PSİKOLOJİ VE PARAPSİKOLOJİ
Levent AKINCI
İmam Gazalî’nin (Rahmetullahialeyh) Kimya-yı Saâdet adlı kitabında “Eşyayı Tanımak” başlığı altında gördüğümüz fil hikâyesi örneğini ilimle uğraşan herkes az çok duymuştur. Bu örnek iki asır kadar sonraki Rumi Mesnevî’sinde de yer bulmuştur.
Özetle söylersem şöyledir; ilk defa bir fil getirilen şehrin körlerine fili tarif ettirmişler. Kısa bir sürede file dokunarak inceleme fırsatı verilmiş olan bu insanlardan kimi ‘fil hortuma bağırsağa benzer bir hayvandır’ demiş, çünkü sadece hortumunu tutmuş; kimi ‘fil yılan gibidir’ demiş, çünkü kuyruğunu tutmuş; kimi kulağını tutabilmiş ve ‘fil kilim gibidir’ demiş; kimi bacağına dokunduğu için ‘fil sütun gibi bir hayvandır’ demiş, kimi ‘düz duvar gibidir’ vs.
Bu hikâyenin devamında Gazalî bu körlerin her birinin sözünün de bir yönden doğru bir yönden yanlış olduğunu, yani evet o uzuvların filden kısımlar olduğunu ama neticede hiç birinin de tarif ettiğinin fil olmadığını, her birinin tuttuğu uzvu bütün beden sandıklarını belirttikten sonra şunu söyler: ‘Müneccim ve tabip de böyledir. Her birinin gözü Allah Teala’nın hizmetinde çalışan hizmetçilerinden birine takıldı ve O’nun saltanat ve hâkimiyetinden şaşıp, ‘hükümdar varsa işte budur, benim rabbim budur’ dediler’. Yani sebeplere ve mahlûkata yapışıp Hâlık’a kör kesildiler. Üstelik sebeplerin, vesilelerin, mahlûkatın da tümüne ve hakikatine vakıf olmaktan uzaktılar.
Bu arada, Cezerîlerin, Harezmîlerin yetiştiği o devirlerde müneccim astronom demek. Ve ayrıca, Gazalî’nin ulûm-u fünûn veya pozitif bilimler dediğimiz tıp ve mühendislik gibi ilimler için, bunlar da tıpkı fıkıh gibi farzı kifâyedir dediğini ve ümmetin bazen bu ilimleri ihmal ederek şeytanı sevindirdiğini söylediğini de belirtelim. Oryantalist yalanları ezberden tekrar ederek ‘Gazalî aklı öldürmüş’ diyen ve Gazalî’yi akla, bilime, ilerlemeye karşı imiş gibi gösteren yazılar yazarak iftira eden Odatv’nin de kulakları çınlasın.
İşte, Gazalî, dine de böyle, fil örneğindeki gibi yaklaşır, her biri kendi talim ettiği alanı dinin tamamı veya en mühim kısmı zanneden fırkaları tenkit eder.
Din için de, hayat ve bütün ilimler ve bilimler için de bu bakış gereklidir aslında. Çünkü çoğu insan Allah’ın, birleştirilmesini emrettiği şeylerin arasını açıyor, hakikatin sadece vakıf olduğunu sandığı veya ilgilendiği kısmına hasrı nazar edip geri kalan kısımlarına kör ve nankör kalıyor hatta inkâr veya düşmanlık ediyor!
Psikolojiye gelirsek. Bildiğimiz gibi, birçok ekol, okul ve akım vardır. Davranışçı, hümanist, yapısalcı, işlevselci, psikanalist, bütüncül, bilişselci, biyolojist, nörofizyolojist, etholojist vs. Kimisi bunların birer alt kolu, kimisi bunlardan bazılarının karışımı, kimi daha yeni birçok ekol veya akım ve de birinci, ikinci ve üçüncü nesil kuramlar mevcuttur. Her birinin farklılaşmış alt kollarıyla iş daha da dallanmış gitmiş vesselâm.
Şurası kesin ki hemen hemen hepsinden de istifade etmek gerekir ve hepsinin de hakikatten payları, isabetli görüşleri, haklı tesbitleri olduğu gibi, uydurduğu, abarttığı ve hakikatin diğer kısımlarına kör kaldığı yerler var. Aynen fil örneğindeki gibi.
Bir de kişisel gelişim, kişilik çeşitleri ve testleri vb adlar altında onlarca akım ve yüzlerce kitap ve çalışma zuhur etti ki, yalan, yanlış, doğru, gerçek, uzman, şarlatan, hepsinin iç içe geçtiği bir devirdeyiz.
Bazen çevremizden biri soruyor, abi şu kitap okunur mu, şu uzman dinlenir mi, şu ekol nasıldır?
Burada basit bir formül vereceğim. Tek başına hiç birisi de insan denen muammânın esrarını çözemeyen ve psikolojik meselelerde çoğu kez ‘etrafını câmi ağyarını mâni’ tarifler yapamayan bu ekol ve kuramlara dair derim ki, hepsini ilk olarak kabaca iki başlıkta toplamak lazımdır. İnsan iradesini ciddiye alanlar ve insanı cebriyyeci bir zindana hapsedenler.
Adam almış eline bir kitap, gelmiş, ‘abi çok mantıklı, aynı beni ve ailemi, sülâlemi tarif ediyor!’ “Nedir o” dedim bir göz attım kitaba. Sözde genetik etkiyi hayatın merkezine koymuş! Sen busun, ataların da bu idi, sen de busun. Yani; değişemezsin! Aynı şeyi psikanalistlerde de görüyoruz. Çocukluğun şöyle şöyle geçmiş, o halde geçmiş olsun! Artık ömür boyu o geçmişe mahkûmsun! Değişemezsin! Biz ‘bir kısım’ psikolojik danışmanların veya psikoterapistlerin günâh çıkartma odası hükmündeki mekânlarına gelir, danışma veya terapiden geçersen başka! Seni o zindandan ancak biz çıkartabiliriz!
Burada gerçekten de bazı psikolojik hastalıklarda genetik yatkınlık olduğu gerçeğini veya çocukluk anılarının insanı bazen hayat boyu ciddi surette etkileyebildiğini, keza başta psikiyatristlerimiz olmak üzere, psikoterapist, psikolog ve psikolojik danışmanlarımızın zaman zaman gerçekten çok faydalı oldukları gerçeğini de reddetmiyorum. Burada anlatmak istediğim başka bir şey. Tıpkı Gazalî’nin bir yandan tebabet ve hisab ilmine farz derken bir yandan da ‘bir kısım’ astronom ve tabiplere de haklı olarak veryansın etmesindeki gibi.
Evet psikoloji ekollerinin bazısı o kadar kasvetli, o kadar ümitsiz ki, o kadar genlere veya bebeklik ve çocukluğa veya çeşitli biyolojik veya sosyal süreçlere mahkûm ediyorlar ki!
Ve inandıkları Freud-Darvin-Marks teslisi dinine (1) muhalefet eden bizleri aforoz ediyorlar. ‘Bilimsel değil’ diyerek. Ne demekse bilimsellik? Gören de der ki e=mc²’den bahsediyorlar! Neyse, bu bahsi çok uzatmayayım.
Nefis tezkiyesine ve psikolojiye dair söz sahibi olduğunu iddia eden bazı din ve bilim adamlarına nazar edersek:
– Bugünkü birçok din adamı bazı psikolojik hastalıkları sürekli olarak sihir, nazar, musallat vakalarından ibaret görüyor ve git şunu şunu oku geçer diyor. Oysa zikir şifadır ama fikir ve irfan, içgörü, farkındalık da mühimdir. Ayette ‘Andolsun nefsini kınayana’ diye buyrulmuş. Hadiste ‘Din nasihattir’ diye buyrulmuş. Psikoloji çevrelerinden ‘bizimkisi profesyonel yardımdır, psikoterapi veya psikolojik danışma bir sohbet, dertleşme ve nasihat değildir’ diyenler olacaktır şimdi. Dediğimiz gibi, çoğu din adamı hastanın zikir ile düzeleceğini belirtip işin fikir veya farkındalık/idrak/irfan kısmına itibar etmiyor. Ama hepsi de, bunaldığında hanımı Aişe’ye (Radiyallahuanha) ‘kellimini ya hümeyra’, yani ‘konuş benimle’ diyen veya seferde sıkışma anında tereddüt ettiği bir mühim meselede hanımı Safiye (Radiyallahuanha) ile istişare eden bir Peygamberin (Âleyhisselâm) ümmeti olduklarını söylüyorlar. Skolastik ve dogmatik bir kafadalar gibi. Bir de muskacı, büyücü, falcı kâhin, astrolog, tarotçu, yogacı, dramacı, sözde yıldız haritası okuyucu, biyoenerjici, şifacı, medyum, hafıza/hatıra temizleyici, nazar boncukçu vs batılla ve sahtekârlıkla meşgul hurafeciler var ki, onlara hiç girmeyelim bile. Bazen dini ve tasavvufi mâlumatla bilimsel kuram ve kavramları tahrif ederek ve usulsüzce rastgele karıştırıp ne nakle ne de akla bilime uymayan zırva zırva bir şeyler uyduranlar da var. Uzar gider bu bahis.
– Ve bugünkü birçok psikoloji insanı da psikolojik hastalıkların hepsinin de psikolojik yaşantılar ve diğer insanlarla olan sosyal ilişkilerle veya genetikle veya biyolojik süreçlerle vs ilgili olduğuna inanıp, hariçten paranormal bazı müdahale ve tesirleri, sihir, nazar, musallat, vesvese vs durumları inkâr etmektedir. Dua, zikir, rukye, sohbet, nasihat ve sahih tasavvuf bu, din konusunda seküler ve septisist olan güruh nezdinde boş hatta zararlı şeyler. Paranormal hadiselere sanrı, hezeyan, halüsinasyon, şartlanma, okb vs etiketlerini vurup geçmek kolaylarına geliyor. Dahası, böyle yapmaları kürsülerde kabul görülmenin olmazsa olmazları arasında. Bu güruh sadece fikir ve farkındalık ile herşeyin çözüleceği, her hastalığın böylece iyileşeceği inancında. Ve elbette bu Freud-Darvin-Marks teslisi dini de bir inanç şekli. Gazali, Geylani, İbni Hazm, İbni Kayyım, İbni Haldun ve daha nice alimin psikoloji ve sosyopsikoloji sahasında değerlendirilmesi gereken şaheserlerini bilmezler, bilse de akılları sıra tahkir ederler. Ruhu ve gaybı inkâr ederler. (2) Oysa sadık rüya, tevafuk, hissikablelvuku/içine doğmak ve daha birçok gaybî haller, tabiri caizse paranormal hadiseler, hep hayatımızın içindedir ama bu körlerin müfredat ve mevzuatının hep dışındadır.
Değil paranormal yaşantılar ve dini kaynaklar, bilâteşbih kültürü, atasözü ve deyimleri ve bazı örf ve âdetleri bile göz ardı etmek ahmaklıktır. Çünkü bunlar yüzlerce yılın sayısız tecrübenin mirasıdır. Mesela ‘tebdili mekânda ferahlık vardır’ sözü üzerine kitap yazılsa yeridir. Bu söz şu hakikatle de ilgilidir; ‘ülfet gaflete sebeptir’. Yani, ‘alışkanlıklar köreltir’.
Uzun yıllar önce İnkişaf Tarih dergisinde yayınlanmış olan “İslâmiyet ve Türkmen Yörük Adetleri” adlı makalemde de bahsettiğim, ağacı tehdit yoluyla meyve vermeyen ağaçtan meyve alan halk irfanını yabana atmak salaklıktır. Ve bir kısım psikoloji kürsüleri paranormal hadiseler karşısında başını kuma gömse de aşikâr ki her şeyin bir canı var, hissiyatı var. Nitekim bu konuda çeşitli hayvan ve hatta bitki deneyleri var. Su deneyi bile var. Hepsinde de bir anlayış ve tepki sözkonusu. İnsandaki gibi olmasa da hepsinin de bir tür canı veya hissiyatı var yani. Hayvanatın da, nebatatın da, hatta cemadatın da! İnsan ise çok daha aşkın ve esrarlı. Akademik çevrelerin aforoz etmesi pahasına açık söylemem gerekirse; Herhangi bir konuda müslüman ecdadımıza ait hikmetli birkaç atasözünü aynı konuda Freud’un, Jung’un şunun bunun ciltler dolusu kitabına tercih ederim! Nerde kaldı ki âyetleri, hadisleri ve âlim sözlerini bu Batılılarla kıyaslamak! Asla. Haşa ve kellâ!
Devam edelim, nefs/psikoloji konusunda dinsiz bilim adamı kör, ilimsiz veya bilimsiz din adamı da topal. Bu kör-topal yöntemler ile bu topluma ne verebilirler? İnsanlar ya cinci, muskacı, falcı, yogacı vs şarlatanlara, ya da İslâm inancına aklı sıra tepeden, aslında ise çukurdan bakan ve bilimsellik zırhı ile zehri şekerle karıştırıp satan sahtekârlara olukla paralar veriyor. Birçoğunda neticede ciddi bir tedavi görülmüyor. Bazen hastalar daha da beter duruma düşüyor.
Giden onca paraya mı acımalı, kritik bir dönemde boşa zaman kaybedildiğine mi hayıflanmalı, bilime olan güvenin ve hele hele dine olan inancın sarsıldığına mı üzülmeli.
Öyle görünüyor ki birçok nefsî marazda, psikolojik hastalıkta; hem dahili psikolojik sebepler hem de harici paranormal tesirler girift haldedir. Yani belki de hem insanın geçmişiyle ve bireysel ve sosyal yaşantıları ile ilgili normal etkenler, evet hem kendi psikolojik süreçleri; hem de hariçten bir kısım paranormal müdahale ve etkilerin bir arada aynı anda yaşanması, veya primer-seconder durumu ile birinin diğerinin zuhuruna zemin oluşturması sözkonusudur. (Örnek; vesveseli isen çabuk cinlenebilirsin veya cinli isen fazla vesveseli olursun, gibi.)
Hocam ne ifriti, ne cini, bizim odipusuyla elektrasıyla, totemiyle tabusuyla Freud’umuz var, bırakın bu işleri diyenleri de duyar gibiyim.
Ha, şunu da ekleyeyim, psikoloji ekollerini insan iradesine ve değişime alan açanlar ve açmayanlar diye iki genel başlıkta ele almak gerektiği gibi; insanı sadece biyolojiye, şehvete, cesede, maddeye hapsedenler ve mânâya yönelenler olarak da tefrik etmek gerekir. Meselâ Freud bütün hayatı ‘libido’ya mahkûm ederken Adler ‘aşağılık kompleksi’ fikriyle veya Fromm ‘özgürlük’ ve meşhur ‘sahip veya ait olma’ meselesiyle ve Frankl ‘anlam arayışı’ konusuyla olayı apış arasından çıkartmış ve filin kuyruğunu fil yapmaya çalışan o kasvetli ve çarpık bakışı belki kısmen belki tamamen reddetmişlerdir. Ve elbette ki dediğimiz gibi, bunlardan hiçbirisi de fili tarif edemiyorlar. Çünkü hiç birisinde de ne vahiy ışığı ve ne de ferasetli bir göz yok.
Uzun lafın kısası, hem dua, zikir, rukye hem danışma, terapi veya tabip uygun bulursa ilaç tedavisi, evet tedbiren hepsi “bir arada” gerekmektedir. Aksi takdirde bugünkü yaygın olan “kör-topal” yöntemlerin bu topluma, fertlere ne kadar derman olduğu ortadadır.
Özetle söylersek;
– Psikoloji ekollerinin hiçbirisi hakikatin bütününe vakıf değildir. Fil örneğini asla unutmayalım. İnsan, ruhuyla, bedeniyle bir muammadır. Tamire sokulan bir makina gibi değildir. Vahyin ışığı olmadan fil elimizde bir kuyruk olarak kalır sadece.
– İnsan iradesine ve değişime, itiraf ve günâh çıkartma odası hükmündeki ‘bir kısım’ danışma veya terapi odası ve klinikler dışında asla yol vermeyen, karamsar, me’yus, cebrî denebilecek olan kasvetli akımların bazı isabetli görüşleri olsa da dedikleri her şey doğru olarak kabûl edilirse eğer; yine psikolojinin tabiriyle demek gerekirse, sadece ‘öğrenilmiş çaresizlik’ doğurur. Gerisi sadece ruhbanlık, papazlık. Önce bir zindana mahkûm edip sonra sahte bir çıkış bulmak sadece bir tekelleşme amacına hizmet eder.
– “Zikir” de “fikir” de bir arada gerekir. Çünkü belki çoğu psikolojik rahatsızlıkta hem içsel psikolojik süreçler hem de dıştan paranormal etkiler bir arada yaşanmaktadır. Tedbiren iki cihetten de meselenin üstüne gidilmelidir. Üstelik ilaçların veya terapinin bazen olumsuz bazı yan etkileri ve sonuçları olabilirken, zikir ve dua gibi ibadetlerin kötü hiçbir yan etkisi yoktur. Bilakis dinimize göre birer vecibedir. Gerek tedbiren ve önleyici amaçla gerek tedavi amacıyla okunan birçok zikir ve dua vardır sahih sünnette. Yani hem her şeyden önce bu dualar, virdler bir kulluk adabıdır, ecirdir, sevaptır; yani işin uhrevî ciheti de vardır; hem kişinin hıfz olunması hem derdin def edilmesi ve şifa bulunması umulur. Bu konuda mesela İmam Nevevî’nin ‘El- Ezkâr’ adlı eserini veya Kâhtânî’nin ‘Hısnulmüslim’ adlı ince kitabını tavsiye edebiliriz.
– Hıfz, sıhhat ve şifa ne hocadan, ne tabipten, ne ilaçtan, Hafîz ve Şâfi olan Allah’tandır.
(1)
(2)










