BUGÜNKÜ DURUM -1- (Eylül 2018) / Ali Osman ZOR
Bu bir kriz durumudur! Hem de büyük altüst oluşların habercisi olan Devrimci Öfkeye dönüşme ihtimâli yüksek bir kriz durumu.
Bu bir kriz durumudur! Hem de büyük altüst oluşların habercisi olan Devrimci Öfkeye dönüşme ihtimâli yüksek bir kriz durumu.
Gönüldaşımız Carlos’un Adımlar Dergisi’ne konan bomba ve bu bombalı saldırı neticesi gönüldaşımız Ünsal Zor’un şehid olması üzerine yaptığı açıklamalar: CARLOS: ŞEHİDİMİZİN RUHU ŞÂD OLSUN! Yayın tarihi: 15 Nisan 2015 Esselâmü aleyküm. Hayat nasıl gidiyor? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) Avukatlarımdan birinden bir bilgi aldım, o da CNN’den ve Sabah gazetesinden almış. ADIMLAR dergisine yapılan saldırıyı öğrenince şok oldum ama meselenin tafsilâtını o ân bilmediğim için yorum yapmak istemedim. Ancak şimdi, ilk olarak, bu cesur aylık derginin kadrosundan Ali Osman Zor ve tüm diğer kardeşlerimizle dayanışmamı tekrar ifâde etmek istiyorum. Aynı şekilde, Ali Osman Zor ile şehidimiz Ünsal Zor’un ailesiyle dayanışmamı ve dualarımı paylaşmak istiyorum. Diğer yandan; polis orada ne yapıyor bilmiyorum ama hükümetin bu işte dahlinin olmadığını tahmin ediyorum. Demokratik yollarla seçilmiş meşrû devlet başkanı Erdoğan ile ona bağlı hükümetin bu hâdiseye dahil olmasında bir çıkar göremiyorum. Failler, Türkiye’nin düşmanları, hükümetin düşmanları, İbda Hareketi’nin düşmanları, devrimin düşmanları olmalı. Muhtemelen yabancı istihbarat servisleri veya mahallî servisler vardır arkasında. Bu vesileyle, sol kanattan mahallî devrimcilerin böyle bir şeye karışacaklarını da düşünmüyorum. Şayet herhangi bir şekilde bu işe karışmışlarsa, kendilerine sızılmış ve artık CIA veya Mossad gibi yabancı istihbarat servisleri için çalışıyorlar demektir. Hâdise hakkında benim görüşüm, benim tahlilim bu şekilde. Bu vesileyle; yakın zamanlarda gönüldaşlarımızdan çoğu cezaevinden çıktı. Malî imkânlarınızın sınırlı olduğunu biliyorum, ancak tehlike altındaki tüm insanlarınızın hükümetten silâh taşıma ruhsatı alması lâzım. Yine, güvenilir gönüldaşlarınızdan oluşan kendi muhafızlarınızın olması da! Bunun çok temel bir mesele olduğunu düşünüyorum. Sadece Kumandan Mirzabeyoğlu değil –ki, çok çok iyi korunması şarttır-, Ali Osman Zor gibi olan diğer herkesin ve dergisindeki tüm gönüldaşların da korunması gerekiyor. Öncelikle, kendi gönüldaşlarınız tarafından korunmaları gerekiyor. “Kanunî” yollarla korunmalarını kastediyorum elbette ve sanıyorum imkânsız da değildir bu. Cumhurbaşkanı Erdoğan hükümetinin, bu militanların, bu sahici müslümanların, bağımsız Türkiye’den ve Doğu’nun İslâm toprakları bütününden çıkmış bu hakiki militanların kendilerini savunmasına engel olacağını zannetmiyorum. Silâhla kendilerini “savunmasına” diyorum, “saldırmalarına” demiyorum. Bence temel meseledir şu ân bu. Neyse… Şehidimizin ruhu şâdolsun, Allah rahmet eylesin. Allah, yaralı gönüldaşların da yâr ve yardımcısı olsun. ADIMLAR’IN DEVAM ETMESİ ÇOK ÖNEMLİ! Yayın tarihi: 29 Mayıs 2015 Esselâmü aleyküm. Nasılsınız? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) İyiyim, teşekkür ederim. Bugün BARAN’ı aldım. Dergiyi Cumartesi öğleden sonra veriyorlar hep. Bugün de tam bir saat önce geçti elime. Diğer yandan, bir de ADIMLAR dergisi aldım. Fakat içinde üç adet vardı sanıyorum. Bana üç adet gönderiyorlar diye biliyorum. (Carlos, kütübhâneye konulduğunda buradaki Türklerin de okuyabileceği; neticede, üç adet gönderilmesinin daha iyi olduğu meâlinde bir değerlendirme yapıyor.) Şu hâlde, ADIMLAR dergisi devam ediyor; değil mi? (Av. Yılmaz, Carlos’u doğruluyor.) Devam etmeleri ve çizgilerini sürdürmeleri önemli; hem de çok önemli. Kasdım şudur: Bu terörist saldırının gerçekleşmesi de isbatlıyor ki, bildik türden bir kitle yayını olmayan bu dergi, insanları haberdar etmede önemli bir rol oynuyor. Diğer dergiler gibi yüz binlerce satmıyor belki ama, Türkiye’de ve dünyanın bu bölgesinde neler olup bittiğiyle ilgilenen kimileri, dergiyi alıp birbirlerine veriyor ve takib ediyor. Bu bakımdan, ADIMLAR yayınına devam etmeli ve derginin iyi yazarları da yayınlarını çıkartmayı sürdürmeli. Bu terörist saldırıda, en azından böyle bir olumlu yön görüyorum. Ancak emin olduğum şey şu ki, bu saldırının arkasında kimler olduğunu asla bulmayacaklar. Sözkonusu terörist saldırının suçluları, ortaya çıkartılmayacak. ABD ve İsrail ajanları tarafından bir suç işlendiğinde, failleri bulmazlar. Failleri bulsalar, onları ele geçirmezler. Failleri ele geçirseler, serbest bırakır ve ABD’ye yahud İsrail’e gitmelerine izin verirler. Her ne olursa olsun, bu berbat terörist saldırının gerçekleşmesi de isbatlıyor ki, yozlaşma ve ihanete karşı durma noktasında, bu derginin toplumda oynayacağı bir rol vardır. Türkiye’deki, belli politik pozisyonlarına katılmadığım hükümeti kasdetmiyorum burada. Genel olarak değerlendirildiğinde, son 50 yıldır Türkiye’nin başına geçmiş en iyi hükümettir çünkü bu. Sonuç olarak; demek ki susturmak istiyorlar bu insanları. Tekrar etmeme gerek yok, çünkü benden daha iyi biliyor ancak, -İbda Hareketi’nden diğer militan gönüldaşlar gibi- Kumandan Mirzabeyoğlu kendisini korumalıdır. Yoksa, protesto ve karşı çıkış için ihtiyaç duyulan bu ses ortadan kaybolacaktır. Şimdi, şehidin hatırası ve yine o saldırıda yaralananlarla dayanışmamızı göstermek için, bir ân düşünelim ve dua edelim. Bizi susturamayacaklar! (Carlos, ADIMLAR saldırısının, büyük plânda olup bitenlere kıyasla küçük bir hâdise olduğunu söyleme ihtiyacı duyuyor; şu ân Suriye ve Irak diye iki ayrı ülke olarak ifâde edilen “Büyük Suriye”de yaşananlara dikkat çekiyor. Düşman işgaline ilk ândan itibaren karşı koyan meşru, Arab, müslüman, sünnî, sufî, nakşibendî direnişi nasıl silip süpürmeye çalıştıklarına işaret ediyor. Sadece birçok kez “öldürülmesine” rağmen hâlâ tam “ölemeyen” (Carlos gülüyor) meşhur gönüldaşı İzzet İbrahim el-Durî’den bahsetmediğini, yine onun gibi savaşmakla beraber adları bilinmeyen ve bölgedeki tüm halklar için savaşan herkesi kasdettiğini ekliyor… Bu vesileyle, İslâmî bir rejim içerisinde herkesin, bu çerçevede kadınların da hakları garanti edilmekle ve Kur’ân vahyinden önce verilmemiş haklar kadınlara tanınmakla beraber, Suudî Arabistan gibi ajan ülkelerdeki güya vahhabî uygulamalarından dolayı bunun tam tersinin sözkonusu olduğunu ifâde ediyor… Daha sonra, Almanya adına 7 Mayıs 1945’de II. Dünya Savaşı’nı bitiren teslim anlaşmasını imzalayan Mareşal Wilhelm Keitel’in imzasının 70. yıldönümü vesilesiyle konuşmaya başlayan Carlos, Almanya hernekadar ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa’ya teslim olmuşsa da, ABD’nin savaşa en son katılan ülke olduğunu hatırlatıyor; müttefiklerin savaşı sürükleyen asıl liderinin Sovyetler Birliği olduğunu söylüyor… Bu vesileyle, II. Dünya Savaşı galibiyeti dolayısıyla Moskova’da yapılan zafer yürüyüşüne temas eden Carlos, insanların unuttuğu bir şey olarak, bu savaşta SSCB ordusunda sadece Rusların değil, diğer SSCB müttefikleri yanında, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan gibi eski Sovyet cumhuriyetlerinden müslümanların da savaştığını, üstelik dünden bugüne kendilerini küçümseyen ve aşağı sınıftan gören Avrupalıları kurtarmak için savaştığını vurguluyor. Yetmiyormuş gibi, şu veya bu sebeble ölen siviller dışında, savaş meydanlarında öyle yüzbinlerce de değil, milyonlarca insanın can verdiğini belirtiyor… Diğer taraftan; savaşta Nazilere hamledilen en kötü suçların, Naziler tarafından değil, Nazilerin müttefikleri tarafından işlendiğini söylüyor Carlos ve hem kendi halkına, kendi ülkesine, hem de başka halk ve ülkelere karşı en feci suçları işleyen Ukraynalıları örnek gösteriyor… Hemen peşinden, “yoldaş Putin” hakkında konuşmaya başlayan Carlos, dünyada adalet için savaşan herkesin “yoldaş”ı olduğu için Putin’i böyle nitelediğini açıklıyor; Putin’in ve çevresindeki insanların, kendi dinleri çerçevesinde de olsa “inançlı” insanlar olduğunu ve İslâm düşmanı olmadıklarını ifâde ediyor… Bu arada kendi atalarından da bahseden Carlos, atalarından bazılarının müslüman olduğunu ve bir kolunun Arab Yarımadası’ndan, Medine’den, diğer bir kolunun da Endülüs’ten geldiğini vurguluyor… Almanya’yı alanların ve Avrupalıları kurtaranların çoğunlukla Sovyet Ordusu’ndaki müslümanlar olduğunu tekrar hatırlatan Carlos, o zamanın SSCB devleti resmî olarak “ateist” olmakla birlikte, tarihin en büyük liderlerinden biri olan SSCB lideri Stalin’in inançlı ve ibadetlerini yerine getiren bir ortodoks olduğunu; ne Mussolini ne de Hitler’in onun kadar dindar olduğunu söylüyor… Bugün bir “dünya savaşı” verildiğini ve bu savaşın da müslümanlara karşı yürütüldüğünü söyleyen Carlos, Batıdaki birkaç marjinal mezheb dışında açıkça İslâma karşı böyle bir savaş verildiğini söyleyemeyen düşmanın gerçek niyetinin farklı olduğunu, aslında İslâma karşı savaş açtıklarını belirtiyor… Birinci Dünya Savaşı’nda Japonlara karşı Pasifik’te savaşan ABD ordusundan bahsedildiğini, oysa bunların küçük muharebeler olduğunu, Japonlara karşı asıl büyük muharebeyi Moğolistan’da milyonlarca askerlik ve modern teçhizatlı Japon ordusunu mağlub eden Rus ordusunun yaptığını, ne var ki bu muharebeden Batıda kimsenin bahsetmediğini söylüyor… Çarpıcı bir bilgi daha veren Carlos, diğer müttefik ordular savaş sonrası Almanya’da kalırken, bazı Rusların aptallığı yüzünden Kızılordu’nun onlar gibi orada kalmayı taleb etmeden Almanya’yı terkettiğini; Almanya gibi stratejik bir ülkenin de böylece NATO güçlerine teslim edildiğini; bugünkü Ukrayna meselesinin doğmasının temelinde bile bunun payı olduğunu vurguluyor… Alkolik ve psikolojik problemleri olan Yeltsin’e de temas eden Carlos, bu adam yüzünden Rusya’nın ve Rus halkının tahrib edildiğini belirtiyor; bu adam yüzünden yiyecek bulamayan ve aralarında savaş gazilerinin de bulunduğu birçok insanın intihar ettiğini ekliyor; Yeltsin gibi hainlerin, Lenin’e, Stalin’e ve II. Dünya Savaşında hayatını kaybeden 30 milyon insana ihanet ettiğini söylüyor; bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Mustafa Kemal kadar, yeni kurulan cumhuriyete saldırmayı reddeden Stalin’in rolünün de unutulmaması gerektiğini hatırlatıyor… Son yüzyıl içindeki en büyük Filistinli lider olarak gördüğü Filistin başmüftüsü Emin el-Hüseynî’den de [d. 1895/1897, Kudüs, Filistin – ö. 4 Temmuz 1974, Beyrut, Lübnan] bahseden Carlos, bu zâtın 20 bin müslümandan oluşan bir birliğin kuruluşuna ve II. Dünya Savaşı’nda Nazilerle müttefik olarak, Batılı sömürgecilere karşı savaşmasına öncülük ettiğini vurguluyor… Dünyada müslümanlara karşı bir savaş verildiğini tekrar ifâde ederek konuşmasını bitiren ve tekbir getiren Carlos, Av. Yılmaz’a “başka bir haber var mı?” diye soruyor. Av. Yılmaz ise, “dün akşam” Kumandan Mirzabeyoğlu’nu ziyaret ettiğini, kendisinin iyi olduğunu ve Carlos’a çok selâm söyleyip dua ettiğini ifâde ediyor. Carlos da, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun ADIMLAR dergisinin kapağında resmini gördüğünü, yanında genç bir erkek ve kadınla beraber bir de küçük çocuk bulunduğunu, onların kim olduğunu soruyor. Av. Yılmaz, genç erkeğin Şehid Ünsal Zor olduğunu, ancak çocuğun bir başka gönüldaşın çocuğu olduğunu söylüyor. Ayrıca, Şehid Ünsal Zor için “bugün” toplanıp Kur’ân okuduklarını söyleyen Av. Yılmaz, Ali Osman Zor başta olmak üzere oradaki gönüldaşların Carlos’a devrimci selâmlarını gönderdiklerini ekliyor. Carlos, Allah yardımcıları olsun diyor ve bir gün Venezüella’da düzenlenecek, hem Venezüellalı katoliklerin hem de müslümanların katılacağı büyük bir devrimci toplantıda buluşmaları ümidini dile getiriyor.) 9 Mayıs 2015
ÇATIŞMA VE BÖLÜNME; Bütünleşmenin zemininin kaybolduğunu gösterir şekilde, toplum, karpuz gibi hissî olarak ikiye ayrıldı, bölündü. Hadiseler dünden bugüne bu noktaya gelmedi, tarihi gelişim süreci içinde baktığımızda; 16 Nisan’ı 15 Temmuz’dan, 15 Temmuz’u 17-25 Aralık’tan, 17-25 Aralık’ı Balyoz ve Ergenekon’dan, Ergenekon’u 2003 Irak işgalinden, 2003 Irak işgalini 2002 AKP iktidarından, 2002 AKP iktidarını 99 İBDA devrim sürecinden, 99 İBDA Devrim Sürecini 28 Şubat Operasyonundan, 28 Şubat Operasyonunu İBDA Cephelerinin eylemliliğinden, İBDA Cephelerinin aksiyonunu Birinci Irak saldırısından, Birinci Irak saldırısını Sovyetlerin dağılmasından, Sovyetlerin dağılmasının arkasından Amerika’nın GÜÇ TOPLAMAK İÇİN başlattığı bu saldırıyı, bu saldırıya İBDA’nın 25 Ocak 1991 tarihinde Anadolu çapında meşhur Cuma gösterileri ile meydanlarda verdiği karşılıktan ve sonrasında tarihin kırılma noktası olan 99 Devrim Süreci ve 99 yılına kadar verilen İBDA Cepheleri mücadelesinden,
“İnandırıcılık” ve “güvenilirliğin” hiç kalmadığı; “Liderlik Otoritesi” açısından en zayıf dönemin yaşandığı; “Millilik” adına çer-çöp meselelerin gevelendiği, ideolojik ve siyasî mânâda derinliğine ve genişliğine bir AHLAK ve FİKİR sisteminin tarafların gündeminde olmadığı; “Kahramanlık” elbisesinin artık çok bol geldiği bir zaman aralığında; Türkiye, 16 Nisan günü yapılan referandumla birlikte bağlı olduğu limandan ayrılmış, nereye demirleyeceğini bilmeden tüm dünyanın gözünde açığa doğru sürüklenen bir gemi görünümü arz etmektedir. Kaptanın doğru rotayı bilip bilmediği tartışmaya açık ama, doğru rotayı bilse dahi bunu ilan edici hamleyi yapabilecek cesaretle birlikte, maddî ve manevî şartlara haiz olmadığı kesin. Bu çekingenliğin farklı sebepleri olabilir ama, çekingenlik içinde geçen her dakika kendisiyle birlikte ülkeye zarar. Çünkü mevcut görüntüsü ve etrafında ortaya çıkan gelişmelere göre Türkiye gemisi rotasız başı boş açıklarda çok fazla yol alabilecek dayanıklılıkta görünmüyor. Geminin göz göre göre batması istenmiyorsa bir an evvel güvenli bir limana bağlanmalı.
TAKDİM: Adımlar’ın matbu dergi olarak çıktığı günlerde yayınlamış olduğumuz bu yazıyı, bu günlere ışık tutmaya devam ediyor oluşuna nisbetle bir kez daha paylaşıyoruz. Ve bugün, Barzanî’nin artık devletleşme yolunda hiçbir gizli saklısı olmadan açıktan adımlar atmaya başladığı günümüzde, o günden yapılan tesbitlere nisbetle, kimin ne yaptığına nazaran da kendi geçmişimizi utanıp saklamadan ortaya koymaya devam ediyoruz. ORTAK-ESAS DÜŞMAN AMERİKA VE ONUN BOPÇU, YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ Ali Osman ZOR Topraklarımızdan defetmek zorunda olduğumuz bir belâ var; 91 istilâsından bugüne kadar bölgemize karabasan gibi çöken bu belânın ismi; Amerika! 2003 Yasadışı Saldırısı’ndan sonra mecbur kaldığından dolayı, bu belâ, bugün tekrar geri geldi. Görünen ve kamuoyuna deklere ettiği bahanesi ise IŞİD; yani, Gerçek Irak Ordusu… PYD Başkanı S. Müslim, “Bizim Amerika ile menfaatimiz kesişiyor. Bundan dolayı da müttefikiz!” diyor. Ne kadar açık ve sarih… Öyle değil mi?.. Ortak Düşman Amerika diyenlerin tavrının da aynı açıklık ve sarihlikte olması lazım ki, dini, vatanı ve milleti savunma iradeleri olduğunu düşman bilsin. “Sen Amerika ile birlikte “Ortak Düşman” kavramı içerisine giriyorsun. Çünkü, onunla birliktesin” dedikten sonra, ABD karşıtlığına dair bir ayırım yapılacaksa, bu ayırımı yapması gereken biz değil, karşı taraftır. Milletvekili, Ayn-el Arap semâlarında kendisi için gelmiş Amerikan uçaklarını gördüğü zaman, belki de vicdanı depreşerek eski alışkanlıklarıyla “Amerikan bayrağı altında bağımsız bir devlet istemiyoruz” dedi. Dedi ama, dediğiyle de kaldı; devamı gelmedi. Ne olduysa oldu, sonraki günlerde buna benzer açıklamalar da yapılmadı. Biz, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Etnikçi Siyonist Yapılanma’nın AKP’nin ve diğer kurum ve kuruluşların içinde uzantıları olduğu gibi, PKK’nın içinde de uzantıları olduğunu bilmez değiliz. Geçmişten beri de PKK içindeki kimi unsurların bunu dile getirdiklerini duyuyoruz. İddia edildiği gibi, böyle bir tavrın siyasette bir anlamı olabilmesi için, Amerikan işgâline direnen örgütler karşısındaki tutumlar belirleyicidir. Peşmerge ve PKK arasında geçmişten beri gelen bir sorun olsa da, Amerikan işgâli karşısında aldıkları tavır ve BOP içindeki konumları pek de farklı değil. Hâl izahını bizim üzerimize yıkarcasına, bunun, işlerine geldiği noktada dile getirilmesini, 6-7 Ekim’den sonra sokaklarda oluşan tepki selini önlemek gayesine matuf olarak değerlendirmek mümkün. Ama, bir kereye mahsus biz bu iddiayı dikkate alarak şu soruya cevap bekliyoruz: 2003’ten beri orada bir Amerikan işgâli var. Ve, Amerika kuyrukçularıyla beraber bombalamaya devam ediyor. Sizin tavrınız nedir? 2003’ten beri işgâle karşı verilen bu savaş ve destansı mücadele hakkında ne diyorsunuz? Madem “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık istemiyor”sunuz, o zaman niçin Irak Ordusu(IŞİD)’nun yanında savaşa girip, ilk önce Irak’ın Kuzeyindeki Siyonist Duvarı yıkıp, ardından Amerika’yı defetmek için savaş meydanına atılmıyorsunuz? Ortada somut, fiîli bir durum var; bu savaş bütün bölgeyi sarmış. Madem sen anti-emperyalist bir adamsın, “Amerikan bayrağı altında da bağımsızlık istemiyor”sun, bu durumda senin, derhâl Amerika ile kim savaşıyorsa onun yanında olman gerekmez mi? “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık istemiyoruz” sözünü herkes söyleyebilir. Fakat fiîlde bu siyaseti izlenmedikten sonra, sözün hiçbir anlamı yok. Hele hele, Irak’n Kuzeyi’nden Türkiye içine sokulan Amerikan askeri kılıklı “Yabancı Terörist Savaşçı” Peşmergeyi “Biji Serok Obama!” diye karşıladıktan sonra bu söz, “bu ne diyor? Bizimle dalga mı geçiyor?” diye de değerlendirilebilir. Dediğimiz gibi, bir kereye mahsus, bu sözün doğru olabileceği ihtimâlini bir kenara atmadan devam edelim; PKK içinde madem “Barzanici kanat kuvvetli”, o zaman alınması gereken tavır belli; Barzani’ye ve Barzanicilere karşı kim olursa olsun açık bir tavır koyar ve Irak Ordusu IŞİD’in yanında saf tutarsın. Böylece, Kürtlerin içerisinde kendini Arapların ve Türklerin içinde hissetmeyip, fakat, anti-emperyalist olanlar da varmış denir. Biz de dürüstçe bunu böyle tesbit ederiz. Diğer taraftan ise, eğer “Barzanici kanatın etkisine karşı durulması” noktasında samimiysen, milletin parasıyla yapılan okulları yakmaz, marketleri yağmalamaz, 70 yaşındaki insanları katletmezsin. Yakacağın şey sokaklarda Amerikan bayrağı, yöneleceğin hedef ise Amerikan üsleri olur. Ayrıca, İsviçre’den aparma “kanton-manton” hikâyelerine de şu ân girmez, Baş Düşman bölgeden kovulduktan sonra gerçek muhataplarıyla oturup savaşla mı, müzakere ile mi, nasıl ve ne şekilde kuracaksan kurarsın. Baş Düşmanın hava kuvvetlerinin ülkeyi yerle bir etmesini fırsata çevirip “kanton”lar oluşturarak devlet kurulamayacağını sen de biliyorsun. Sen Arapları yendin mi ki “kantonlar” filân oluşturuyorsun? Gayet iyi biliyorsun ki, muhatab olduğun milletler, emperyalizmle gırtlak gırtlağa boğuşmuş milletlerdir. Sen bunları yenmeden bir taraftan “devlet”ten bahsedeceksin, bir taraftan da “Amerikan bayrağı altında bağımsızlığa karşıyım” diyeceksin. Sözünde samimiysen, Amerikan ve İsrail bayrakları sokaklarda yakılmak üzere hepimizi bekliyor. Bizim için bu işin ölçüsü şudur: İlk önce Ortak-Esas Düşman Amerika ve onun Yerli İşbirlikçileri bölgeden temizlenerek defedilecekler, daha sonra da bölge insanı, bölge milletleri, kendi aralarında oturup, gerekirse savaşarak sorunlarını çözecekler. Son gelişmelerden sonra artık iyice görülüyor ki, her zaman olduğu gibi Kürt Şövenizmi kompartımanlı mantık ile meseleleri ele alıyor. İşine geldiği noktada “Sünnî-Şiî” ayırımını öne sürüyor; işine geldiği noktada “ulusalcı bir hareket”; işine geliği noktada “anti-emperyalist”; işine geldiği noktada “laik-anti laik” çatışmasından besleniyor. İşine geldiği noktada da “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık” istemiyor(!) AKP ile daha neyin müzakeresini yaptığını izah edememiş Kürtçülük önderinin, “biz olmasaydık Kürdistan’da İBDA-C gelirdi. İslâm Devrimi olurdu!” açıklamasını unutmuş değiliz. Kimse sizin kafanıza silâh dayayıp Amerikan Bayrağı altında Araplara karşı meydanlara sürmüyor. Yine aynı şekilde Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı ile müzakereye zorlamıyor. Amerikan Piyadesi olarak gözükmekten rahatsızsanız, hâl izâhını karşı tarafa yıkmadan kendiniz yapmalısınız. Oslo’da, İmralı’da, Kandil’de, Ankara’da müzakereyi sen yürütüyorsun. Meclis’ten kanunları sen çıkarttırıyorsun. Bütün bunlardan sonra dönüp “bizim içimizde Barzaniciler var, Amerikancılar var” demek, insan zekâsına hakâret demek olmuyor mu? Bugün kitlelere “AKP’nin karşısında” durduğunu iddia edebilirsin. Ama sen de biliyorsun ki, Etnik Kürtçülük destek vermeseydi AKP iktidar olamazdı. Perde önünde çekişir gözükürken, perde arkasında BOP’a verilen desteği, bugün sokaktaki adama kadar herkes biliyor. Biz, İslâm Milleti’ne mensup hiçbir kavmi ve yaşadığı coğrafyanın bölünmesini istemiyoruz. Ve Baş Düşman tarafından parçalanmış bütün merkezlerin yeniden birleştirilmesi için mücadele ediyoruz. Çünkü, bizim için “kavim üstü ‘ümmet’ esası”na göre, parçalanma değil, bütünleşme gerekir! Bunun için de ilk önce Atlantik Emperyalizmi belâsının topraklarımızdan def edilmesi gerektiği gayet açık. Siz, burada kitlerelere “Amerikan bayrağı altında bağımsızlık istemiyoruz” sözünü üflerken, şu ân Batı medyasında “Müttefik” olarak Etnik Kürtçülük lehine muazzam bir propaganda var. Batılı haber spikerleri Kürtçülüğün bayraklarını yakalarına takarak haberlerini sunarken, Batılı şarkıcılar da Araplar ve Türklerden nasıl nefret ettiklerini sahnelerde haykırıyorlar! Diğer taraftan ise, Fix’lerin, Comsky’lerin –bunlar ve benzerleri, esaslı Kürtçü dostlarıdır– tekrar sahne almaları, Amerika’nın bölgeye yeniden saldırırken “Müttefik” olarak Etnik Kürtçülüğe verdiği önemi gösteriyor. Yeryüzünde neredeyse İblisin Temsilcileri diyebileceğimiz bu tür insanlar, kurdukları yüz cümlenin 99’unda doğruyu söylerken, zehirlerini 100. cümleye saklayarak akıtırlar. Bugün, “Batı diplomasi dili”nin ve uluslararası metinlerin, bu türlü insanların fikirleri üzerine kaleme alındığını düşünürseniz, Etnik Kürtçülüğün, Amerikan “Müttefiki” olarak katıldığı bu sürecin ne kadar önemli olduğunu da anlayabilirsiniz. Dolayısıyla, belirleyici olan, herkesin söyleyebileceği sözler değil, o sözlerin fiîli durum hâlinde ortaya konulmasıdır. Bugün Etnik Kürtçülük, Esas Düşman Amerika’nın bölgede operasyonlarını yürütürken sahada hiçbir unsurunun kalmadığı bir noktada devreye girdi. Bu şu demektir: Yasadışı 2003 Saldırısı’na karşı verilen direniş, Batı gücünü bütün unsurlarıyla defetmek üzereyken, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Bozguncu Peşmerge, diyet borcunu ödeyerek Amerika’ya can simidi attı. Bu açıdan bakıldığında Ayn-el Arap, bütün örtülerin kalkmasına ve gerçeğin bütün çıplaklığıyla görünmesine sebep oldu. Her türlü ilkesizliğin hâkim olduğu bir yapıya, hiç kimse arkasını dönemez! Arkanızı dönemediğiniz bir insanla da, asla ittifak çerçevesinde bir iş yapamazsınız. Siyasette, “faydacılık”la “ilkesizlik”i biz birbirine karıştırmıyoruz. Fakat, görüyoruz ki, 30 yıldan beri Kürt Şövenizmine hâkim olan İlkesiz Pragmatizm. Eğer, söylediklerinizde samimiyseniz, şu sözümüz de, size bizden hediye olsun: Amerika, “şu düğmesine basarsam şöyle yapar”, “burasından yoklarsam böyle yapar” diyerek işte bu ilkesiz pragmatizm üzerine hesap yapıyor. Senden daha büyük akıl, bölgedeki stratejilerini senin bu ilkesiz pragmatizminin içerisine yerleştiriyor. Bundan dolayı ortaya çıkan manzara da, sen ister öyle ol, ister böyle ol, fiîli durumda Amerikan Piyadesi olmaktan kurtulamıyorsun. Hâliyle de Kürdün sana verdiği “temsil vekâleti” hakkını da kaybetmiş durumdasın. Bu konuya şimdilik ara vererek, gündemimize devam edelim. SİYONİST DUVAR’IN İNŞÂ HİKÂYESİ Amerika’ya karşı olduğunu iddia eden bütün kesimler için şu tespiti yapmak yanlış olmaz; Ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler, bir türlü Barzaniciliği aşamıyorlar. Bunun en büyük sebebi, özellikle 2003’ten sonra Irak’ın Kuzeyi’nde gerçekleştirilen, belki de tarihin en büyük yağmasıdır. İlnur Çevik, Cengiz Çandar gibi “gazeteci” kılığına bürünmüş Amerikan ajanlarının, “işadamı” kimliği ile başlattıkları bu yağmada her kesimden insanların kurduğu menfaat ilişkileri söz konusu. Irak’ın Kuzeyi’nde kurulan bu menfaat ilişkileri üzerinden bir sürü insan ilk önce BOP Eşbaşkanlığı’na ve onun rejimine, oradan da Amerika’ya bağlandı. 91’lerde başlayan bu ilişkiler, 2003’ten sonra, artarak bugünlere geldi. Kesimlerin, kendi içlerinde çıkan çatışmaların kaynağında ise bu ilişkilerin etkisi oldukça fazladır. “Türk-Kürt İttifakıyla Arap’ı yenme” siyasetinin kaynağı da bu menfaat ilişkilerine dayanır. Irak Direnişi’ne karşı sessizliğin bir çok sebebi olabilecekken, bizce en büyük sebeb, Irak’ın Kuzeyi merkezli, işte bu menfaat ilişkileridir. Bu ilişkilerin etkisi altında olan kesimleri, ulusalcılardan İslâmcılara kadar geniş bir yelpaze içerisinde değerlendirebilirsiniz. Irak’ın Kuzeyi’ndeki bu işbirlikçi yapıyı, Peşmerge kendisinin kurduğunu iddia etse de, bu, bugüne kadar söylenmiş yalanların en büyüklerindendir. Ayn-el Arap, perdeyi yırtarak bu yalanla gizlenen gerçeği ortaya çıkarmıştır: Orayı işadamıyla, medyasıyla, siyasetçisi ve akademisyeniyle Devlet’i işgâl etmiş BOP’çu, “Baş Paralel” Çeteler kurmuştur. Amerika adına bu yapılanmayı oluştururken de milletin parası ve imkânları kullanılmıştır. 90’lı yıllarda “aşiret” seviyesinde gördükleri bölgede, eğer Türkiye Cumhuriyeti izin vermeseydi, öyle bir yapılanma orada kurulabilir miydi? Bu Yağmacı Çete olmasaydı Türk Milleti’ne rağmen Irak anavatanından orası kopartılamazdı. İşte, şu ân bütün çevrelerin -hükümet de dâhil- gizlemeye çalıştıkları gerçek, Irak’ın Kuzeyi’ndeki bu Çapulcu Siyonist Duvar’ın İnşâ Hikâyesidir. Ne var ki, Ayn-el Arap bu hikâyeyi ortaya çıkardı. Çünkü, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Etnik Bölücülüğün, Amerikan bombardımanının oluşturduğu fırsattan istifâde, Irak’tan koparılan parçalarla oluşturulduğu gündeme geldiğinde tüm BOP’çuların Irak’ta, Suriye’de ve Filistin’de, işgâle direnenlerin kanlarına ekmek bandıkları ortaya çıkacak. İşte bazı ulusalcıların ve İslâmcıların “Barzanîcilik” ve “PKK’ya karşı mesafe ayarları”nı belirleyen unsur, Irak’ın Kuzeyi’nde oluşturulan bu Çapulcu Yapı’nın İnşâ Hikâyesidir! Gazetelere ve televizyonlara dikkatli bakın! Geçen altyazıları daha bir dikkatli okuyun: Barzanîcilik, Peşmergecilik, tabiî bir müttefik gibi. Daha doğrusu “düşman” ama, “mesafeli bir düşman”. Sanki aileden biri!.. Algılarda oluşturulmaya çalışılan hava bu. Aynı kesimler, iş meselenin özüne, yani Batı İşgâli’ne ve bu işgâle karşılık veren İslâm Temelli Arap Direnişi’ne geldiği zaman, İslâmcısı-Atatürkçüsü, ruhlarına sinmiş Amerikancılığın bir gereği ve Irak’ın Kuzeyi’nde işledikleri suçların şuurunda olarak hemen birleşiyorlar. Amerika’nın “Ortak Düşman IŞİD” hedefinde buluşmak için, kendi aralarındaki dalaşmaları bir kenara bırakarak cephede mevzîlerini alıyorlar. Meclis’ten çıkan son tezkereye verilen destekler, bunun en müşahhas örneğidir. CHPsi, MHPsi, AKPsi, HDPsi… Ulusalcısı, Milliyetçisi, İslâmcısı, Marksisti… Hepsi, Türk Ordusu’nu Amerikan Piyadesi yapmak için, çıkarılan Tezkereye destek vemek için yarış hâlindeler. Fakat, sokaklardan Irak Direnişi’ne gelen destek ve sokakların Ortak ve Esas Düşman Amerika ve İbirlikçilerine karşı Türk ve Arap İttifakı diye sesini yükseltmesi bu kesimlerin hepsinin psikolojisini bozdu. Çünkü bunlar, sahte Türk ve sahte Kürt ve hattâ sahte Arap, hep beraber, gerçek Türk, gerçek Kürt ve gerçek Arab’ın artık öldüğüne kanî olup, onları Baş Düşman ilân ederek Büyük Ortadoğu Projesini en ince noktalarına kadar uygulayabileceklerini düşünüyorlardı. Fakat bugün artık bu kurgu değişti, oyun bozuldu! Batı adına Etnik Kürtçülüğün bölgemizde üstlendiği rol, Ayn-el Arap’la aşikâr oldu. “DİNLER, İDEOLOJİLER, MEZHEPLER, İHANETLER ÜSTÜ BİR IRK” OLARAK; KÜRT Bu saatten sonra, Amerika’nın yaptığı şu hinliğe artık dikkat etmek lâzım: Kürtler, din ve mezhep üstü bir unsur değildir! Eğer bu savaşı “Sünnî-Şiî savaşı” olarak istiyorsanız, Kürtler lâfını unutacaksınız. Çünkü Kürtler de ikiye, hattâ Yezidileri de sayarsanız üçe bölünecek. Madem Arapları “Sünnî-Şiî” diye bölüyorsun, o zaman Kürtleri niye ayrı tutuyorsun?!. Kürtlerin dini-mezhebi yok mu?.. Hinlik tam da burada başlıyor! Ve bu hinliği şu ân Türkiye’de de alttan alta uyguluyorlar. İslâm’ın ana milletlerini “mezhep” vurgusu içinde bölerken, burada güdülen gâye, kendi çıkarlarına uygun misyon biçtikleri Kürtleri, Araplar karşısında eşitlemek. Arapları, “mezhep” üzerinden bölerken, Kürtleri ırk üzerinden yekpâre gösteriyor. Amerika’nın bu mantığı herkes tarafından bilindiği hâlde, kimse sesini çıkartmıyor. Bu da, yukarıda bahsettiğimiz Irak’ın Kuzeyi’nde kurulan menfaat ilişkileriyle alâkalı. Bölmeyi “ırk” üzerinden yapıyorsan eğer, o zaman Arap’ı da yekpâre tutacaksın ve ayırımı Arap-Kürt olarak yapacaksın! Peki, Amerika bunu niçin yapmıyor? Çünkü o zaman Kürtlerin bölgede azınlık olduğu meydana çıkacak. Ve Irak’ın %17’sini oluşturan Kürtlerden, %83’e nasıl Cumhurbaşkanı olduğunu izâh edemeyecek. Hâliyle de nufûsun % 17’sini oluşturan bir unsur, Amerikan politikalarına aracılık etmekten aciz kalacak. Başka bir husus ise Arap ve Kürt olarak ayırım yapıldığında nufûs, tarih, siyaset, kültür kimin lehine ve kimde, hepsi tek tek ortaya çıkacak. Arapları mezhep temelinde bölmeye çalışırken, siyasî olarak Arap bütünlüğünde kendisini hissetmeyen Kürtleri de, Etnik temelde onlara karşı kışkırtıyor. Siyasî bütünlük içinde kendisini hissetmeyeni etnik temelde kışkırtırken, bütünlük hissi olana da mezhep temelinde “gaz” veriyor. Bu çifte standartlara dikkat etmeksizin bölgede siyaset yapılamaz. Kürdün, “ben Kürt olabilirim ama, kavim üstü ümmet esası içinde, siyasî olarak Arap milletine mensubum!” demesine izin vermiyor. Diğer taraftan ise Arap bütünlükten yana olunca, “hayır sen Şiîsin-Sünnîsin! Bu bütünlükte yerin yok!” diyor. Hemen aynı ânda da bu tarafa dönüp; “tamam sen milliyetçilik yapabilirsin!” diyerek önünü açıyor. İzah etmeye çalıştığımız bu nokta, Batı’nın oluşturduğu mantık kurgusunu bozmak açısından çok önemli! Çünkü bu anlaşılmadan, genel etiketleme üzeriden yapılan, bölge insanının aleyhine olan işbirlikçilik ve ihanetler temize çıkarılmaya çalışılır. Hâlbuki, genel etiketleme üzerinden insanlar temize çıkarılamaz. Bir insanın kendisini “müslüman” olarak ifâde ediyor olması, onun hırsızlığını meşrû kılmaz. Aynı bunun gibi, ne zaman Etnik Kürtçülüğün Amerika ile olan işbirliğinden bahsedilse, kimi iyi niyetinden şüphe etmediğimiz bazı kesimler, hemen “Kürtler Müslüman” argümanıyla karşımıza çıkıyor. Kürtler müslüman da Araplar veya Türkler gâvur mu?! Bir kavmin, kendisini “müslüman” olarak ifâde etmesi, ona işbirlikçilik ve ihânet hakkını verir mi? Bu kavim ister Türk, ister Kürt, isterse Arap olsun, sorular açık; Amerikan işgâline karşı mısın, değil misin? Kürt’e de, Türk’e de, Arap’a da sorulacak soru şu: İşbirlikçi misin, değil misin? Kürtçü hareketin işbirlikçiliğini gündeme getirince nedense sanki karşımızda dinler, ideolojiler, mezhepler ve ihanetler üstü bir ırk varmış gibi tepkiler veriliyor. İhanet ve işbirlikçilik gündeme getirildiğinde, “Kürtlerin Müslümanlığı”na yapılan vurguyu biz, açıkça söylemek gerekirse eğer; herkesi Kürtçülüğe tâbi olmak ve biat ettirmek olarak anlıyoruz. Bütün bu mantık kurguları Irak’ın Kuzeyi’ndeki fesat yuvasının dağılmaması için ortaya sürülüyor. Çünkü, bu Siyonist Duvar yıkıldığında Ortak -Esas Düşman Amerika’nın ve onun Büyük Ortadoğu Projesi içinde görev alan Yerli İşbirlikçileri’nin ihânetleri belgeleriyle ortaya çıkacak, İslâm Milleti’ne yaptıkları ve yapmak istedikleri bütün kötülükler bir bir suratlarına vurulacak! İşte asıl o zaman düşmanın kaçışı başlayacak! TÜRK MİLLETİ VE ETNİK KÜRTÇÜLÜK Bir hatırlatma; İBDA Mimarı’nın “Kavim üstü ‘ümmet’ esası” ölçüsünü biz şöyle anlıyoruz: İslâm Milleti esasını kabul eden ve kendini bu esasın içinde gören bir milletin adı ortadan kalkmaz. Çünkü, İslâm Milleti terkibini oluşturan unsura dâhil olur. İslâm, “ümmet” esası içerisinde, bütün kavimlere “kardeşsiniz” dedikten sonra, “Arap milleti ortadan kalkmıştır” demedi. Biz, bu iki hususu birbirine karıştırmamak gerektiğine inanıyoruz. Türk Milleti veya herhangi bir millet, bu esasa dahil olunca, zaten İslâm Milleti olur. İslâm Milleti’ne dahilken “niye Türk milleti veya Arap Milleti diyorsun?” şeklindeki sorunun absürt olacağı aşikâr. İslâm Milleti’ne dahil olduktan sonra, İslâm Milleti’ne bir saldırı karşısında, “saldırıya karşı duran” olarak niye demesin ki?! Adam “Hıristiyan ümmeti”ne dahilken “Fransız Milleti” demiyor mu?! Bizce, bu da Etnik Kürtçülüğün ruhlara akıttığı zehrin tesiriyle ortaya çıkan bir durum. Son yüz, yüz elli yıllık tarihimiz içerisinde Batı’nın bütün çabası, İslâm Milleti esasına karşı, siyasî olarak bir “Kürt Milleti” dikmek. İslâm Milleti’ne mensup bir ana unsurun, siyasî olarak bu saldırıya karşı durmasını engellemek için, elinden gelen bütün gayreti gösteriyor. Batı’nın bu hamlesini İslâm Milleti’ne mensup herhangi bir unsur göğüslediğinde ise, aynı Batı, kendi anlayışı içerisinde çıkmış “faşistlik” kavramı ile onu suçluyor. Hâlbuki, bizim bahsettiğimiz husus, Batılı anlamda kana, ırka bağlı olmayıp, doğrudan doğruya “Ümmet Esası”nı savunmanın siyasî duruşudur. Bir milletin “kavim üstü ‘ümmet’ esası” içinde İslâm Milleti’ne dahil olması, siyaseten “üstünlük takvâdadır!” ölçüsüne nisbetle, kendisini konumlandırması için yeter ve bu, her şeyi karşılar. Türk de, Arap da, Kürt de İslâm Milleti’ne dahildir. Siyasî olarak baktığımızda, sömürgeci düşmana karşı İslâm Temelli Direnişi sekteye uğratmaya çalışan ve İslâm Milleti içinde yer alan Arap ile Türk’ün karşısına, siyasî olarak Batı tarafından dikilmek istenen Etnik Kürtçülük ise, “kavim üstü ‘ümmet’ esası”na zıt konumlanarak, bu bütünlükten uzaklaşmış durumda. Amerika’yla ittifak içerisinde “iş” gören Etnik Kürtçülüğü rahatsız eden ise, işte bu durumun açığa çıkmasıdır. Hiç kimse, kendini İslâm Milleti bütünlüğü içerisinde hissetmek zorunda değil. Ama, bunun karşılığı da, İslâm milletinin bütünlüğünü parçalamak için harekete geçmiş Hıristiyan-Yahudi Ordularının açtığı alanı fırsat bilerek “beylikler, devletçikler oluşturmak” değil. İslâm Bütünlüğünü parçalamaya hizmet etmenin, böyle bir “ödül”ü yok! Adımlar Dergisi, Kasım 2014, 2. Sayı, Shf: 3-7
Bütün kesimlerin samimilerinin, esas düşmanın, Amerika’nın temsil ettiği emperyalizm olduğunun şuuruyla antiemperyalist bir cephe esprisi içerisinde, …
ADIMLAR fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un 8 ARALIK 2015 tarihinde yayınlanan “KUZEY ATLANTİK TERÖR ÖRGÜTÜ’NÜN “KUZEY SURİYE”LEŞTİRME SALDIRISI” başlıklı makâlesini, yaşanan yeni gelişmeler vesilesiyle tekrar alâkalarınıza sunuyoruz. AKP Hükümetinin ve çevresinin Rus uçağının düşürülmesinin ardından sahte bağımsızlık nutuklarını “Türkiye NATO toprağıdır” şeklinde bir ihanet çizgisine taşımalarının ardından geçen süreçte, söylenenler ve yazılanlar ortada. Bu noktada bağlısı olduğu İBDA’ya nisbetle ilkeli ve tutarlı mücadelesiyle söyledikleri ve yazdıklarıyla meydanda olan ADIMLAR’a nisbetle, iktidar çevresinde yayın yapan sözde İslâmcı medyanın temyiz kabiliyetleri de apaçık ortada durmaktadır. Amerika Terör Örgütü’nün 25 yıldır bölgemizde “İsrail’in Güvenliği’ni sağlamak” esaslı yürüttüğü BOP Saldırısı’nın Suriye cephesinde yaşanan gelişmelerin değerlendirildiği makâle, ADIMLAR açısından bölgede geçmişten bugüne, bugünden geleceğe sarkan SALDIRI’nın karakterini va’z etttiği gibi, bölgemizdeki aktörlerin hâlihazırda devam eden pozisyonlarını da ele almaktadır. ADIMLAR Dergisi Yüzde elli oyla iktidar olan hükümetin, seçim kampanyası boyunca söylediklerinin hiçbirisinin doğru olmadığı artık aşikâr. Şartların dayatmasının, plânlanan oyunları bozabileceği, tarihte birçok defalar görülmüştür. Bu cümleye bağlı olarak da, oy veren seçmenin, oy verdiği parti tarafından iradesi dikkate alınmadığında hükümet olan söz konusu partinin oy veren aynı seçmen tarafından eninde sonunda paramparça edileceğini herkesin bilmesi gerekir. Tekrar etmekte fayda var; 1 Kasım’da AKP’ye oy veren seçmenin iradesi şuydu: “Ülkenin bölünmesini ve parçalanmasını reddederek BOP dairesindeki Etnikçi ayaklanmayı bastır! Nato’dan çık ve bağımsızlığını ilân et! “Dünya 5’ten büyüktür” sözünün gereğini yerine getir ve tüm İslâm Coğrafyası ve ezilen üçüncü dünya ülkeleri adına “6. Türkiye’dir!” de.” Seçmenin bu iradesine, daha 2 Kasım günü “çözüm süreci devam edecek!” diyen hükümet yetkililerinin şahsında nasıl ihanet edildiğine şahid olduk. Arkasından gelen uluslar arası güçlerin plânlamasıyla gerçekleştirildiği besbelli olan Rus uçağının düşürülmesiyle de bırakın NATO’dan çıkıp bağımsızlığını ilân etmeyi, Kuzey Atlantik Terör Örgütü’ne ait tüm silahlı unsurları bizzat hükümetin kendisi bölgemize davet etti! Özellikle 23 Eylül’de Rusya Yönetimiyle yapılan açık anlaşmalar ve gizli ikili görüşmelerde varılan mutabakatlar yok sayılarak, Amerikan plânlarının uygulayıcısı konumunda Rus uçağı vurulmuş ve böylece NATO’cu zihniyetin ihanet listesine Rusya da eklenerek, Anadolu’nun bölünme süreci için en önemli adım atılmış oldu. Bu hadisedeki en büyük vebal, tabiî ki sadece siyasî İktidar’ın değil, NATO tornasından geçmiş, halâ hasarlı beyinleriyle ne yapacağını bilmez konumda bulunan Ordu da bu vebale ortaktır. Bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere, bütün kesimlerin bildiği gerçek, bizim “Ordu” kavramıyla ideolojik mânâda bir derdimizin olmadığıdır. Hattâ umumî olarak bu Ordu, bizim ordumuzdur! Fakat, kafalardaki NATO hasarını düzeltmeden, Din, Vatan, Millet temelli bu topraklar faydasına bir işlev icrâ edebilecekleri şüphelidir. Rus uçağının vurulmasında 7 Haziran’dan sonra Amerika ve NATO’ya karşı açığa çıkan Millî Öfke’yi alıp Rusya üzerinden başka yerlere sevk etme gayreti, Ordu’nun millet menfaatleri için hizmet etmediği iddialarını doğrular niteliktedir. Irak’ın Kuzeyi’nin “Kuzey Irak”laştırılması sürecinde BOP kapsamında yapılan “yardımlar” gizli saklı ve perde arkasından gidiyordu. Kameralar önünde ise, hem generaller ve hem de siviller Barzani ve Talabani’den “iki aşiret lideri” diye bahsediyorlar ve her fırsatta da Türkiye’nin kırmızı çizgilerine vurgu yapıyorlardı. Yani, Millet’in göreceği ve anlayacağı şekilde açık bir destek yoktu. Suriye’nin Kuzeyi’nin “Kuzey Suriye”leştirilmesi sürecinde ise, tüm dünyanın gözü önünde binlerce tırdan oluşan konvoylarla yardımlar yapılıyor ve Millet’in gözünün içine baka baka, “NATO’daki müttefikimiz ve Stratejik Ortağımız Amerika” havadan attığı tonlarca silah yardımıyla Etnik Kürtçülüğe nefes aldırıyor ve hiç kimseden de aksi bir ses çıkmıyordu. Bu da yetmiyormuş gibi, yapılan bu açık yardımlardan sonra Etnikçilik, şımarıklığı öyle boyutlara taşıdı ki, Ordusuna savaş açtığı devletten, Suriye’nin Kuzeyi’nde kendisine bir devlet kurmasını dahi isteyebildi. Rusya uçağının vurulmasını Suriye’nin Kuzeyi’ni “Kuzey Suriye”leştirilmesi plânı dairesinde ele aldığımızda gayet açık bir şekilde göreceğiz ki, bu, sadece Etnik Kürtçülüğün işine yaramıştır. Suriye’nin bölünme sürecini hızlandıracak bu hamlenin aynı zamanda da Kuzey Atlantik Terör Örgütü (NATO) tarafından Türkiye’nin de bölünmesini hedeflediğini anlamak için çok da zeki olmaya gerek yok. Propaganda makinesinin düşürülen Rus uçağı üzerinden gizlediği gerçek de böylece açığa çıkmış oldu. Bu hadisede beyni hasarlı NATO tezgahından geçmiş ve geçmeye de devam eden unsurların halâ Silahlı Kuvvetler içerisinde aktif oldukları görülürken, karşı unsurların ise, önceden yapılan operasyonların hasarını onarıp, halâ bir varlık iddia edemedikleri görülmekte. Dikkat ediyoruz ki, Irak’ın Kuzeyi söz konusu olduğunda en azından lâfzen dile getirilen “kırmızı çizgiler”, “Kuzey Suriye”leştirme operasyonunda kimsenin gündeminde değil. Irak’ın Kuzeyi’nde 91 Saldırısıyla başlayan “Kuzey Irak”laştırma operasyonunda Çekiç Güç rolünü Silopi’deki Amerikan Kuvvetleri oynuyordu. Biz, bu hususu ve Amerikan Kuvvetleri’nin Silopi’deki varlığına “Bölgeye yapılan saldırı, Türkiye’ye yapılmıştır” demesine rağmen bu sözün gereğini yapamayıp Amerikan Kuvvetlerini uzaktan seyreden iradeyi de unutmuş değiliz. Daha sonra bu irade sözünün gereğini yapmamasının faturasını Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında tavsiye edilmesiyle ödedi. 7 Haziran’a kadar Suriye’nin Kuzeyi’nde “Kuzey Suriye”leştirme operasyonu kapsamında bir genişleme sağlandı. Aslında Ayn-el Arab’ta tehdit kökten kaldırılmak üzereyken, buradan Ayn-el Arab’a atılan can simidi, 30 yıldır devam eden Bölücülük tehdidini daha da büyüterek bugünlere getirdi. Ekranbaşı seyircisinin duyduğu tek şey, “önleriz!”, “şunu yaparız!”, “bunu yaparız!” falan filân… Bugün bu sözlerin hepsinin hikâye olduğu Suriye’nin Kuzeyi’ndeki yapıyı kabullenmiş olmalarından belli. Amerikan stratejisi içinde “taktik çırpınışlar” olarak değerlendirilebilecek hamlelerin tamamı “Kuzey Suriye” plânına hizmet etmekten başka bir işe yaramadı. Türkiye sınırından Peşmerge’yi içeri alıp, “Biji Obama!” sloganları altında sana korutarak Suriye’nin Kuzeyi’ne soktular! İşte bütün bu “oldu-bitti”ler içerisinde ve “tamam, artık plân uygulandı” sevincinin yaşandığı bir dönemde Suriye’de Rusya faktörü kendisini gösterdi. Rusya, Suriye devletinden taraf olarak NATO’nun Suriye’yi bölmek için başlattığı bu savaşa katıldığını açıkladığı bu dönemde, unutulmaması gereken husus ise, aynı ânda Türkiye’de Amerika ve NATO’ya duyulan Millî Öfkenin hiç olmadığı kadar tavan yapmış ve sokaklara taşmış olmasıydı. Rusya faktörü, bir nevî İslâm Devleti gibi Suriye’de ara unsur, yani ara hedef olarak Amerikan stratejisinin karşısına çıktı. Rus uçağının düşürülmesi hadisesinin sebeplerini daha iyi anlayabilmek için 91’den beri devam eden Amerikan İşgâline Rus siyasetinin bakış açısını ana hatlarıyla bilmek gerekir. Bugün, “Türk” kılığına bürünmüş Amerikan medyasının anlattıklarıyla gerçeğin birbirinden çok farklı olduğu, ancak bu şekilde anlaşılabilir: Rusya 2003 Irak İşgâlinde Saddam Hüseyin’le yaptığı anlaşmalara uymayarak, Irak’ın parçalanmasına göz yummuş ve Irak’a ihanet etmişti. Hattâ, hatırladığımız kadarıyla bundan dolayı “biz Irak’a ihanet ettik” diye intihar eden Rus generalleri oldu. Kuzey Atlantik Terör Örgütü’nün 2011 Libya İşgâlinde ise bizzat Rusya Devlet Başkanı Putin, “Bu bir Haçlı Saldırısıdır!” demesine rağmen, Devlet olarak Kaddafi ile yapılan “savunma işbirliği anlaşmaları”nın gereğini yerine getirip, NATO işgâline karşı duramadı. Suriye, bir nevî Rus siyaseti açısından Amerikan politikalarına karşı “son kale” özelliğini taşımaktaydı. Bundan dolayı da Rusya, Irak’ta Saddam’a, Libya’da Kaddafi’ye yaptığı ihaneti Suriye’de tekrarlamadı ve Esad Yönetimi ile yaptığı anlaşmaya sadık kalarak, Esad’ın yanında savaşa katıldı. Rusya’nın beklenmedik bu müdahalesi, ilk etapta 65 yıldır NATO tezgahından geçmiş kafaları karıştırırken, bir o kadar da bunları tedirgin etti. Amerika’nın belirlediği stratejik plân çerçevesinde işler “tıkır tıkır” yürütülürken Rusya’nın etkili bir aktör olarak ve tarafını net bir şekilde ortaya koyarak devreye girmesi, diplomasi tabiriyle “kartların yeniden karılacağı ve yeniden dağıtılacağı”nın habercisiydi. Rus uçağının düşürülmesinden önce ve sonraki gelişmeler ise, Rusya’nın “kartları karmak”tan ziyade kararlı olarak ne yapmak istediğini de gösterdi. Meydana çıktı ki, Amerika, Irak’ta yaptığının aynısını ikinci defa Suriye’de yapamayacak. BOP kapsamı dahilinde Suriye’yi ve arkasından da Türkiye’yi bölmek için başlattığı bu savaşta Rusya’nın etkili bir aktör olarak Esad’ın yanında savaşa girmesi, Amerikan plânlarını en azından olduğu gibi uygulanamayacağı mânâsına gelir. İsrail’in güvenliğini ve genişlemesini, bunun için de İslâm Milleti’nin iki ana unsuru olan Türk ve Arab’ın arasına Siyonist bir Duvar inşâ etmeyi öngören BOP’un devam edebilmesi için Rusya ve Türkiye’nin müttefik olmasından ziyâde düşmanca ilişkiler içerisinde bulunması ve enerjilerini de birbirlerinin üzerinde tüketmeleri gerekmekteydi. Bu düşüncenin gereği olarak da, Rus uçağı düşürüldü! Uçağın düşürülmesiyle alâkalı Rus yetkililerinin “bu uluslar arası bir provokasyondur” açıklaması, ancak bu mantık içinde yerli yerine oturabilir. Amerika’nın bu plânına aracılık ve nezaret eden unsurların hedefi, açıkça söyleyelim ki; BOP Plânı dairesinde Irak’ı, Suriye’yi parçaladıktan sonra bizzat Türkiye’yi de içten bölüp parçalamaktır! Yani, Türkiye NATO’ya üye olduğundan beri Hükümetlerin Amerikan plânlarının uygulanmasına aracılık etmesi ve NATO’cu Ordunun da bu plânların uygulanıp uygulanmadığına nezaret görevini yerine getirmesi, bugün de aynen devam etmekte. Anlaşılıyor ki, 2002’den sonraki süreçte Amerikan ve NATO karşıtı unsurların Ordu içerisinde tasfiye edilmesiyle, NATO’cu zihniyete oldukça rahat hareket edebileceği bir alan açılmış oldu. Muhakak ki, bu zihniyetin Din, Vatan ve Millet zararına yaptıkları faaliyetleri takib eden karşı unsurlar mevcut. Fakat, bu unsurlar faaliyetlerini bağlayacak siyasî bir mantıktan mahrum olduklarından mıdır nedir bilinmez, halâ Millet İradesi’ne uygun bir hamle yapabilmiş değiller. Kasım seçimlerinde ortaya çıkan Millet İradesi’ni doğru okuyamıyorlarsa eğer, bu da ancak Kurmay zaafıyla izah edilebilir. Ülkenin apaçık işgâl günleri yaşadığı şu şartlarda “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır!” diyebilecek cesareti kim gösterirse, gerçek Müslüman da odur, gerçek vatansever de odur! Tarihin bir döneminde “Türkiye’nin bölgede oyun kuracak gücü yok, ama, kurgulanan oyunları sekteye uğratacak, bozacak gücü, yeteneği, cesareti vardır” diyenlerin, şimdi hamle yapma zamanı. Dostunu ve düşmanını dayatılan politikalara göre değil, bizzat Din’e, coğrafyaya, tarihe ve Millet İradesi’ne göre tayin etmesi gereken bu güçleri, tarih, şu ân siyaset sahnesine davet ediyor. Rusya’nın, Amerika’nın başlattığı savaşa, bu savaşın siyasî hedefi olan Esad’ın yanında girmesinin ne anlama geldiğini tahlil etmeye devam edelim. Ne kadar gizlemeye çalışılırsa çalışsın maksatları tamamen örtüşmemekle birlikte, Amerika mevcut şartlar göz önüne alındığında Suriye’yi Rusya’ya devretmek zorunda. Amerika’nın iç dengeleri ve iç politikası göz önüne alındığında gayet tabiî ki bu gerçeği kabul etmeyen unsurlar mevcut. Aynı şekilde Rusya’nın iç politikası da hesap edildiğinde Yeltsin’le beraber Rusya’da kümelenmiş Kuzey Atlantik Terör Örgütü’ne mensup unsurların da varlığı ve güçleri gizli değil. Putin’in temsil ettiği ve Rus siyasetine yön veren jeopolitik olarak Avrasyacılık anlayışına karşı mücadele eden bu unsurlarla Amerika içindeki, Suriye’nin Rusya’ya bırakılmasına karşı çıkan unsurların maksatları hemen hemen aynıdır. Rusya ve Amerika’daki bu unsurların buradaki müttefikleri ise, sivil ve askerî unsurların BOP Plânı kapsamında hareket eden yapılardır. Rus siyasetçilerin uçağın düşürülmesiyle alakalı kullandıkları “uluslar arası provokasyon” ifadesindeki “uluslar arası” kavramıyla kastettikleri bizce Amerika, Rusya, Türkiye ve İsrail’de faaliyetlerine devam eden bu yapıdır. Uçağa yapılan saldırı bu unsurların yaptıkları plânın bir neticesidir. Amerika’nın 2003 istilâsından beri siyasî, askerî ve ekonomik olarak yıpranması, bu yıpranmaya bağlı olarak da, kendi öz gücüyle karada savaşmama isteği, Rusya’nın plânlarını kolaylaştıran başlıca unsurlar. Bu gerçeği göz önüne aldığımızda Rusya’nın müdahalesinin ne mânâya geldiğini daha iyi anlayabiliriz. Yani, uçağı düşürülene kadar Rusya, “Suriye’nin Kuzeyi, “Kuzey Suriye” olacaksa, buranın Amerika’sı da ben olacağım!” diyordu. Irak’ta Amerika’nın kurduğu Şiî İşgâl Hükümeti’ne karşı Suriye’de Esad iktidarda kalacak “Suriye bütünlüğü” içinde de “Kuzey Suriye” kabul edilip, hâmisi de Rusya olacak. Ukrayna’da, NATO’nun kendisiyle “komşu” olma hamlesine yaptığı müdahaleden de cesaret olan Rusya’nın, Suriye’de bu dayatmayı yaparken Amerika’ya karşı elinin güçsüz olmadığı dikkatlerden kaçmasın. Ayrıca Suriye’de şartları lehine çevirici bir konumda olduğunu düşünürsek Rusya’nın, Amerika’ya bu anlaşmayı dayatmasının çok da anormal bir durum olmadığı anlaşılır. Bu paylaşım üzerinden değerlendirdiğimizde, Rusya’nın müdahalesini belli bir siyasî mantığa oturtabiliriz. Hem Amerika’nın içerisinde bulunduğu kötü şartlar, hem de Rusya’nın bu kötü şartlara rağmen NATO ve Amerika’yla savaşı göze alamaması bu anlaşmanın siyasî mantığını anlamamıza yardımcı olacaktır. Peki, Rusya’nın müdahil olma niyetiyle, Amerika’nın plânları arasındaki fark nedir? Birinci fark, Esad’ın iktidarda kalması devam ederken Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması. İkincisi ise, Rusya’nın hâmisi olduğu bir Suriye üzerinde İsrail’in plânlarını uygulamayacak olması. Üçüncü fark ise, “sınırlı bir özerklik” içerisinde “Kuzey Suriye”nin ortaya çıkmasının Türkiye’nin bölünmesini de engelleyecek olması. Gayet net bir şekilde görülüyor ki, en azından kısa ve orta vadede Türkiye’nin menfaati açısından “Rusya mı, Amerika mı?” sorusunun cevabı, “Rusya” olmalıydı. Diğer taraftan ise, uçak düşürülene kadar geçen şu kadar zaman içerisinde Amerika’nın Irak’ın Kuzeyi’nde yaptığını Suriye’nin Kuzeyi’nde yapabilmesi artık pek mümkün gözükmüyordu. Yıllarca sürecek bombardımanlar, ambargolar ve en önemlisi de “karada savaşabilmek” Amerika açısından zor. Amerika’nın bu hâlinin iç politikadaki yansımalarıyla birlikte özellikle Avrupa’daki müttefiklerinin dahi tepkisini çektiği bir gerçek. Afganistan, iki tâne Irak, Libya, Somali, Sudan ve şimdi de Suriye… Amerika’nın yaşadığı bütün bu macera kendi iç dengeleriyle birlikte dünya siyasetinin de sınırlarını zorlayıcı bir seviyeye ulaştı. Tüm bu savaşların neticesi olarak Amerikan toplumunun yaşadığı ve her geçen gün artan sefalet Amerika’nın iç dengelerinin bozulmasına ve çatışma ortamının biraz daha olgunlaşmasını beraberinde getirmekte. Bütün bu sebeplerden dolayı Amerika’nın Suriye’de Rusya karşısında tavizkâr bir tutum takınması gayet anlaşılır. Tabiî bu demek değil ki, Amerika ve Rusya’nın bütün plânları birbirleriyle uyumlu. Hayır; çakışan noktalar da var, çatışan noktalar da. İşte bu çakışan noktaların hatırına şu ân yaşadığı iç ve dış sorunlardan dolayı Amerika Suriye’de Rusya’ya bu tavizi vermek zorunda kalmıştır diyoruz. Rus uçağının düşürülmesine tekrar dönecek olursak, yukarıda bahsettiğimiz uluslar arası güçlerin şu ânki Amerikan yönetiminin Rusya’ya verdiği bu tavizi kabul etmediklerini, ayrıca, Arap Gücü’ne karşı Amerika’nın komutasında savaşacak bir kara ordusuna duydukları ihtiyaçtan dolayı, bir taşla iki kuş vurmak düşüncesiyle, bu olayı tezgâhladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Peşmerge ve YPG Amerika’nın kara ordusu fonksiyonunu yerine getirmekle beraber Arap Direnişi’ne karşı etkili ve yeterli olmadığı gayet açık. Yukarıda bahsettiğimiz bu plân dairesinde düşünülen ise, ortaya çıktı ki, “Türk” Silahlı Kuvvetleriyle Etnik Kürtçülüğü müttefik yaparak Amerikan Kara Ordusu olarak Arap Gücüne karşı savaştırmak. Bu pis plân tutar mı tutmaz mı? Bilinmez… Ama, bu plânın tutmama aşamasında dahi bölgemizin bugüne kadar olduğundan daha fazla zarar göreceğini maalesef tesbit etmek durumundayız. Amerikan ordusuyla beraber NATO kapsamında AKP’nin daveti üzerine gelen diğer Batılı Güçler, bütün ihtişamlarına rağmen Obama yönetimi de biliyor ki, “Ortak Düşman IŞİD”ı ve Irak Direnişi’ni tamamen bitirebilecek kapasiteye, cesaret ve kararlılığa sahip değiller. Amerika’nın “yerel güçlerle” yapmaya çalıştığı bu operasyon, aslına bakılırsa Türkiye’de, İslâm Milleti’ne mensup bir iktidarın gerçekte ne yapması gerektiğini de göstermektedir! Eğer Etnik Bölücülük senin baş düşmanınsa, NATO’daki müttefikin Amerika, senin Baş Düşmanını kendisinin ortaya koyduğu “Esas Düşman”a karşı müttefik olarak kabul edip, ona tonlarca silah yardımı yapabiliyorken, sen niçin Baş Düşmanının düşmanı olan Arap Gücü’nü müttefik olarak kabul ettiğini ilan edip ona yardım etmiyorsun? Bunu yapmadığın gibi, sanki Türkiye’yi 30 yıldan beri bölmeye çalışan örgüt IŞİD’mış gibi, Amerika’nın “ortak düşman IŞİD” politikasının aktif ve gönüllü bir uygulayıcısı gözükerek, işgâle karşı direnen Arap Gücü’ne her fırsatta düşmanlığını izhar ediyor ve her hareketinle bu düşmanlığı derinleştirdikçe derinleştiriyorsun. Bugün, ne 90’lardaki ne de 2003’lerdeki Amerika var! Ama, bölgede Anadolu başta olmak üzere dinamik, savaşmaya hazır, Batılı işgâlcileri düşmanlaştırmış yerel unsurların varlığı ve gücü tartışılmaz. Bu fotoğraf karşısında aklıselim, Din, Vatan, Millet için kiminle, hangi güçlerle ve kime karşı ittifak yapabileceğini söylemekte. Bunun tersi politikalar hesabı sorulacak hainlik sınıfından olarak değerlendirilmesi gerekir. Zaten, Amerika eski gücünde olsaydı, Rus uçakları Suriye’ye gelebilir miydi? Afgan ve Irak Direnişleri’nin yıpratıcı etkisinden dolayı Amerika şu ân 90’lardaki ve 2003’teki gücünün fersah fersah gerisindedir! Rusya başta olmak üzere, siyaset sahnesinde bulunan tüm aktörler bunun farkındalar ve hamlelerini de ona göre yapıyorlar. Mevcut iktidarın ise herkesin farkında olduğu bu gerçeği görmemesi mümkün mü? Bu gerçeği gördüğü kesin olmakla birlikte, şu ânki Batı yararına aldığı tavrı nasıl açıklamak gerekir? Buna mukabil, Rusya’nın da 90’lardaki ve 2003’lerdeki Rusya olmadığının da altını çizmek lazım. 91 ve 2003 Saldırılarını Millî İrade’ye aykırı olarak Türkiye’deki hükümetler, başka hiçbir aktörün rahatsızlık verici rekabet çabalarını hissetmeden Amerikan saldırganlığına erketelik yaparken, şu ân ise Rusya faktörü, Hükümetin dengesini bozuyor. Hâlbuki mevcut şartlar bölgeye, coğrafyaya ve Tarihî Misyon’una uygun bir politik çizgide değerlendirilebilse, hiç olmadığı kadar Türkiye’nin lehinedir! Bu açıdan da Rusya faktörü, şartları lehine çevirici bir pozisyonda Türkiye’nin işini zorlaştıran değil, bilakis, elini kuvvetlendiren bir unsur olarak ortaya çıkacaktır. Ama mevcut konumlanma siyasî ve askerî olarak şu ân için Kuzey Atlantik Terör Örgütü’nün yanı başında olduğundan dolayı ne şartları lehe çevirebilmesi ne de İslâm Milleti’in faydasına uygun bir politika ortaya koyabilmesi mümkün değil. Kaldığımız yerden devam edeceğiz…
Seçim sonuçlarını değerlendirirken, var olmayan “sanal hakikatler”i aşarak meseleye bakabilirseniz eğer, işte o zaman sağlıklı neticelere ulaşabilir, doğruya en yakın tespitlerde bulunabilirsiniz. Bu da, ancak siyasî ve sosyal şartların doğru tahlil edilmesiyle mümkün olur. İlk dikkat edilmesi ve sorulması gereken soru, bizce şudur; AKP, 7 Haziran Seçimleri’nde niçin yenildi de, hemen ardından gerçekleştirilen 1 Kasım seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkmayı başarabildi? 5 ay zarfında ortaya çıkan ve 1 Kasım’da zaferi getiren değişiklik neydi? İlk önce negatif, hemen ardından pozitife dönüşen %9’luk oy hareketliliği, bunun yanında MHP’nin oylarının düşmesi, HDP’nin 7 Haziran’da aldığı oyları tekrar iâde etmesi ve Cemaati “baş düşman” olarak işaretleyen Vatan Partisi’nin bir önceki seçimde aldığı oy oranının neredeyse bu seçimde yarı yarıya inmesi, var olmayan “sanal hakikatler” ile tam olarak izah edilemez. 1 Kasım’da elde edilmek istenen netice, aslında 7 Haziran’da elde edilmek istenmişti. Adına “Çözüm Süreci” denilen bölünme süreciyle girilen 7 Haziran seçiminin esas stratejisi % 10 barajını aşarak meclise giren HDP ve tek başına hükümet kurabilen AKP… Fakat, siyasî şartların ve toplum hissiyatının doğru analizi yapılamadığından olsa gerek, bu netice o gün elde edilemedi. Geçen seçimin gizlenen bu stratejik hedefi, bu seçimde gerçekleşti. Ama, geçen seçimden farklı bir propagandayla, yani “çözüm süreci”yle değil de, çözüm sürecinin buzdolabına kaldırılmasıyla. Hükümet, elindeki medya gücüyle belli başlı konularda manipülasyon ve spekülasyon yapsa da ve hattâ bu yaptıklarının kitleler üzerinde belli bir etkisi olsa bile, bu durumun seçimin sonucu üzerinde zannedildiği gibi çok büyük bir etkiye sebep olmadı. İçinde bulunduğumuz çağın, insanlara mevcut olmayan, sanal bir “hakikat” sunabilme özelliğine sahip olduğunu, herkes gibi biz de kabul ediyoruz. Fakat bu durum, sanıldığının aksine ilânihâye sürdürülebilir bir özelliğe sahip değil. Çünkü bu durumun, kitleleri uydurulmuş sanal “hakikatler” etrafında çok hızlı bir şekilde birleştirebilme özelliği olduğu gibi, ilk darbede bu birleşen kitlelerin aynı hızla çözülüp dağılmasına sebebiyet verecek özelliği de içinde barındırmakta olduğu bir gerçek. Var olan siyasî şartların yerine, onları gizlemek için üretilen “sanal hakikatler”, gün gelir, iç ve dış sosyal ve siyasî şartların zorlayıcı etkisiyle bir ânda ortadan kalkabilirler. Hükümet medyasının Fethullah’ı “Baş Düşman” olarak gösterip, bütün partileri de onun arkasında dizilmiş algısı oluşturma gayreti en üst seviyeye çıkmış olsa da, insanlar bu seçimde “kim Fethullah’a karşı ise…” mantığı üzerinden oy vermediler. Yani, Fetullah’ın “Amerikan Ajanı” olduğu ve ipini de Washington’un tuttuğu propagandası, bizce çok da etkili ve seçimin sonucunu belirleyici olmadı. Yukarıda da ifâde ettiğimiz üzere, medya imkânları kullanılarak üretilen var olmayan “sanal hakikatler” kitleler üzerinde belli bir etkiye sahip olsa da, %9 oyun tekrar AKP’ye dönüşü bizce bu şekilde izah edilemez. Diğer taraftan velev ki, AKP’nin oylarını arttırmasının sebebi bu olsa bile, bu suni bir sebeptir, siyasî şartlar ise daha farklı ve hakikat de bu değildir. Bu noktada biz sadece şuna dikkat eder ve onun hesabı içerisinde oluruz: Hemen hemen her zaman üretilmiş “sanal hakikatler” etrafında insanların birleşmesi, şartların bir öncekinden daha vahim olduğuna işaret eder; İnsanlar, AKP’ye bu sun’i sebebelerden veya var olmayan “sanal hakikatler” üzerinden oy vermediler. Neredeyse bütün sebepleri de kendisine bağlayan tek bir sebepten dolayı oy verdiler; Vatanın ve Millet’in, Amerikan Kara Ordusu Etnikçilik tarafından bölünmesini ve parçalanmasını bu Millet istemiyor. Bu sebepten dolayı “barış”, “kardeşlik”, “börtü-böcek” edebiyatıyla yürütülen bir propagandaya değil de, savaş dili ile meydanlarda kendisine anlatılan siyasete oy verdi. Diğer sebeplerin de bağlı olduğu ana sebep bizce budur. 7 Haziran ve 1 Kasım arası zamanı ve şartları masaya yatırdığımızda bu sebep zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır. İnsanlar her şeyden önce en temel içgüdü hâlinde huzur ve güvenlik isterler. Huzuru bozucu ve güvenliği tehdit edici her hareketin karşısında durmak, neredeyse insan tabiatının bir gereğidir. Seçim sonucunu değiştiren sebebi anlayabilmek için, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerine AKP hangi argümanlarla girmişti, önce ona bakalım: 7 Haziran seçiminde yapılan propaganda faaliyetinin argümanları şunlardı: – Çözüm Süreci (Bölünme Süreci) – Arab Direnişine karşı Türk-Kürt ittifakı… – “Esas Düşman IŞİD” politikası… – İncirlik’in ABD’ye açılıp Amerika ile ortak operasyonlar yapılması… – YPG-PKK’ya her türlü yardım verilerek Suriye’nin Kuzeyi’nin “Kuzey Suriye”leşmesi… – Başkanlık Sistemi… – Anayasa Değişikliği… En önemlisi de; – Bu propagandayı meydanlarda bizzat Erdoğan’ın yapması. 7 Haziran seçimlerine bu argümanlarla giren AKP yenildi. Seçimlerin hemen arkasından ise, “çözüm süreci buzdolabına kaldırıldı” ve savaş başladı. Başka bir ifâdeyle 25 Mart 2015’de Adımlar’a yapılan saldırıyla başlayan süreç, 7 Haziran’dan sonra resmi bir hüviyet kazandı. Kasım Seçimi’nin propaganda argümanları ise şunlardı: – Diyarbakır’ı fethediyoruz, Bölücü Terör’ün kökünü kazıyoruz. – Bölücü Terör’ü besleyen Üst Akıl’dır.(Bu üst akıl kavramını hükümet yetkilileri insanların Amerika olarak algılayacaklarını bilerek kullanıyorlar, bu hususa dikkat edilsin.) – Başkanlık Sistemi ve Anayasa Değişikliğinin adının anılmaması… – Ön plâna Millicilik-Milliyetçilik, bütünleşme ve Vatanseverliğin alınması… – Seçime birkaç gün kala YPG’nin vurulduğu açıklanmış, Kuzey Suriye” tabiri rafa kaldırılarak, yeniden “Suriye’nin Kuzeyi” kavramının kullanılması… – Hatta “Zalim Esed” yeniden “Esad” oldu. Davutoğlu bunu üç-dört kez ifâde etti. – Batı’nın, Dış Güçler’in Hükümete düşman olduğu ve PKK’yı destekleyerek ülkeyi bölecekleri, yine propaganda faaliyeti boyunca özellikle hükümet yanlısı medyada devamlı tekrarlanan baş argümandı. – PKK muhatap alınıp masada müzakere yapılması gereken “siyasi hareket” olmaktan çıkarılıp, tekrar “Eli kanlı Terör Örgütü” hâline getirildi. En önemlisi de; – Medyada ve miting alanlarında “Kurtuluş Savaşı” havası estirilirken, “Çözüm Süreci Mimarı” ne Tayyip Erdoğan ne de bu süreci yürüten hiçbir danışman meydanlarda gözükmedikleri gibi ekranları da fazla işgal etmediler. 7 Haziran’dan sonra “milli öfke” hedefini bularak harekete geçmiş ve sokaklara taşmıştı. “Esas düşman Amerika terör örgütü ve bu örgütün Türkiye’yi bölmeye çalışan kara gücü PKK” anlayışı kitleler tarafından bu şekilde ifâde edilemese dahi, onları öfkeli bir hâlde sokağa çıkaran asıl saik buydu. Sokağa taşan bu “milli öfke” ayrıca 7 Haziran’a kadar uygulanan yanlış politikaların da bir neticesiydi. Başka bir deyişle, AKP kanadının bu “milli öfkenin” sokaklara taşmasında hiçbir dahli olmadığı gibi, bu öfke, ona duyulan şiddetli tepkiyi de içinde barındırıyordu. Fakat, AKP’nin seçim süreci boyunca ve medyada kullandığı savaş dili, bu öfkenin ona yönelmesini engelledi. Ordusu ve polisiyle silahlı gücünün, karşı karşıya olduğu emperyalist bölücü saldırıda etkisiz bırakıldığını bir anda sezen milletin, “durumdan vazife çıkararak” vatan savunmasını üstlenmesinin ardından, kendine gelen Silahlı Kuvvetler’in bir kısmı, sokağa taşan “milli öfkeyle” eş zamanlı olarak harekete geçti. Her iki durumun da hükümete rağmen ortaya çıktığını, bilmesi gereken herkes biliyor. Bu Millî Öfke’nin Din temelli olması ise, uluslar arası güçleri tedirgin eden unsurların en başında geliyordu. Belki de, Cumhuriyet tarihinde ilk defâ Din temelli bir Vatanseverlik anlayışı, sokaklarda Batı’ya karşı öfke şeklinde yükseliyordu. AKP kurmayları şartları iyi tahlil ederek milletin hissiyatına uygun olan “Ortak düşman Amerika ve onun bölücü işbirlikçileri” politikasını hemen benimsediler ve seçim stratejisini de bunun üzerine bina ettiler. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu seçim Adımlar’ın “Ortak-Esas Düşman Amerika ve O’nun Bop’çu yerli işbirlikçileri” Politikası üzerine bina edilen bir propaganda anlayışıyla geçmiş, neticede AKP bu anlayışı söylem bazında benimsemiş görünse dahi, ipi göğüslemesi için bu bile yetti. Milletin bu ana damarının ve iradesinin bu şekilde tecelli etmesi, eminiz ki kafası çalışan bir çok AKP kurmayını tedirgin etmiştir. Bundan sonra, geçmiş politikalar bir kenara bırakılarak bu hissiyata uygun stratejiler geliştirmek, AKP için artık kaçacak bir yerin kalmadığını gösterdiği gibi, “aldatma” ve “yalanla iş görme devrini” kapatmayı da ihtar etmekte. Nasıl davranacakları ve hangi politikalar doğrultusunda hareket edecekleri ayrı, fakat bizce bundan sonraki siyasi hayatlarının devamı, tecelli eden bu iradeye uygun hareket edip etmemelerine bağlı. AKP Medyasının, Batı’nın desteklediği etnikçiliğe karşı yürüttüğü bu propagandanın hedefine ulaşıp, seçimi AKP’ye kazandıran tek sebep olduğunu tespit ettikten sonra, bizim hükümete söyleyeceğimiz şudur: “Bunlar meydanlarda söylediklerine aykırı olarak, yine eskisi gibi davranacaklar” düşüncesini hiç dile getirmeden diyoruz ki: Buyur yap!.. Milletin % 50’si sana, kullandığın Batı karşıtı dilden dolayı oy verdi ve iktidara tekrar taşıdı. Oy vermeyen diğer % 50’nin büyük çoğunluğu ise, Batı politikalarını desteklediğinden dolayı değil, senin yalan söylediğini düşündüğünden, yani Batı’ya ve Batı’nın desteklediği etnikçiliğe karşı olduğuna inanmadığından oy vermedi. Oy vermeyenlerin bu düşüncelerini de hesap ettiğinizde, destek oranının aslında % 80’lere vardığını görürsünüz. Hâliyle kaçacak, kıvıracak hiçbir nokta kalmadı. Bunun mânâsı şudur: MİLLET, AKP’Yİ İKTİDARA ÇİVİLEDİ! Bundan sonraki müspet veya menfi tavrımızı seçim meydanlarında söylem üzerinden dile getirilen bu politikaya AKP’nin, uygun davranıp davranmadığı belirleyecek. Batı karşıtı bu politikaya uygun her davranış bizden, FİİLÎ TUTUM VE TAVIR hâlinde destek bulacaktır. Bu kadar açık ve net. Bu da şu demektir; Büyük Hesaplaşma’nın nihayetine yaklaştığımız bu süreçte, yeni bir safhaya girdik. Yani, Bazı şeylerin “bitişi” değil, “başlangıç” aşamasındayız. Millet, AKP’ye “nereye gidiyorsun? Daha Tekirdağ’dan Hakkari’ye kadar kıpkızıl karpuz keseceğiz!” dedi. Seçimin sonucunu ve bu sonuca karşı tavrımızı izah ettikten sonra, seçimle muhtevası gün yüzüne çıkan bu “çadır tiyatrosu”nu ve bu tiyatrodaki iktidar-muhalefet ilişkilerini tahlil etmeye geçebiliriz. Ali Osman ZOR
Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Ali Osman ZOR’un 06 Ocak 2015 tarihinde sitemizde yayınlanan yazısını, günün anlam ve önemine binâen tekrar yayınlıyoruz. ADIMLAR Dergisi KOY KOLUNU KÜTÜĞÜN ÜSTÜNE! Yıllardır iç ve dış politikada milletin zararına ne varsa yapan, o da yetmiyormuş gibi, tarihin belki de hiç kaydetmediği bir şekilde bazen doğrudan, çoğu zaman da “özelleştirme” adı altında hırsızlık, yağma ve talan gerçekleştiren tepedeki adamlar, hep “müslüman” genellemesi altına sığındılar ve hâlen de sığınıyorlar. Adetâ, adamın fiîline/ameline bakmaktan vazgeçilmiş bir biçimde, idarecinin “müslüman” kimliği ile kendisini ifâde etmesi, yediği her türlü haltı “idare edilir” hâle getirmiştir. İdarecinin “müslüman” kimliği ile kendisini ifâde etmesinin, tek başına hiçbir şeyi değiştirmeyeceği bilinmesine biliniyor ama, nedense bilinen birçok şey gibi, bunun da bu dönemde hiçbir mânâsı kalmadı. Aslına bakılırsa Batı’da da bu böyle; Yani, hiç kimse hiç kimseyi Hıristiyan bir örgüt olduğu için desteklemez. Kendi siyasî duruşu ve hedefleri doğrultusunda o kişinin veya örgütün fiîline, icraâtına bakılır. Meseleyi şöyle de misâllendirebiliriz; Amerika Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya, Suriye’ye veya Somali’ye sırf müslümanlara tavır almak için gitmiyor; bazı müslümanlara tavır alıyor! Bugün de gayet açık görüldüğü üzere, Amerika’nın “bazı” müslümanlarla arası çok iyi. Bütün hırsızlar Kelime-i Şehadet getiriyor diye hırsızlığı meşrû mu olur ya da biz bu hırsızlığı görmeyelim mi? Ne gariptir ki, tepedeki bu hırsızlar, kendilerinden önce tepede olup da hırsızlık yapanlara demediklerini bırakmamışlar ve onların “İslâm ahkâmına göre kollarının kesilmesinin gerektiğini” sıkça tekrar etmişlerdi. Bu ve benzeri konular hakkında söylenen ve yazılan herşeyi, bugün araştırıp bulmak gayet kolay. O zaman, bugün neden hiç kimse -bulaşmamışlar ayrı- tepede hırsızlığa bulaşanlara kendi inancına ve görüşüne göre “koy kolunu kütüğün üstüne!” demiyor, diyemiyor?! 28 Şubat’ın İslâm düşmanlığı üzerinden yaptığı hırsızlık ve yağmalamayla “Allah”, “din”, “iman”, “Peygamber” diyerek yapılan hırsızlık ve yağmalama arasındaki fark nedir? Bütün bu karışıklıklar, dikkat ediyorsanız hep bu “müslüman” genellemesiyle yapılıyor. Hâlbuki biz biliyoruz ki, hiçbir kurum, hiçbir şahıs, genellemeler üzerinden temize çıkarılamaz. Genellemeler üzerinden gidilip ayırım yapılmadığında, -“işbirlikçi müslüman”, “işgale direnen müslüman” veya “hırsız müslüman”, “dürüst müslüman”- müslüman kılığına bürünmüş işbirlikçi ve hırsız, bizim şemsiyemiz altında görünüyor. Bu durumun ise, dıştan bakan bir göz için, bu fiîl-amellerin sahipleriyle bizi aynı safta göstereceğinden dolayı şiddetle reddedilmesi gerekir. Demirel’den Özal’a, Özal’dan bugüne kadar siyasette “müslüman” genellemesinin ne kadar mahzurlu olduğunu ve bizzat bu genellemenin İslâm’a zarar verdiğini, ortaya çıkan haramzâdeler, hırsızlar, işbirlikçiler, vatan ve millet düşmanı bölücüler bize göstermektedir. Bu genellemenin ardına saklandıkları için bu suçları işleyenler, suçüstü yakalanmış olsalar dahi, bugüne kadar bir türlü hak ettikleri cezaya çarptırılmamışlardır. Bizim için siyasette “müslümanım” dendiği ândan itibaren akan sular durmaz! Bu vurguyu, özellikle İslâm dışı üçüncü şahıslar için yapıyoruz. Nerede bir hırsız, işbirlikçi, vatan haini varsa, suç üstü yakalandığında partisi, ırkı, ideolojik görüşü ne olursa olsun, “Allah”, “Peygamber” diyerek suçu -haşâ!- hemen “Oraya” havâle ediyor! Kendisini suçüstü yakalayanı da, büyük bir pişkinlikle hemen “Allah düşmanı” ilân etmekten de çekinmiyor. Müslüman kisveli bu politikacı tipinin yaptıklarından dolayı, toplumun geniş bir kesiminde İslâm’a karşı bir “âlerji” oluştuğu kesin. Mücâdelenin bir gereği de, Allah’a iftirâ atan bu politikacı tipini açığa çıkarmak için ayırımları doğru bir şekilde ortaya koymak… Yıllarca bu politikacı tipinin “müslüman” kisvesi altında yaptıklarıyla mücâdelenin önünü kestiği hatırdan çıkarılmamalı. Yani, bir nevî İBDA yaparken, onlar, O’nun yaptıklarını hep yıkma peşinde oldular. Bundan dolayı bizim “müslüman” genellemesi alışkanlığından kurtulmamız gerekiyor. Dili senden gözüküp, senin gölgenin altına sığınarak, senin verdiğin mücadelenin verimini kullanıp iktidara geldikten sonra haksızlık, hırsızlık, işbirlikçilik, vatan ve millet düşmanlığı yapan adamların üzerinden gölgeni çekip alarak, onların örtü olarak kullanmalarına fırsat vermemek lazım. Ayırımları doğru yapıp, dili bu şekilde kullanarak onlara fırsat vermemek, bizim için başta gelen görevlerimiz arasındadır. Yapılan pisliklerin savunulmasında, pislik sahibi hiç kimsenin, bizi kendi kuyruğunda “yedek kuvvet” olarak görmesine müsaade etmeyeceğimiz ve bu mânâya gelebilecek söz ve davranışların içine girmeyeceğimizi, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da siyasî tavrımızla ortaya koymaya devam edeceğiz. Onların “iş bir hesaplaşma durumuna gelirse psikolojik cendereyi aşabilmek için benim yanımda mevzi alırlar, en azından tarafsız kalırlar” düşüncelerine ve beklentilerine hiçbir zaman ve hiçbir şekilde bizden müsbet bir karşılık gelmeyecek. “Müslüman” kılığına bürünmüş işbirlikçi, hırsız, vatan ve millet düşmanı hiç bir politika ve politikacıyla kimse bizi karıştırmasın! Ali Osman ZOR ADIMLAR Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
“Yeni Dünya Düzeni buradan başlasın” demekle, hesaplaşmanın taraflarını ortaya koymak bizce aynı mânâya gelir. Bu Büyük Hesaplaşma, tüketmekte sınır tanımayan, dünya kaynaklarının %80’ini yiyip bitiren Batı ile, kaynakların %20’sine mahkûm edilmiş %80 arasındadır. Bu %80’in merkezî coğrafyası da Anadolu. Dünya nüfûsunun %20’sine sahip Batı, Amerikan gücü liderliğinde coğrafyamıza saldırırken, bu saldırıya cebhe cebhe direnen %80, henüz bir liderliğe kavuşabilmiş değil. Batı saldırganlığının bir hedefi de zaten %80’in birlik ve beraberliğini bozarak güçlü bir liderliğe kavuşmasını engellemektir. Büyük Hesaplaşma, özellikle 2003 Saldırısı’ndan bu yana bölgemizde yoğunlaşmış, şu ânda da, içinde bu Büyük Hesaplaşmanın ideolojik ve siyasî muhtevasını barındırır şekilde “Bölge Savaşı” olarak sınırımıza dayanmıştır. Bölgemiz açısından bakıldığında bu savaş, uluslararası güçler ve o güçlerin Taşeron Örgütler’iyle, bunlara direnen Millî Güçler arasındadır. Direnişin temelinde ise İslâm var. 22 Temmuz 2014 tarihi, bizim için 99’da başlayan Devrim Süreci’ne ait yeni bir safhanın habercisi niteliğindeydi. 29 Kasım’a ise bu safhanın başlangıç tarihi diyebiliriz. “Adalet Mutlak’a” çıkışıyla başlayan bu safha, “Adalet” kavramının mânâsı açısından muhakkak ki içinde “hesaplaşma”yı da barındırmakta. Makbul olan adalet, hızlı tecellî eden olduğuna göre, hesaplar da seri görülecek demektir. Büyük Hesaplaşma içinde, her kesimin ve herkesin gireceği bir hesaplaşmanın neticesi, “af” veya “cezalandırma” olabileceği gibi, “iade-i itibar” veya tersi de olabilir. Bu safhada tarihin biriktirdiği problemler serî bir şekilde ve Mutlak Adalet’e nisbetle çözüleceği bizce bir bedahet. 29 Kasım Konferansı’nın bize ihtar ettiği bir hakikat olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; bu hesaplaşmanın neticesinde zihinler Batıcı ideolojik ve siyasî kirlilikten arınmış olarak herkes hakkına düşeni, vicdanı mutmain olmuş bir şekilde alacaktır. Adalet, hükümranlığın en temel vasfı olduğuna göre, devrimin bu safhası Mutlak Hükümler’in uygulanacağı ve İslâm’a nisbetle hükümranlığın tesis edileceği bir safha olacaktır. Bizim inancımız bu yöndedir. Şu ân zihinler, öyle veya böyle, Batı propagandası tarafından kirletilmiş durumda olduğundan dolayı Millet adına söz söyleme konumunda bulunan insanlardan, hem ülkemiz hem de bölgemiz adına pek bir fayda gelmeyeceği gayet açık. Bu insanlar ister orduda, ister siyasette olsun. 29 Kasım’da, söz söyleme ve icrâ konumunda bulunanların “reel politik”ten dolayı “yapılması gereken”i yapamayabilecekleri tesbit edilmiş, “lider – toplum” ilişkisi içinde de “yapılması gerekenler”i yapabileceklere, bu konumda bulunanların müdahil olmamaları gerektiği ihtâr edilmiştir. Demek ki, bugüne kadar yaşanan problemlerin çözümsüz bırakılmasının en önemli sebebi, toplumun önünde Lider konumunda bulunan insanların içinde bulundukları şartlarla birlikte, onların topluma, olması gerekene nisbetle, herhangi bir ideolojik ve siyasî şuur verememeleri olarak da karşımıza çıkmakta. Anlaşılıyor ki, işin korkaklığı da aşan bir tarafı var. O da, bu önderlerin, isteseler de topluma verebilecek herhangi bir şeyleri olmaması. Korkaklığı da içine alan şekilde, şu tesbitleri yapmamızda fayda var; Bir Millet, bir takım şeylerden korkuyor ve kaçıyorsa, bunun sorumlusu, daha çok liderlerdir. Tarihte de bu duruma bir çok misâl bulabiliriz. Önderlik etme durumunda olan insanlar umutsuzluklarını, korkularını ve bezginliklerini dışa aksettiriyorlarsa eğer, bu durumda Milleti suçlamak, sadece yapamadığını perdelemek anlamına gelir. Konuşmalarında ve yazılarında önderler bu durumlarını dışa aksettirdiklerinde, yapılacak iş suçu topluma atmak değil, hedef göstermekten, hareketi hedeflendirmekten ve ruhî bir motivasyon sağlamaktan aciz bu önderleri bir şekilde etkisizleştirmektir. Millete suç atanlar, aslına bakılırsa çoğu zaman ne yapacağını bilmez kendi durumlarına, korkaklığına ve risk alamayan karakterlerine kızıyorlar. Diyebiliriz ki, üç aşağı beş yukarı her millet aynıdır; başındaki adam kendisine birşey verebilecek durumda olmaz ve cesaretle doğru hedef göstermezse, yürümez, yerinden bile kımıldamaz. Bilme ve yönlendirme konumunda olan insanların doğru hedef gösterememesi ve ruhî olarak toplumu hazırlayamaması, her meselede kafa karışıklığının ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. Bu durumda rahatlıkla şunu söyleyebiliriz, işler karmaşık bir hâle geldiğinde bu karakterdeki liderlere kesinlikle güvenilmez. 29 Kasım Konferansı’ndan bizim anladığımız hususların başında yukarıda altını çizmeye çalıştığımız bu liderlik mevzuu gelmektedir. Diğer taraftan ise, bir idarenin veya rejimin meşruiyetinin bizim açımızdan kaynağının ne olduğudur. İBDA Mimarı, eserlerinde derinliğine izâh ettiği bu durumu 29 Kasım’da şöyle ortaya koydu; “Beni idare ederken neye dayanıyorsun? Bana birşey söyle ki, ikimiz arasındaki ortak birşey olsun o. O ortak birşey, müslüman için -ister idare et, ister idare edil- Allah ve Resûlü’nün Hükümleridir. Hiçbir düşünce, kendi “mutlak”ını getiremediği için, kendi de beşer ürünü bir “eser” olduğu için, orada, başa geçtiği ânda da, gene idare etme hakkında değil aslında!” Bu ifâdelerden anlıyoruz ki, mesele, iktidarda bulunan şahıstan ziyâde, o şahsın hangi hükümlere nisbetle hükmettiğidir. İslâm’ın Tatbik Sistemi demek olan İslâma Muhatap Anlayışın, yani Büyük Doğu – İBDA’nın dışında hiçbir hâkimiyeti kabul etmememiz gerektiği gibi, hiçbir idareye de insanların nazarında meşruiyet kazandırıcı hâl ve hareketler içinde bulunmamamız gerektiği gayet açık. Verilebilecek meşruiyet ise, ister liderlik bazında, isterse hükümet bazında olsun, sadece ve sadece “reel politik” çerçevesinde gösterilecek bir “anlayış”tan ibarettir. Yani, içinde bulunduğu durumu anladığını söylemek… Adaletin tesis edileceği ve bunun için de bütün defterlerin açılıp hesapların görüleceği bu safhada, zihnimizi kirlenmişlikten arındırabilmek için bu hususları net bir şekilde ortaya koymamız gerekir. “Reel politik”ten dolayı “eli kolu bağlı bir hükümet”in arkasında “anti emperyalist” olarak bulunamayacağımız gibi, havada uçuşan “Batı karşıtlığı”na dair lâfların peşinden gitmeyeceğimiz de gayet açık. Bizim açımızdan böylesi bir “Batı karşıtlığı” ya bir çadır tiyatrosudur yada korkudan veya “reel politik”ten söylediğini yapamıyordur. Bunun, “verilen bir kredi” mânâsına “reel politik”ten kaynaklandığı, anlayış gösterilerek tesbit edilmiş. Bundan daha öte bir beklenti içine girmek, bizim için zaten mümkün değil. “Yeni Dünya Düzeni buradan başlayacak” dedikten sonra, artık kurtuluşun ciddiyeti ve devrimin dostları ve düşmanları bu mânâya yakınlıkları ve uzaklıklarıyla ölçülür. Mevcut düzenin sahibi Batı, bütün unsurlarıyla hâlen saldırılarına devam ederken, Yeni Dünya Düzeninin dostları da bu saldırıya karşı çıkanlar olurken, düşmanları da bu saldırının işbirlikçileri olarak kendilerini göstermekte. Bu noktadan baktığımızda; “Bütün dünyaya, bütün insanlığa sunulabilir bir ideolocyan yoksa; bir de tek tek her ferde sunulabilir nitelikte bir ideolocyan yoksa, senin fikrinin “fikir haysiyeti” yoktur.” (Salih Mirzabeyoğlu, 29 Kasım Konferansı) Böyle bir ideolocyanın siyasetteki tabiî görünümünün de bütünleşmeyi hedefleyici ve sağlayıcı olması gerekir. “Yeni Dünya Düzeni buradan başlayacak” demekle, “Anadolu Birliği bu anlayışta sağlanacak” demek arasında da bir fark yoktur. Hâliyle de kendinde bütünleşme iddiasında bulunan bu sesin, Adaleti bir hesaplaşmadan sonra tesis edeceği tartışılmaz. Dolayısıyla da bu anlayış dışında herhangi bir yere ümit ve korku bağlamak bizim için yapılabilecek en büyük yanlışlıktır. Bunu bu şekilde tesbit ettikten sonra, Yürüyen Büyük Doğu’nun nitelikleri kullanılarak bugüne kadar sahtelerinin kesimlerin ümit ve korkularına hitâb ederek iktidarda kaldıklarını da söylememiz gerekir. Kesimlerin ümit ve korkularına hitâb edebilen ve böylece Batı yararına iktidarlarını bugüne kadar devam ettiren insanların kurdukları bu Çadır Tiyatrosu’nu yerle bir etmenin yolu, bu sahteliği bütün çıplaklığıyla açığa çıkartacak, “asıl”ı göz plânına dikmekle mümkün. Söz konusu aslın, tanıtıcı vasfı da, her kesimden insanların tek tek kendilerini ifâde edebilecekleri ve böylece bütünleşmeye doğru adım atacakları bir “bünye” ifâde etmesi. Bu da bir hesaplaşmayı beraberinde davet etmekte. Böyle bir hesaplaşmaya, her kesimi ve tek tek her insanı zorlamak, -29 Kasım’da olduğu gibi-, bu Çadır Tiyatrosu’nu yerle bir etme sürecinde her kesiminin verimini de bu bütünleşmeye dahil etme isteğindendir. Bu da samimiyetin bir göstergesidir. Samimi olarak bu davete icabet edildiğinde ise, bu bünyeye varlığınla katılmak söz konusudur ki, bu, bünyeye uymayan tarafını da dışarıda bırakmakla gerçekleşir. “Teknoloji, sahte ruhçuluğu ortadan kaldırmış, böylece gerçek ruhçuluğa yol açıldı” İBDA Mimarı’nın 29 Kasım’da söylediği bu söze nisbetle şunu söyleyebiliriz; 2002’den beri “stratejik ortaklık” çerçevesinde yaşanan iç ve dış siyasî gelişmeler, sahte kurtuluşçuların foyasını meydana çıkartmış, böylece gerçek kurtuluşçuluğa yol açılmıştır. 29 Kasım Konferansı’nın bizim için ifâde ettiği diğer önemli mânâ da budur. Bugüne kadar, ismi ne olursa olsun, sahte kurtuluşçu anlayışlar bünyesinde birilerinin yararına olarak oluşturulmak istenen bütünleşme sağlanamamış, şimdi, 29 Kasım’la gerçek bütünleşmenin sağlanacağı asıl kurtuluşçuluğa yol açılmıştır. Tabiî ki bu da hesaplaşmayı davet etmekte. Belki de, bugüne kadar bütünleşme ihtiyâcından dolayı mevcut durum her kesim tarafından desteklendi. Herkesimi içine alacak şekilde ümit-korku, pazarlık ve beklenti ortamı oluşturuldu ve bu ortam yüzünden de dağılmadık, çözülmedik kesim kalmadı. Peki bu işin sırrı nedir? Bu işin sırrı, her kesim için kendilerini Ehven-i şer pozisyonunda tutmayı başarabilmeleridir. “Tamam, bu adamlar yaramaz ama bu adamlar giderse falâncalar gelir” hissi, istisnasız her kesimde mevcuttu! Beklenen ve oyunu bozabilecek ise; “gelirse gelsin!” diyebilecek güçlü bir ses idi. 29 Kasım’da bu ses Haliç’ten duyuldu. Bu sesten en çok rahatsız olan ise, “filânca gelir” diye, oyunculara baskı uygulamaya çalışan bütün kesimlerin seyircileriydi. İnandığını iddia ettiği değerlere nisbetle bugüne kadar işlenen suçları şeytani teselliler ile örtmeye çalışan ve bu suçların cezasız kalması için hak suretinde onun bunun peşinde hareket eden muvazaacı tipler… Bu Çadır Tiyatrosu’nu bugüne kadar devam ettirenler de aynı kişilerdi. Çünkü, yaşadığımız bu dönem insanların koparmak istemediği, hatta bir çoğunun daha yeni yeni tadına vardığı menfaat ilişkileriyle dolu. Bu menfaat ilişkilerinde din, ideoloji, siyaset, hepsi bir araç. Böyle olduğundan dolayı “sözün bittiği yer” denildiği hâlde söz hiç bitmiyor, “cici demokrasi” onun için bir din gibi algılanıyor. Çadır Tiyatrosu’na bu açıdan baktığımızda oldukça verimli bir toprak diyebiliriz. Bugüne kadar Güneydoğu, Irak’ın Kuzeyi ve Suriye gibi ve Amerika’nın taşeron örgütler üzerinden Anadolu’ya saldırısı gibi esas meseleler, hep, bu Çadır Tiyatrosu üzerinden örtüldü. Bu esas meseleler ortaya çıkmasın diye kavga ediyor görüntüsü altında didişmeler körüklendi. İş kavgaya geldiğinde ise, didişen taraflar sırra kadem bastı. Didişmeyi körükleyen bu seyirci takımının tek bir işlevi var; o da Çadır Tiyatrosu’nun devamını sağlamak. Ruh hâlleri ise, “reel politik” içerisine hapsolmuşlardan farklı değil. Hangi kesimden olursa olsun, bu işe yaramaz tayfa, dostunu ve düşmanını bu Çadır Tiyatrosu’na göre belirler. Bir adam bize tersse, fakat düşmanımızla savaşıyorsa bu bizi rahatsız etmez. Ama, Çadır Tiyarosu’ndan nemalanan didişmeci bu seyirci takımı hemen devreye girerek Esas Düşmanla savaş için belki de oluşabilecek bir bütünleşmeyi engellemek için size zıt olup, fakat düşmanımızla savaşan adamla sizin aranızdaki ayrılık noktalarını kaşımaya başlarlar. Çünkü bunlar oyunun neticesine etki etmedikleri gibi, bozungu ve bölücü olup, her türlü bütünleşmenin karşısındadırlar da. Ne gariptir ki, bunu hak ve hakkikat kisvesi altında yaparlar. Hesaplaşmanın belki de ilk merhalesi bu seyirci takımıyla olacaktır. Bu seyirci takımının genel karakteri, siyasette “düşmanımın düşmanı dostumdur” şeklinde değil de “düşmanımın düşmanı, benim de düşmanımdır” şeklinde ortaya çıkar. Genelde de Amerika’nın veya onun kurduğu Çadır Tiyatrosu’nun düşmanı bu seyircinin de düşmanı olur. Doğru tavır ise, senin Baş Düşmanınla (dünya düzeninin patronuyla) savaşan bir hareket Baş Düşmana ortaya koyduğu tavırdan dolayı, isterse düşmanın olsun desteklenir. Bunu, bir müttefiklik içerisinde söylemiyoruz; doğru siyaset mânâsına siyasî ve ahlâkî bir tavır alma olarak işaretliyoruz. Burada soğukkanlılık, öfke gibi bir çok etken devreye girdiğinden bu didişmeci seyirci hemen harekete geçerek sizin bu duygularınıza hitâb eder. Eğer nefret kontrolünüz sağlam değilse, Asıl Düşman’a duyduğunuz öfkeyi gözden kaçırarak, bu didişmeci, seyirci takımının kayığına binebilirsiniz. O zaman da bütünleşmenin ideolojik ve siyasî merkezine gelmek için adım atan “kaliteli adam tipi”nden nefret eden bu seyirci takımıyla, farkında olmadan aynı hizâda görünebilirsiniz. 29 Kasım Ruhu bize bu safhada bunların hepsine birden dikkat etmemiz gerektiğini ihtar ediyor. Gelinen nokta itibariyle, hiç kimsenin söyleyecek sözü kalmadığından dolayı, işler kuru sloganlar etrafında didişmeye döküldü. Söylenecek söz olmadığından dolayı yaşanan bu didişmeler esnasında en çok duyduğumuz cümle ise “sözün bittiği yerdeyiz” ifâdesi olmakta. Fakat, yapılması gerekene dair herhangi bir fikir- imaj olmadığından ötürü, söz de bir türlü bitmiyor. İşte, 29 Kasım Koferansı “sözün bittiği yer”in bir adım ötesine geçerek, yapılması gerekene dair olan sözü söylemiştir. Bu noktada da her kesimi söylediği sözün altını samimiyetle doldurmaya davet etmiştir. Ayrıca, Yürüyen Büyük Doğu olarak İBDA Mimarı, İBDA’nın yok sayıldığı bir sahte Büyük Doğu projesini yırtıp atacağını da, Tarihî Konferans’ının bütün havasına hâkim bir tavırla, ilgili olan herkese hissettirmiştir. Bu tavrı ortaya koyarken de “müslümanlar” genellemesiyle dili İBDA’dan gözüküp, İBDA’nın gölgesi altına sığınarak haksızlık, hırsızlık, işbirlikçilik, vatan ve millet düşmanlığı yapan adamların üzerinden çekip almış ve artık onların bu dili örtü olarak kullanamayacaklarını ve onu istismar edemeyeceklerini en üst seviyeden, ilgili herkese ihtar etmiştir. Bunun karşılığında da, İslâm’ı eleştirmek isteyenlere, bu kötü örneklere bakarak değil de, bizzat İBDA’ya bakarak bunu yapmalarını söylemiştir. Çünkü, nerede bir hırsız, işbirlikçi ve vatan haini varsa, suçüstü yakalandığında “Allah”, “Peygamber” diyerek işi hemen İslâm’a havâle ediyor ve kendisini suçüstü yakalayanın da hemencecik “Allah ve Peygamber düşmanı” ilan etmekten çekinmiyor. Sanki, -haşâ- Allah bunlara, “kimseye hesap verme, ben seni idare ederim” demiş ve senet almış… Müslüman kisveli bu adamların yaptıklarından dolayı da, toplumun geniş bir kesiminde zamanında başka ideolojilere ve inançlara olduğu gibi, bugün de İslâm’ karşı bir alerji oluşmaya başladı. Onun için de, Allah’a ve Resûlü’ne iftira atan bu adamların yaptıklarının İslâm’la alâkası olmadığı açığa çıkarılmalıydı. 29 Kasım’da İBDA Mimarı, ortaya koyduğu tavırla bu dili onlar üzerinden çekip alarak bu durumun açığa çıkmasını sağlamıştır. İslâm’ın tenkid edilecekse kendisine bakılarak edilmesini söylemesi, zaten bu kötü örneklerin de dışta kalmasını kendiliğinden sağlamıştır. Dolayısıyla da 29 Kasım’ı, adalet’in sağlanması için hesaplaşmanın başladığı tarih olarak anlamamız yanlış değil. Çadır Tiyatrosu’ndan nemalanıp mevcut durumun devam etmesini isteyelerin yaşadığı panik havası ortaya konulan bu ayırımdan kaynaklanmakta. Bugüne kadar bu ayırım yapılmadığından dolayı müslüman kılığına bürünmüş işbirlikçi, vatan haini ve hırsız tipler, İslâm dışı çevrelere karşı hep bizim şemsiyemiz altında görünüyorlardı. 29 Kasım’da ise, İBDA bu örtüyü onların üzerinden çekerek “müslüman” genellemesiyle yapılan bütün yanlışlıkların önüne ket vurmuştur. Siyasette, “müslümanım” dedikten itibaren her haltı yiyemeyeceğin ve önünde akan suların durmayacağı 29 Kasım’la birlikte tebliğ edilmiştir. Bugüne kadar, Batı işbirlikçiliğinin korkusu, “müslüman” genellemesi ve bu genellemenin insanlar üzerinde oluşturduğu etkinin dağılmasıydı. Bu yüzden, bir ihanetten, İslâm adına yapılan bir yanlıştan bahsettiğiniz ân size, linçe varacak şekilde saldırmışlardır. Çünkü sizi Çadır Tiyatrosu’nda oynanan oyunun bozguncusu olarak görürler; “Niçin siz bu oyunun devam etmesi için en azından ‘yedek’ görevi görmüyorsunuz?” Bugün birileri için safların daha da netleşemeyeceği bu şartlarda, İBDA Mimarı, 29 Kasım’da gerçek kurtuluşun iç savaş durumunun yaşanmadan da olabileceğinin reçetesini sunmuştur. Bu durumdan ise, safları iç savaşa göre düzenlenen uluslararası güçlerin rahatsız olacağı gayet açık. İç savaş durumunu minimize edebilmek gayesiyle de İBDA Mimarı herkesin kendisini sonuna kadar ifâde etmesi, anlatması ve izah etmesi gerektiğini söyledi. Bu durumdan kaçarak, kavga adı altında sadece didişmeyi önceleyenlerin İBDA mimarının sunduğu bu fırsatı değerlendirmeyip, Batı saflarında Anadolu’nun parçalanması için görev ifâ ettiklerini ve edeceklerini söylememiz yanlış olmasa gerek. Bu noktada da eğer ki Anadolunun kurtuluşu için bir iç savaş çıkacaksa, bu savaşın tarafları, Batının Anadoluyu parçalamak için kullanacağı taşeron örgütler ve İBDA anlayışı çerçevesinde Anadolu Bütünlüğü için parçalanmaya karşı çıkacak olan Milli Hareketler olacak. 29 Kasım Konferansı ise Batının Anadoluyu parçalamak için kullanmayı düşündüğü yapılanmaların bütünleşmekten yana olan bütün kesimler içindeki zehirli etkilerini kırmak için atılmış çok önemli bir adım olarak değerlendirebiliriz. Şu ân yaşanan bütün gelişmelerin değerlendirilmesinde 29 Kasım Konferansı bizim için nisbet noktası oluştururken, bundan sonra atacağımız adımlarımız için yol haritası işlevine de sahip. Ülke içi ve ülke dışı problemlerin çözümüne dair büyük bir hesaplaşma ve bu hesaplaşmanın tabiî bir gereği olarak büyük bir savaş, ihtiyâç olarak sokaktaki adama dahi hissettiriyor. Kördüğüm olmuş problemlerin çözümünün “çözerek” gerçekleşmeyeceği, bu kördüğümün ancak kesilerek çözülebileceği, neredeyse herkesin kabul ettiği bir yöntem olarak kendisini dayatmakta. Bu yöntemin Kumandan Mirzabeyoğlu’nun Konferansında mevzu ettiği misâl çerçevesinde Kral Richard kabalığında mı, yoksa Selahaddin Eyyûbî inceliği ve idrakinde mi kullanılacağı 29 Kasım’dan sonra, sanki herkesin tercihine kalmış gibi. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın Adalet için hesaplaşma mutlaka olacak!.. Ali Osman ZOR ADIMLAR Dergisi – 1 Ocak 2015