ESSELÂM 7 – Necip Fazıl KISAKÜREK

HUNEYN, TÂİF VE TEBÜK -45- Güç İslâma geçti büyük oranda. Son üç gazâ, Huneyn, Tâif ve Tebük… Küfre bir söz: Bundan böyle davran da, İslâmın elini, elindeyse

ESSELÂM 4 – Necip Fazıl KISAKÜREK

KÂBE -17- Kâbe, Allah’ın Evi; Bir nokta, yere konmuş. Ötelerin pertevi, Maddeye vurup donmuş. Mücerretten bir alem, Mikâp seklinde bir sır. O âlemle bu âlem Ara

ESSELÂM 3 – Necip Fazıl KISAKÜREK

ANNENİN ÖLÜMÜ -11- Medine Yolunda anne… Ve yanında Nur-Çocuk… Dönüşünde, betbeniz uçuk, Bir menzile varıp yatağa düştü. Geleceği, rüyasında, açık görmüştü:

ESSELÂM 2 – Necip Fazıl KISAKÜREK

NUR -5- Yok bile yokken O vardı; O bir nur… Ki mutlak saffet. Âdem, Allah’a yalvardı; O nur için beni affet! Adem’in alnında bir nur; Derken öbür Peygamberde.

“SİGARA HARAM MIDIR?”… ÜSTAD NECİP FAZIL CEVAPLIYOR!

Günümüzde dini hiçbir etkisi kalmayan, devamlılığını bankalardan aldığı faizlere borçlu olan “Diyanet” adlı kurumun “sigara haramdır!” “fetva”sını

BUGÜNKÜ DURUM -2- (Eylül 2018)…. KRİZ: NETİCE-BAŞLANGIÇ

Yaygınlaşan kriz ve olgunlaşan bunalım bugün başlamadı; 2003 Irak işgâline kadar giden tarihî bir arka plânı var.

REFERANDUMUN ORTAYA ÇIKARDIĞI GERÇEKLER -2- TÜRKİYE BAĞLI OLDUĞU LİMANDAN AYRILDI

“İnandırıcılık” ve “güvenilirliğin” hiç kalmadığı; “Liderlik Otoritesi” açısından en zayıf dönemin yaşandığı; “Millilik” adına çer-çöp meselelerin gevelendiği, ideolojik ve siyasî mânâda derinliğine ve genişliğine bir AHLAK ve FİKİR sisteminin tarafların gündeminde olmadığı; “Kahramanlık” elbisesinin artık çok bol geldiği bir zaman aralığında; Türkiye, 16 Nisan günü yapılan referandumla birlikte bağlı olduğu limandan ayrılmış, nereye demirleyeceğini bilmeden tüm dünyanın gözünde açığa doğru sürüklenen bir gemi görünümü arz etmektedir. Kaptanın doğru rotayı bilip bilmediği tartışmaya açık ama, doğru rotayı bilse dahi bunu ilan edici hamleyi yapabilecek cesaretle birlikte, maddî ve manevî şartlara haiz olmadığı kesin. Bu çekingenliğin farklı sebepleri olabilir ama, çekingenlik içinde geçen her dakika kendisiyle birlikte ülkeye zarar. Çünkü mevcut görüntüsü ve etrafında ortaya çıkan gelişmelere göre Türkiye gemisi rotasız başı boş açıklarda çok fazla yol alabilecek dayanıklılıkta görünmüyor. Geminin göz göre göre batması istenmiyorsa bir an evvel güvenli bir limana bağlanmalı.

Hür Savaşçı’dan Notlar “Yeni Dünya Düzeni”

Yoğun bir iş günü yaşıyordum ve saat öğlenden sonra dördü gösteriyordu. Üç monitöre bakarak, üç ayrı dosya açık vaziyette, bir kaç milyon içerisinden hatalı olan verilerden örnekler arıyordum. Malûm olduğu üzere dosyanın büyüklüğüne göre arama ve bulma süresi değişir. Ben de, genellikle uzun beklemeli aramalarda diğer irili ufaklı işlere yönelir, bu sayede iş birikmesini önlemiş olurum. O arada telefon çaldı, yâni kendi cep telefonum. Sesli bir şekilde “hayırdır inşâllah” dememe kalmadan karşımdaki ve solumdaki alman iş arkadaşlarım kafalarını kaldırıp, “Ne oldu, Erdoğan’dan haber mi var?” diye takıldılar. Artık “inşâllah” veya içeri girip çıkarken “merhaba” ve “selamünaleyküm” gibi selâmlar, günlük kullandığımız terimler arasında olduğu için enteresan bir durumun olduğunu fark etmişlerdi ve takılmaları bu yüzdendi. Neyse, hemen bir sigara molasına çıkıp Hür Savaşçı’nın beni neden aradığını öğrenmeliydim. Merdivenlerden inerken numarasını tuşlamıştım fakat sigara içilen kulübeye gelene kadar açmadı ve nihayetinde sigaradan son nefesi çekerken geri aradı. “Efendim” diyerek telefonu kulağıma görürdüm. – “Merhaba Nihan. Umarım işinin arasında rahatsız etmemişimdir?” – “Rica ederim. Sevindim ve sürpriz oldu. Ancak nadir aradığınız için meraklandım doğrusu, inşâllah bir yaramazlık yoktur?” – “Yok yok, bir sıkıntı yok hamdolsun. İçimde bir ferahlık birikti, biraz da Almanların “Goldener Herbst” dedikleri altın Sonbahar’ın ılık ve güneşli havasından kaynaklanan neşeden sanırım. Malûm uzun zamandan beridir böyle tatlı günler göremedik. Akşama müsaitsen atla gel.” – “Memnuniyet ile efendim. Siz davet edersiniz de ben gelmez miyim! Evet, gerçekten harikulâde bir hava var. Çalışmamış olsaydım ağaçların bin bir farklı yeşilliğe, sarılığa ve bordoya bürünüşlerini zevkle seyretmek için dolaşmak isterdim. Tam böyle bir hava.” – “Güzel.. İşlerini bitirdikten sonra gelirsin, bir yere çıkmayacağım. Zaten yürüyüşten geliyorum, senin yerine de seyrettim merak etme.” Gülümseyerek söylediğini bildiğim için teşekkür ettim ve akşama görüşmek üzere telefonu kapattık. İşten çıkar çıkmaz oradaydım. Yine mis gibi taze çay kokusu neredeyse bütün evi kaplamıştı. Hür Savaşçı da gayet iyi görünüyordu. Lezzetli çayımdan bir yudum alarak söze girdim; – “Sizi iyi gördüğüme ve enerji dolu oluşunuza sevindim. Biliyor musunuz, demin iş yerimin yakınlarında, yine 2. Dünya Savaşı’ndan kalma patlamamış Amerikan menşeli bir bomba tespit ettiler. Geniş bir bölgeyi kapatmak zorunda kaldılar.” – “Desene Almanya’nın taşı toprağı bomba. Tehlike üzerinde yaşıyoruz. Osmanlı döneminden akıncı şehidlerin, kim bilir belki de daha öncesinden buralara ayağı değmiş bir kaç mübarek zâtın yüzü suyu hürmetine gümlemiyor şu ân binlerce ton bomba.” – “Enteresan.” – “Neyse, patlayıncaya kadar bir sıkıntı yok. Yarın yine çalışıyorsun sanırım, fazla takılmayız istersen. Beni kırmayıp geldiğin için tekrar teşekkürler, ayağına sağlık. Demin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son konuşmasını dinledim. Bazı noktalarda çok güzel konuştu aslında. Kendisinden, yani memleketin başındaki kişiden duyulması istenilenleri dile getirdi. Hani şu Etnik Kürtçü ve FETÖ denilen yapılanmaların Batı tarafından korunmaya alınmış olmalarından duyduğu üzüntüyü ifade etmesini kastetmiyorum. Bunlara karşı ister teknik isterse fikrî olarak yeterince cevaplar verildi ve hâlâ veriliyor zaten. Benim değinmek istediğim husus, dünyada adaletin maalesef olmadığından, ekonomik noktada güçlü olanın haklı olarak takdim edildiği bir dünyada yaşadığımızdan, haklı olanın güçlü olduğu değil, güçlü olanın haklı olduğu bir dünyadan, böyle bir dünyayı kabullenmenin mümkünsüzlüğünden ve böyle bir dünyada yaşamak istemeyişinden bahsetmesi. Şu da sürekli söyledikleri arasında, işte “dünya 5’ten büyüktür”. Buna bir de Dünya’nın artık 2. Dünya Savaşı şartlarında olmadığını ve bir değişimin olması gerektiğini eklemesi fena değildi. Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Biraz siyaset ile ilgilenenler için hakikaten değerli. Ve dünya üzerindeki haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin tavan yaptığı şu zamanımızda ciddi ciddi ele alınması ve birçok ülkenin veya devlet adamının da katılarak bu konular üzerine gitmesinin tam zamanı.” – “Efendim affedersiniz sözünüzü kesiyorum. Biliyorsunuz, geçen Venezüella Devlet Başkanı Maduro Türkiye’ye gelmişti. Che’ye laf eden TBMM Başkanı ile el sıkışması, Erdoğan ile görüşmesi ve Türkiye’ye inandıklarını, resmen “gelin beraber Amerika’ya karşı mücadele edelim” teklifini yapması gibi epey ilginç görüntüler meydana gelmişti. Nihayetinde Maduro, Hugo Chavez’den bayrağı devralmış ve onun peşinden gittiğini söyleyen, hatta bazı resimlerinde İBDA Selâmı da veren bir devrimci. Nasıl oluyor da birçok Amerikan Üssü’ne müsaade eden bir hükümetten böyle bir şey bekleyebiliyor anlayamıyorum?” – “Aslında basit. Tarihi süreç ile birlikte, Türkleri, Batı ile yaptıkları mücadeleden bilen biri Maduro. Birileri tarafından kasti olarak yönlendiriliyor mu bilemem ama şunu gözden kaçırmayalım ki; Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Türkiye’yi kastederek, “Yeni Dünya Düzeni kurulacaksa, buradan başlasın!” işâretini alarak, yani Batı’nın eskimiş düzenine karşılık yeni bir dünya düzeni bu topraklarda kurulacak inşâllah, o umut veya ruh ile buralara gelmiş olabilir. Söylediklerinden de bunu anlıyoruz. Gelgelelim bir deneme ya da bir “Sizi tanıyoruz. Olurda yakın bir zamanda yanlışlardan ve Amerikancılıktan kurtulmak için mücadeleye başlarsanız, biz de destek veririz.” mesajı da olabilir. Ama tam da burada Erdoğan’ın konuşmasına geri dönelim. Bunca güzel sözlerin arka plânına bakacak olursan ne yazık ki sorunlarla karşılaşıyoruz. Mesela neden o zaman güç ve itibâr için saray yaptıracağına, sadece bir örnek olarak verecek olursak, fakat büyük bir örnek diyelim, 15 yıldır eğitimdeki bu çarpıklığa ve yamukluğa neden dikkat edilmedi? Hak, hukuk ve adalet anlayışını geleceğe taşıyabilmek için, bozuk bir eğitim sistemi ile nasıl aşılanabilinir ki çocuklarımıza? Bununla da sınırlı değil. Sırf bunları söylemiş olmakla bittiğini sanıyorsa koskocaman bir gaflet içinde diyoruz. Haklı olarak birileri çıkar ve sert bir şekilde, “Öyle sarayda oturup garibanların hamiliği pozları takınılmayacağını bilmiyor musun?” diye sorarlar! Hem dünyanın değişmesi için bu kuru lafları söylemeyi kahvedeki elemanlar da biliyor. Senin elinde hangi sistem var? Hangi düşünce sistemiyle, ideolocyayla ve düzen altyapısıyla dünyayı kemiren haksız ve adaletsiz düzene karşı mücadele vermeyi düşünüyorsun? Mesele burada! Yoksa güzel konuşmaksa biz daha güzel, iyi ve doğru konuşanın peşindeyiz. Bize işin ehli ve yapacak olan insan lâzım. Yapacak olanı da biliyoruz. Sen de gâyet iyi biliyorsun da hâlâ zamanı çalıyorsun ve bunun farkında bile değilsin.” – “Efendim buna ek ve aktüel olarak Türkiye-AB ilişkilerine dair şöyle dedi Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Almayacaksınız açıklayın. Ne siz bizi meşgul edin ne de biz sizi. Minderden kaçan biz olmayacağız diyoruz.” Yandaş gazeteler de sert tepki olarak lanse etti.” – “Ne minderiymiş bu? Neyin tepkisi? Minder dediğin güreşilen veya rahat yatmak için içi pamuktan olan şilte. Hangisi kastediliyor? Güreş anlamındaysa, Avrupa Birliği’ne girmek için şu an bir kavga mı veriliyor? Yoksa beraber yatılan şiltede anlaşamama derdi olsa da, yüzsüzce, ben kalkmam demek mi oluyor? “Siz bizi açıkça kovmadan biz kapınızdan ayrılmayacağız” mânâsına gelen bir söz ki, merdi kıpti şecaat arz edeyim derken sirkatin söylermiş hesabı bir de övünülecek bir şeymiş gibi sarf ediliyor. İnsanın nutku tutulmasın da ne olsun? Anlaşılır gibi değil. Hâni AB’ye ihtiyâcımız yoktu? Ondan sonra arada bir “Türkçülük” adı altında gereksiz ve millî duyguları altüst edebilecek açıklamalar yapıp insanların kafalarını karıştırsınlar, Türk düşmanlarına göbek attırsınlar. Utanmadan birde Büyük Doğu edebiyatı yapsınlar. Bunların Ehli Sünnet ile dertleri de buradan kaynaklanıyor. Büyük Doğu’yu hiç okumadıkları, tanımadıkları, aslında hiç benimsemedikleri de buradan aşikâr. Geçen bir videosuna denk geldim. Erdoğan, arka fonda acıklı bir müzikle sadece İslâm’a bağlıyız, Türklüğe, Sünnîliğe falan gerek yok diye bahsediyor, babasından ve dedesinden örnek veriyor. Hadi bakalım, sevmedikleri Işid de İslâm diyor, nefret ettikleri Gülen’de İslâm diyor. Ne olacak şimdi? “İslâm benim” mi demek istiyor? Neye göre? Değil mi?” – “Neresinden bakılsa bir tutarsızlık…” – “Dilimizin sertleştiği anlaşılsın ve konumuza geri dönelim diye, Amerikan’ın başını çektiği, Avrupa’nın beraber sürüklendiği, Rusya’nın kararsız kaldığı, Çin’in ve Japonya’nın kuklası, Suud’un ve Katar’ın kötürümü olduğu, Ehli Sünnet Türk ile Ehli Sünnet Arap arasına Siyonist bir duvar çekme hayalinde olan Etnik Kürtçüler’in yatıp kalktığı Haçlı-Yahudi “Yeni Dünya Düzeni”ndeki tutarsızlık gibi. Biliyorsun, bu düzenin silâhlı güçleri Afganistan’ı işgâl ettiklerinde Afgan Millî Güçleri olarak gördüğümüz Taliban iktidardaydı. 1996-2000 arasında haşhaş üretimi yüzde 95 azalmıştı. İşgâlden sonra bir bakılıyor ki üretim yüzde bin dörtyüz artıyor. Bunu söyleyen, söylerken bir şey hâlletmiş olmayan bizzat Birleşmiş Milletler. Hâni şu Irak işgâlini tanımayan ve meşru olmadığını söyleyen Birleşmiş Milletler. Kumandan’ın neden “Domuzlar Diktatoryası” dediği anlaşılıyor sanırım.” – “Efendim, Amerika demişken, geçen, sade bir Alman vatandaşı Şansölye Merkel’e, “Amerikan sömürgesi olmaktan ne zaman kurtulacağız. Neden hâlâ bir barış anlaşması imzalanmadı?” diye sordu, halka açık bir sohbet esnasında. Merkel’in bunu kabul edici açıklamalarından sonra konunun belirli kesimlerce bayağı bir süre konuşulacağı ve çok ciddi tartışmalara sebebiyet vereceği anlaşılıyor.” – “Hayırlısı olsun. Birçok defa Alman aydınlarının rahatsızlığını belirtmiştik zaten. Amerika devlet yapısı ve politikası itibariyle gezegenimizin sömürücüsü. Bununla kalmayıp saldırdığı ülkelerden sömürdüklerini, yine bu ülkelere piyasa fiyatından daha yüksek fiyata satacak ve satın almak zorunda bırakacak kadar aşağılık. Eğer bu sömürgeci anlayışı olmasaydı altı ay içinde iflas eder ve biterdi. Bu yüzdendir ki, Almanlar ve Japon’lardan farklı olarak, daha fazla silâh teknolojisine ve askerî gelişmeye ağırlık vererek, bugün en saldırgan orduya sahip olmayı başardı ve bu güç ile şimdilik hüküm sürebiliyor. Başarılı olup olmadığını konuşmuyoruz. Kendisine, “sınırsız imkânlar ülkesi” diyen bu yamyam şu an tüm gezegenin yok edilmesine yol açıyor ve bunu yaparken kamuoyuna Kuzey Kore’yi öcüleştirerek melekçilik oynuyor. En kötüsü yaşadığımız Almanya’nın 70 yıldan fazla bir süredir bu masalların bir parçası olması, hâlbuki ABD Düşmanı olması gerekirken. ABD, eskiden her karşı dikilene Komünist damgası yapıştırırken, bugün her direnene, özellikle de parçaladığı Müslüman ülkelerin direnişçilerine terörist diyerek kötülemek gayretinde. Ama şunu Amerikalılar da artık bilmeli ki, hiçbir Amerikalı asker Amerika için ölmüyor. Her zaman olduğu gibi sadece küresel çetenin çıkarları ve kâr azgınlığı için can veriyor. Çünkü, kendilerini “Batı değerleri” ya da “Batılı özgürlük” diye, parçaladıkları ülkeleri de “insan hakları, demokrasi ve özgürlük” diye kandıran birkaç zengin ailenin açgözlülüğü hâlâ daha fazla toprak, daha fazla hammadde, daha fazla para, daha fazla kan için çırpınıp duruyor. ABD 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yeryüzünün bir numaralı ve savaşkan ordusuna sahip olunca doğrudan veya dolaylı olarak 69 savaşın ya başlatıcısı yahut devam ettiricisi olarak, 40 milyon masumun kanına girmiştir. Bu dışını ateşe salan ve katleden ülkenin bir de iç yüzüne yani içine bir bakalım. ABD’de 20 milyondan fazla insan okuma yazma bilmiyor, 2 milyondan fazla kişi cezaevinde bulunuyor ve dünyanın en büyük suç oranına sahip. Sözde en ilerici haline getirilen anayasasına rağmen azınlıklar hâlâ baskı altında. Avrupalıların Amerika kıtasındaki yerli halkın üçte ikilik nüfusunu kırıp geçirdikten ve yok ettikten sonra kendi aralarında birbirlerine girip bir ülke kurmalarından başka ne beklenebilirdi ki? Etkisini epeyce kaybetmiş olmasına rağmen, poz olarak hâlâ süper güç gibi gözükmelerini bütün bu açıkgözlülüklere, sömürmelere, katliamlara ve emperyalist zihniyetine borçlular. Amerika budur! Ve bu eriyen güç, düşmesini bekleyen kitleleri hatta ülkeleri -yakın bir zamanda- karşısında bulacaktır.” – “Bugün gelinen noktada her şey, biten ve başlayan nizâmlar arası gerçekleşen son bir kapışma etrafında gelişiyor değil mi?” – “Sayın Ali Osman Zor, sanırım 2014 yılındaki bir toplantı videosunda, şöyle demişti; “Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık” gibi masalları bir yana bırakıp Orta Doğu’ya bakarsak; hadiselerin 1. Dünya Savaşı’nın henüz bitmediğini ihtar ettiğini de görebiliriz. Müslümanlar, Batılı ülkelerin Osmanlı’dan kopararak çizdikleri esaret sınırlarını hiç bir zaman kabul etmediler.” Bu müthiş değerlendirmeye itirâz edebilecek bir kişi bile bulamazsın. 20. Yüzyıl’ın başında temeli atılan, ortalarında şekillenmeye başlayan ve sonlarına doğru İslâm topraklarına saldırmayla hedefini belirleyen eskimiş ve pörsümüş Amerika’nın başı çektiği saldırı ve işgâllerle Haçlı-Yahudi “Dünya Düzeni” uğruna Birinci Dünya Savaşı devam ediyor. İşte Afganistan, işte Irak, işte Suriye, işte Doğu Türkistan ve Arakan, Libya, Yemen, Filistin. Batı’nın kendi topraklarına taşınan savaşı da eklersek, nihâyetinde Türkiye’nin işgâl habercisi olan batısından, doğusundan ve kuzeyinden alenen kuşatılma hamleleri, bu savaşın bütün şiddetiyle devam ettiğinin göstergesi. Dolayısıyla Türk direnişi maddî ve mânevî olarak her yönüyle de devam ediyor. Buna karşı ne yapıldığını hükümete sorsak, ne cevap alabiliriz? Kocaman bir hiç! Öyleyse bizim topraklarımızda bütün sancısıyla doğacak olan temiz ve saf bir Müslüman “Yeni Dünya Düzeni”, yani öz Anadolu olarak bizim Dünya Düzenimiz, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun bizzat “Başyücelik Devleti” eserinde belirttiği gibi bütün heybetiyle resmedilmiştir. Son olarak şu kısmı okuyup bitirelim ve adresi tam olarak belirleyelim:” “Herkes kendi zaviyesinden ayrı ayrı görüyor ki, biz bu işin ne fikir ve ne de fiil olarak şakasında değiliz… “Boşgörü”yü “hoşgörü” adı altında pazarlayan “mamacı” tipi değiliz… “Cek” ve “cak” gibi nisbet ekleriyle İslâm davasının “fikir” ve “aksiyon” cephesini daima uzak istikbâle ısmarlayan ve daima “çile” ve “risk”ten kaçan “teyze adam” tipinin tersine, idealizmin ne demek olduğunu kaskatı bir vakıa hâlinde meydan yerine dikeniz… Gözümüz, büyük İslâm inkılâbında… Başyücelik Devleti?.. Dünyada bugünkü siyasî ve içtimaî ihtilaçların bütün illet ve müessirlerini tartarak, tanıyarak, anlayarak ve bütün tarih seyri boyunca kendi nefs muhasebemizi dibine kadar yapmış, kendimizi bütün zaaflarımız ve kuvvetlerimizi tespit etmiş olarak, yepyeni bir ruh, mefkûre ve nizâm yekpâreliği içinde yeniden doğmamız lâzım… Dünya ne oluyor ve biz ne olacağız? Boşlukta mekân işgal etmek hakkımızı hangi şahsiyetli dünya görüşüne istinad ettireceğiz ve manevî “Ortak Pazar”a hangi öz malımızı sürebileceğiz? Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra “Yeni Dünya Düzeni” adı altında rakipsiz olarak pazarlanan eski liberalizm ve demokrasi nizamı, başta Amerika ve yamacında Avrupa’nın patronluğunu tescil mahiyetinde hükmünü hâkim kılmaya çalışırken, kâfirlerin gönüllü alçaklığı bir yana, “onu babam da bilir!” hesabı kuru kuru “İslâm!” demek yeter mi? Elbette İslâm; ama “nasıl” ve “niçin”ini göstermek şartıyla!..”

ORTAK – ESAS DÜŞMAN AMERİKA VE ONUN BOPÇU, YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ

TAKDİM: Adımlar’ın matbu dergi olarak çıktığı günlerde yayınlamış olduğumuz bu yazıyı, bu günlere ışık tutmaya devam ediyor oluşuna nisbetle bir kez daha paylaşıyoruz. Ve bugün, Barzanî’nin artık devletleşme yolunda hiçbir gizli saklısı olmadan açıktan adımlar atmaya başladığı günümüzde, o günden yapılan tesbitlere nisbetle, kimin ne yaptığına nazaran da kendi geçmişimizi utanıp saklamadan ortaya koymaya devam ediyoruz. ORTAK-ESAS DÜŞMAN AMERİKA VE ONUN BOPÇU, YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ Ali Osman ZOR Topraklarımızdan defetmek zorunda olduğumuz bir belâ var; 91 istilâsından bugüne kadar bölgemize karabasan gibi çöken bu belânın ismi; Amerika! 2003 Yasadışı Saldırısı’ndan sonra mecbur kaldığından dolayı, bu belâ, bugün tekrar geri geldi. Görünen ve kamuoyuna deklere ettiği bahanesi ise IŞİD; yani, Gerçek Irak Ordusu… PYD Başkanı S. Müslim, “Bizim Amerika ile menfaatimiz kesişiyor. Bundan dolayı da müttefikiz!” diyor. Ne kadar açık ve sarih… Öyle değil mi?.. Ortak Düşman Amerika diyenlerin tavrının da aynı açıklık ve sarihlikte olması lazım ki, dini, vatanı ve milleti savunma iradeleri olduğunu düşman bilsin. “Sen Amerika ile birlikte “Ortak Düşman” kavramı içerisine giriyorsun. Çünkü, onunla birliktesin” dedikten sonra, ABD karşıtlığına dair bir ayırım yapılacaksa, bu ayırımı yapması gereken biz değil, karşı taraftır. Milletvekili, Ayn-el Arap semâlarında kendisi için gelmiş Amerikan uçaklarını gördüğü zaman, belki de vicdanı depreşerek eski alışkanlıklarıyla “Amerikan bayrağı altında bağımsız bir devlet istemiyoruz” dedi. Dedi ama, dediğiyle de kaldı; devamı gelmedi. Ne olduysa oldu, sonraki günlerde buna benzer açıklamalar da yapılmadı. Biz, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Etnikçi Siyonist Yapılanma’nın AKP’nin ve diğer kurum ve kuruluşların içinde uzantıları olduğu gibi, PKK’nın içinde de uzantıları olduğunu bilmez değiliz. Geçmişten beri de PKK içindeki kimi unsurların bunu dile getirdiklerini duyuyoruz. İddia edildiği gibi, böyle bir tavrın siyasette bir anlamı olabilmesi için, Amerikan işgâline direnen örgütler karşısındaki tutumlar belirleyicidir. Peşmerge ve PKK arasında geçmişten beri gelen bir sorun olsa da, Amerikan işgâli karşısında aldıkları tavır ve BOP içindeki konumları pek de farklı değil. Hâl izahını bizim üzerimize yıkarcasına, bunun, işlerine geldiği noktada dile getirilmesini, 6-7 Ekim’den sonra sokaklarda oluşan tepki selini önlemek gayesine matuf olarak değerlendirmek mümkün. Ama, bir kereye mahsus biz bu iddiayı dikkate alarak şu soruya cevap bekliyoruz: 2003’ten beri orada bir Amerikan işgâli var. Ve, Amerika kuyrukçularıyla beraber bombalamaya devam ediyor. Sizin tavrınız nedir? 2003’ten beri işgâle karşı verilen bu savaş ve destansı mücadele hakkında ne diyorsunuz? Madem “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık istemiyor”sunuz, o zaman niçin Irak Ordusu(IŞİD)’nun yanında savaşa girip, ilk önce Irak’ın Kuzeyindeki Siyonist Duvarı yıkıp, ardından Amerika’yı defetmek için savaş meydanına atılmıyorsunuz? Ortada somut, fiîli bir durum var; bu savaş bütün bölgeyi sarmış. Madem sen anti-emperyalist bir adamsın, “Amerikan bayrağı altında da bağımsızlık istemiyor”sun, bu durumda senin, derhâl Amerika ile kim savaşıyorsa onun yanında olman gerekmez mi? “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık istemiyoruz” sözünü herkes söyleyebilir. Fakat fiîlde bu siyaseti izlenmedikten sonra, sözün hiçbir anlamı yok. Hele hele, Irak’n Kuzeyi’nden Türkiye içine sokulan Amerikan askeri kılıklı “Yabancı Terörist Savaşçı” Peşmergeyi “Biji Serok Obama!” diye karşıladıktan sonra bu söz, “bu ne diyor? Bizimle dalga mı geçiyor?” diye de değerlendirilebilir. Dediğimiz gibi, bir kereye mahsus, bu sözün doğru olabileceği ihtimâlini bir kenara atmadan devam edelim; PKK içinde madem “Barzanici kanat kuvvetli”, o zaman alınması gereken tavır belli; Barzani’ye ve Barzanicilere karşı kim olursa olsun açık bir tavır koyar ve Irak Ordusu IŞİD’in yanında saf tutarsın. Böylece, Kürtlerin içerisinde kendini Arapların ve Türklerin içinde hissetmeyip, fakat, anti-emperyalist olanlar da varmış denir. Biz de dürüstçe bunu böyle tesbit ederiz. Diğer taraftan ise, eğer “Barzanici kanatın etkisine karşı durulması” noktasında samimiysen, milletin parasıyla yapılan okulları yakmaz, marketleri yağmalamaz, 70 yaşındaki insanları katletmezsin. Yakacağın şey sokaklarda Amerikan bayrağı, yöneleceğin hedef ise Amerikan üsleri olur. Ayrıca, İsviçre’den aparma “kanton-manton” hikâyelerine de şu ân girmez, Baş Düşman bölgeden kovulduktan sonra gerçek muhataplarıyla oturup savaşla mı, müzakere ile mi, nasıl ve ne şekilde kuracaksan kurarsın. Baş Düşmanın hava kuvvetlerinin ülkeyi yerle bir etmesini fırsata çevirip “kanton”lar oluşturarak devlet kurulamayacağını sen de biliyorsun. Sen Arapları yendin mi ki “kantonlar” filân oluşturuyorsun? Gayet iyi biliyorsun ki, muhatab olduğun milletler, emperyalizmle gırtlak gırtlağa boğuşmuş milletlerdir. Sen bunları yenmeden bir taraftan “devlet”ten bahsedeceksin, bir taraftan da “Amerikan bayrağı altında bağımsızlığa karşıyım” diyeceksin. Sözünde samimiysen, Amerikan ve İsrail bayrakları sokaklarda yakılmak üzere hepimizi bekliyor. Bizim için bu işin ölçüsü şudur: İlk önce Ortak-Esas Düşman Amerika ve onun Yerli İşbirlikçileri bölgeden temizlenerek defedilecekler, daha sonra da bölge insanı, bölge milletleri, kendi aralarında oturup, gerekirse savaşarak sorunlarını çözecekler. Son gelişmelerden sonra artık iyice görülüyor ki, her zaman olduğu gibi Kürt Şövenizmi kompartımanlı mantık ile meseleleri ele alıyor. İşine geldiği noktada “Sünnî-Şiî” ayırımını öne sürüyor; işine geldiği noktada “ulusalcı bir hareket”; işine geliği noktada “anti-emperyalist”; işine geldiği noktada “laik-anti laik” çatışmasından besleniyor. İşine geldiği noktada da “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık” istemiyor(!) AKP ile daha neyin müzakeresini yaptığını izah edememiş Kürtçülük önderinin, “biz olmasaydık Kürdistan’da İBDA-C gelirdi. İslâm Devrimi olurdu!” açıklamasını unutmuş değiliz. Kimse sizin kafanıza silâh dayayıp Amerikan Bayrağı altında Araplara karşı meydanlara sürmüyor. Yine aynı şekilde Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı ile müzakereye zorlamıyor. Amerikan Piyadesi olarak gözükmekten rahatsızsanız, hâl izâhını karşı tarafa yıkmadan kendiniz yapmalısınız. Oslo’da, İmralı’da, Kandil’de, Ankara’da müzakereyi sen yürütüyorsun. Meclis’ten kanunları sen çıkarttırıyorsun. Bütün bunlardan sonra dönüp “bizim içimizde Barzaniciler var, Amerikancılar var” demek, insan zekâsına hakâret demek olmuyor mu? Bugün kitlelere “AKP’nin karşısında” durduğunu iddia edebilirsin. Ama sen de biliyorsun ki, Etnik Kürtçülük destek vermeseydi AKP iktidar olamazdı. Perde önünde çekişir gözükürken, perde arkasında BOP’a verilen desteği, bugün sokaktaki adama kadar herkes biliyor. Biz, İslâm Milleti’ne mensup hiçbir kavmi ve yaşadığı coğrafyanın bölünmesini istemiyoruz. Ve Baş Düşman tarafından parçalanmış bütün merkezlerin yeniden birleştirilmesi için mücadele ediyoruz. Çünkü, bizim için “kavim üstü ‘ümmet’ esası”na göre, parçalanma değil, bütünleşme gerekir! Bunun için de ilk önce Atlantik Emperyalizmi belâsının topraklarımızdan def edilmesi gerektiği gayet açık. Siz, burada kitlerelere “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık istemiyoruz” sözünü üflerken, şu ân Batı medyasında “Müttefik” olarak Etnik Kürtçülük lehine muazzam bir propaganda var. Batılı haber spikerleri Kürtçülüğün bayraklarını yakalarına takarak haberlerini sunarken, Batılı şarkıcılar da Araplar ve Türklerden nasıl nefret ettiklerini sahnelerde haykırıyorlar! Diğer taraftan ise, Fix’lerin, Comsky’lerin –bunlar ve benzerleri, esaslı Kürtçü dostlarıdır– tekrar sahne almaları, Amerika’nın bölgeye yeniden saldırırken “Müttefik” olarak Etnik Kürtçülüğe verdiği önemi gösteriyor. Yeryüzünde neredeyse İblisin Temsilcileri diyebileceğimiz bu tür insanlar, kurdukları yüz cümlenin 99’unda doğruyu söylerken, zehirlerini 100. cümleye saklayarak akıtırlar. Bugün, “Batı diplomasi dili”nin ve uluslararası metinlerin, bu türlü insanların fikirleri üzerine kaleme alındığını düşünürseniz, Etnik Kürtçülüğün, Amerikan “Müttefiki” olarak katıldığı bu sürecin ne kadar önemli olduğunu da anlayabilirsiniz. Dolayısıyla, belirleyici olan, herkesin söyleyebileceği sözler değil, o sözlerin fiîli durum hâlinde ortaya konulmasıdır. Bugün Etnik Kürtçülük, Esas Düşman Amerika’nın bölgede operasyonlarını yürütürken sahada hiçbir unsurunun kalmadığı bir noktada devreye girdi. Bu şu demektir: Yasadışı 2003 Saldırısı’na karşı verilen direniş, Batı gücünü bütün unsurlarıyla defetmek üzereyken, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Bozguncu Peşmerge, diyet borcunu ödeyerek Amerika’ya can simidi attı. Bu açıdan bakıldığında Ayn-el Arap, bütün örtülerin kalkmasına ve gerçeğin bütün çıplaklığıyla görünmesine sebep oldu. Her türlü ilkesizliğin hâkim olduğu bir yapıya, hiç kimse arkasını dönemez! Arkanızı dönemediğiniz bir insanla da, asla ittifak çerçevesinde bir iş yapamazsınız. Siyasette, “faydacılık”la “ilkesizlik”i biz birbirine karıştırmıyoruz. Fakat, görüyoruz ki, 30 yıldan beri Kürt Şövenizmine hâkim olan İlkesiz Pragmatizm. Eğer, söylediklerinizde samimiyseniz, şu sözümüz de, size bizden hediye olsun: Amerika, “şu düğmesine basarsam şöyle yapar”, “burasından yoklarsam böyle yapar” diyerek işte bu ilkesiz pragmatizm üzerine hesap yapıyor. Senden daha büyük akıl, bölgedeki stratejilerini senin bu ilkesiz pragmatizminin içerisine yerleştiriyor. Bundan dolayı ortaya çıkan manzara da, sen ister öyle ol, ister böyle ol, fiîli durumda Amerikan Piyadesi olmaktan kurtulamıyorsun. Hâliyle de Kürdün sana verdiği “temsil vekâleti” hakkını da kaybetmiş durumdasın. Bu konuya şimdilik ara vererek, gündemimize devam edelim. SİYONİST DUVAR’IN İNŞÂ HİKÂYESİ Amerika’ya karşı olduğunu iddia eden bütün kesimler için şu tespiti yapmak yanlış olmaz; Ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler, bir türlü Barzaniciliği aşamıyorlar. Bunun en büyük sebebi, özellikle 2003’ten sonra Irak’ın Kuzeyi’nde gerçekleştirilen, belki de tarihin en büyük yağmasıdır. İlnur Çevik, Cengiz Çandar gibi “gazeteci” kılığına bürünmüş Amerikan ajanlarının, “işadamı” kimliği ile başlattıkları bu yağmada her kesimden insanların kurduğu menfaat ilişkileri söz konusu. Irak’ın Kuzeyi’nde kurulan bu menfaat ilişkileri üzerinden bir sürü insan ilk önce BOP Eşbaşkanlığı’na ve onun rejimine, oradan da Amerika’ya bağlandı. 91’lerde başlayan bu ilişkiler, 2003’ten sonra, artarak bugünlere geldi. Kesimlerin, kendi içlerinde çıkan çatışmaların kaynağında ise bu ilişkilerin etkisi oldukça fazladır. “Türk-Kürt İttifakıyla Arap’ı yenme” siyasetinin kaynağı da bu menfaat ilişkilerine dayanır. Irak Direnişi’ne karşı sessizliğin bir çok sebebi olabilecekken, bizce en büyük sebeb, Irak’ın Kuzeyi merkezli, işte bu menfaat ilişkileridir. Bu ilişkilerin etkisi altında olan kesimleri, ulusalcılardan İslâmcılara kadar geniş bir yelpaze içerisinde değerlendirebilirsiniz. Irak’ın Kuzeyi’ndeki bu işbirlikçi yapıyı, Peşmerge kendisinin kurduğunu iddia etse de, bu, bugüne kadar söylenmiş yalanların en büyüklerindendir. Ayn-el Arap, perdeyi yırtarak bu yalanla gizlenen gerçeği ortaya çıkarmıştır: Orayı işadamıyla, medyasıyla, siyasetçisi ve akademisyeniyle Devlet’i işgâl etmiş BOP’çu, “Baş Paralel” Çeteler kurmuştur. Amerika adına bu yapılanmayı oluştururken de milletin parası ve imkânları kullanılmıştır. 90’lı yıllarda “aşiret” seviyesinde gördükleri bölgede, eğer Türkiye Cumhuriyeti izin vermeseydi, öyle bir yapılanma orada kurulabilir miydi? Bu Yağmacı Çete olmasaydı Türk Milleti’ne rağmen Irak anavatanından orası kopartılamazdı. İşte, şu ân bütün çevrelerin -hükümet de dâhil- gizlemeye çalıştıkları gerçek, Irak’ın Kuzeyi’ndeki bu Çapulcu Siyonist Duvar’ın İnşâ Hikâyesidir. Ne var ki, Ayn-el Arap bu hikâyeyi ortaya çıkardı. Çünkü, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Etnik Bölücülüğün, Amerikan bombardımanının oluşturduğu fırsattan istifâde, Irak’tan koparılan parçalarla oluşturulduğu gündeme geldiğinde tüm BOP’çuların Irak’ta, Suriye’de ve Filistin’de, işgâle direnenlerin kanlarına ekmek bandıkları ortaya çıkacak. İşte bazı ulusalcıların ve İslâmcıların “Barzanîcilik” ve “PKK’ya karşı mesafe ayarları”nı belirleyen unsur, Irak’ın Kuzeyi’nde oluşturulan bu Çapulcu Yapı’nın İnşâ Hikâyesidir! Gazetelere ve televizyonlara dikkatli bakın! Geçen altyazıları daha bir dikkatli okuyun: Barzanîcilik, Peşmergecilik, tabiî bir müttefik gibi. Daha doğrusu “düşman” ama, “mesafeli bir düşman”. Sanki aileden biri!.. Algılarda oluşturulmaya çalışılan hava bu. Aynı kesimler, iş meselenin özüne, yani Batı İşgâli’ne ve bu işgâle karşılık veren İslâm Temelli Arap Direnişi’ne geldiği zaman, İslâmcısı-Atatürkçüsü, ruhlarına sinmiş Amerikancılığın bir gereği ve Irak’ın Kuzeyi’nde işledikleri suçların şuurunda olarak hemen birleşiyorlar. Amerika’nın “Ortak Düşman IŞİD” hedefinde buluşmak için, kendi aralarındaki dalaşmaları bir kenara bırakarak cephede mevzîlerini alıyorlar. Meclis’ten çıkan son tezkereye verilen destekler, bunun en müşahhas örneğidir. CHPsi, MHPsi, AKPsi, HDPsi… Ulusalcısı, Milliyetçisi, İslâmcısı, Marksisti… Hepsi, Türk Ordusu’nu Amerikan Piyadesi yapmak için, çıkarılan Tezkereye destek vemek için yarış hâlindeler. Fakat, sokaklardan Irak Direnişi’ne gelen destek ve sokakların Ortak ve Esas Düşman Amerika ve İbirlikçilerine karşı Türk ve Arap İttifakı diye sesini yükseltmesi bu kesimlerin hepsinin psikolojisini bozdu. Çünkü bunlar, sahte Türk ve sahte Kürt ve hattâ sahte Arap, hep beraber, gerçek Türk, gerçek Kürt ve gerçek Arab’ın artık öldüğüne kanî olup, onları Baş Düşman ilân ederek Büyük Ortadoğu Projesini en ince noktalarına kadar uygulayabileceklerini düşünüyorlardı. Fakat bugün artık bu kurgu değişti, oyun bozuldu! Batı adına Etnik Kürtçülüğün bölgemizde üstlendiği rol, Ayn-el Arap’la aşikâr oldu. “DİNLER, İDEOLOJİLER, MEZHEPLER, İHANETLER ÜSTÜ BİR IRK” OLARAK; KÜRT Bu saatten sonra, Amerika’nın yaptığı şu hinliğe artık dikkat etmek lâzım: Kürtler, din ve mezhep üstü bir unsur değildir! Eğer bu savaşı “Sünnî-Şiî savaşı” olarak istiyorsanız, Kürtler lâfını unutacaksınız. Çünkü Kürtler de ikiye, hattâ Yezidileri de sayarsanız üçe bölünecek. Madem Arapları “Sünnî-Şiî” diye bölüyorsun, o zaman Kürtleri niye ayrı tutuyorsun?!. Kürtlerin dini-mezhebi yok mu?.. Hinlik tam da burada başlıyor! Ve bu hinliği şu ân Türkiye’de de alttan alta uyguluyorlar. İslâm’ın ana milletlerini “mezhep” vurgusu içinde bölerken, burada güdülen gâye, kendi çıkarlarına uygun misyon biçtikleri Kürtleri, Araplar karşısında eşitlemek. Arapları, “mezhep” üzerinden bölerken, Kürtleri ırk üzerinden yekpâre gösteriyor. Amerika’nın bu mantığı herkes tarafından bilindiği hâlde, kimse sesini çıkartmıyor. Bu da, yukarıda bahsettiğimiz Irak’ın Kuzeyi’nde kurulan menfaat ilişkileriyle alâkalı. Bölmeyi “ırk” üzerinden yapıyorsan eğer, o zaman Arap’ı da yekpâre tutacaksın ve ayırımı Arap-Kürt olarak yapacaksın! Peki, Amerika bunu niçin yapmıyor? Çünkü o zaman Kürtlerin bölgede azınlık olduğu meydana çıkacak. Ve Irak’ın %17’sini oluşturan Kürtlerden, %83’e nasıl Cumhurbaşkanı olduğunu izâh edemeyecek. Hâliyle de nufûsun % 17’sini oluşturan bir unsur, Amerikan politikalarına aracılık etmekten aciz kalacak. Başka bir husus ise Arap ve Kürt olarak ayırım yapıldığında nufûs, tarih, siyaset, kültür kimin lehine ve kimde, hepsi tek tek ortaya çıkacak. Arapları mezhep temelinde bölmeye çalışırken, siyasî olarak Arap bütünlüğünde kendisini hissetmeyen Kürtleri de, Etnik temelde onlara karşı kışkırtıyor. Siyasî bütünlük içinde kendisini hissetmeyeni etnik temelde kışkırtırken, bütünlük hissi olana da mezhep temelinde “gaz” veriyor. Bu çifte standartlara dikkat etmeksizin bölgede siyaset yapılamaz. Kürdün, “ben Kürt olabilirim ama, kavim üstü ümmet esası içinde, siyasî olarak Arap milletine mensubum!” demesine izin vermiyor. Diğer taraftan ise Arap bütünlükten yana olunca, “hayır sen Şiîsin-Sünnîsin! Bu bütünlükte yerin yok!” diyor. Hemen aynı ânda da bu tarafa dönüp; “tamam sen milliyetçilik yapabilirsin!” diyerek önünü açıyor. İzah etmeye çalıştığımız bu nokta, Batı’nın oluşturduğu mantık kurgusunu bozmak açısından çok önemli! Çünkü bu anlaşılmadan, genel etiketleme üzeriden yapılan, bölge insanının aleyhine olan işbirlikçilik ve ihanetler temize çıkarılmaya çalışılır. Hâlbuki, genel etiketleme üzerinden insanlar temize çıkarılamaz. Bir insanın kendisini “müslüman” olarak ifâde ediyor olması, onun hırsızlığını meşrû kılmaz. Aynı bunun gibi, ne zaman Etnik Kürtçülüğün Amerika ile olan işbirliğinden bahsedilse, kimi iyi niyetinden şüphe etmediğimiz bazı kesimler, hemen “Kürtler Müslüman” argümanıyla karşımıza çıkıyor. Kürtler müslüman da Araplar veya Türkler gâvur mu?! Bir kavmin, kendisini “müslüman” olarak ifâde etmesi, ona işbirlikçilik ve ihânet hakkını verir mi? Bu kavim ister Türk, ister Kürt, isterse Arap olsun, sorular açık; Amerikan işgâline karşı mısın, değil misin? Kürt’e de, Türk’e de, Arap’a da sorulacak soru şu: İşbirlikçi misin, değil misin? Kürtçü hareketin işbirlikçiliğini gündeme getirince nedense sanki karşımızda dinler, ideolojiler, mezhepler ve ihanetler üstü bir ırk varmış gibi tepkiler veriliyor. İhanet ve işbirlikçilik gündeme getirildiğinde, “Kürtlerin Müslümanlığı”na yapılan vurguyu biz, açıkça söylemek gerekirse eğer; herkesi Kürtçülüğe tâbi olmak ve biat ettirmek olarak anlıyoruz. Bütün bu mantık kurguları Irak’ın Kuzeyi’ndeki fesat yuvasının dağılmaması için ortaya sürülüyor. Çünkü, bu Siyonist Duvar yıkıldığında Ortak -Esas Düşman Amerika’nın ve onun Büyük Ortadoğu Projesi içinde görev alan Yerli İşbirlikçileri’nin ihânetleri belgeleriyle ortaya çıkacak, İslâm Milleti’ne yaptıkları ve yapmak istedikleri bütün kötülükler bir bir suratlarına vurulacak! İşte asıl o zaman düşmanın kaçışı başlayacak! TÜRK MİLLETİ VE ETNİK KÜRTÇÜLÜK Bir hatırlatma; İBDA Mimarı’nın “Kavim üstü ‘ümmet’ esası” ölçüsünü biz şöyle anlıyoruz: İslâm Milleti esasını kabul eden ve kendini bu esasın içinde gören bir milletin adı ortadan kalkmaz. Çünkü, İslâm Milleti terkibini oluşturan unsura dâhil olur. İslâm, “ümmet” esası içerisinde, bütün kavimlere “kardeşsiniz” dedikten sonra, “Arap milleti ortadan kalkmıştır” demedi. Biz, bu iki hususu birbirine karıştırmamak gerektiğine inanıyoruz. Türk Milleti veya herhangi bir millet, bu esasa dahil olunca, zaten İslâm Milleti olur. İslâm Milleti’ne dahilken “niye Türk milleti veya Arap Milleti diyorsun?” şeklindeki sorunun absürt olacağı aşikâr. İslâm Milleti’ne dahil olduktan sonra, İslâm Milleti’ne bir saldırı karşısında, “saldırıya karşı duran” olarak niye demesin ki?! Adam “Hıristiyan ümmeti”ne dahilken “Fransız Milleti” demiyor mu?! Bizce, bu da Etnik Kürtçülüğün ruhlara akıttığı zehrin tesiriyle ortaya çıkan bir durum. Son yüz, yüz elli yıllık tarihimiz içerisinde Batı’nın bütün çabası, İslâm Milleti esasına karşı, siyasî olarak bir “Kürt Milleti” dikmek. İslâm Milleti’ne mensup bir ana unsurun, siyasî olarak bu saldırıya karşı durmasını engellemek için, elinden gelen bütün gayreti gösteriyor. Batı’nın bu hamlesini İslâm Milleti’ne mensup herhangi bir unsur göğüslediğinde ise, aynı Batı, kendi anlayışı içerisinde çıkmış “faşistlik” kavramı ile onu suçluyor. Hâlbuki, bizim bahsettiğimiz husus, Batılı anlamda kana, ırka bağlı olmayıp, doğrudan doğruya “Ümmet Esası”nı savunmanın siyasî duruşudur. Bir milletin “kavim üstü ‘ümmet’ esası” içinde İslâm Milleti’ne dahil olması, siyaseten “üstünlük takvâdadır!” ölçüsüne nisbetle, kendisini konumlandırması için yeter ve bu, her şeyi karşılar. Türk de, Arap da, Kürt de İslâm Milleti’ne dahildir. Siyasî olarak baktığımızda, sömürgeci düşmana karşı İslâm Temelli Direnişi sekteye uğratmaya çalışan ve İslâm Milleti içinde yer alan Arap ile Türk’ün karşısına, siyasî olarak Batı tarafından dikilmek istenen Etnik Kürtçülük ise, “kavim üstü ‘ümmet’ esası”na zıt konumlanarak, bu bütünlükten uzaklaşmış durumda. Amerika’yla ittifak içerisinde “iş” gören Etnik Kürtçülüğü rahatsız eden ise, işte bu durumun açığa çıkmasıdır. Hiç kimse, kendini İslâm Milleti bütünlüğü içerisinde hissetmek zorunda değil. Ama, bunun karşılığı da, İslâm milletinin bütünlüğünü parçalamak için harekete geçmiş Hıristiyan-Yahudi Ordularının açtığı alanı fırsat bilerek “beylikler, devletçikler oluşturmak” değil. İslâm Bütünlüğünü parçalamaya hizmet etmenin, böyle bir “ödül”ü yok! Adımlar Dergisi, Kasım 2014, 2. Sayı, Shf: 3-7

SAİD-İ NURSÎ HAZRETLERİ’NE RAHMET

Vefâtının 57. Sene-i Devriyesinde SAİD-İ NURSÎ HAZRETLERİ’NE RAHMET Yıllardır “beraber ıslandık bu yollarda” türküsünü söyledikleri, “ne isteyip de vermedik”leri paralel kardeşleri Fetullah Gülen üzerinden, 15 Temmuz kalkışması sonrası tam bir Ehl-i Sünnet düşmanlığıyla hedef alınan Said-i Nursî Hazretleri’ni, vefatının 57. Sene-i devriyesinde rahmetle anıyoruz. “Ilımlı İslâm” kodlu Amerikancı İslâm projesinin biri “medeniyetler ittifakı”, diğeri “diyalog” fitnesi kanadını sürdüren; İslâm’a nisbetle “siyaset yapmak”ı her türlü yalan ve aldatmanın meşru kabul edildiği Pers takıyyeciğiliyle, biri “gömlek değiştiren” iken, diğeri “gerektiğinde rahip kıyafeti giymekten” çekinmeyen; Bir yanda, İslâm’ın Mutlak olarak vâzettiği hakikatlere karşı, Amerika ve İsrail’in coğrafyamıza dayattığı “gerçeklik” içerisinde SİYASİ SORUMLU olarak Haçlı-Yahudi Saldırganlığına ortak olan BOP Eşbaşkanı’nın Said-i Nursi düşmanlığı… Diğer yanda ise NATO’culuk, İsrailcilik, Batıcılık cereyanında Beştepe’yle yarışan ve “bu işleri ben daha iyi yaparım” diye Batı’ya kendisini arz eden Fetullah Gülen’in vâzettiği, mânâsı ters yüz edilmiş, sahte bir Said Nursî bağlılığı… Bediüzzaman Hazretlerini vefat yıldönümünde rahmetle anar iken, birbirine zıt görünse de, özde bir olan bu iki sakat anlayışın zihinleri ifsad etmesinin önüne geçme noktasında bir katkısı olsun diyerek, Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun O’na dair yazdıklarından bazı bölümleri alâkalarınıza sunuyoruz. İlaveten: Devrin bir çok âliminin düşmanla istişare noktası aradığı şartlarda, Said Nursi Hazretlerinin Milli Mücadelede aktif olarak rol almış bir kahraman oluşu da gözden ırak tutulmasın… O, işgalciyle oturup diyalog yolu arayan ve iş birliği teklif edenlerden olmadığını bizzat o yıllarda göstermiştir. ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ve Said-i Nursî Hz. “Muhammed Şerif… Babamın ismi böyle koyuluyor… Hikâyesi de şu: Said-i Nursi Hazretlerinin kucağında, onun okuduğu ezan ve kulağına bu ismi seslenmesinden, yani ismi konulduktan sonra, iş nüfus memuru safhasına geldiğinde, o zamanın şartları icabı nüfus memuru bu ismin verilemeyeceğini, yasak olduğunu söylüyor ve Muhammed ismini “Muammer” olarak değiştiriyor… “Kafakâğıdı”nda: Muammer Şerif… Künyesi “Salih Bin Muhammed” olan ben de, kaderin bir cilvesi olarak bundan payımı alıyorum: Salih Bin Muammer Şerif.” (Tilki Günlüğü –Ufuk ile Hafiye-, Salih Mirzabeyoğlu, 4. Cilt, İBDA Yayınları, Shf: 25) “Gayet açık olarak söylüyorum: Bugün İBDA, Said Nursî Hazretlerinin rüyasını gördüğü bir temsil plânındadır ve bu mânâda İBDA’nın kadrosudur.” (Adımlar -1984’den 1996’ya- Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, Shf: 32) Said-i Nursi Hz. Ve Üstad Necip Fazıl Kısakürek Said-i Nursi Hz.’nin talebelerinin, kendisinin Üstad Necip Fazıl’a olan ilgisini zikrettikleri iki tablo meşhurdur… Biri Necip Fazıl’ın kendisini ziyarete geldiğini işitir işitmez, yerde, hasırda oturan Said-i Nursî Hazretleri’nin etrafındaki talebelerine “hemen bir sandalye (koltuk) bulun” diye emretmesi… Diğeri de merhum Salih Özcan’ın naklettiği: “Necip Fazıl’ın çıkardığı “Büyük Doğu” mecmuası parasızlıktan bir ara kapanma durumuna geldi. Üstad bana: “Benim yorganımı satın, buna yardım edin, kapanmasın” dedi. O zamanlarda tek mucmua o vardı, Üstad destekliyordu. Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’ye bağlı idi.” Sürgün altında ikâmet ettirildiği beldelerde sohbet halkaları etrafında “fertlerde imânı korumaya yönelik” irşâd mücadelesi veren Said-i Nursî Hazretlerinin, cemiyet meydanında Büyük Doğu bayrağını açan ve bu azamet tavrıyla daima düşman oklarının hedefi olan Üstad Necip Fazıl hakkındaki hissiyatını gösteren hâtıralardan sonra, Büyük Doğu Yayınlarının “Bediüzzaman Said Nursi” ismiyle yayınladığı kitaptan fragmanlar, aşağıda: Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Said-i Nursi Hz. (…) İlk düşmanları (Jön Türk)ler olmuştur. Onlar hakkında demiştir ki: – Dini incittiler! Allah’ın gayretine dokundular! Akıbetleri vahim ve hazin olacaktır! Bir aralık, siyasî faaliyeti dolayısıyla Örfî Harb divanına verildi. Harb Divanı Reisi Hurşit Paşa ile aralarında karşılıklı sual ve cevap: – Siz Şeriat istiyor musunuz, öyle mi? Şeriatçılar mürtecidir! – Eğer Meşrutiyet bir hizbin istibdadından ibaretse, dünya şahit olsun ki, ben mürteciyim! Şeriatın tek meselesi uğrunda bin ruh ve mevcudiyetim olsa hepsini fedaya hazırım. Buna rağmen, idamına kadar gitmesi mümkün olan bu muhakemeden beraat elde etmiş, hükme karşı teşekkür etmeyerek salondan çıkmış ve kalabalık bir halk kütlesi içinde ilerlerken, “Zalimler için yaşasın cehennem, yaşasın cehennem!” diye sesini yükseltmiştir. Hürriyetten sonra bazı mücahit dostlarıyla birlikte “İttihad-ı Muhammedi” Cemiyetini kurmuşlardır. Bu cemiyet ise en kısa zamanda genişlemiş, Said Nursi’nin bir makalesiyle, İzmit ve Adapazarı mıntıkasında elli bin kişi cemiyete girmiştir. 31 Mart Vak’asında da, kumandanların söz geçiremediği taburları bir nutukla itaat altına almıştır. Fakat bütün bunlara rağmen Şarkta açacağı Medresetüz-Zehra mefkûresini bir türlü tahakkuk ettirememiş, onun yerine kendisine zindanların açıldığını görmüştür. (…) Birinci Dünya Harbi’nde, talebelerinden ve gönüllülerinden teşkil edilen alayının başında, Gönüllü Alay Kumandanı unvanıyla savaşa iştirak etti. Pasinler cephesinde büyük musibetlere uğradı. Oradan Van’a geçti. Van’a yönelen Moskof saldırışına karşı, kalede, yakınlarıyla, şehit oluncaya kadar şehri müdafaa etmeye karar vermişken, gerilere çekilmesi emrini veren Van Valisi Cevdet Beyin ısrarıyla Vasıtan kasabasına ric’at etmeye mecbur oldu. Vali, kaymakam, asker ve ahâli Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazan süvarisi Vasıtan üzerine hücum etti. İşte Said-ül Kürdi, bu ricali himaye etmek ve çoluk çocuğun Moskof kılıcından kurtulmasını sağlamak için, otuz kırk kadar asker ve bir o kadar talebesiyle Kazaklara mukabele etmiş ve onları durdurmaya muvaffak olarak, türlü gayretler ve tertiplerle Vasıtan’ın Moskof eline düşmesine mani olmuştur. Bu ana baba günlerinde Müslüman çocuklarını kesen Ermeni zulümlerine mukabil, Müslümanlar da onların çocuklarına aynı muameleyi tatbik etmeye kalkışınca, Said Nursî bu harekete izin vermemiş ve: – Şeriat bu harekete müsaade etmez! Diyerek, Ermeni çoluk çocuğunu din himayesinde korumuştur. Böylece kurtulan Ermeni kadın, kız ve çocukları, Moskofların yanında bulunan hemcinslerine katılmışlardır. Bunu duyan bazı Ermeni komitacıları: – Madem ki bizim çoluk çocuğumuza karşı böyle yaptılar; biz de onlarınkine artık ilişmeyeceğiz! Demişler, bu yüzden o mıntıkada daha büyük bir facianın zuhuru önlenmiştir. Derken, Muş üzerinden ricat eden ordu döküntülerinin düşman eline bırakmak zorunda kaldığı otuz topu, üç yüz gönüllüsüyle kurtarmış ve bununla Bitlis müdafaasının bir müddet devamını sağlamış ve tam bir panik havası içindeki ordu ve halk ricatinin bir parça nizam ve imkân bulmasını temin etmiştir. (…) 1918 gibi kapkaranlık bir devrede, binbir zıt cereyana karşı mücadele açıyor. Hem âza bulunduğu müessesenin içine, hem de dışına doğru mücadele… Bir taraftan, müessesenin dine uymaz temayül ve yanlış fetvalarına mukavemet ederken, öbür taraftan da bütün dalalet cereyanlarına karşı koymaktadır. (…) Bir gün Riyaset Divanında Meclis Reisiyle fikir teati ederken aralarında şöyle bir muhavere geçti: Meclis Reisi- Sizin gibi kahraman bir hoca, tam aradığımız insandır. Bu yüzden sizi, yüksek fikirlerinizden faydalanmak için davet ettik. Fakat siz, gelir gelmez, namaza dair beyannameler neşrederek aramıza ihtilaf düşürdünüz. Bediüzzaman’ın mukabelesi, gayet kat’i ve sert oldu: – Namaz kılmayan haindir! Hainin hükmü merdûttur! (…) Meclis Reisiyle aralarında geçen bir konuşma daha: Meclis Reisi- Heykel hakkındaki fikriniz nedir? – Heykel, asla Şeraite uymayan, taş halinde dondurulmuş ve put şeklinde çizgileştirilmiş bir benlik ve nefsaniyet abidesidir. (…) Bediüzzaman, Isparta ve havalisinde uzun bir müddet kaldıktan sonra (1935), ….. “gizli cemiyet kurmak, halkı hükümet aleyhine çevirmek, isyana davet etmek” ithamiyle, Eskişehir Ağırceza Mahkemesi’ne sevk ediliyor. Muhakeme neticesinde, hakkındaki ithamların çoğundan beraet ediyor, fakat Kur’an’daki tesettür ayetinin tefsiri olan yazı münasebetiyle bir seneye mahkûm ediliyor. Derken, Denizli Ağırceza Mahkemesi… İtham yine aynı, fakat bir parça daha tafsilatlıdır: (…) Bediüzzaman’ı hapishanede zehirlemeye kadar ileriye gidiyorlar. Fakat o, ilahî bir lütuf ve muhafazayla bundan masun kalıyor. Said Nursî, aldığı beraat kararına rağmen, idareden (!) Afyon vilayetine bağlı Emirdağ kazasında ikamete mecbur ediliyor. Serbest, fakat esir!.. Her an yayılmakta devam eden tesiri… Yine aynı gayzın şahlanışı… Haydi, bu defa Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’ne… Adeta o günün devlet ve hükümet ölçüsü, Bediüzzaman’ın suçunu değil, mutlaka onu mahkûm edecek olan hakimini aramaktadır. Yine hapis, yine işkence, yine facia… Yerine getirilen uzun tetkikler neticesi, hiçbir suç unsuru bulunamıyor. Fakat mahkeme, hâkimlerin takdir ve vicdan ölçüsüyle (!) kararını veriyor: Said Nursi’ye 20 ay, arkadaşlarından bir ilim adamına 13 ay, yirmi dört kişiden birkaçı müstesna olarak geriye kalanına da 6’şar ay hapis cezası!.. (…) Yine muhakeme… Suçlulardan(!) müdafaaları soruluyor. Şöyle diyorlar. – Nakız kararına uyulmasını istiyoruz! Üstad ise şu mukabelede bulunuyor: – Ben kardeşlerim adına, temyiz kararına uyulmasını, kendi adıma da eski kararda ısrar edilmesini ve cezalandırılmamı istiyorum! (…) Rus başkumandanı, esirler kampına geliyor ve esirleri teftiş ediyor. Teftiş esnasında Bediüzzaman, etrafında pervane gibi dönülen başkumandana hiçbir saygı tavrı göstermiyor ve yerinden kalkmıyor. Başkumandan hayretle tercümanına sorduruyor: – Herhalde kumandanı tanımadınız! – Tanıyorum. (Nikola Nikolayeviç)tir! – Şu halde Rus ordusuna ve dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorsunuz! – Hakaret etmiyorum! Fakat ben bir Müslüman âlimiyim! İmanlı bir kimse, Allah’ı tanımayan her adamdan üstündür. Ben böyle birine, rütbesi ne olursa olsun, kıyam edemem! – Bu hareketiniz idamı muciptir! – Sizin idam kararınız, benim sonsuzluk âlemine intikal etmem için pasaport hükmündedir. Rus Harb divanı, Bediüzzaman hakkında idam kararı veriyor. Tam hüküm infaz edileceği sırada, büyük Müslüman, namaz kılmak için müsaade istiyor. Bu müthiş levha yerine geldikten sonra, Rus Başkumandanı yetişerek şu tüyler ürpertici ibret sözlerini sarfediyor: – Hareketinizin, din ve mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileriye geldiğini anladım ve sizi affettim. Ayrıca sizden af rica ederim! Ve idam kararı geri alınıyor. (…)