacak! Çünkü, bu “ideal çıkış” plânının suya düşmesinden sonra, “çözüm” adına ortaya konulacak plânların tutmayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Onlar için “çözüm” adına ortaya konulacak pek bir şey kalmadı. Rus uçağının vurulmasını bu açıklıkta üstlenen hükümet, tavrında “düzeltme yapma” sınırını da aşmış olarak “Küçük Amerika Düzeni”nin devamından yana olan NATO tornasından geçmiş askeri kanat ile beraber olduğunun kararını vermiş ve artık dönüşü olmayacak bir şekilde safını belirlemiştir. Amerikan plânlarının BOP kapsamında uygulanmaya devam edeceğinin göstergesi olarak Rus uçağının düşürülmesiyle “Esas düşman” nitelemesinin Amerika’dan Rusya’ya kaydırılma gayreti, ayrıca 7 Haziran’dan sonra “etnik bölücülük” üzerinden Amerika’ya karşı sokaklarda ortaya çıkan “MİLLİ ÖFKE”nin de Rusya’ya yönlendirilerek Amerika’yı temize çıkarma ve işgali görünmezleştirme hedefine yönelik olarak değerlendirilmeli. Böylece, Irak’ın Kuzeyi’nin “Kuzey Irak”laştırılmasından sonra, Suriye’nin Kuzeyi’nin de “Kuzey Suriye”leştirilmesinin önü açılmış olacak. Uyanık olunmazsa, yeni bir operasyonla algılar yeniden şekillendirilerek, “DÜŞMAN” tanımlanması üzerinde oynanacak. Daha açıkçası Millete “bölücülüğe ve onun İNCİRLİK”teki baş destekçisine karşıyım” dedirterek, ülkenin BOP kapsamında bölünmesini kabul ettirecekler. Rusya gündeme oturtulurken Fransız uçaklarına da Anadolu açıldı, Amerika’yla birlikte artık onlar da “İNCİRLİK”ten “sorti” yapacaklar. Amerika, Fransa ve AKP uçaklarının SİYONİST DUVAR Kürdistan için Arap Vatansever İslam Mücahidleri’nin üzerine bomba yağdırdığını görmüyor musun? “Kuzey Suriye” sürecinin nasıl işletildiğiyle alâkalı olarak konuya devam edeceğiz. Ali Osman ZOR (*) SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-1- MİLLET, AKP’Yİ İKTİDARA ÇİVİLEDİ! SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-2- TEK KİŞİLİK ÇADIR TİYATROSU VE SEÇİMİN ORTAYA ÇIKARDIĞI İKTİDAR-MUHALEFET İLİŞKİLERİ
“Ne Şiîyim Ne Sünnî”, BOP Eş Başkanıyım! “Ne Şiîyim Ne Sünnî”, İsrailciyim! “Ne Şiîyim Ne Sünnî”, Amerikancıyım! “Ne Şiîyim Ne Sünnî”, AB’ciyim!
tüm bu istismar ve düşmanlıklara rağmen 1975’lerden bugünlere kadar önlenemeyen İBDA Devrimini, diyalektiğini, safha ve dinamiklerini ele aldığı konuşmasının..
Kumandan Salih Mirzabeyoğlu başta olmak üzere, aralarında Platform Başkanımız Ali Osman Zor’un da bulunduğu İBDA mensuplarına karşı, İstanbul Bakırköy 3. Ağır
İnsanlığın bu gün geldiği noktayı tarif ederken, Kumandan’ın sözünü işitiyor, fakat hissedebiliyor muyuz?!
HAK BİLDİĞİMİZİ SÖYLEMEKTEN, MÜCADELESİNİ VERMEKTEN VE BU UĞURDA ÜNSAL ZOR GİBİ ŞEHİD OLMAK AZMİMİZDEN GERİ DURMAYACAĞIZ.
ADIMLAR Dergisi’nin bombalanmasının birinci yıldönümünde Ulusal Parti Genel Başkanı, Türk Solu Dergisi Başyazarı sayın Gökçe Fırat Çulhaoğlu ve arkadaşları …