ADALET İÇİN HESAPLAŞMA

“Yeni Dünya Düzeni buradan başlasın” demekle, hesaplaşmanın taraflarını ortaya koymak bizce aynı mânâya gelir. Bu Büyük Hesaplaşma, tüketmekte sınır tanımayan, dünya kaynaklarının %80’ini yiyip bitiren Batı ile, kaynakların %20’sine mahkûm edilmiş %80 arasındadır. Bu %80’in merkezî coğrafyası da Anadolu. Dünya nüfûsunun %20’sine sahip Batı, Amerikan gücü liderliğinde coğrafyamıza saldırırken, bu saldırıya cebhe cebhe direnen %80, henüz bir liderliğe kavuşabilmiş değil. Batı saldırganlığının bir hedefi de zaten %80’in birlik ve beraberliğini bozarak güçlü bir liderliğe kavuşmasını engellemektir. Büyük Hesaplaşma, özellikle 2003 Saldırısı’ndan bu yana bölgemizde yoğunlaşmış, şu ânda da, içinde bu Büyük Hesaplaşmanın ideolojik ve siyasî muhtevasını barındırır şekilde “Bölge Savaşı” olarak sınırımıza dayanmıştır. Bölgemiz açısından bakıldığında bu savaş, uluslararası güçler ve o güçlerin Taşeron Örgütler’iyle, bunlara direnen Millî Güçler arasındadır. Direnişin temelinde ise İslâm var. 22 Temmuz 2014 tarihi, bizim için 99’da başlayan Devrim Süreci’ne ait yeni bir safhanın habercisi niteliğindeydi. 29 Kasım’a ise bu safhanın başlangıç tarihi diyebiliriz. “Adalet Mutlak’a” çıkışıyla başlayan bu safha, “Adalet” kavramının mânâsı açısından muhakkak ki içinde “hesaplaşma”yı da barındırmakta. Makbul olan adalet, hızlı tecellî eden olduğuna göre, hesaplar da seri görülecek demektir. Büyük Hesaplaşma içinde, her kesimin ve herkesin gireceği bir hesaplaşmanın neticesi, “af” veya “cezalandırma” olabileceği gibi, “iade-i itibar” veya tersi de olabilir. Bu safhada tarihin biriktirdiği problemler serî bir şekilde ve Mutlak Adalet’e nisbetle çözüleceği bizce bir bedahet. 29 Kasım Konferansı’nın bize ihtar ettiği bir hakikat olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; bu hesaplaşmanın neticesinde zihinler Batıcı ideolojik ve siyasî kirlilikten arınmış olarak herkes hakkına düşeni, vicdanı mutmain olmuş bir şekilde alacaktır. Adalet, hükümranlığın en temel vasfı olduğuna göre, devrimin bu safhası Mutlak Hükümler’in uygulanacağı ve İslâm’a nisbetle hükümranlığın tesis edileceği bir safha olacaktır. Bizim inancımız bu yöndedir. Şu ân zihinler, öyle veya böyle, Batı propagandası tarafından kirletilmiş durumda olduğundan dolayı Millet adına söz söyleme konumunda bulunan insanlardan, hem ülkemiz hem de bölgemiz adına pek bir fayda gelmeyeceği gayet açık. Bu insanlar ister orduda, ister siyasette olsun. 29 Kasım’da, söz söyleme ve icrâ konumunda bulunanların “reel politik”ten dolayı “yapılması gereken”i yapamayabilecekleri tesbit edilmiş, “lider – toplum” ilişkisi içinde de “yapılması gerekenler”i yapabileceklere, bu konumda bulunanların müdahil olmamaları gerektiği ihtâr edilmiştir. Demek ki, bugüne kadar yaşanan problemlerin çözümsüz bırakılmasının en önemli sebebi, toplumun önünde Lider konumunda bulunan insanların içinde bulundukları şartlarla birlikte, onların topluma, olması gerekene nisbetle, herhangi bir ideolojik ve siyasî şuur verememeleri olarak da karşımıza çıkmakta. Anlaşılıyor ki, işin korkaklığı da aşan bir tarafı var. O da, bu önderlerin, isteseler de topluma verebilecek herhangi bir şeyleri olmaması. Korkaklığı da içine alan şekilde, şu tesbitleri yapmamızda fayda var; Bir Millet, bir takım şeylerden korkuyor ve kaçıyorsa, bunun sorumlusu, daha çok liderlerdir. Tarihte de bu duruma bir çok misâl bulabiliriz. Önderlik etme durumunda olan insanlar umutsuzluklarını, korkularını ve bezginliklerini dışa aksettiriyorlarsa eğer, bu durumda Milleti suçlamak, sadece yapamadığını perdelemek anlamına gelir. Konuşmalarında ve yazılarında önderler bu durumlarını dışa aksettirdiklerinde, yapılacak iş suçu topluma atmak değil, hedef göstermekten, hareketi hedeflendirmekten ve ruhî bir motivasyon sağlamaktan aciz bu önderleri bir şekilde etkisizleştirmektir. Millete suç atanlar, aslına bakılırsa çoğu zaman ne yapacağını bilmez kendi durumlarına, korkaklığına ve risk alamayan karakterlerine kızıyorlar. Diyebiliriz ki, üç aşağı beş yukarı her millet aynıdır; başındaki adam kendisine birşey verebilecek durumda olmaz ve cesaretle doğru hedef göstermezse, yürümez, yerinden bile kımıldamaz. Bilme ve yönlendirme konumunda olan insanların doğru hedef gösterememesi ve ruhî olarak toplumu hazırlayamaması, her meselede kafa karışıklığının ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. Bu durumda rahatlıkla şunu söyleyebiliriz, işler karmaşık bir hâle geldiğinde bu karakterdeki liderlere kesinlikle güvenilmez. 29 Kasım Konferansı’ndan bizim anladığımız hususların başında yukarıda altını çizmeye çalıştığımız bu liderlik mevzuu gelmektedir. Diğer taraftan ise, bir idarenin veya rejimin meşruiyetinin bizim açımızdan kaynağının ne olduğudur. İBDA Mimarı, eserlerinde derinliğine izâh ettiği bu durumu 29 Kasım’da şöyle ortaya koydu; “Beni idare ederken neye dayanıyorsun? Bana birşey söyle ki, ikimiz arasındaki ortak birşey olsun o. O ortak birşey, müslüman için -ister idare et, ister idare edil- Allah ve Resûlü’nün Hükümleridir. Hiçbir düşünce, kendi “mutlak”ını getiremediği için, kendi de beşer ürünü bir “eser” olduğu için, orada, başa geçtiği ânda da, gene idare etme hakkında değil aslında!” Bu ifâdelerden anlıyoruz ki, mesele, iktidarda bulunan şahıstan ziyâde, o şahsın hangi hükümlere nisbetle hükmettiğidir. İslâm’ın Tatbik Sistemi demek olan İslâma Muhatap Anlayışın, yani Büyük Doğu – İBDA’nın dışında hiçbir hâkimiyeti kabul etmememiz gerektiği gibi, hiçbir idareye de insanların nazarında meşruiyet kazandırıcı hâl ve hareketler içinde bulunmamamız gerektiği gayet açık. Verilebilecek meşruiyet ise, ister liderlik bazında, isterse hükümet bazında olsun, sadece ve sadece “reel politik” çerçevesinde gösterilecek bir “anlayış”tan ibarettir. Yani, içinde bulunduğu durumu anladığını söylemek… Adaletin tesis edileceği ve bunun için de bütün defterlerin açılıp hesapların görüleceği bu safhada, zihnimizi kirlenmişlikten arındırabilmek için bu hususları net bir şekilde ortaya koymamız gerekir. “Reel politik”ten dolayı “eli kolu bağlı bir hükümet”in arkasında “anti emperyalist” olarak bulunamayacağımız gibi, havada uçuşan “Batı karşıtlığı”na dair lâfların peşinden gitmeyeceğimiz de gayet açık. Bizim açımızdan böylesi bir “Batı karşıtlığı” ya bir çadır tiyatrosudur yada korkudan veya “reel politik”ten söylediğini yapamıyordur. Bunun, “verilen bir kredi” mânâsına “reel politik”ten kaynaklandığı, anlayış gösterilerek tesbit edilmiş. Bundan daha öte bir beklenti içine girmek, bizim için zaten mümkün değil. “Yeni Dünya Düzeni buradan başlayacak” dedikten sonra, artık kurtuluşun ciddiyeti ve devrimin dostları ve düşmanları bu mânâya yakınlıkları ve uzaklıklarıyla ölçülür. Mevcut düzenin sahibi Batı, bütün unsurlarıyla hâlen saldırılarına devam ederken, Yeni Dünya Düzeninin dostları da bu saldırıya karşı çıkanlar olurken, düşmanları da bu saldırının işbirlikçileri olarak kendilerini göstermekte. Bu noktadan baktığımızda; “Bütün dünyaya, bütün insanlığa sunulabilir bir ideolocyan yoksa; bir de tek tek her ferde sunulabilir nitelikte bir ideolocyan yoksa, senin fikrinin “fikir haysiyeti” yoktur.” (Salih Mirzabeyoğlu, 29 Kasım Konferansı) Böyle bir ideolocyanın siyasetteki tabiî görünümünün de bütünleşmeyi hedefleyici ve sağlayıcı olması gerekir. “Yeni Dünya Düzeni buradan başlayacak” demekle, “Anadolu Birliği bu anlayışta sağlanacak” demek arasında da bir fark yoktur. Hâliyle de kendinde bütünleşme iddiasında bulunan bu sesin, Adaleti bir hesaplaşmadan sonra tesis edeceği tartışılmaz. Dolayısıyla da bu anlayış dışında herhangi bir yere ümit ve korku bağlamak bizim için yapılabilecek en büyük yanlışlıktır. Bunu bu şekilde tesbit ettikten sonra, Yürüyen Büyük Doğu’nun nitelikleri kullanılarak bugüne kadar sahtelerinin kesimlerin ümit ve korkularına hitâb ederek iktidarda kaldıklarını da söylememiz gerekir. Kesimlerin ümit ve korkularına hitâb edebilen ve böylece Batı yararına iktidarlarını bugüne kadar devam ettiren insanların kurdukları bu Çadır Tiyatrosu’nu yerle bir etmenin yolu, bu sahteliği bütün çıplaklığıyla açığa çıkartacak, “asıl”ı göz plânına dikmekle mümkün. Söz konusu aslın, tanıtıcı vasfı da, her kesimden insanların tek tek kendilerini ifâde edebilecekleri ve böylece bütünleşmeye doğru adım atacakları bir “bünye” ifâde etmesi. Bu da bir hesaplaşmayı beraberinde davet etmekte. Böyle bir hesaplaşmaya, her kesimi ve tek tek her insanı zorlamak, -29 Kasım’da olduğu gibi-, bu Çadır Tiyatrosu’nu yerle bir etme sürecinde her kesiminin verimini de bu bütünleşmeye dahil etme isteğindendir. Bu da samimiyetin bir göstergesidir. Samimi olarak bu davete icabet edildiğinde ise, bu bünyeye varlığınla katılmak söz konusudur ki, bu, bünyeye uymayan tarafını da dışarıda bırakmakla gerçekleşir. “Teknoloji, sahte ruhçuluğu ortadan kaldırmış, böylece gerçek ruhçuluğa yol açıldı” İBDA Mimarı’nın 29 Kasım’da söylediği bu söze nisbetle şunu söyleyebiliriz; 2002’den beri “stratejik ortaklık” çerçevesinde yaşanan iç ve dış siyasî gelişmeler, sahte kurtuluşçuların foyasını meydana çıkartmış, böylece gerçek kurtuluşçuluğa yol açılmıştır. 29 Kasım Konferansı’nın bizim için ifâde ettiği diğer önemli mânâ da budur. Bugüne kadar, ismi ne olursa olsun, sahte kurtuluşçu anlayışlar bünyesinde birilerinin yararına olarak oluşturulmak istenen bütünleşme sağlanamamış, şimdi, 29 Kasım’la gerçek bütünleşmenin sağlanacağı asıl kurtuluşçuluğa yol açılmıştır. Tabiî ki bu da hesaplaşmayı davet etmekte. Belki de, bugüne kadar bütünleşme ihtiyâcından dolayı mevcut durum her kesim tarafından desteklendi. Herkesimi içine alacak şekilde ümit-korku, pazarlık ve beklenti ortamı oluşturuldu ve bu ortam yüzünden de dağılmadık, çözülmedik kesim kalmadı. Peki bu işin sırrı nedir? Bu işin sırrı, her kesim için kendilerini Ehven-i şer pozisyonunda tutmayı başarabilmeleridir. “Tamam, bu adamlar yaramaz ama bu adamlar giderse falâncalar gelir” hissi, istisnasız her kesimde mevcuttu! Beklenen ve oyunu bozabilecek ise; “gelirse gelsin!” diyebilecek güçlü bir ses idi. 29 Kasım’da bu ses Haliç’ten duyuldu. Bu sesten en çok rahatsız olan ise, “filânca gelir” diye, oyunculara baskı uygulamaya çalışan bütün kesimlerin seyircileriydi. İnandığını iddia ettiği değerlere nisbetle bugüne kadar işlenen suçları şeytani teselliler ile örtmeye çalışan ve bu suçların cezasız kalması için hak suretinde onun bunun peşinde hareket eden muvazaacı tipler… Bu Çadır Tiyatrosu’nu bugüne kadar devam ettirenler de aynı kişilerdi. Çünkü, yaşadığımız bu dönem insanların koparmak istemediği, hatta bir çoğunun daha yeni yeni tadına vardığı menfaat ilişkileriyle dolu. Bu menfaat ilişkilerinde din, ideoloji, siyaset, hepsi bir araç. Böyle olduğundan dolayı “sözün bittiği yer” denildiği hâlde söz hiç bitmiyor, “cici demokrasi” onun için bir din gibi algılanıyor. Çadır Tiyatrosu’na bu açıdan baktığımızda oldukça verimli bir toprak diyebiliriz. Bugüne kadar Güneydoğu, Irak’ın Kuzeyi ve Suriye gibi ve Amerika’nın taşeron örgütler üzerinden Anadolu’ya saldırısı gibi esas meseleler, hep, bu Çadır Tiyatrosu üzerinden örtüldü. Bu esas meseleler ortaya çıkmasın diye kavga ediyor görüntüsü altında didişmeler körüklendi. İş kavgaya geldiğinde ise, didişen taraflar sırra kadem bastı. Didişmeyi körükleyen bu seyirci takımının tek bir işlevi var; o da Çadır Tiyatrosu’nun devamını sağlamak. Ruh hâlleri ise, “reel politik” içerisine hapsolmuşlardan farklı değil. Hangi kesimden olursa olsun, bu işe yaramaz tayfa, dostunu ve düşmanını bu Çadır Tiyatrosu’na göre belirler. Bir adam bize tersse, fakat düşmanımızla savaşıyorsa bu bizi rahatsız etmez. Ama, Çadır Tiyarosu’ndan nemalanan didişmeci bu seyirci takımı hemen devreye girerek Esas Düşmanla savaş için belki de oluşabilecek bir bütünleşmeyi engellemek için size zıt olup, fakat düşmanımızla savaşan adamla sizin aranızdaki ayrılık noktalarını kaşımaya başlarlar. Çünkü bunlar oyunun neticesine etki etmedikleri gibi, bozungu ve bölücü olup, her türlü bütünleşmenin karşısındadırlar da. Ne gariptir ki, bunu hak ve hakkikat kisvesi altında yaparlar. Hesaplaşmanın belki de ilk merhalesi bu seyirci takımıyla olacaktır. Bu seyirci takımının genel karakteri, siyasette “düşmanımın düşmanı dostumdur” şeklinde değil de “düşmanımın düşmanı, benim de düşmanımdır” şeklinde ortaya çıkar. Genelde de Amerika’nın veya onun kurduğu Çadır Tiyatrosu’nun düşmanı bu seyircinin de düşmanı olur. Doğru tavır ise, senin Baş Düşmanınla (dünya düzeninin patronuyla) savaşan bir hareket Baş Düşmana ortaya koyduğu tavırdan dolayı, isterse düşmanın olsun desteklenir. Bunu, bir müttefiklik içerisinde söylemiyoruz; doğru siyaset mânâsına siyasî ve ahlâkî bir tavır alma olarak işaretliyoruz. Burada soğukkanlılık, öfke gibi bir çok etken devreye girdiğinden bu didişmeci seyirci hemen harekete geçerek sizin bu duygularınıza hitâb eder. Eğer nefret kontrolünüz sağlam değilse, Asıl Düşman’a duyduğunuz öfkeyi gözden kaçırarak, bu didişmeci, seyirci takımının kayığına binebilirsiniz. O zaman da bütünleşmenin ideolojik ve siyasî merkezine gelmek için adım atan “kaliteli adam tipi”nden nefret eden bu seyirci takımıyla, farkında olmadan aynı hizâda görünebilirsiniz. 29 Kasım Ruhu bize bu safhada bunların hepsine birden dikkat etmemiz gerektiğini ihtar ediyor. Gelinen nokta itibariyle, hiç kimsenin söyleyecek sözü kalmadığından dolayı, işler kuru sloganlar etrafında didişmeye döküldü. Söylenecek söz olmadığından dolayı yaşanan bu didişmeler esnasında en çok duyduğumuz cümle ise “sözün bittiği yerdeyiz” ifâdesi olmakta. Fakat, yapılması gerekene dair herhangi bir fikir- imaj olmadığından ötürü, söz de bir türlü bitmiyor. İşte, 29 Kasım Koferansı “sözün bittiği yer”in bir adım ötesine geçerek, yapılması gerekene dair olan sözü söylemiştir. Bu noktada da her kesimi söylediği sözün altını samimiyetle doldurmaya davet etmiştir. Ayrıca, Yürüyen Büyük Doğu olarak İBDA Mimarı, İBDA’nın yok sayıldığı bir sahte Büyük Doğu projesini yırtıp atacağını da, Tarihî Konferans’ının bütün havasına hâkim bir tavırla, ilgili olan herkese hissettirmiştir. Bu tavrı ortaya koyarken de “müslümanlar” genellemesiyle dili İBDA’dan gözüküp, İBDA’nın gölgesi altına sığınarak haksızlık, hırsızlık, işbirlikçilik, vatan ve millet düşmanlığı yapan adamların üzerinden çekip almış ve artık onların bu dili örtü olarak kullanamayacaklarını ve onu istismar edemeyeceklerini en üst seviyeden, ilgili herkese ihtar etmiştir. Bunun karşılığında da, İslâm’ı eleştirmek isteyenlere, bu kötü örneklere bakarak değil de, bizzat İBDA’ya bakarak bunu yapmalarını söylemiştir. Çünkü, nerede bir hırsız, işbirlikçi ve vatan haini varsa, suçüstü yakalandığında “Allah”, “Peygamber” diyerek işi hemen İslâm’a havâle ediyor ve kendisini suçüstü yakalayanın da hemencecik “Allah ve Peygamber düşmanı” ilan etmekten çekinmiyor. Sanki, -haşâ- Allah bunlara, “kimseye hesap verme, ben seni idare ederim” demiş ve senet almış… Müslüman kisveli bu adamların yaptıklarından dolayı da, toplumun geniş bir kesiminde zamanında başka ideolojilere ve inançlara olduğu gibi, bugün de İslâm’ karşı bir alerji oluşmaya başladı. Onun için de, Allah’a ve Resûlü’ne iftira atan bu adamların yaptıklarının İslâm’la alâkası olmadığı açığa çıkarılmalıydı. 29 Kasım’da İBDA Mimarı, ortaya koyduğu tavırla bu dili onlar üzerinden çekip alarak bu durumun açığa çıkmasını sağlamıştır. İslâm’ın tenkid edilecekse kendisine bakılarak edilmesini söylemesi, zaten bu kötü örneklerin de dışta kalmasını kendiliğinden sağlamıştır. Dolayısıyla da 29 Kasım’ı, adalet’in sağlanması için hesaplaşmanın başladığı tarih olarak anlamamız yanlış değil. Çadır Tiyatrosu’ndan nemalanıp mevcut durumun devam etmesini isteyelerin yaşadığı panik havası ortaya konulan bu ayırımdan kaynaklanmakta. Bugüne kadar bu ayırım yapılmadığından dolayı müslüman kılığına bürünmüş işbirlikçi, vatan haini ve hırsız tipler, İslâm dışı çevrelere karşı hep bizim şemsiyemiz altında görünüyorlardı. 29 Kasım’da ise, İBDA bu örtüyü onların üzerinden çekerek “müslüman” genellemesiyle yapılan bütün yanlışlıkların önüne ket vurmuştur. Siyasette, “müslümanım” dedikten itibaren her haltı yiyemeyeceğin ve önünde akan suların durmayacağı 29 Kasım’la birlikte tebliğ edilmiştir. Bugüne kadar, Batı işbirlikçiliğinin korkusu, “müslüman” genellemesi ve bu genellemenin insanlar üzerinde oluşturduğu etkinin dağılmasıydı. Bu yüzden, bir ihanetten, İslâm adına yapılan bir yanlıştan bahsettiğiniz ân size, linçe varacak şekilde saldırmışlardır. Çünkü sizi Çadır Tiyatrosu’nda oynanan oyunun bozguncusu olarak görürler; “Niçin siz bu oyunun devam etmesi için en azından ‘yedek’ görevi görmüyorsunuz?” Bugün birileri için safların daha da netleşemeyeceği bu şartlarda, İBDA Mimarı, 29 Kasım’da gerçek kurtuluşun iç savaş durumunun yaşanmadan da olabileceğinin reçetesini sunmuştur. Bu durumdan ise, safları iç savaşa göre düzenlenen uluslararası güçlerin rahatsız olacağı gayet açık. İç savaş durumunu minimize edebilmek gayesiyle de İBDA Mimarı herkesin kendisini sonuna kadar ifâde etmesi, anlatması ve izah etmesi gerektiğini söyledi. Bu durumdan kaçarak, kavga adı altında sadece didişmeyi önceleyenlerin İBDA mimarının sunduğu bu fırsatı değerlendirmeyip, Batı saflarında Anadolu’nun parçalanması için görev ifâ ettiklerini ve edeceklerini söylememiz yanlış olmasa gerek. Bu noktada da eğer ki Anadolunun kurtuluşu için bir iç savaş çıkacaksa, bu savaşın tarafları, Batının Anadoluyu parçalamak için kullanacağı taşeron örgütler ve İBDA anlayışı çerçevesinde Anadolu Bütünlüğü için parçalanmaya karşı çıkacak olan Milli Hareketler olacak. 29 Kasım Konferansı ise Batının Anadoluyu parçalamak için kullanmayı düşündüğü yapılanmaların bütünleşmekten yana olan bütün kesimler içindeki zehirli etkilerini kırmak için atılmış çok önemli bir adım olarak değerlendirebiliriz. Şu ân yaşanan bütün gelişmelerin değerlendirilmesinde 29 Kasım Konferansı bizim için nisbet noktası oluştururken, bundan sonra atacağımız adımlarımız için yol haritası işlevine de sahip. Ülke içi ve ülke dışı problemlerin çözümüne dair büyük bir hesaplaşma ve bu hesaplaşmanın tabiî bir gereği olarak büyük bir savaş, ihtiyâç olarak sokaktaki adama dahi hissettiriyor. Kördüğüm olmuş problemlerin çözümünün “çözerek” gerçekleşmeyeceği, bu kördüğümün ancak kesilerek çözülebileceği, neredeyse herkesin kabul ettiği bir yöntem olarak kendisini dayatmakta. Bu yöntemin Kumandan Mirzabeyoğlu’nun Konferansında mevzu ettiği misâl çerçevesinde Kral Richard kabalığında mı, yoksa Selahaddin Eyyûbî inceliği ve idrakinde mi kullanılacağı 29 Kasım’dan sonra, sanki herkesin tercihine kalmış gibi. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın Adalet için hesaplaşma mutlaka olacak!.. Ali Osman ZOR ADIMLAR Dergisi – 1 Ocak 2015

ALİ OSMAN ZOR, HOLLANDA NOS TV’YE KONUŞTU

Ali Osman ZOR: “İSLAM BİRLİĞİ BİR ŞEKİLDE KURULACAK” Hollanda Devlet Televizyonu NOS, ADIMLAR Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman ZOR ile bir röportaj gerçekleştirdi. NOS Tv Muhabiri Lucas Waagmeester’ın ısrarları üzerine Tarihi Kongre günü olan 29 Kasım 2014 Cumartesi günü Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen bu kısa röportajın görüntülü kaydını izleyebilirsiniz. Röportaj öncesinde 15 Kasım 2014 Cumartesi günü dergimize gelen Waagmeester ve ekibi, yapılan ön görüşme neticesinde İBDA ve Kumandan Mirzabeyoğlu hakkında edindikleri bilgiler sonrası Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun vereceği konferansa katılma isteklerini ısrarla beyan etmişler ve bu Tarihi Gün’de de Haliç Kongre Merkezi’nde hazır bulunmuşlardı. Konferans öncesi eğer mümkün olursa Genel Yayın Yönetmenimiz ile bir de röportaj yapmak istediklerini ifâde eden NOS temsilcilerine, bunun, Sayın ZOR’un yoğun olmasından dolayı mümkün olmadığı söylenmiştir. Konferans günü NOS Televizyonu’nun karşılaştığı kalabalık karşısında bir televizyoncu refleksi göstererek ısrarlarını arttırması sonucunda Genel Yayın Yönetmenimizle röportaj yapma fırsatını bulmuş ve ayaküstü kısa bir söyleşi gerçekleşmiştir. Konferanstan iki hafta önce dergi büromuzda gerçekleşen ve Hollandalı gazetecilerin İslâm Mücahidlerini, İBDA Merkezi’nde Türkiye’nin Misyonu’nu anlama ve kendi akıbetlerini, Batı’nın istikbâlini öğrenebilmek merakıyla sordukları sorular ve Ali Osman Zor’un açık yüreklilikle verdiği cevaplar karşısında gerçekleşen bu röportaj, Batı’nın bilmek istediklerinin özeti mahiyetinde cevaplara hâizdir. VİDEO

SOYSUZ EDEBİYAT

Bir köke bağlanmayan, temelsiz, dayanaksız, geldiği ve gittiği istikâmet belirsiz her meseleye “soysuz” damgası vurulsa yeridir. Soysuz felsefe, soysuz ideoloji, soysuz tarih, soysuz iktidar, soysuz muhalefet, soysuz edebiyat ve tabii … Read More

VİDEO: CNN INTERNATIONAL, ALİ OSMAN ZOR RÖPORTAJI

Amerikan CNN International televizyonunun 18 Ekim 2014 tarihli, Adımlar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman Zor ile gerçekleştirdiği röportajın video kaydı. Söz konusu görüntülü röportajın metni en kısa sürede yayınlanacaktır.

HER PARLAYAN ŞEY PIRLANTA DEĞİLDİR

Dünya siyasetinde oyun kuran merkezî güçlerin zayıflaması, yerel ve uluslar arası ölçekte yeni aktörlerin ve örgütlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sistem dışında gelişen bu yapıların, sistemi dışarıdan zorlaması, bugün için “güçler dengesini” önemli ölçüde değiştirmiştir. “Güçler dengesi”nde bir nevî eşitlik sağlandığından dolayı, uluslar arası veya yerel herhangi bir meselenin, eski mantık kurguları ve alışkanlıklarla değerlendirilmemesi gerekmektedir. Amerika’nın tartışmasız en büyük güç kabul edilip, onun omuzbaşından yapılacak uluslar arası veya yerel meselelere ait değerlendirmelerle, ne dünya siyasetini, ne de ait olduğumuz coğrafyada güvenlik-güç ilişkileri başta olmak üzere, diğer gelişmeleri anlamamız pek mümkün olmaz. Çünkü yaşadığımız dönem, “tek kutuplu dünya” yalanını çoktan yutmuş ve geride bırakmış; iki, üç, hatta dört kutbun aynı anda etkili olduğu bir dönemdir. Şartlar; eski alışkanlıklarla, yani Amerika’nın omuzbaşından hadiseleri değerlendirenlerin, bulunduğumuz coğrafyada daha fazla yaşayamayacağını, bir müddet sonra yok olup gideceğini ihtar etmekte. İktidarı boyunca AKP, kendine ve kendisinin ait olduğu Büyük Doğu Coğrafyası’na dinî, tarihî, kültürel ve milli birliktelik gereği olarak değil; Batı yararına “yakın” durdu. Haliyle, hükümetin kullandığı politik dil şeklî olarak bu coğrafyaya aitmiş gibi gözükse ve kitlelere örülen medya ağıyla öyle algılatılsa da, muhteva ve hedefler açısından Batı düşünce yapısının içindedir. Bu politik dilin öngördüğü hedefler ise, Batı düşüncesine nisbetle yapılmış stratejik planların içine yerleştirilmiştir. BOP, bu “stratejik plan” dan süzülme bir “tatbik edilmesi gereken” iken, hükümetin özellikle dış politika hedefleri de bu projeyle birlikte belirlenmişti; yani, BOP’un içindeydi. İç politikada oluşturulan bağımsız imajı ise, hükümetin dış hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırmak gayesine matuftu. Sistem dışında gelişip, sistemi zorlayan yeni unsurların özellikle bölgemizde ortaya çıkışları, iktidara yapılan bazı makyajların da akmasını sağlamıştır. Bu makyajların en önemlisi, AKP’nin özellikle ikinci dönemi ve üçüncü döneminin başlarında sıkça propagandası yapılan, “oyun bozan – oyun kuran” meselesi… Peki, bu hususun hiç mi gerçekliği yok; bu propaganda tamamen yalan üzerine mi kurulu? 2003 Irak istilasıyla pratiğe geçirilen BOP’u hiç aklınıza getirmezseniz, tabiî ki o zaman bu propagandanın gerçek olduğundan söz edebilirsiniz. Fakat; Kuzey Atlantik Gücü tarafından “yüzyılın projesi” olarak tanımlanan BOP temelli baktığınızda ise, “oyun bozma” ile kimin oyununu bozmanın kastedildiğini; “oyun kurmadan” ise, “kurma”nın kimin adına gerçekleştirildiğini anlayabilirsiniz. Bölgemize Irak’la başlayan Kuzey Atlantik Gücü öncülüğündeki Batı istilasına karşı gösterilen, ister halk, isterse devlet çapındaki direnişler, BOP’un hedeflerini daha bir görünür hale getirirken, hükümetin “oyun bozan” makyajını da bozmuştur. Bozulan ve kurulan “oyunların” tamamı BOP kapsamında değerlendirilmeli; Haziran başında hızlanan İslam temelli ve tüm bölgemizi içine alan Devrimci Kurtuluş savaşına hükümetin “destek” algısı oluşturmak için sessiz kalmasını da; 1- Başlatmadığı ve hatta bilgisi dışında gerçekleşen bir hamleye, neticesinden emin olmadığı için “bekle gör” politikasıyla yanaşması, 2- Sessizlik içinde “destek” algısı oluşturarak, milletin hafızasında hala tazeliğini koruyan 2003 ihanetini “yumuşatma” gayreti olarak görülmelidir. 12 yıl boyunca bozulan “oyunların” BOP karşıtı güçlerin etkisizleştirilmesi ve akabinde yok edilmesi, kurulan oyunların ise, uluslar arası politikaların vahşice uygulanmasına aracılık edilmesi olarak anlaşılmazsa, kendisine yönelen tehlikenin önünü kesmek için Batı tarafından yıldızı parlatılan ve “tercih” edilen bu hükümet pırlanta zannedilebilir. Maalesef insanımızın büyük bir kısmı da öyle zannetmiştir. Meşhur Fransız atasözünde der ki; “Her parlayan şey pırlanta değildir.” Peki, gerçek pırlanta karartılarak, adi tenekeden başka bir keyfiyeti olmayan bu hükümetin, işlediği onca suça rağmen parlatılmasında rol oynayan sadece Batı dünyası mı? Kesinlikle hayır! Hükümetin kullandığı politik dil ile uygulamaları farklı olduğu halde, Erdoğan’ın hitabetinde kendini gösteren ülkeye ve coğrafyaya “yakınlık” bütün kesimleri etkilemiştir. Bugün bu etki azalmış gibi gözükse de, birinci ve ikinci dönemdeki gücü tartışılmaz. Etkisi itibariyle “bölücü” olan bu “hitabet” ülkenin muhafazakâr çoğunluğunun desteğini alırken, özellikle İslamcıların tamamına yakınını da kendisine râm etmiştir. Diğer taraftan ise, Erdoğan’ın “bölücü” etkisi olan bu hitabeti, tek parçalı hiçbir kesim bırakmamış; bütün kesimleri iki hatta üç parçalı bir konuma getirmiştir. Ordu, parti, örgüt, dernek, aile hatta AKP… Evet, şu an bizce AKP’de tek parçalı değildir. 2003 Mart tezkeresine hayır diyenler partiden ihraç edilmiştir ama, etkileri tam olarak kırılamamıştır. Şartlar oluştuğunda, AKP’nin bu parçalı yapısı ortaya çıkarak kendini gösterecektir. B. Arınç’ın şahsında çeşitli vesilelerle zaman zaman kendini gösteren sivri çıkışlar, bizce AKP’nin tek parçalı olmadığının önemli göstergelerindendir. İşte bu parçalanmışlık, AKP’nin parlatılmasını sağlayan Batı dünyası haricindeki ikinci önemli unsurdur. Hükümet, Erdoğan’ın “hitabetinin” sebep olduğu bu parçalanmışlık içinde her kesimden güçlü müttefikler bulmakta hiç zorlanmadı. Bu müttefikler, iktidara karşı kendi kesimlerinden geliştirilmeye çalışılan her türlü muhalif tavra karşı koyarak, hükümetin işini, başka hiçbir hükümete nasip olamayacak şekilde kolaylaştırdılar. Parlatma faaliyetini ise, hükümetin yanlış iç ve dış politik uygulamalarını kendisinin yapmadığı hatta yapamayacağı şekilde tevil ederek mükemmelen yerine getirdiler. Dost ve düşman tesbitini iktidara göre belirleyen ve kendi kesimi içindeki muhalif unsuru düşman kutbuna yerleştirilen bu “parlatıcılar”, Atatürkçülerden tutun da, İslamcılara kadar geniş bir yelpaze içinde her kesimde mevcut. Bu parçalanmışlık içinde ilk dikkati çeken, hükümete politik gerekçelerle verilen desteğin daha sonra “inat” üzerinden yürüdüğüdür. Bu inatlaşma neticesinde örselenen ise din, ideoloji ve siyasetin bizatihi kendisi olmuştur. Hakikat kaygısının alt sıralara düştüğü bu inatlaşma süreci, doğrudan doğruya liderlik üzerinden yürümüştür. Bizce hükümeti bugüne kadar ayakta tutan, işte bu liderlik üzerinden yürütülen inatlaşma süreci olmuştur. Aslına bakılırsa siyasetin lider üzerinden yürümesi AKP’den önceye denk gelir; bunun tarihi de 1999 yılıdır. İnatlaşma söz konusu olduğunda, “psikolojiyle” karşı karşıya olduğumuz çıkar meydana. Kastımız şimdi daha iyi anlaşılmıştır herhalde; 99’dan beri siyaset, ne tarih, ne sosyoloji, ne de herhangi başka bir unsur üzerinden değil, sadece liderlik kurumunda kendini gösteren ve adına “inatlaşma süreci” dediğimiz “psikoloji” üzerinden yürümektedir. AKP’nin sırrı bizce budur. İdeolojinin geride kalıp, liderliğin öne çıktığı bu son dönemlerde sempati ve nefret duygularının aynı şahıs üzerinde yoğunlaşması, o şahsın, toplumun bölünmesinde ne derece etkin olduğunu da göstermektedir. “Çalsa da Tayyip” diyenlerle, “doğru da yapsa desteklemiyorum” diyenler, aslında aynı “psikolojiyle” hareket ediyorlar. Liderin karizması azalıp, kitlelerin nazarında yok olmaya başladığında, bu inatlaşmanın seviyesi de düşebilir. Bu dönem gücüne güç katmaktan ziyade, mevcudu koruma derdinde olan T. Erdoğan’ın karizmasının yok denecek kadar azaldığını müşahade edebiliyoruz. Lider karizmasındaki bu düşüş, inatlaşma içinde bulunan kesimlerde bir “travma” meydana getirebilir. Bu travmanın etkisiyle de yeni arayışların gündeme gelmesi elzemdir. Bu arayış içinde kitleler bir ideolojiye veya yeni bir liderliğe bağlanana kadar muhtemeldir ki, bir nevî geçiş süreci olarak bizi bekleyen şey, “kaos” tur. Bu kaos sürecine kim ideolojik hazırlıkla girerse, merkeze de o oturacaktır. Gelişen hadiseler, başta da bahsettiğimiz gibi, sistem dışından sistemi zorlayan unsurların güçlü bir şekilde ortaya çıkacağının habercisi niteliğinde. Özellikle bölgemizde yükselişe geçen İslam temelli Devrimci Kurtuluş Savaşı, Türkiye’ye etkisiyle Tayyip Erdoğan’ın tahtını salladığı gibi, O’nu yeni tavırlar almaya zorlamakta. Şu aşamada Batı çizgisi dışına çıkarak Batı karşıtı bir tavır ortaya koyması artık pek mümkün görünmese de, Erdoğan’ın artık eski politik tavrıyla işleri idare edemeyeceği kesin. 2003 yılından bugüne, işgal altında bulunan Irak’ta direnişin bölgesel Kurtuluş savaşı şekline bürünmesi, AKP Hükümeti başta olmak üzere, bütün kesimleri etkileyecektir. Sömürgeye karşı ortaya çıkabilecek bir savaş önderliği, sadece ülkeyi işgalden kurtarmanın adımlarını atmayacak, bölgemizde taşları da yerli yerine oturtacaktır. Liderlik üzerinden bugüne kadar yürüyen siyasetin hâlihazırdaki tıkanan önünün açılmasının, yine güçlü bir liderliğin kendini göstermesiyle mümkün olacağı aşikâr. 99 yılından bugüne, gelişmeleri bu zaviyeden değerlendirdiğimizde, hem Kumandan Mirzabeyoğlu’nun niçin esir edildiği ve hala niçin içeride tutulduğunu daha iyi anlayabileceğimiz gibi, İBDA Hareketi ile bölgemize yapılan BOP saldırısı arasındaki diyalektik ilişkiyi de anlayabiliriz. Ali Osman ZOR NOT: Bu yazı 25 Haziran 2014 tarihinde sitemizde yayınlanmıştır. Önemine binaen tekrar yayınlıyoruz.

99’dan Günümüze… Tufan Ersöz’ün BAGİ Raporu

99’dan Bugüne… Tufan Ersöz’ün BAGİ Raporu’nun Tam Metni Büyük Anadolu Gençliği BAGİ, bağlısı olduğu Cephe Liderinin direktifiyle kurulmuş bir “inisiyatif”tir. İnisiyatif kavramının bilinen kelime mânâsı yanında, Büyü Anadolu Gençliği, bir şeyi ele alma, bir şeyde harekete geçme tanımlamalarıyla beraber, öne atılma ve bu çerçevede sorumluluk alarak Kendinden Zuhurunu idrak etme gayesine matuf bir davranış biçimi olarak meydana çıkmıştır. İBDA’dan aldığını ve anladığını kararlılıkla ortaya koyma davranışı… “Direktif” verenin, işin başında açıkca bir “örgütlenmeye gidin” demediğini, 2004 yılı yazında cezaevinden tahliyelerin artması ve yıllarca cezaevinde mücadele içinde eğitim gören gönüldaşların çokluğu karşısında sadece “toplanıp sohbet edin!” tavsiyesi verdiğini ifâde etmeliyiz. Bugünden bakan göz olarak, bu “hileli” yönlendirmenin mânâsını BAGİ’nin gerçekleştirdiği eylemlerde görebiliriz. Sayın Ali Osman Zor’un tahminimizce, “İbdacıların toplandığı yerden ancak İbdacı bir kalkış, bir hareket doğar” hüsnü zannı olarak düşünülebilecek bu tavrı, bizi, ilk bir kaç toplantıda “şakalaşmalar”dan, “dışarıdaki hayatın değişmişlikleri”ne, “cezaevi hatıraları”ndan, “hala F Tipi zindanlarda olan gönüldaşların durumu”na ve nihayet “Kumandan’ın cezaevinde tutuluşu” şeklindeki “rahat ve neşeyi kaçıran gerçek”ten “şimdi ne yapmalıyız?” sorusuna getirdi. Bu sohbetler umumiyetle, çeşitli gönüldaşların evlerinde oluyordu. Sayıları da 10-15’ten aşağıya inmiyor ve devamlılık arzediyordu. Maksadın farkında olan gönüldaşların yönlendirmeleriyle 2004 yılı yazında büyük bir piknik düzenlendi. İstanbul Ayazağa-Fatih Ormanı’nda gerçekleştirilen bu piknik aileleriyle birlikte 150 gönüldaşı buluşturdu. Akıncı Beyinin, işi “piknik yapmak”tan çıkarıcı bir toplantı tertibine dönüştürmesi ve konuşması, o zamana kadar düzenli buluşmalar gerçekleştiren bizlere ufuk açıcı olmuş ve yönlendirmiştir. Sorumluluk almaya davet edici söz konusu konuşmanın ardından çalışmalarımıza hız verdik. Bu çerçevede ilk eylemimiz diyebileceğimiz 2005 yılı 20 Mayıs tarihine kadar cezaevinden çıkan gönüldaşlarla, dışarıdaki gönüldaşların hâlleşmesi ve ilişkilerini geliştirmeleri… Bu noktada sözü fazla uzatmadan kronolojik bir tertiple BAGİ tarafından düzenlenen eylemlerden söz etmek etmek istiyorum… İLK EYLEM: “KUR’ÂN’A UZANAN ELLERİ KIRACAĞIZ!” 20 Mayıs 2005… Günlerden Cuma… Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi adı ile gerçekleştirilen ilk eylem. İlk eylemini 25 Mayıs Çarşamba günü, Üstad’ı kabri başında selâmlayarak gerçekleştirmek isterken, Ali Emireri’nin “Bu eylemi yapıp, öyle gidin Üstad’ın kabri başına!” demesi üzerine gerçekleştirilen eylem. “Camide gösteri” tecrübesinin ilki olan bu eylem, bir hafta sonra tekrarlanacak ve hemen sonraki hafta daha büyük kalabalıklara kavuşacaktır. “ÜSTAD BÖYLE ANILIR!” 25 Mayıs 2005… Başlık, Aylık Dergisi’nin ilgili sayısından… “Üstad’ın 100. Doğum Yıldönümü” başlığı altında Üstad’ı ve Büyük Doğu’yu istismar etme kampanyasına karşı, “Necip Fazıl Kısakürek, Salih Mirzabeoğlu’dur!” hakikatini haykıran eylem… Ve, Üstad’ın vefâtından beri, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun onbinleri galeyana getiren liderlğindeki Defin Günü’nden sonra, ilk olarak toplu bir şekilde Akıncılar Üstad’ın huzurunda… İkindi Namazını Eyüp Sultan Camii’nde kılan gönüldaşlar, Eyüp Sultan Hazretleri’ni selâmladıktan sonra avluda toplanıyor ve pankartlarını açıyorlar: Necip Fazıl Ölmedi, Kavgamızda Yaşıyor! -Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi- Emniyet Müdürü’nün etrafındaki polisleriyle yaptığı “böyle bir gösteriye izin veremeyiz!” çıkışı, gönüldaşların “engel ol o zaman!” ihtarı karşısına sessizlikle mukabele görüyor… Gönüldaşların sayısı 60’ı buluyor… Ve Eyyüb El-Ensârî Hazretelerinin huzurunda Salavatlar eşliğinde başlayan yürüyüş… Söz konusu pankartın ardından… Üstad’ın Sakayra’sı ve mukabilinde Kumandan’ın Yeşilırmak şiirleri… Üstad’ın “Yâ Muntakim!” başlıklı duâsı okunduktan sonra bir gönüldaşımız BAGİ’nin bildirisini okudu… “KUR’ÂN’A UZANAN ELLERİ KIRACAĞIZ!” -2- 27 Mayıs 2005… İlk Cuma Gözterisi’nin hemen ardındaki Cuma tekrar gösteri… Bu sefer, önceki haftanın tecrübesi etrafında daha iyi düşünülmüş bir hazırlık. Fakat bu sefer katılımcı gönüldaş sayısı yarıya düşmüş, tersi olarak da cemaat eyleme büyük bir destek vermiştir. Okunan bildiriden son cümleler BAGİ’nin bugüne bakan yönüyle, sözünün eri bir duruş sergilediğinin göstergesidir: “Bir kişi de kalsak, yüzbin kişi de dursak, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun idrak ettirdiği hakikate bağlı olarak Meydanda olacağız: “Müslümanlar Dik Durun Karşınızda Leşler Var!” KAİDE DERGİSİ 1 Ağustos 2005 / 17 Şubat 2006… Her sayısı bir eylem biçimi olan Kavga Dergisi Kaide, BAGİ’nin, ardında yürümekle şahsiyetini idrak ettiği Lideri Ali Emireri’nin etrafında olmuş ve Dergi’nin teknik işleri başta, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye çalışmıştır… BAGİ için ilk ve asıl sınav, Ali Emireri’nin yönetimindeki Kaide etrafında ideolojik eğitim, pratik faaliyetler ve örgütlenme tecrübesi olmuştur. Kaide’nin her sayısı bir eylemdir, zira, ilk defa bir dergi hem teknik hazırlıklarını, hem baskısını ve hem de tüm dağıtım işlerini tamamıyle kendi öz bünyesiyle icrâ etmiş oluyordu. Ve daha önemlisi gerçekleştirilen tüm engellemelere karşın Ali emireri’nin etrafında mevzi tutulmuş ve Kaide misyonunu yerine getirmiştir. BİRİNCİ BOLU SEFERİ 18 Kasım 2005… Kaide Dergisi bünyesinde BAGİ’nin, günümüze kadar gelen BOLU Seferlerinin ilki olması hasebiyle, mânâsı daha iyi anlaşılan bir mevzii açışı… Hemen önceki haftanın kapağında manşet olan “Salih Mirzabeyoğlu’na sahip Çıkmak, İslâm’a Sahip Çıkmaktır!” hakikati etrafında İstanbul’dan (İslâm’la Mücadele Masası’nın gözetiminde) bir minibüs dolusu gönüldaşın yola çıkışı ve Bolu Valiliği’ne çatması… MEŞHUR TAKSİM EYLEMİ: İBDACILARDAN DİŞ’Lİ ATEŞLİ EYLEM 6 Şubat 2006… Bir avuç gönüldaşın attıkları Adım’ın “misillerince bereketlenmesi”ne misâl güzel bir eylem… Öyle ki, bu eylem El-Cezire, BBC, CCN, AP, AFP, ZDF ve Reuters gibi haber kanalları ve ajanslarının bir numaralı gündemi olmuş, bazı yabancı gazetelerinin 1. sayfalarında boydanboya kapak fotoğrafı olarak kullanılmıştır. “İBDA-C BAGİ” olarak medyada yer alan eylem, Türkiye’de de “Karikatür Eylemleri” başlığı altında ilk misâl olmasıyla, dünya çapında merak edilen ilk karşı duruş olmuştur. Bu eylem tam da Kaide Dergisi’nin son sayısına tevafuk etmiş ve Kaide, bereketli bir eylemle misyonunu tamamlamıştır. BİR MEYDAN OKUMA: BEYAZIT EYLEMİ 10 Şubat 2006… İlk tepkisini BAGİ’nin Taksim’de gerçekleştirdiği eylemle veren Anadolu, “Karikatür Krizi” etrafında büyük bir eyleme hazırlanıyor… Eylem, ilk defa olarak yüze yakın gönüldaşı buluşturmuş olmasıyla birlikte büyük bir meydan okumaya dönüşüyor. Haklarında “Yasadışı İBDA-C örgüt üyeleri” şeklinde anahaber bültenlerine konu olan Kar Maskeli Militanlar… Bu militanlar tam bir cazibe merkezi oluşturmuş ve kitlelere slogan attırıyorlar. Onlarca gözaltı… Eylemin üzerinden bir ay geçtikten sonra, başta Ali Emireri olmak üzere bir çok BAGİ mensubu gönüldaşın evlerine Özel Harekat eşliğinde baskınlar düzenleniyor. Gözaltılar gerçekleştiriliyor… Böylesi korku doğuran, bereketli bir eylem… NECİP FAZIL ADINA KAVGA 25 Mayıs 2007… Üstad’ı Kabri Başında tekbirler ve sloganlar eşliğinde selâmlama tecrübesinin ikincisi… İBDA Gençliği’nin kalabalığı göz kamaştırıcı… Bu sebeble olacak ki polis sayısı önceki seneden farklı olarak üçyüz civarında… Gönüldaşlar namaz sonrası “Doğsun Büyük Doğu Bizden Doğarak!” pankartını açarak yürüyüşe geçiyor. Polisin engelleme teşebbüsleri karşılık görünce akim kalıyor ve Teşvik tekbirleri, Salavâtlar eşliğinde Üstad’ın huzuruna çıkılıyor… Gayet güzel bir programın ardından duâ, sloganlar ve İntikam Yemini edilip, Üstad’ın “Şarkımız” başlıklı şiiri hep bir ağızdan marş şeklinde okunarak Eyüp Meydanı’na iniliyor. Tam da düzlüğe gelindiğinde, iniş noktasında büyük bir polis kalabalığı; kalkanlı, joplu bir şekilde konuşlanan Çevik Kuvvet’in arkasına geçen Eyüp Emniyet Müdürünün sesi geliyor: “Tuzağa düştünüz!” Zaten böyle bir sahneye can atan Akıncılardan birinin Emniyet Müdürü’nün yanına giderek yumruk savurmasıyla kavga başlıyor. Ve aralarında ilk defa “gözaltı” tecrübesi yaşayanlarla birlikte 25 gönüldaş Çevik Kuvvet otobüsünde yerlerini alıyor. Eylem ardından açılan ve 5 yıl süren davadan anlaşıldığı kadarıyla 7 polis yaralanıyor. Gönüldaşlardan biri ciddi, 4 yaralı… Nezarethanelerde gece boyunca Marşlar, Sloganlar… Üstad’ın nezaretinde bir gece , böylece yaşanmış oluyor. İSRAİL KONSOLOSLUĞU ÖNÜNDE İLK EYLEM Ağustos 2006… Terör Yapılanması İsrail’in Lübnan’a saldırmasının hemen ardından, ilk tepki, has eylem… Yahudi’nin Lübnan Hizbullahına saldırısı karşısında, Yahudi’nin karşısında durduğu her ân Hizbullah’ın yanındayız mesajını veren eylem. Filistin Davasına sahip çıkıcı ve bu çerçevede de Düşman Karargahının karşısında mevzi tutan ve “İslâmcı camiâ”yı kendisine getiren eylem… Eylem, aynı zamanda, Yahudi’nin Gazze’ye saldırısıyla başlayan “Konsolosluk Kuşatmaları”nın da ilki olma haysiyetini taşıyor… Ağustos 2006… YENİ BİR DERGİ, YİNE BİR EYLEM: GERÇEK ŞEHİD SADDAM HÜSEYİN 05 Ocak 2007… Yeni bir haftalık derginin hazırlık süreci… İsmi, Baran… BAGİ, tıpkı Kaide Dergisi’nde olduğu gibi, teknik ve amelî işlerin sorumluluğunu yüklenmiş olarak Baran’ın kadrosu. Hazırlıklar henüz tamamlanmadan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kurban Bayramı sabahı katledildiği haberi. Birkaç gün sonra asılarak katledilişinin görüntüleri ekranlarda. Fakat hâlâ Türkiye’de bir tepki yok… Ali Emireri’nin yönlendirmesiyle Saddam Hüseyin’in kahramanca duruşu, İran’ın İstanbul Başkonsolosluğu önünde selâmlanıyor… Yine bir Cuma günü ve Cağaloğlu Cezeri Kasımpaşa Camiinde kılınan namazın ardından büyük bir polis kalabalığıyla gönüldaşların etraflarının kuşatılması. Polis kalabalığı eşliğinde giden gönüldaşların medya ordusu önünde protestolarını gerçekleştirmeleri… Şiîlerin tarihi düşmanı Yavuz Hân’ın posteri eşliğinde “Hepimiz Saddamız!” çıkışı… Polisin, artık dayanamayıp BAGİ mensubu gönüldaşlarımızı gözaltına alması… Sloganlar eşliğinde gözaltında direnişlerine devam eden gönüldaşların iki günlük “şube” tecrübesi ardından dördünün tutuklaması… Salıverilen gönüldaşların, savcılığın itirazı üzerine evleri basılarak tutuklanmaları ve saire… Komple bir eylem olan “Saddam Eylemi” sonucunda, gönüldaşlar, dünyada bu gösteriler sonucunda tutuklanan tek örnek olarak, altı ay boyunca cezaevi tecrübesini de yaşamış oldular… Eylem, dünya çapında yankı buldu. ANZAKLARI GELİBOLUYA SOKMUYORUZ 24 Nisan 2008… “Çiğneyemeyecek Yabancı Adam Toprağımızı” düsturuyla, “Anzakları Sokmuyoruz” şeklinde Baran’da başlattığımız fikrin eyleme dönüşmesi… 24 Nisan sabahı, Gelibolu sahillerinde Haçlı ayini yapmak için gelen Anzakları denize dökme teşebbüsü… Bu çerçevede BAGİ mensublarının yola çıkışları. Çanakkale girişinde askeri araçlar eşliğinde yollarının kesilmesi. Jitem karargahına götürülmeleri ve gözaltına alınmaları… Bir çok Ordu Subayı’nın “İlk defa bu sene Anzaklar gelmedi denecek kadar az sayıdalar”. “Sayenizde Anzaklar her sene yaptıkları sarhoş partilerini ve çıplak gezintilerini yapamadılar” itirafları… İBDA GENÇLİĞİ 3. YILINDA ÜSTADIN HUZURUNDA 25 Mayıs 2008… Artık gelenekselleşen bir eylem hâlinde İBDA Gençliği yine Salih Mirzabeyoğlu’nun Üstad’ı, Necip Fazıl Kısakürek’in kabri başında… Önceki senenin gerginliği altında ezilen polis, 3 otobüs Çevik Kuvvet, 15 ekip arabası, 50’ye varan sayılarıyla sivil ve 7 motorize “yunus”la mevzilenmiş âlde… Tedirgin bakışların arasında İBDA Gençliği Tekbir ve Salavâtlar eşliğinde huzura çıkıyor. Okunan Kur’ân ve yapılan duâların ardından kazanılmış bir zafer edasıyla ziyaret son buluyor. CUMAY BEY İÇİN EYLEM 18 Ekim 2010 Kırgızistan’daki İBDA bağlısı TAZA Din Hareketi’nin lideri Cumay Suyunaliyev’den 6 gündür haber alınamaması üzerine Kırgızistan İstanbul Başkonsolosluğu’nun Taksimdeki binası önünde yapılan eylem… Uluslararası bir hareket olan İBDA’ya bağlı Akıncıların, bu ânında müdahalesinin müsbet sonuçlarını sonraki günlerde Kırgızistanda hadiselerin başında bulunan Akıncı Beyimiz vesilesiyle öğreniyoruz. CARLOS’A İŞKENCE, FRANSA’YI PROTESTO 10 Şubat 2011… Gönüldaş Kumandan Carlos’a Fransa’da bulunduğu cezaevinde, bir duruşmaya çıkarılacağı bahanesiyle koğuşundan alınıp, tamamıyla soyulup, Cumhuriyet Muhafızları’nın ellerini arkadan kelepçeleyip işkence etmeleri üzerine İstanbul’da bulunan Fransız Başkonsolosluğu önünde yapılan eylem… Kumandan Carlos’un asla yanlız olmadığını haykırmak için eyleme önayak olan İbdacı Türk Avukatları’nın çağrısına uyan gönüldaşların aileleriyle Taksimde buluşması… Hasan Ölçer ağabeyimizin yaptığı basın açıklaması ve atılan sloganlar – LİBYA’YA NATO-HAÇLI SALDIRISI PROTESTOSU -GÜNDÜZ- 21 Mart 2011… Arap Baharı üzerinden Libya’ya Nato merkezli Haçlı Saldırısı… BM’nin dahi onay vermediği, Fransa’nın Dışişleri’nce resmi bir açıklamayla “Bu bir Haçlı Savaşıdır bizim için!” denmesine rağmen Türkiye, karagün dostu Kaddafi’yi arkadan vurmuş, üstelik saldırıyı düzenleyen Haçlı Ordusu NATO’nun merkezi üssünü İzmir’e taşımıştır… Protesto Türkiye’de Libya’yı, Devlet Başkanını ve ülke bütünlüğünü destekleyen mahiyetiyle ilk ve tek eylem olmuştur!.. Eylem Taksim’de Haçlı ordusunun başını çeken Fransız Konsolosluğu önünde yapılmıştır. LİBYA’YA NATO-HAÇLI SALDIRISI PROTESTOSU -GECE- 27 Mart 2011… Hafta başı gündüz gerçekleştirilen eylemin ardından bu defa Pazar günü akşam saatlerinde, daha büyük bir kalabalık eşliğinde yapılan eylem… Eylem sırasında geniş “güvenlik” önlemleri… Bu defa Taksim Meydanı’ndan pankartlarla yürüyüş şeklinde başlatılan eylem. Her biri 5’er metrelik iki pankart… İstiklal caddesine giriş ve caddeyi tamamen kapatış… Ardından tekrar konsolosluk önünde mevzi tutuş. Gerçekleştirilen basın açıklaması… AKINCI BEYİMİZE ULUSLARARASI OPERASYONUN PROTESTO 13 Mayıs 2011… 02 Mayıs 2011 sabaha karşı düzenlenen bir operasyonla Kırgızistan’da gözaltına alınan Cebhe Liderimiz Sayın Ali Osman Zor’un durumu hakkında bilgi alabilmek maksadıyla Kırgızistan resmi makamlarına verilen ültimatom… ABD-İsrail Operasyonuyla El-Kaide’nin Lideri Usame Bin Ladin’in şehid edildiği saatte Kırgızistan’da gözaltına alının Ali Osman Zor’un “El-Kaide İdeologu” olduğu yönünde Kırgız, Rus ve dünya basınında çıkan haberler, bu operasyonun uluslararası bir mahiyet taşıdığı kuşkusunu bizlerde uyandırmış ve harekete geçirmiştir… Yapılan basın açıklaması ve konsolosluk binasına giriş. Konsolos üzerinden hemen Kırgızistan ile resmi görüşmeler… Başta Emel Zor Hanım, eyleme katılan gönüldaşların verdiği “acil bilgi talebi”ni içeren dilekçeler… KIRGIZİSTAN VE TC. DIŞİŞLERİ BAKANLIĞINI PROTESTO 14 Temmuz 2011… Önceki eylemde Konsolosluğa verilen dilekçelere bir cevap alınamaması ve TC. Dışişleri’nin Ali Osman Bey’in Türkiye’ye iade edilmesi talebinin ortaya çıkması üzerine yapılan protesto… Bişkek’te yasadışı bir operasyonlar gözaltına alınan Ali Osman Zor’un açlık grevine başladığı bilgisi… Eylem öncesi gerçekleştirilen görüşmeler sonrası İstanbul İHD başta, bir çok sivil toplum örgütünün destek vermesi, temsilci göndermesi… YİNE EYLEMLE YENİ BİR DERGİ: KADDAFİ’NİN ŞEHADETİ VE DERGİMİZ.NET 1 Kasım 2011… Bağlısı olduğu Cephe Liderinin cezaevi şartlarında olması, Kırgızistanda olduğu süre boyunca kaleme aldığı yazıların bir çoğunun ve Türkiye’ye iadesi sonrası yaptığı geniş kapsamlı değerlendirme-muhasebe yazılarının dergilere gönderildiği hâlde yayınlanmaması; BAGİ olarak gerçekleştirdiğimiz eylemlerin ya yer almaması, ya da işgal medyasının verdiği kalıpları aşmayan bir dille “haber”leştirilmesi; İBDA’dan anladığını ortaya koyabilecek bir imkân olarak yayın organının kendisini dayatması üzerine; BAGİ’nin Kaddafi’nin şehâdetini vesile kılarak çıkardığı e-Dergi… DERGİMİZ, çıkışından 2 ay sonra başlatma niyetinde olunan BOLU SERFERLERİ için bir ön hazırlıktır… 1 Kasım’da yayına girmesi öncesinde, 23 Ekim günü, Kaddafi’nin şehadeti vesilesiyle Taksim’de yapılan eylem… “Bütün İstiklal Savaşları Kardeş, Bütün Şehidler Azizdir” başlığı altında okunan bildiri sırasında atılan sloganlar… Yoğun polis ve gazeteci kalabalığı önünde yapılan eylem medyada geniş bir yankı bulmuş ve Dergimiz’in ilk sayısına vesile kılınmıştır. KADDAFİ İÇİN CENAZE NAMAZI 25 Kasım 2011… Bir Fikre mensub olmak ve o Fikrin dayattığı sorumluluk altında Adım atmak, attığı adıma sahip çıkıp, hareketine yakıt kılmak ve yığınlara duyurma… BAGİ’nin mütevazı imkânları zorlayarak çıkardığı yayın organında, İBDA’dan anladığını Eylemleriyle de ortaya koyma çabası… Kaddafi’nin katledilmesi üzerinden neredeyse bir ay geçmiş, Cebhe Lideri’nin; “Ne Türkiye’de, ne dünyada Kaddafi’nin cenaze namazı kılan olmadı. Niçin kılınmıyor? Medyada siyasi olarak bir aşağılama olarak bunu da söylüyorlar. Hemen kılın!” tenkidi üzerine 25 Kasım Cuma günü, Cuma Namazı sonrası Fatih Camiî’nde kılınan cenaze namazı… Usul-erkan araştırması ve eylem günü, tam riayetle namazı kılış. Ardından okunan basın açıklaması ve atılan sloganlar… Yoğun medya alâkası… BOLU SERFERLERİ TEKRAR BAŞLIYOR 28 Aralık 2011… 25 Ocak 2012… 2 Nisan 2012… 9 Mayıs 2012… 25 Haziran 2012… 1 Ağustos 2012… 28 Aralık 2012… 25 Ocak 2013… 2 Nisan 2013… 9 Mayıs 2013… 25 Haziran 2013… 1 Ağustos 2013… 27 Aralık 2013… 5 Aralık 2013 25 Ocak 2014… 2 Nisan 2014… 9 Mayıs 2014… 11 Temmuz 2014! Yeni Devir Hukukçular Derneği’nin çağrısıyla başlatılan hazırlıklar. Yazılan ortak bir bildiriye, kendisini İbdacı olarak ifâde eden istisnasız herkese ulaşılarak imza talebi. Gerek duyulması hâlinde üzerinde ne gibi değişiklikler yapılması gerekiyorsa yapılacağının, düzenlenecek programda ilgililerin diledikleri şekilde yer alabileceklerinin beyanı… Kalkışılan toplu hareketin, “hareketsizlik içinde yaşayan”lara ayna tutması ya da bütün hareketleri fitne ateşine odun taşımak olanları, karnından konuşanları enselemesi… BOLU SEFERLERİ, Kumandan’ın tutuklandığı 28 Aralık, Metris “Noel Baba Operasyonu” ve Kumandan’a işkencenin tarihi olan 25 Ocak, Hakkında “İdam Kararı” verilen tarih olarak 2 Nisan, Doğum Günü 9 Mayıs, Kartal’da gerçekleştirdiği Fedâ Eylemi’nin günü olan 25 Haziran ve İBDA’nın Kuruluş Yıldönümü olarak 1 Ağustos ve son olarak 2013’te bu periyoda eklenen 5 Aralık Zaferi tarihlerini esas almakta ve bu günlerin yıldönümünde de Bolu’ya akın etmek niyetiyle organize edilmiştir… Eylemin ilk çağrısını yapan Yeni Devir Hukukçular Derneği, eylemlerin bütün organizasyonlarını yapan da BAGİ’dir… Böylece bilinen bir gerçeği söylemiş oluyoruz… Hiçbir zaman “eylemi düzenleyen biziz” denmemiş olmasına rağmen, herhâlde düşman kuvvetleri karşısında öne atılışımız, “pikniğe gider gibi” bir yola sapma tehlikesine karşı inisiyatifi ele alma davranışlarımız, cebhe değil de “fitne-düşman grupçuklar” şekline bir imaj verilmesine karşı BİR ve BÜTÜN DURUŞ çabalarımız sebebiyle neler yaşadığımızı, kimleri ne şekilde idare etmek durumunda kaldığımız, gelen gelmeyen herkesin bildiği bir gerçek. Sayısı 200’ü bulan ilk sefer…(28 Aralık 2011) BOLU SEFERLERİ’nin sayısı artmakta ve 25 Haziran 2012 tarihinde 350 kişilik bir gönüldaş kadrosunu oluşturmaktadır… Ardından, ilk yılını tamamlamakta olan seferlere düzenli katılım sağlayanların, düzenli fitne faaliyetlerine yenik düşmeleri veya BAGİ’nin sistemli gerginliğe doğru adım atan çıkışları sonrası sayının azalması… 9 Mayıs 2013 tarihinde kopan kavga!.. Süreci tırmandıran bir girişimde bulunan BAGİ’ye polisin cevabı, 15’i hanım, 23 gözaltı… Bundan sonra ve günümüze kadar gelen süreçte BAGİ, eylemin organizasyonunu İstanbul’dan yapmanın yanında, Anadolu’nun başta Maraş, Adapazarı, Yozgat, Konya, Balıkesir, bir çok yerinden gelenlerin de katılımıyla sayıca 50 ilâ 100 kişi arasında değişen kitlenin de ekseriyetini oluşturmaktadır. BOLU SEFERLERİ, “SALİH MİRZABEYOĞLU’NA SAHİP ÇIKMAK, İSLÂM’A SAHİP ÇIKMAKTIR!” dusturuyla 2005 yılındaki ilk seferdeki canlılığını aşan bir hamle iştiyakıyla sürdürülmüş ve Kumandan’ın çıkışından bir kaç gün öncesinde bizzat Cephe Liderinin güdümünde düzenlenen son seferle, 11 Temmuz 2014 tarihinde nihayete ermiştir. NURAY ZOR ABLAMIZIN ŞEHADETİ 12 Şubat 2012… Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi olarak, kendisiyle beraber bir çok eyleme katılmakla gurur duyduğumuz Nuray Zor Hanımefendinin şehâdeti… Vefâtı öncesinde, içinde bulunduğu ağır hastalık şartlarını hiçe sayarak BOLU Mevziini terketmeyen Nuray ablamız, vefâtı ve sonrasında vesile olduklarıyla şehidlik şuurunu diri tutmanın emsali olmuştur bizim için… BAGİ, gurur duyduğu şehidesini tekbir, duâ ve toplantılarla bir eylem havasında defnetmiştir… YÜZBİNLERİN ÖNÜNE ÇIKIŞ; BEREKETLİ BİR MAYIS 1 Mayıs 2012… Ali Osman ve Ünsal ağabeylerin babası Abdullah amcanın vefatı ve ikisi de cezaevinde olan ağabeylerimize vekâleten cenaze evinde koşuşturmamız… Onlarca gönüldaşın ziyaret ettiği cenaze evinde, 1 Mayıs için eylem yapmamız yolunda karar alışımız. Bu çerçevede herzaman olduğu gibi, gelen gönüldaşları haberdar etmemiz ve internet üzerinden de bu eylemin duyurusunu yapmamız… Eylem öncesi, DHKC kortejiyle hareket etme düşüncemiz ve bu yönde Halk Cebhesiyle yapılan görüşme. Ardından, “Antikapitalist Müslümanlar” isimli grupla görüşme… Nihayet Fatih’te buluşma kararı. Eylem günü gelen gönüldaş sayısı 5 erkek, 5 hanım… Açılan pankartlar ve yürüyüş… Kortejimizi ziyaret eden binler, fotoğraf çeken onbinler ve selâmlayan yüzbinlerce insan arasında son buluş… Bu eylem, plânlama, hazırlık, başlangıç, sunum, aksilik, sürpriz, ısrar, teveccüh ve bereketiyle komple bir eylem olmuştur… MALATYA/KÜRECİK EYLEMİ -TAKSİM- 01 Temmuz 2012… 4 Temmuz’da NATO’nun Malatya / Kürecik’te kurulacak olan İsrail ve Batı’yı koruma kalkanını ve Süleymaniye’de Haçlı askerlerince Türk askerinin başına çuval geçirilmesini protesto etmek için İstanbul’dan Malatya’ya yürüyüş şeklinde gerçekleştirilecek eylem öncesi yapılan basın açıklaması… “Büyük Anadolu, Latin Amerika’dan Türkistan’a Bölünmez Bir Bütündür!” düsturuyla eylem kararı alan BAGİ’nin Taksim Galatasaray Medanı’nda gerçekleştirilen basın açıklamasına farklı kesimlerden de destek verilmesi… 4 Temmuz günü Kürecik’te olmak niyetiyle yola çıkılması. MALATYA/KÜRECİK EYLEMİ 04 Temmuz 2012… Birçok ilden Malatya’ya doğru yola çıkan gönüldaşlarımızın engellenmesi… Bir tek İstanbul’dan yola çıkanlara Yozgat-Sorgun’dan katılan gönüldaşların katılımıyla Kürecik’e varılmış ve eylem gerçekleştirilmiştir… Barbar Batı ve işbirlikçilerine karşı duruşta ısrarlı olan az sayıdaki gönüldaşımızın İsrail ve Batı’yı Koruma Kalkanı ve Çuval protestosu, okunan basın açıklamasının ardından son bulmuştur. EYÜP SULTAN TOPRAKLARINDA İÇKİLİ KONSERE HAYIR 13 Temmuz 2012… Liberal Çapulcu yatağı olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde içkili konser verileceği haberi üzerine az sayıda gönüldaşla yapılan protesto eylemi… Eylem boyunca konser alanı girişinde mevzi tutulmuz, okunan basın açıklaması ve güdeme oturan hadise dolayısıyla yoğun medya alâkası… ARAKAN MİTİNGİ 05 Ağustos 2012… Arakan’daki müslüman kardeşlerimizin Budistler tarafından katledilmesini protesto… Bir partinin çağrısıyla Kadıköy Rıhtımından toplanan onbinler… BAGİ, dikkat çekici bir şekilde ön plânda… “Arakan’dan Latin Amerika’ya, Kırım’dan Yemen’e, Anadolu Bölünmez Bir Bütündür” hakikatini haykıran topluluğumuzun taşıdığı pankart ve dövizler ve atılan sloganlar öylesine dikkat çekiyor ki, polisler, tertip komitesine giderek “Bunlar İbdacı! Terörist! Alandan çıkarın!” diyerek provakasyon yapıyorlar… Tertip komitesi gelip tarafımıza durumu anlatıyor… Fikirtepe’deki gönüldaşlarımızın ekstra takviyesiyle mevzi daha sıkı tutuluyor… İBDACILAR meydanın ilgi odağı ve takdir toplayan kolu durumunda eylemin sonuna kadar alanı terketmemişlerdir… USLANMAZ KİŞİLİK DAVASI YENİDEN 11 Ekim 2012… Kumandan’ın evlatlarıyla birlikte 25 Ocak 2000’de uğradığı saldırı sonrasında açılan davalardan yanlızca biri olan ve mahkemenin “uslanmaz kişiliği dolayısıyla cezalandırılmasına” şeklindeki kararının olduğu dosyanın tekrar görülmesi… Kumandan’ın avukatlarının basın açıklaması… BAGİ düzenlediği organizasyon sonrası, mahkeme salonu kapısında nizamsızlığa izin vermemek adına mevzi alıyor… Bu inisiyatif alışı doğrulayan çirkinlikler… Gereken tavır ortaya konarak günün hakkı veriliyor… KUMANDAN’A KOMPLO: BAKIRKÖY, METRİS İŞKENCESİ… 02 Kasım 2012… Kaynağı ve maksadı net olarak bilinen bir tertip ile Kumandan Mirzabeyoğlu’na yapılan işkence… Kumandan’ın bir Cuma günü, Bolu F Tipi Cezaevi’nden apar topar İstanbul Bakırköy Ruh-Sinir Hastalıkları Hastahanesi’ne getirilmesi… BAGİ olarak dışarıda inisiyatifi ele alışımız ve Bakırköy’de kaldığı 2 Kasım 2012 gününden 21 Kasım 2012 gününe kadar, her gün 14:00 ilâ 18:00 arası nöbet tutuşumuz. Tam bir düzen içinde mevzi alışımız… Ardından Kumandan’ın Metris’e nakli ve 3 gün sonra Bolu’ya aşağılık bir işkence hâlinde 13 saatlik bir yolculuktan sonra varışı… Bu sürekli eylem sırasında dikkat çeken iki ismi anmalıyız: Bayram Taştan ve İbrahim Yusuf Taştan ağabeyler… İlki eylem sırasında geçirdiği kalp krizinin ardından ameliyat olduktan hemen sonra, diğeri ise, yine aynı günlerde riskli bir ameliyata girdikten sonra, ayaklanır ayaklanmaz tekrar görev yerine koşan örnek davranış sahibi gönüldaşlar… ADLÎ TIB MACERASI 20 Şubat 2013… Yine bir tertiple karşı karşıya kalan Kumandan’ın artık sürekli işkenceye dönen hastahane macerası… Hakkında tahliye edilmesi için güya Adlî Tıb’dan rapor gerektiği tezini ortaya atanların girişimi hâlinde İstanbul Adlî Tıb binasına getirilen Kumandan’a sahip çıkmak için, hemen tesis girişinde mevzi alışımız… Nöbet tutuşumuz! BAGİ TARİHİ DERBİDE 12 MAYIS 2013… Az sayıda gönüldaşımızın attığı adımın, dalga dalga yayılan bir tesirle büyümesi… Lig şampiyonunu belirleyecek olan Fenerbahçe-Galatasaray müsabakasında Kumandan’ın içinde bulunduğu işkence şartlarını afişe eden bir eyleme imza atan gönüldaşlarmızdan üçü gözaltına alınıyor… Devasa bir pankartı tribünde açan gönüldaşlarımızın talim ettikleri slogan ve tekbirler 50 bin kişilik koro tarafından tekrar ediliyor… Ev sahibi Fenerbahçe Kulübü, konuyla ilgili “müsabakası öncesi, belirli bir grup tarafından dini içerikli sloganlar atılmış, yasadışı bir örgütün propagandasına yönelik pankart açılmaya çalışılmış” şeklinde açıklama yapmıştır… Üç gönüldaşımız gözaltına alınmış ve eylem, sosyal medyada atılan tekbirler sebebiyle gündem olmuştur. BAGİ GEZİ PARKI EYLEMLERİNDE HAZİRAN 2013… Gezi protestolarının başladığı ilk günlerde meydanda yerini alan BAGİ, özellikle 06 Haziran Miraç Kandili gününden itibaren, eylemlere katılımını arttırmış ve sürekli hâle getirmiştir… Hemen ardındaki günlerde Taksim Meydanı’nda stratejik bir mevkide kendi alanını işgal eden BAGİ, Gezi Protestocularının samimi ilgi ve alâkalarını toplamış ve sürekli ziyaretçi ağırlamıştır… Farklı kesimlerden onbinlerin sokaklarda olduğu bu hengâmede, talim fırsatını bulan İBDACILAR’ın meydandan ve kavgadan kaçması düşünülemezdi… Kumandanının duruşuna hayran olunan bir hareketin mensubu olmanın sorumluluğu altında, O’nun içinde bulunduğu İşkence ve Tecrit Şartlarını GEZİ Parkının gündemine taşıdık… Her yönüyle tecrübe hanemize kattığımız uzun soluklu Gezi Nöbeti, mücadelemize yakıt yapacağımız yeni ilişkiler kurulmasına da vesile olmasıyla ayrıca kıymetlidir… AKP İL BAŞKANLIĞI ÖNÜNDE 29 HAFTALIK NÖBET 01 Eylül 2013… Başbakan’ın bir televizyon programında Kumandan’ın durumuyla ilgili çalışma başlattıklarını söylemesi üzerine, bu sözünün takipçisi olduğumuzu ihtar edişimiz… İstanbul AKP İl Başkanlı’ğı önünde 29 haftalık bir nöbet hâlini alan bu eylem, haftalık periyotta eylem düzenleme talimidir… Kumandan hakkında avukatlarının Yeniden Yargılama girişimlerinin netice verme aşamasına gelmesiyle son bulan bu eyleme İBDACI aileler, büyük fedakârlıklarla katılmış ve mevziyi asla terketmemişlerdir. TAKSİM MEYDANINDA İMZA KAMPANYASI 01 Mart 2014… Oluşan iklimde bir çok farklı eylem biçimini kullanan BAGİ’nin yeni eylemi… Kumandan’ın Özgürlüğü için Galatasaray Meydanı’nda açılan stant… Polisin engelleme çabalarına karşı duruş… Gelen geçen herkesin ilgi alâkası altında toplanan imzalar… İlgilisine İBDA Külliyatı’ndan örnek eserleri takdim edişimiz. Sohbet edişimiz… Sürekli bir biçimde megafonlar Kumandan’ı ve bükülmez iradesini anlatışımız… FİKİRTEPE BAGİ’NİN İSRAİL PROTESTOSU 27 Temmuz 2014… Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi Fikirtepe Cebhesi’nin, Anadolu Yakasında düzenlenen İsrail protestolarının en büyüğünde yerini alması… Kumandan’ın poster ve resimleri eşliğinde Mandıra Caddesi boyunca yürüyen grup, tesis ettiği düzenli kortejle de dikkat çekti… Bu eylemler listesinde yoğun çabama rağmen çok önemli bazı eylemler yer alamamıştır… Belki öyle eylemler var ki, biraz sonra “nasıl unuttuk bunu!” diyeceğiz… Kabaca ifâde etmek gerekirse, meselâ 2008, 2009 ve 2011 yıllarındaki Terör Örgütü İsrail’in Hücre Evi olarak kullandığı Konsolosluk kuşatmasında aldığımız merkezi rolü ve bu çerçevede yaptıklarımızı atlamak durumunda kaldım… Ayrıca; yapılan, hedefine ulaşan eylemler kadar, düzen güçlerince engellenen eylem teşebbüslerimiz de oldu… Papa’nın gelişini protesto edemeden sabah vakti evlerimizde gözaltına alınışımızından tutun da, bir şehidi -Bayram Ali Hoca’mızı- tekbirlerle defnetme niyetimiz doğrultusunda gittiğimiz Fatih Camii avlusuna dahi giremeden 15 kişi gözaltına alınışımız… Bir çok ziyaret, kültürel faaliyet ve sosyal etkinlik de kaydedilmemiştir bu raporda… Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim! Tufan ERSÖZ ADIMLAR DERGİSİ