“SOSYAL MEDYA”DA DİKKAT ÇEKENLER: “ELVERİR Kİ ALLAH OL DESİN”

Bugünden itibaren, “sosyal medya gerçekliği” içerisinde ifâde edilen bir takım hakikatlerin kaybolup gitmesine izin vermemek adına, internet sitemizde yayınlayacağız. Okunmaya değer gördüğümüz müsbet yazı ve yorumları, tek veya birçok değerlendirmeyi paylaşarak, yazarlarının “sosyal medya”daki ismiyle dikkatlerinize sunacağız. Bu çerçevede, son dönemde dikkatimizi çeken bir isim olan Serhat Oğuz’un değerlendirmesiyle başlıyoruz. ADIMLAR Dergisi “ELVERİR Kİ ALLAH OL DESİN” Meselenin özeti aşağıdaki şu satırlarda; “Siz, Demokrasi oyunu içinde kurduğunuz “çadır tiyatrosu”nun devamı için “seçim” adı altında Milleti oyalamaya, kandırmaya devam edin. Ama bilin ki yalanla, kandırmayla iş görme dönemi artık kapandı. Başkalarının tarafı ne olursa olsun, bizim tarafımız ne sizin ne de onların tarafı… Muradı kestirebilme gayreti içerisinde “taraf ilzam etmez olan” Kaim’in tarafındayız! Kaim’i bildiniz, değil mi? Sona yaklaşmakla beraber, Hesaplaşma bitmedi.” Sayın Ali Osman Zor’un kaleme aldığı düşünülmüş son yazısından yaptığım alıntı burada bitiyor… ŞİMDİ; Ülkenin yarısını “kâfir” ilan ederek Işid militanlarını bile hayrete düşüren, türübünde yerleştiği koltuktan bugüne kadar hiç kalkmayan, anlaşılıyor ki kalkmaya da artık niyeti olmayan, yapılan ve şahit olduğu her türlü kötülüğü ve pisliği unutmaya hazır ve unutmak için de hiçbir fırsatı kaçırmayan; oyuncunun kimini alkışlayan kimini de yuhalayan, maç bitince de zıbarıp yatan seyircinin yuhaları, sevincini ifade ettiğini zar zor anladığımız hırıltılı ağzı köpüklü bağırışları sadece, SOĞUKKANLILIĞINIZI bozmaması gereken tiksindirici malzemedir. Oyuncu tek tek buna değer vermez ve tiksinir ama, netsin neylesin bu oyun onun malzemeliğinde oynanmak zorunda. Tuttuğunuz tarafın aktif oyuncusu olarak sahadaysanız, mevzilendiğiniz bir cepheniz varsa, ancak o zaman faaliyetin doğrusundan ve yanlışından bahsedilebilir. Sahip olunan iktidar imkanları, yönlendirme ve susturma şeklinde sonuna kadar kullanılarak rızaların çalındığı bir seçimin neticesi, İktidarı fethetme niyetli fethedilmiş fatihleri moral olarak etkileyemez. Sadece getirdiği, götürdüğü ve bundan sonrası için değerlendirme mevzuudur. Enerjinizi seyirciye harcamayın; sizin değerlendirmeniz gereken, stratejiye bağlı bir anlayışla taktik olarak lif lif, unsur unsur çözmeniz icab eden ŞARTLAR ve diğer OYUNCULARDIR. Kendisini size çözüm olarak sunan MESELELER VE İHTİYAÇLAR ancak böyle tesbit edilebilir. Yeni ittifaklar böyle tesis edilirken, eskiler de aynı şekilde gözden geçirilir. Değişmeyen gündem maddemiz olan “İÇ OLUŞ” süreci yol kenarına oturmuş çekirdek çıtlayan seyircinin, sizi kızdırmak için çıkardığı kuru gürültüye feda edilmesin. Bazı yetkili ağızların ara ara ağızlarından kaçırdığı “otorite boşluğu yok, iktidar boşluğu yok,” ifadelerine dikkatini ver. Bir boşluk var ki “yok” deme ihtiyacı hissediyorlar. O boşluğu tespit edip doldurmak “yapılması gerekenin” ta kendisi. Hangi söylemle seçim kazanıldı ona dikkat et. Hissiyata tercüman olmasaydı toplumda karşılığı olmazdı. Bütünleşme, millilik,bağımsızlık, vatan severlik ve hepsinin temelinde din.. Kaos ve kriz korkusuyla mevcut iktidarın arkasında durma psikolojisini ise zaten biliyorsun. Onlar yalanla iş görebilir ama, söylem doğru. İşte boşluk buralarda aranmalı. Bu söylemin gereği yapılarak, göz önünde bu söyleme uygun yapı teşekkül ettirilmeli. Bunu ya yaparsın veya oyun dışı kalırsın. Neticesi belli olan bir seçimden dolayı seyirci kazanana sevinmiyor, buraya dikkat et, o senin delirmene seviniyor. Yoksa yarın herşeyi unutacak yine başlayacak ah Irak, vah Suriye, uf Afganistan, vay Filistin, aman Türkistan demeye.. Bu ahlara vahlara sebep olanı unutmuş, hatta onu desteklemiş olarak. Ortaya çıkan ve çıkacak olan vicdan azabını bastırmak için seni delirtmeye hatta, mümkünse kendisi gibi yapmaya çalışıyor. Oyuncuyken seyirci seviyesine ve ahmaklığına düşmek yok! Gevezeliğe pirim vermek yok! Biz avcıyız; Zihni dağıtmak, dağıtacak ahmağa pirim vermek yok, kaç ondan. Dikkati, kontrolü elden bırakmak yok. El yürekte, göz hedefte. “El verir ki Allah OL desin!” Sakin olmak hamle sahibi olmanın özelliklerindendir. Kaynak: 

MÜSLÜMANLARA GÖZALTILAR VE DİLSİZ ŞEYTANLAR

Türkiye Cumhuriyeti’nde “adalet” ve “hukuk” kavramının konuşulduğu onyıllardır sistemli olarak yapılagelen kat’i bir uygulama vardır: – Gazeteler, televizyonlar, Küçük Amerika Düzeni’ne, Amerika Terör Örgütü’ne karşı tavır alanlara karşı ne zaman “İslâmcı Terör” narası atsa, hükümetler, emniyet kuvvetlerine operasyon emri verir ve masum olmasına bakılmadan Müslümanların evleri uzun namlulu silahlarla basılarak, insanlar gözaltına alınır. Bu gözaltına alınmaların neticesini bir yüzdeye vursanız, %1’inin dahi tutuklanmadığını görürsünüz. Peki o şirret medyada, gözaltına alınan %99’un evlerinin basılmasındaki adalet ve hukuksuzluğu söz konusu edip, soran var mı? Elbette yok! Hükümetin “yandaş”ında da, güya karşısında duran sahte “düşman”ında da, ortak olan İslâm’a ve müslümanlara düşman zehirli bir dil! Sabah, Habertürk, Vatan, Hürriyet ortak başlık atmışlar: “PENDİK’TE IŞİD KAMPI KURMUŞLAR!” “Amerika’nın Sesi” internet sitesi dahi bu kadar aşağılık bir şekilde hüküm verici bir dil kullanmaya cesaret edememiş ve “İstanbul’da IŞİD Operasyonu” başlığını atmış. Kraldan çok kralcılık, Yalancılık, iftira, gammazcılık, zulmü alkışlamak, bu tamamı ahlâksız medyanın müttefik oldukları İslâm Düşmanı dilin unsurları. Söylemde Müslüman görünüp, “mümin kardeşlik hukuku”na hiç esmeyen “İslâmcı medya” ve “İslâmcı Camiâ” da bu dilin “sessiz ortak”ı. Güya karşı oldukları Amerika’nın yaptığı IŞİD canavarlaştırmasına ayak uydurarak veya “paralel örgüt” paravanı etrafında sürdürülen operasyonlarla gözaltına alınan binlerce masum müslümanın hakları ile ilgili bir hassasiyet var mı? “IŞİD’i seviyorsa evleri basılsın!” “Gülen’i seviyorlarsa, evleri basılsın!” Amerika’nın Esas Düşman tayin ettiği IŞİD’e sempati duymak veya Fetullah Gülen’e sempati duymak gerçek bir hukuk anlayışı altında suç değildir ki! Hamaset edebiyatı yapmayı bırakıp, Amerika Terör Örgütü’ne karşı daha iyi mücâdele et de, sana sempati duysunlar! Asıl sorumlu olarak Siyasî İktidar mevkiînde değilmişsin gibi icraatlarını başkalarının üzerine atma kolaycılığına kalkma da, Gülen yerine seni sevsinler! Binlerce masum müslümanı, IŞİD’in Amerika’ya ve bölgedeki işbirlikçilere karşı yaptığı bir eylemi “facebook’ta beğendiği” için gözaltına aldıran ve polis eşi, savcı babası, dersanesinde öğretmen kardeşi olduğu için Gülen cemmatine mensup Müslüman hanımların adliye önlerinde Kur’ân okumalarına aşağılık bir dille saldıran, aynı “İslâmcılar”dır! Bu “İslâmcılar”, 28 Şubat’ta bile görülmemiş çapta müslümanlara karşı yapılan toplu gözaltıları, hukuksuzlukları aslında yaşamadılar!.. Bunlar, 90’larda İbdacıların evlerine yapılan hukuksuz saldırılarda da aynı dili kullanıyorlardı. “İBDA-C Terör Örgütü üyesidir kesin. Haber yapmayalım. Konuşmayalım.” “28 Şubat mağdurları”nı oynayan bu “İslâmcı tipi” aslında hiçbir zaman İslâm düşmanları tarafından bir tehlike olarak görülmemiş ve gerçekten “mağdur” edilmemişlerdir… Onun için 21 senedir zindanlarda tutulan Müslümanlar, halâ zindanlarda! Amerika ve işbirlikçi hükümetleri karşısında mücâdele veren İbdacılar ve diğer Müslümanlara karşı yapılan saldırıların, onun için hesabını sormak bir yana, mevzu dahi etmezler. Hemen üzerinde çocukların okuduğu Kur’ân Kursu bulunan Adımlar Dergisi’nin bulunduğu binâ topyekûn tahrip olur ve Ünsal Zor şehid olur… Sırf başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere, 28 Şubat’ın gayrı hukukî uygulamalarıyla tutuklanan Müslümanların salıverilmeleri için Bolu F Tipi Cezaevi’ne gittiği gerekçesiyle Müslümanlar hakkında onyıllarca ceza istenen davalar açılır… Ve aşağıda okuyacağınız gibi, son 13 yılda onbinleri bulan hukuksuz uygulamalar olur; “İslâmcılar”, bunları Hükümetin Penceresi’nden görür ve susar! 14 yaşında çocukların 28 Şubat döneminde tutuklanmasını kendi aşağılık politikaları dahilinde, kendi “ortak mağduriyet”leri gibi pazarlayan hükümet ve çevreleri, bugün, 9 yaşındaki “muhacir”/sahipsiz müslüman çocukların silahlar altında gözaltına alınmasını dile getirmezler! Susan, Dilsiz Şeytandır! Aşağıda, bugün söz konusu İşgâlci medyanın (Sahte İslâmcısı-Sahte Düşmanı) başlıklarına konu olan haber üzerine Adalet Platformu’nun kamuoyuna yaptığı açıklamayı sizlerle paylaşıyoruz. Son bir not olarak kaydetmek gerekir ki, söz konusu hukuksuzlukları dert edinen Adalet Platformu’ndan Adem Çevik bey’den öğrendiğimize göre GÖZALTINA ALINAN ÇOCUKLARIN TAMAMI SERBEST BIRAKILMIŞTIR!!! Hükümet ve çevrelerinin “muhacir kardeşlerimiz” edebiyatı yaparken, kardeşlerimiz ve evlâtlarına revâ gördükleri muameleye lânet! ADIMLAR Dergisi ADALET Platformu’nun açıklaması: TÜRKİSTANLI ÇOCUKLARA TERÖRİST MUAMELESİ Türkistanl mülteci çocuklar terör suçlamasıyla gözaltına alındı. Dün gece İstanbul’da 17 faklı adrese yapılan operasyonunda, mülteci çocukların eğitim ve öğretim gördüğü bir derneğe baskın düzenlendi. Baskında, Muhacir Mülteci okulunda kalan çocuklar gözaltına alındılar. Türkiye’de 25 Temmuz’da başlayan IŞİD operasyonları hâlen devam ediyor. Bu operasyonlarda binlerce kişi IŞİD üyesi olduğu gerekçesi ile gözaltına alındı. Ancak bu kişilerden çok azı tutuklandı. Gözaltına alınanların çoğunluğunu IŞİD ile hiç bir ilişkisi olmayan kişiler oluşturuyor. IŞİD üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanan isimler arasında IŞİD karşıtı duruşu ile tanınan kişilerin de olduğu ifâde ediliyor. Son olarak dün gece (18 Ekim 2015) Pendik’te “IŞİD operasyonu” düzenlendi. Eş zamanlı baskın düzenlenen mekânlardan 3 tanesini Pendik’te yaşayan Türkistanlı mültecilere ait okullar oluşturuyor. IŞİD ile bağlantısı bulunmayan okullarda çoğunluğu 18 yaşının altında olan mülteci çocuklar Kur’an ezberi yapıyor ve İslâmî ilimler tahsil ediyorlardı. Baskında gözaltına alınan 30’a yakın çocuk, Pendik ve Maltepe’de bulunan karakollara götürüldüler. Uluslararası Adalet Platformu Başkanı Âdem Çevik olayla alakalı, “Türkistanlı çocuklara terörist muamelesi yapılmasını doğru bulmuyoruz. Bizim yakından ilgilendiğimiz muhacir çocukların eğitim aldığı bu mekânlar; dün gece kapısı kırılarak özel harekât polisleri tarafından basıldı. Basılan bu 3 muhacir okuluna daha önce polisler defalarca gelmişler ve kendi gözleriyle bizzat görmüşlerdi buralarda çocukların eğitim aldığını.” Dün, önder şurasına katılan Millî Eğitim müsteşarına muhacirlerin eğitim problemini anlatan Türkistan Birliği Başkanı Âdem Çevik “bugün de Önder şurasına katılacak Başbakan Davutoğlu’na çocukların serbest bırakılması ve Türkistanlı muhacirlerin problemlerinin başta ikâmet meselesi olmak üzere çözülmesi konusunu görüşmeye çalışacağız” ifâdelerini kullandı. Muhacirler Platformu sözcüsü Muhammed Ali Akman ise, “Nasıl bir ülkede yaşıyoruz ki 9 yaşında çocuklar IŞİD üyesi olmak suçundan gözaltına alınıyor. Hiç bir suçu olmayan bu çocuklar bir ân önce serbest bırakılmalı. Eğer gözaltı süreleri bugün sona ermezse yarın tüm duyarlı Müslümanlar ile çocukların tutulduğu karakolun önünde toplanarak basın açıklaması yapacağız.” açıklamasında bulundu. Hükümetin uzun yıllardır çözemediği mülteci politikaları yüzünden binlerce Türkistanlı mülteci aile Türkiye’de kaçak olarak yaşamaktalar. Oturum izinleri olmadığı için bu mülteci ailelerin çocukları, Türkiye’de resmi okullara alınmıyorlar. Mülteci aileler de bulundukları bölgelerde Türkiye vatandaşlarının da desteğiyle eğitim mekânları açarak çocuklarının eğitimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Dün gece Pendik’te IŞİD operasyonundan gözaltına alınan çoğunluğu Özbekistanlı mülteci çocuklardan bazıları: – Musab (14 yaşında) – İsmail (12 yaşında) – Musa (9 yaşında) – Abdulaziz (15 yaşında) – Abdullah (22 yaşında) – Abdulhalik (12 yaşında) – Abdurahman (19 yaşında) – Abdurahman (14 yaşında) – Ali (17 yaşında) – Asliddin (16 yaşında) – Ayatullah (22 yaşında) – İlyas (22 yaşında) – Usameddin (17 yaşında) – Fazliddin (17 yaşında) – Osman (22 yaşında) – Muhammad Ali (16 yaşında) – Hüseyin (20 yaşında)

AHMET DAVUTOĞLU “ÇOK CİDDİ”… PYD’Yİ VURURMUŞ!

Davutoğlu, dün gazetelerin Ankara temsilcileriyle yaptığı kahvaltıda bazı açıklamalar yapmış. Yaptığı açıklamalar gazete ve internet sitelerinde şu başlıklarla verildi: – “Davutoğlu ABD’ye Rest Çekti: PYD’yi Vururuz!” – “Başbakan’dan çok sert açıklama: Onları da vururuz” Söz konusu çaylı-simitli Tarihî Kahvaltılı Toplantı’da “ABD nezdinde gerekli diplomatik girişimler yapılacak, bunu hiçbir şekilde kabul etmediğimiz bildirilecek.” şeklinde konuşan “Başbakan” Davutoğlu, inanılması güç bir “basiret” örneği göstererek şu tarihî tesbiti yaptı: “Şu anda PYD’ye verilen yardımın PKK’ya gitmeyeceği konusunda hiç kimse bize inandırıcı bir gerekçe söyleyemez.” Vatanımızın menfaatlerini ilgilendiren hususlarda Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı görevleri boyunca son derece “mülayim” duran Davutoğlu, cümlelerinin devamında kimilerine ümit vaad eden şu açıklamaları yaptı: “Kuzey Irak’ta, Türkiye’de kullanıldığını tespit edersek PKK’ya yaptığımız müdahaleyi yapar, bulunduğu yerde silahları yok ederiz. Bunu hem ABD’ye, hem Rusya’ya ilettik. Yaklaşımımız 23 Temmuz gecesi DEAŞ ve PKK mevzilerine yaptığımız operasyonlarda kendini göstermiştir.” Davutoğlu’nun bu sözlerinin hemen ardından, sıcağı sıcağına AKP’nin Stratejik Müttefiki ABD’den cevap geldi: – PYD’ye desteğimizi sürdüreceğiz! Çaylı-simitli Tarihî Kahvaltılı Toplantı’da sarf edilen bu sözler üzerine atılan manşetleri tekrar hatırlatalım: – “Davutoğlu ABD’ye Rest Çekti: PYD’yi Vururuz!” – “Başbakan’dan çok sert açıklama: Onları da vururuz” Bu şekilde manşet atan gazete ve internet sitelerinin kendi arşivlerinden vereceğimiz aşağıdaki haberleri sanki hiç yayınlamamışlar gibi yapıp, insanımızı “aptal” yerine koyma davranışları bir yana, Davutoğlu’nun bu açıklamalarındaki pişkinliğine dikkatinizi çekmek istiyoruz. Kronolojik olarak bunların sadece bir kısmını sıralayalım: – 25 Temmuz 2013… Türkiye sınırına PYD-PKK bayrağı asan PYD Elebaşı Salih Müslim Türkiye’de kırmızı halılarla ağırlandı… Havalimanında aprona yanaşan özel bir araca bindirilerek bilinmeyen bir adrese götürülen PYD liderinin 2 gün İstanbul’da kaldıktan sonra Paris’e geçeceği öğrenildi… Söz konusu hadise medyada “Mit Salih Müslim’i çok sert uyardı!” şeklinde pazarlanırken, Salih Müslim ziyaretin ardından yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Kürdistan’ı Türkiye ile birlikte kuracağız, Türk yetkililer bana çok iyi davrandı, Dışişleri yetkilileriyle daha öncede görüşmüştüm, hedeflerimizden asla sapmayacağız” – 05 Ekim 2014… AKP adına Davutoğlu ve HDPKK adına Demirtaş’ın sürdürdüğü “PYD görüşmeleri” dolayısıyla Ankara’ya davet edilen Salih Müslim, gizli tutulan görüşmelerinin ardından ayrıldı. – 9 Ekim 2014… AKP’nin Kürtçü Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay, “Uluslararası çerçevede şu anda IŞİD Türkiye’nin de belasıdır. Türkiye’nin de düşmanıdır.” diyerek, 6-7 Ekim hadiselerinin, “Türkiye’de halkın Kobani’ye karşı duyarlılığını Kobani’de yaşanmakta olan insani dramı daha fazla yansıtmıyor olduğunu” ifâde etti. “Kobani’ye doğru düzgün yardım eden tek ülke Türkiye’dir.Başka bir ülke yok.” Diyen Aktay, “Kobani’nin de sığınabileceği başka bir yer yok ve Türkiye’de bu yardımı esirgiyor değildir. Eğer Türkiye’nin savaşması da isteniyorsa Türkiye henüz savaş kararı vermiş değildir. Bu bir topyekun alınacak karardır.” dedi… Aktay, sözlerinin devamında şunları söyledi: “Bu arada bir müjde vermek isterim; neticede Türkiye’nin de içinde yer aldığı bir koolisyonun yaptığı saldırılar neticesinde IŞİD Kobani’den çekilmiş bulunuyor, Kobani’de şu anda bir IŞİD tehlikesi bulunmamaktadır. Bu olaylar eğer illaki böyle amaca muvafık ise amacına ulaşmıştır. Bunu da herkese bildirmek gerekiyor.” Hatırlanacağı gibi katıldığı bir televizyon programında “Türk diye bir ırk yok!” diyen Aktay, aynı sözü partisinin bir toplantısında da tekrar etmişti. – 11 Ekim 2014… Şanlıurfa “Vali”si İzzettin Küçük: “Kobani’ye her ay 120, toplamda da 802 TIR gıda ve yardım malzemesi yaptık”. Ayrıca aynı “vali”, “TIR’la yapılan yardımlara ek olarak 415 yaralıyı (PKK/PYD’li) da Türkiye’ye getirerek tedavi ettirdiklerini” açıkladı. – 12 Ekim 2014… Milliyet gazetesine konuşan Ahmet Davutoğlu: “Biz satranç oynamayı bilen insanlarız. Selahattin Demirtaş’a “Bak” dedim “Yarın bizden Kobani’ye yardım isteyemezsiniz, eğer tezkereye hayır derseniz.” Aynı gün Salih Müslim’i Türkiye’ye getiriyoruz. Bakın kaç jest arka arkaya. Bir anlamda “meşru görüyorum seni” diyoruz” – 14 Ekim 2014… “462 PYD’li Suruç Devlet Hastanesi’nde tedavi edildi. Tedavi edilenler arasında PKK’nın Diyarbakır sorumlusu Sofi kod adlı Selahattin Dilek de var.” – 22 Ekim 2014… Tayyip Erdoğan, Peşmergelerin çıkarılan Tezkere ile Ayn El Arab’a, yani Kobani’ye geçişiyle ilgili olarak, “Sayın Obama’yla yaptığımız telefon görüşmesinde kendilerine bu teklifi zaten ben yapmıştım” dedi… IŞİD’e karşı yeterince savaşılmadığını dile getiren Erdoğan, şunları da söyledi: “C-130’lardan attıkları o silahlar belki bir kısmı PYD’nin eline geçti ama bir kısmı da IŞİD’in eline geçti. Adamlar (IŞİD’i kastediyor) günlerdir kendi sitelerinden yayınlarını yapıyorlar. Bütün o sandıkların hepsini açarak gösteriyorlar. Şimdi kime burada nasıl destek verildiği açık net ortaya çıkıyor. Bir kısmı onların eline gitti demek doğru bir şey mi? Böyle bir yorum olamaz. Çok daha akılcı ve netice alıcı yol varken böyle biz dostlar alışverişte görsün mantığıyla böyle bir hareket yapılamaz.” – 23 Ekim 2014… AKP Hükümeti, meclis’ten çıkardığı tezkereyi esas alarak, Ayn-el Arab’ta (Kobani) mağlubiyet yaşayan PYD’ye yardım etmeleri için, Irak’ın Kuzeyi’nde yuvalanan Peşmerge’nin topraklarımızdan geçirerek, bir başka komşu ülke olan Suriye’ye geçmelerini sağladı. – 24 Ekim 2014… PYD elebaşı Salih Müslim “CNN Türk” ekranlarında Şirin Payzın’a konuştu. ‘Kaç Peşmerge talebiniz var?’ sorusuna “Sayı olarak zaten ne kadar isterseniz Peşmerge gönderebiliriz dendi.” Cevabını veren Müslim, Tayyip Erdoğan’ın “Bizim için PKK da PYD de birdir” sözlerine şaşırdığını belirterek şunları ifâde etti: “Evinin içinde görüşüyoruz. En büyük yetkililerle. İkinci gün arkamızdan bunlar da teröristtir falan. Sayın Erdoğan da biliyor. Diğer yetkililer de biliyor. Biz hiçbir zaman ne terörist olmadık. IŞİD ile en fazla savaşan biziz. Kendisi bir açıklık getirsin. Ne kadar bizi destekliyor… Duruşuna bir açıklık getirsin” diye konuştu. – 5 Kasım 2014… Suruç “Kaymakam”ı Abdullah Çiftçi: “Savaşın başladığı günden bu yana savaşta yaralanan 974 YPG’li Türkiye’ye getirilerek tedavi edildi.” – 19 Kasım 2014… Fikret Bila’ya röportaj veren Davutoğlu, zor durumda kalan PYD’nin düşmanı olan IŞİD’a karşı aldıkları tavrı dile getirerek, “7000 IŞİD militanını engelledik” dedi. – 25 Ocak 2015… “Başbakan” Ahmet Davutoğlu Diyarbakır İl Kongre salonunda partidaşlarının Kürtçe olarak açtıkları “Çözümün kalbi Diyarbakır’a hoşgeldiniz” pankartının altında şunları söyledi: “KOBANİ’YE BURADAN SELAM OLSUN! KOBANİ’DEKİ KARDEŞLERİMİN ALNINDAN ÖPÜYORUM!” Konuşmasında “Kobani bize tarihin emanetidir” diyen Davutoğlu’nun, ezelden beri Ayn-el Arab olan Arab şehrin adını “tarihin emaneti” olarak “Kobani” diye isimlendirmesi ve “Kürt şehri” olarak ilan etmesi dikkat çekti. – 29 Temmuz 2015… Olağanüstü toplanan TBMM Genel Kurulu’nda konuşan AKP Grup Başkanvekili Ahmet Aydın: “Kobani düşmediyse Türkiye sınırları açtığı için düşmedi!” – 7 Mayıs 2015… Ahmet Davutoğlu: “KOBANİ’DE DÖKÜLEN KÜRT KANI, BENİM KANIM!” – 7 Mayıs 2015… Kobani’de PKK’ya desteğe giden “3. Peşmerge Birliği komutanı” Muslih Zebari: AKP Hükümeti Kobani’de savaşan peşmerge gruplarına 630 bin dolar değerinde 4 kamyon silah ve mühimmat yardımı yaptı! – 10 Mayıs 2015… Çapulcu Mesud Barzani “Türkiye’nin yardımı olmasaydı Kobani’nin alınması mümkün olmazdı.” – 13 Mayıs 2015… Genelkurmay İstihbarat eski Daire Başkanı İsmail Hakkı Pekin: “MİT, Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan emekli olan bazı askerlerden oluşan operasyonel birim kurdu. Bu birim, Suriye’de PYD saflarında paralı asker olarak IŞİD’e karşı savaşıyor.” – 13 Mayıs 2015… Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz: “Gerek Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gerek peşmerge, her ikisini de öneren Türkiye olmuştur. Türkiye olmasaydı hiç şüpheniz olmasın Kobani düşerdi.” – 14 Mayıs 2015… “Cumhurbaşkanı” Tayyip Erdoğan, “Gerek ÖSO’nun gerek Peşmerge’nin Kobani’ye girmesine biz müsaade ettik. Ey HDP sen kimsin ya! Çünkü Kobani’de DAEŞ’e gerekli dersin verilmesi gerekiyordu!” dedi. – 20 Haziran 2015… PYD elebaşı Salih Müslim, İstanbul aktarmalı olarak Ankara’ya geldi. Kırmızı halılarla karşılanarak AKP Hükümeti yetkilileri ile görüşen Müslim, “Türkiye’nin lojistik koridorunu kapatması durumunda PYD’nin ciddi sıkıntılar yaşayabileceği” ifade etti ve destek sözü aldı. Türkiye’de bütün imkânlar önüne serilen Müslim, ayrıca Batılı ve Kürtçü haber kanallarına röportajlar verdi. – 19 Ağustos 2015… Davutoğlu’nun destek mesajlarına ve 1,5 yıldır fiîli takviyelerine rağmen PYD/PKK elebaşı Salih Müslim, “Türkmenlere takviye yaptığı” iddiasıyla şunları söyledi: “Türkiye bunları neden getirmiş nereden takviye etmiş. Tabii biz bunun cevabını biliyoruz, bunun için de açıkça ifade ettik, eğer Türkiye bizimle bir savaşa girmek istemiyorsa bunları çeksin, dedik. Türkiye’ye bağlı bir gücün orada bulunmasını işgal sayarız. Nasıl ki işgalci güçlere ve DAİŞ’a karşı savaştıysak onlara karşı da öyle savaşacağız!” – 29 Eylül 2015… ABD’de bulunan Davutoğlu, Barzani’nin haber sitesi Rudaw’a konuştu: PYD, muhalefete destek olursa, her türlü kazanımlarını (Kürtçü Koridor) destekleriz!” – 14 Ekim 2015… Davutoğlu: “PYD’yi vururuz.” – 15 Ekim 2015… ABD Sözcüsü: “PYD’yi desteklemeye devam edeceğiz.” – Ve bugün… 15 Ekim 2015… Amerika’nın “Arap işbirlikçilerimize verdik” dediği 50 ton silahların akıbeti belli oldu. PYD Elebaşı Salih Müslüm: 50 Tonluk silah yardımını teslim aldık. Dikkatinizi çekeriz: Bu haberleri Hükümeti destekleyen yayınlardan derledik… Genel Yayın Yönetmenimiz Ali Osman Zor’un senelerdir söylediği gibi; “Tarihte insan zekâsına bu kadar hakaret edildiği bir dönem daha yoktur.” İnsanımıza “aptal” muamelesi yapılırcasına, onbilerce silah, tonlarca gıda, hastane, yurtdışından ve içeriden gelen her Kürtçü’yü sınırdan Ayn-el Arab’a (Kobani) yardıma gönderme, kırmızı halılarla karşılama ve yurdışına çıkışlarını sağlama, “düşman IŞİD”a göz açtırmayıp sürekli operasyonlar yapma ve saire şeklinde resmi açıklamalarla ortaya koydukları desteği vermemiş gibi, “PYD’yi vurmak”tan bahsetmenin ikiyüzlülüğü ortada. “PYD Türkiye sınırına sızarsa vururuz” diyen Davutoğlu, PYD-PKK-Peşmerge için Tezkere çıkartarak “sızma”yı bizzat kendilerinin başında bulunduğu hükümetin sağladığını Milletin bilmediğini mi zannediyor? “PYD Türkiye sınırına sızarsa vururuz”muş… PYD Türkiye’nin içinde zaten! “Kobani”ye yardım için, sınırın bu tarafında tüneller açıp 80 bin silah sevkiyatı yapıldığı ve Kürt Şövenistlerin büyük kısmının da AKP Hükümetinin kontrolündeki bu tünellerle giriş-çıkış yaptığı da unutulmamalı… Söz konusu silahların Amerika tarafından mı gönderildiği, yoksa bizzat Hükümet tarafından mı temin edildiği de şu ân için cevabı olmayan sorular. Tıpkı Özal’ın Irak’ı içeriden düşman işgaline açan vatan hainleri Barzani ve Talabani’ye kırmızı pasaportlar verip, sonra “kırmızı çizgi” edebiyatı yapması gibi, AKP Hükümeti de, “Süleyman Şah Türbesi’ni alıp getirince” kırmızı çizgi edebiyatını da bırakıp, şimdi, HER TÜRLÜ yardımda bulunduğu PYD-PKK’yı vuracağını iddia ediyor. “PYD’yi de vururuz”muş… Vur o zaman! Geçtiğimiz hafta “OCAK KIZIŞTI”: KÜÇÜK AMERİKA DÜZENİ – TELEGRAM DÜZENİ’NİN ÖLDÜĞÜNÜ KABUL ET VE ONA GÖRE DAVRAN! başlığı altında ifâde ettiklerimiz aynen geçerliliğini dayatmaktadır: Kandil’de terörist olanı imhâ etmek yetmez. Kuvvetlendirdiğin Barzani, samimyetsizliğini ele verir! Kandil’deki terörist, Suriye’ye gelince neden müttefik oluyor? “PYD, PKK’dır” demek de yetmez. Madem o da PKK, aynı muameleye tâbi tut! Amerika izin vermiyorsa eğer, tarihte bir eşine daha rastlanmayan bu eli kanlı Terör Örgütü’ne Allah’ın Kudret’i ve Gücü, milletin ve silahlı kuvvetlerin desteğiyle, 72 saat içerisinde İncirliği terk etmesini söyle. O zaman, Silahlı Kuvvetler ile birlikte bütün Millet’in, adetâ, İstanbul’u Fethetmeye çıkmış Fatih’in, İttihâdı İslâm Davasını kafasına koymuş Yavuz’un orduları gibi arkanda saf tutmuş bulacaksın…

15 MART 2015… ALİ OSMAN ZOR KONUŞUYOR

ADIMLAR Fikir, Kültür, Siyaset Platformu’na 25 Mart 2015 tarihinde düzenlenen bombalı saldırıdan hemen önce gerçekleştirilen istişare toplantısında Platformumuz Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un yaptığı açılış konuşmasını tekrar yayınlıyoruz. Geleneksel İstişâre Toplantılarımızdan, sonuncusu olan bu toplantının 4 bölüm hâlinde görüntülü kayıtlarını internette yayınlamamızdan hemen sonra büromuz bombalanmış ve gönüldaşımız Ünsal Zor şehîd olmuştur. Genel Başkanımız Ali Osman Zor’un da yaralandığı bu saldırının sebebini, bugün çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmakta olan ihanet süreci hakkındaki değerlendirmelerinde ve bu değerlendirmelerinin Anadolu insanının hissiyatıyla örtüşüp bugün meydanları doldurmasında arayabilirsiniz. ADIMLAR Platformu’nun özellikle son iki yıldır yaptığı yayınlarla ortaya koyduğu gerçeklik, bugün yaşanmakta olan gelişmelerin ihtar edicisi olduğu gibi, yarın yaşanabileceklerin de çözüm ipuçlarını vermektedir. Türk Milleti’ni on yıllardır “seyirci”liğe mahkûm edenlere karşı attığımız Adımlarımızdır saldırının sebebi. Adımlarımızın hangi potansiyelin habercisi olduğunun, Din, Vatan ve Millet düşmanlarınca bir kez daha anlaşıldığı ve yok etme kararını almalarına sebeb olan konuşmalardan biri… Ali Osman Zor konuşuyor… ADIMLAR Dergisi

ÜNSAL ZOR’UN KABRİNE ZİYARET

Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Ali Osman ZOR, tedavi görmekte olduğu hastaneden taburcu olmasının ardından, kardeşi şehit Ünsal ZOR’un kabrini ziyaret

KOY KOLUNU KÜTÜĞÜN ÜSTÜNE!

Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Ali Osman ZOR’un 06 Ocak 2015 tarihinde sitemizde yayınlanan yazısını, günün anlam ve önemine binâen tekrar yayınlıyoruz. ADIMLAR Dergisi KOY KOLUNU KÜTÜĞÜN ÜSTÜNE! Yıllardır iç ve dış politikada milletin zararına ne varsa yapan, o da yetmiyormuş gibi, tarihin belki de hiç kaydetmediği bir şekilde bazen doğrudan, çoğu zaman da “özelleştirme” adı altında hırsızlık, yağma ve talan gerçekleştiren tepedeki adamlar, hep “müslüman” genellemesi altına sığındılar ve hâlen de sığınıyorlar. Adetâ, adamın fiîline/ameline bakmaktan vazgeçilmiş bir biçimde, idarecinin “müslüman” kimliği ile kendisini ifâde etmesi, yediği her türlü haltı “idare edilir” hâle getirmiştir. İdarecinin “müslüman” kimliği ile kendisini ifâde etmesinin, tek başına hiçbir şeyi değiştirmeyeceği bilinmesine biliniyor ama, nedense bilinen birçok şey gibi, bunun da bu dönemde hiçbir mânâsı kalmadı. Aslına bakılırsa Batı’da da bu böyle; Yani, hiç kimse hiç kimseyi Hıristiyan bir örgüt olduğu için desteklemez. Kendi siyasî duruşu ve hedefleri doğrultusunda o kişinin veya örgütün fiîline, icraâtına bakılır. Meseleyi şöyle de misâllendirebiliriz; Amerika Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya, Suriye’ye veya Somali’ye sırf müslümanlara tavır almak için gitmiyor; bazı müslümanlara tavır alıyor! Bugün de gayet açık görüldüğü üzere, Amerika’nın “bazı” müslümanlarla arası çok iyi. Bütün hırsızlar Kelime-i Şehadet getiriyor diye hırsızlığı meşrû mu olur ya da biz bu hırsızlığı görmeyelim mi? Ne gariptir ki, tepedeki bu hırsızlar, kendilerinden önce tepede olup da hırsızlık yapanlara demediklerini bırakmamışlar ve onların “İslâm ahkâmına göre kollarının kesilmesinin gerektiğini” sıkça tekrar etmişlerdi. Bu ve benzeri konular hakkında söylenen ve yazılan herşeyi, bugün araştırıp bulmak gayet kolay. O zaman, bugün neden hiç kimse -bulaşmamışlar ayrı- tepede hırsızlığa bulaşanlara kendi inancına ve görüşüne göre “koy kolunu kütüğün üstüne!” demiyor, diyemiyor?! 28 Şubat’ın İslâm düşmanlığı üzerinden yaptığı hırsızlık ve yağmalamayla “Allah”, “din”, “iman”, “Peygamber” diyerek yapılan hırsızlık ve yağmalama arasındaki fark nedir? Bütün bu karışıklıklar, dikkat ediyorsanız hep bu “müslüman” genellemesiyle yapılıyor. Hâlbuki biz biliyoruz ki, hiçbir kurum, hiçbir şahıs, genellemeler üzerinden temize çıkarılamaz. Genellemeler üzerinden gidilip ayırım yapılmadığında, -“işbirlikçi müslüman”, “işgale direnen müslüman” veya “hırsız müslüman”, “dürüst müslüman”- müslüman kılığına bürünmüş işbirlikçi ve hırsız, bizim şemsiyemiz altında görünüyor. Bu durumun ise, dıştan bakan bir göz için, bu fiîl-amellerin sahipleriyle bizi aynı safta göstereceğinden dolayı şiddetle reddedilmesi gerekir. Demirel’den Özal’a, Özal’dan bugüne kadar siyasette “müslüman” genellemesinin ne kadar mahzurlu olduğunu ve bizzat bu genellemenin İslâm’a zarar verdiğini, ortaya çıkan haramzâdeler, hırsızlar, işbirlikçiler, vatan ve millet düşmanı bölücüler bize göstermektedir. Bu genellemenin ardına saklandıkları için bu suçları işleyenler, suçüstü yakalanmış olsalar dahi, bugüne kadar bir türlü hak ettikleri cezaya çarptırılmamışlardır. Bizim için siyasette “müslümanım” dendiği ândan itibaren akan sular durmaz! Bu vurguyu, özellikle İslâm dışı üçüncü şahıslar için yapıyoruz. Nerede bir hırsız, işbirlikçi, vatan haini varsa, suç üstü yakalandığında partisi, ırkı, ideolojik görüşü ne olursa olsun, “Allah”, “Peygamber” diyerek suçu -haşâ!- hemen “Oraya” havâle ediyor! Kendisini suçüstü yakalayanı da, büyük bir pişkinlikle hemen “Allah düşmanı” ilân etmekten de çekinmiyor. Müslüman kisveli bu politikacı tipinin yaptıklarından dolayı, toplumun geniş bir kesiminde İslâm’a karşı bir “âlerji” oluştuğu kesin. Mücâdelenin bir gereği de, Allah’a iftirâ atan bu politikacı tipini açığa çıkarmak için ayırımları doğru bir şekilde ortaya koymak… Yıllarca bu politikacı tipinin “müslüman” kisvesi altında yaptıklarıyla mücâdelenin önünü kestiği hatırdan çıkarılmamalı. Yani, bir nevî İBDA yaparken, onlar, O’nun yaptıklarını hep yıkma peşinde oldular. Bundan dolayı bizim “müslüman” genellemesi alışkanlığından kurtulmamız gerekiyor. Dili senden gözüküp, senin gölgenin altına sığınarak, senin verdiğin mücadelenin verimini kullanıp iktidara geldikten sonra haksızlık, hırsızlık, işbirlikçilik, vatan ve millet düşmanlığı yapan adamların üzerinden gölgeni çekip alarak, onların örtü olarak kullanmalarına fırsat vermemek lazım. Ayırımları doğru yapıp, dili bu şekilde kullanarak onlara fırsat vermemek, bizim için başta gelen görevlerimiz arasındadır. Yapılan pisliklerin savunulmasında, pislik sahibi hiç kimsenin, bizi kendi kuyruğunda “yedek kuvvet” olarak görmesine müsaade etmeyeceğimiz ve bu mânâya gelebilecek söz ve davranışların içine girmeyeceğimizi, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da siyasî tavrımızla ortaya koymaya devam edeceğiz. Onların “iş bir hesaplaşma durumuna gelirse psikolojik cendereyi aşabilmek için benim yanımda mevzi alırlar, en azından tarafsız kalırlar” düşüncelerine ve beklentilerine hiçbir zaman ve hiçbir şekilde bizden müsbet bir karşılık gelmeyecek. “Müslüman” kılığına bürünmüş işbirlikçi, hırsız, vatan ve millet düşmanı hiç bir politika ve politikacıyla kimse bizi karıştırmasın! Ali Osman ZOR ADIMLAR Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

ADALET İÇİN HESAPLAŞMA

“Yeni Dünya Düzeni buradan başlasın” demekle, hesaplaşmanın taraflarını ortaya koymak bizce aynı mânâya gelir. Bu Büyük Hesaplaşma, tüketmekte sınır tanımayan, dünya kaynaklarının %80’ini yiyip bitiren Batı ile, kaynakların %20’sine mahkûm edilmiş %80 arasındadır. Bu %80’in merkezî coğrafyası da Anadolu. Dünya nüfûsunun %20’sine sahip Batı, Amerikan gücü liderliğinde coğrafyamıza saldırırken, bu saldırıya cebhe cebhe direnen %80, henüz bir liderliğe kavuşabilmiş değil. Batı saldırganlığının bir hedefi de zaten %80’in birlik ve beraberliğini bozarak güçlü bir liderliğe kavuşmasını engellemektir. Büyük Hesaplaşma, özellikle 2003 Saldırısı’ndan bu yana bölgemizde yoğunlaşmış, şu ânda da, içinde bu Büyük Hesaplaşmanın ideolojik ve siyasî muhtevasını barındırır şekilde “Bölge Savaşı” olarak sınırımıza dayanmıştır. Bölgemiz açısından bakıldığında bu savaş, uluslararası güçler ve o güçlerin Taşeron Örgütler’iyle, bunlara direnen Millî Güçler arasındadır. Direnişin temelinde ise İslâm var. 22 Temmuz 2014 tarihi, bizim için 99’da başlayan Devrim Süreci’ne ait yeni bir safhanın habercisi niteliğindeydi. 29 Kasım’a ise bu safhanın başlangıç tarihi diyebiliriz. “Adalet Mutlak’a” çıkışıyla başlayan bu safha, “Adalet” kavramının mânâsı açısından muhakkak ki içinde “hesaplaşma”yı da barındırmakta. Makbul olan adalet, hızlı tecellî eden olduğuna göre, hesaplar da seri görülecek demektir. Büyük Hesaplaşma içinde, her kesimin ve herkesin gireceği bir hesaplaşmanın neticesi, “af” veya “cezalandırma” olabileceği gibi, “iade-i itibar” veya tersi de olabilir. Bu safhada tarihin biriktirdiği problemler serî bir şekilde ve Mutlak Adalet’e nisbetle çözüleceği bizce bir bedahet. 29 Kasım Konferansı’nın bize ihtar ettiği bir hakikat olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; bu hesaplaşmanın neticesinde zihinler Batıcı ideolojik ve siyasî kirlilikten arınmış olarak herkes hakkına düşeni, vicdanı mutmain olmuş bir şekilde alacaktır. Adalet, hükümranlığın en temel vasfı olduğuna göre, devrimin bu safhası Mutlak Hükümler’in uygulanacağı ve İslâm’a nisbetle hükümranlığın tesis edileceği bir safha olacaktır. Bizim inancımız bu yöndedir. Şu ân zihinler, öyle veya böyle, Batı propagandası tarafından kirletilmiş durumda olduğundan dolayı Millet adına söz söyleme konumunda bulunan insanlardan, hem ülkemiz hem de bölgemiz adına pek bir fayda gelmeyeceği gayet açık. Bu insanlar ister orduda, ister siyasette olsun. 29 Kasım’da, söz söyleme ve icrâ konumunda bulunanların “reel politik”ten dolayı “yapılması gereken”i yapamayabilecekleri tesbit edilmiş, “lider – toplum” ilişkisi içinde de “yapılması gerekenler”i yapabileceklere, bu konumda bulunanların müdahil olmamaları gerektiği ihtâr edilmiştir. Demek ki, bugüne kadar yaşanan problemlerin çözümsüz bırakılmasının en önemli sebebi, toplumun önünde Lider konumunda bulunan insanların içinde bulundukları şartlarla birlikte, onların topluma, olması gerekene nisbetle, herhangi bir ideolojik ve siyasî şuur verememeleri olarak da karşımıza çıkmakta. Anlaşılıyor ki, işin korkaklığı da aşan bir tarafı var. O da, bu önderlerin, isteseler de topluma verebilecek herhangi bir şeyleri olmaması. Korkaklığı da içine alan şekilde, şu tesbitleri yapmamızda fayda var; Bir Millet, bir takım şeylerden korkuyor ve kaçıyorsa, bunun sorumlusu, daha çok liderlerdir. Tarihte de bu duruma bir çok misâl bulabiliriz. Önderlik etme durumunda olan insanlar umutsuzluklarını, korkularını ve bezginliklerini dışa aksettiriyorlarsa eğer, bu durumda Milleti suçlamak, sadece yapamadığını perdelemek anlamına gelir. Konuşmalarında ve yazılarında önderler bu durumlarını dışa aksettirdiklerinde, yapılacak iş suçu topluma atmak değil, hedef göstermekten, hareketi hedeflendirmekten ve ruhî bir motivasyon sağlamaktan aciz bu önderleri bir şekilde etkisizleştirmektir. Millete suç atanlar, aslına bakılırsa çoğu zaman ne yapacağını bilmez kendi durumlarına, korkaklığına ve risk alamayan karakterlerine kızıyorlar. Diyebiliriz ki, üç aşağı beş yukarı her millet aynıdır; başındaki adam kendisine birşey verebilecek durumda olmaz ve cesaretle doğru hedef göstermezse, yürümez, yerinden bile kımıldamaz. Bilme ve yönlendirme konumunda olan insanların doğru hedef gösterememesi ve ruhî olarak toplumu hazırlayamaması, her meselede kafa karışıklığının ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. Bu durumda rahatlıkla şunu söyleyebiliriz, işler karmaşık bir hâle geldiğinde bu karakterdeki liderlere kesinlikle güvenilmez. 29 Kasım Konferansı’ndan bizim anladığımız hususların başında yukarıda altını çizmeye çalıştığımız bu liderlik mevzuu gelmektedir. Diğer taraftan ise, bir idarenin veya rejimin meşruiyetinin bizim açımızdan kaynağının ne olduğudur. İBDA Mimarı, eserlerinde derinliğine izâh ettiği bu durumu 29 Kasım’da şöyle ortaya koydu; “Beni idare ederken neye dayanıyorsun? Bana birşey söyle ki, ikimiz arasındaki ortak birşey olsun o. O ortak birşey, müslüman için -ister idare et, ister idare edil- Allah ve Resûlü’nün Hükümleridir. Hiçbir düşünce, kendi “mutlak”ını getiremediği için, kendi de beşer ürünü bir “eser” olduğu için, orada, başa geçtiği ânda da, gene idare etme hakkında değil aslında!” Bu ifâdelerden anlıyoruz ki, mesele, iktidarda bulunan şahıstan ziyâde, o şahsın hangi hükümlere nisbetle hükmettiğidir. İslâm’ın Tatbik Sistemi demek olan İslâma Muhatap Anlayışın, yani Büyük Doğu – İBDA’nın dışında hiçbir hâkimiyeti kabul etmememiz gerektiği gibi, hiçbir idareye de insanların nazarında meşruiyet kazandırıcı hâl ve hareketler içinde bulunmamamız gerektiği gayet açık. Verilebilecek meşruiyet ise, ister liderlik bazında, isterse hükümet bazında olsun, sadece ve sadece “reel politik” çerçevesinde gösterilecek bir “anlayış”tan ibarettir. Yani, içinde bulunduğu durumu anladığını söylemek… Adaletin tesis edileceği ve bunun için de bütün defterlerin açılıp hesapların görüleceği bu safhada, zihnimizi kirlenmişlikten arındırabilmek için bu hususları net bir şekilde ortaya koymamız gerekir. “Reel politik”ten dolayı “eli kolu bağlı bir hükümet”in arkasında “anti emperyalist” olarak bulunamayacağımız gibi, havada uçuşan “Batı karşıtlığı”na dair lâfların peşinden gitmeyeceğimiz de gayet açık. Bizim açımızdan böylesi bir “Batı karşıtlığı” ya bir çadır tiyatrosudur yada korkudan veya “reel politik”ten söylediğini yapamıyordur. Bunun, “verilen bir kredi” mânâsına “reel politik”ten kaynaklandığı, anlayış gösterilerek tesbit edilmiş. Bundan daha öte bir beklenti içine girmek, bizim için zaten mümkün değil. “Yeni Dünya Düzeni buradan başlayacak” dedikten sonra, artık kurtuluşun ciddiyeti ve devrimin dostları ve düşmanları bu mânâya yakınlıkları ve uzaklıklarıyla ölçülür. Mevcut düzenin sahibi Batı, bütün unsurlarıyla hâlen saldırılarına devam ederken, Yeni Dünya Düzeninin dostları da bu saldırıya karşı çıkanlar olurken, düşmanları da bu saldırının işbirlikçileri olarak kendilerini göstermekte. Bu noktadan baktığımızda; “Bütün dünyaya, bütün insanlığa sunulabilir bir ideolocyan yoksa; bir de tek tek her ferde sunulabilir nitelikte bir ideolocyan yoksa, senin fikrinin “fikir haysiyeti” yoktur.” (Salih Mirzabeyoğlu, 29 Kasım Konferansı) Böyle bir ideolocyanın siyasetteki tabiî görünümünün de bütünleşmeyi hedefleyici ve sağlayıcı olması gerekir. “Yeni Dünya Düzeni buradan başlayacak” demekle, “Anadolu Birliği bu anlayışta sağlanacak” demek arasında da bir fark yoktur. Hâliyle de kendinde bütünleşme iddiasında bulunan bu sesin, Adaleti bir hesaplaşmadan sonra tesis edeceği tartışılmaz. Dolayısıyla da bu anlayış dışında herhangi bir yere ümit ve korku bağlamak bizim için yapılabilecek en büyük yanlışlıktır. Bunu bu şekilde tesbit ettikten sonra, Yürüyen Büyük Doğu’nun nitelikleri kullanılarak bugüne kadar sahtelerinin kesimlerin ümit ve korkularına hitâb ederek iktidarda kaldıklarını da söylememiz gerekir. Kesimlerin ümit ve korkularına hitâb edebilen ve böylece Batı yararına iktidarlarını bugüne kadar devam ettiren insanların kurdukları bu Çadır Tiyatrosu’nu yerle bir etmenin yolu, bu sahteliği bütün çıplaklığıyla açığa çıkartacak, “asıl”ı göz plânına dikmekle mümkün. Söz konusu aslın, tanıtıcı vasfı da, her kesimden insanların tek tek kendilerini ifâde edebilecekleri ve böylece bütünleşmeye doğru adım atacakları bir “bünye” ifâde etmesi. Bu da bir hesaplaşmayı beraberinde davet etmekte. Böyle bir hesaplaşmaya, her kesimi ve tek tek her insanı zorlamak, -29 Kasım’da olduğu gibi-, bu Çadır Tiyatrosu’nu yerle bir etme sürecinde her kesiminin verimini de bu bütünleşmeye dahil etme isteğindendir. Bu da samimiyetin bir göstergesidir. Samimi olarak bu davete icabet edildiğinde ise, bu bünyeye varlığınla katılmak söz konusudur ki, bu, bünyeye uymayan tarafını da dışarıda bırakmakla gerçekleşir. “Teknoloji, sahte ruhçuluğu ortadan kaldırmış, böylece gerçek ruhçuluğa yol açıldı” İBDA Mimarı’nın 29 Kasım’da söylediği bu söze nisbetle şunu söyleyebiliriz; 2002’den beri “stratejik ortaklık” çerçevesinde yaşanan iç ve dış siyasî gelişmeler, sahte kurtuluşçuların foyasını meydana çıkartmış, böylece gerçek kurtuluşçuluğa yol açılmıştır. 29 Kasım Konferansı’nın bizim için ifâde ettiği diğer önemli mânâ da budur. Bugüne kadar, ismi ne olursa olsun, sahte kurtuluşçu anlayışlar bünyesinde birilerinin yararına olarak oluşturulmak istenen bütünleşme sağlanamamış, şimdi, 29 Kasım’la gerçek bütünleşmenin sağlanacağı asıl kurtuluşçuluğa yol açılmıştır. Tabiî ki bu da hesaplaşmayı davet etmekte. Belki de, bugüne kadar bütünleşme ihtiyâcından dolayı mevcut durum her kesim tarafından desteklendi. Herkesimi içine alacak şekilde ümit-korku, pazarlık ve beklenti ortamı oluşturuldu ve bu ortam yüzünden de dağılmadık, çözülmedik kesim kalmadı. Peki bu işin sırrı nedir? Bu işin sırrı, her kesim için kendilerini Ehven-i şer pozisyonunda tutmayı başarabilmeleridir. “Tamam, bu adamlar yaramaz ama bu adamlar giderse falâncalar gelir” hissi, istisnasız her kesimde mevcuttu! Beklenen ve oyunu bozabilecek ise; “gelirse gelsin!” diyebilecek güçlü bir ses idi. 29 Kasım’da bu ses Haliç’ten duyuldu. Bu sesten en çok rahatsız olan ise, “filânca gelir” diye, oyunculara baskı uygulamaya çalışan bütün kesimlerin seyircileriydi. İnandığını iddia ettiği değerlere nisbetle bugüne kadar işlenen suçları şeytani teselliler ile örtmeye çalışan ve bu suçların cezasız kalması için hak suretinde onun bunun peşinde hareket eden muvazaacı tipler… Bu Çadır Tiyatrosu’nu bugüne kadar devam ettirenler de aynı kişilerdi. Çünkü, yaşadığımız bu dönem insanların koparmak istemediği, hatta bir çoğunun daha yeni yeni tadına vardığı menfaat ilişkileriyle dolu. Bu menfaat ilişkilerinde din, ideoloji, siyaset, hepsi bir araç. Böyle olduğundan dolayı “sözün bittiği yer” denildiği hâlde söz hiç bitmiyor, “cici demokrasi” onun için bir din gibi algılanıyor. Çadır Tiyatrosu’na bu açıdan baktığımızda oldukça verimli bir toprak diyebiliriz. Bugüne kadar Güneydoğu, Irak’ın Kuzeyi ve Suriye gibi ve Amerika’nın taşeron örgütler üzerinden Anadolu’ya saldırısı gibi esas meseleler, hep, bu Çadır Tiyatrosu üzerinden örtüldü. Bu esas meseleler ortaya çıkmasın diye kavga ediyor görüntüsü altında didişmeler körüklendi. İş kavgaya geldiğinde ise, didişen taraflar sırra kadem bastı. Didişmeyi körükleyen bu seyirci takımının tek bir işlevi var; o da Çadır Tiyatrosu’nun devamını sağlamak. Ruh hâlleri ise, “reel politik” içerisine hapsolmuşlardan farklı değil. Hangi kesimden olursa olsun, bu işe yaramaz tayfa, dostunu ve düşmanını bu Çadır Tiyatrosu’na göre belirler. Bir adam bize tersse, fakat düşmanımızla savaşıyorsa bu bizi rahatsız etmez. Ama, Çadır Tiyarosu’ndan nemalanan didişmeci bu seyirci takımı hemen devreye girerek Esas Düşmanla savaş için belki de oluşabilecek bir bütünleşmeyi engellemek için size zıt olup, fakat düşmanımızla savaşan adamla sizin aranızdaki ayrılık noktalarını kaşımaya başlarlar. Çünkü bunlar oyunun neticesine etki etmedikleri gibi, bozungu ve bölücü olup, her türlü bütünleşmenin karşısındadırlar da. Ne gariptir ki, bunu hak ve hakkikat kisvesi altında yaparlar. Hesaplaşmanın belki de ilk merhalesi bu seyirci takımıyla olacaktır. Bu seyirci takımının genel karakteri, siyasette “düşmanımın düşmanı dostumdur” şeklinde değil de “düşmanımın düşmanı, benim de düşmanımdır” şeklinde ortaya çıkar. Genelde de Amerika’nın veya onun kurduğu Çadır Tiyatrosu’nun düşmanı bu seyircinin de düşmanı olur. Doğru tavır ise, senin Baş Düşmanınla (dünya düzeninin patronuyla) savaşan bir hareket Baş Düşmana ortaya koyduğu tavırdan dolayı, isterse düşmanın olsun desteklenir. Bunu, bir müttefiklik içerisinde söylemiyoruz; doğru siyaset mânâsına siyasî ve ahlâkî bir tavır alma olarak işaretliyoruz. Burada soğukkanlılık, öfke gibi bir çok etken devreye girdiğinden bu didişmeci seyirci hemen harekete geçerek sizin bu duygularınıza hitâb eder. Eğer nefret kontrolünüz sağlam değilse, Asıl Düşman’a duyduğunuz öfkeyi gözden kaçırarak, bu didişmeci, seyirci takımının kayığına binebilirsiniz. O zaman da bütünleşmenin ideolojik ve siyasî merkezine gelmek için adım atan “kaliteli adam tipi”nden nefret eden bu seyirci takımıyla, farkında olmadan aynı hizâda görünebilirsiniz. 29 Kasım Ruhu bize bu safhada bunların hepsine birden dikkat etmemiz gerektiğini ihtar ediyor. Gelinen nokta itibariyle, hiç kimsenin söyleyecek sözü kalmadığından dolayı, işler kuru sloganlar etrafında didişmeye döküldü. Söylenecek söz olmadığından dolayı yaşanan bu didişmeler esnasında en çok duyduğumuz cümle ise “sözün bittiği yerdeyiz” ifâdesi olmakta. Fakat, yapılması gerekene dair herhangi bir fikir- imaj olmadığından ötürü, söz de bir türlü bitmiyor. İşte, 29 Kasım Koferansı “sözün bittiği yer”in bir adım ötesine geçerek, yapılması gerekene dair olan sözü söylemiştir. Bu noktada da her kesimi söylediği sözün altını samimiyetle doldurmaya davet etmiştir. Ayrıca, Yürüyen Büyük Doğu olarak İBDA Mimarı, İBDA’nın yok sayıldığı bir sahte Büyük Doğu projesini yırtıp atacağını da, Tarihî Konferans’ının bütün havasına hâkim bir tavırla, ilgili olan herkese hissettirmiştir. Bu tavrı ortaya koyarken de “müslümanlar” genellemesiyle dili İBDA’dan gözüküp, İBDA’nın gölgesi altına sığınarak haksızlık, hırsızlık, işbirlikçilik, vatan ve millet düşmanlığı yapan adamların üzerinden çekip almış ve artık onların bu dili örtü olarak kullanamayacaklarını ve onu istismar edemeyeceklerini en üst seviyeden, ilgili herkese ihtar etmiştir. Bunun karşılığında da, İslâm’ı eleştirmek isteyenlere, bu kötü örneklere bakarak değil de, bizzat İBDA’ya bakarak bunu yapmalarını söylemiştir. Çünkü, nerede bir hırsız, işbirlikçi ve vatan haini varsa, suçüstü yakalandığında “Allah”, “Peygamber” diyerek işi hemen İslâm’a havâle ediyor ve kendisini suçüstü yakalayanın da hemencecik “Allah ve Peygamber düşmanı” ilan etmekten çekinmiyor. Sanki, -haşâ- Allah bunlara, “kimseye hesap verme, ben seni idare ederim” demiş ve senet almış… Müslüman kisveli bu adamların yaptıklarından dolayı da, toplumun geniş bir kesiminde zamanında başka ideolojilere ve inançlara olduğu gibi, bugün de İslâm’ karşı bir alerji oluşmaya başladı. Onun için de, Allah’a ve Resûlü’ne iftira atan bu adamların yaptıklarının İslâm’la alâkası olmadığı açığa çıkarılmalıydı. 29 Kasım’da İBDA Mimarı, ortaya koyduğu tavırla bu dili onlar üzerinden çekip alarak bu durumun açığa çıkmasını sağlamıştır. İslâm’ın tenkid edilecekse kendisine bakılarak edilmesini söylemesi, zaten bu kötü örneklerin de dışta kalmasını kendiliğinden sağlamıştır. Dolayısıyla da 29 Kasım’ı, adalet’in sağlanması için hesaplaşmanın başladığı tarih olarak anlamamız yanlış değil. Çadır Tiyatrosu’ndan nemalanıp mevcut durumun devam etmesini isteyelerin yaşadığı panik havası ortaya konulan bu ayırımdan kaynaklanmakta. Bugüne kadar bu ayırım yapılmadığından dolayı müslüman kılığına bürünmüş işbirlikçi, vatan haini ve hırsız tipler, İslâm dışı çevrelere karşı hep bizim şemsiyemiz altında görünüyorlardı. 29 Kasım’da ise, İBDA bu örtüyü onların üzerinden çekerek “müslüman” genellemesiyle yapılan bütün yanlışlıkların önüne ket vurmuştur. Siyasette, “müslümanım” dedikten itibaren her haltı yiyemeyeceğin ve önünde akan suların durmayacağı 29 Kasım’la birlikte tebliğ edilmiştir. Bugüne kadar, Batı işbirlikçiliğinin korkusu, “müslüman” genellemesi ve bu genellemenin insanlar üzerinde oluşturduğu etkinin dağılmasıydı. Bu yüzden, bir ihanetten, İslâm adına yapılan bir yanlıştan bahsettiğiniz ân size, linçe varacak şekilde saldırmışlardır. Çünkü sizi Çadır Tiyatrosu’nda oynanan oyunun bozguncusu olarak görürler; “Niçin siz bu oyunun devam etmesi için en azından ‘yedek’ görevi görmüyorsunuz?” Bugün birileri için safların daha da netleşemeyeceği bu şartlarda, İBDA Mimarı, 29 Kasım’da gerçek kurtuluşun iç savaş durumunun yaşanmadan da olabileceğinin reçetesini sunmuştur. Bu durumdan ise, safları iç savaşa göre düzenlenen uluslararası güçlerin rahatsız olacağı gayet açık. İç savaş durumunu minimize edebilmek gayesiyle de İBDA Mimarı herkesin kendisini sonuna kadar ifâde etmesi, anlatması ve izah etmesi gerektiğini söyledi. Bu durumdan kaçarak, kavga adı altında sadece didişmeyi önceleyenlerin İBDA mimarının sunduğu bu fırsatı değerlendirmeyip, Batı saflarında Anadolu’nun parçalanması için görev ifâ ettiklerini ve edeceklerini söylememiz yanlış olmasa gerek. Bu noktada da eğer ki Anadolunun kurtuluşu için bir iç savaş çıkacaksa, bu savaşın tarafları, Batının Anadoluyu parçalamak için kullanacağı taşeron örgütler ve İBDA anlayışı çerçevesinde Anadolu Bütünlüğü için parçalanmaya karşı çıkacak olan Milli Hareketler olacak. 29 Kasım Konferansı ise Batının Anadoluyu parçalamak için kullanmayı düşündüğü yapılanmaların bütünleşmekten yana olan bütün kesimler içindeki zehirli etkilerini kırmak için atılmış çok önemli bir adım olarak değerlendirebiliriz. Şu ân yaşanan bütün gelişmelerin değerlendirilmesinde 29 Kasım Konferansı bizim için nisbet noktası oluştururken, bundan sonra atacağımız adımlarımız için yol haritası işlevine de sahip. Ülke içi ve ülke dışı problemlerin çözümüne dair büyük bir hesaplaşma ve bu hesaplaşmanın tabiî bir gereği olarak büyük bir savaş, ihtiyâç olarak sokaktaki adama dahi hissettiriyor. Kördüğüm olmuş problemlerin çözümünün “çözerek” gerçekleşmeyeceği, bu kördüğümün ancak kesilerek çözülebileceği, neredeyse herkesin kabul ettiği bir yöntem olarak kendisini dayatmakta. Bu yöntemin Kumandan Mirzabeyoğlu’nun Konferansında mevzu ettiği misâl çerçevesinde Kral Richard kabalığında mı, yoksa Selahaddin Eyyûbî inceliği ve idrakinde mi kullanılacağı 29 Kasım’dan sonra, sanki herkesin tercihine kalmış gibi. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın Adalet için hesaplaşma mutlaka olacak!.. Ali Osman ZOR ADIMLAR Dergisi – 1 Ocak 2015

ALİ OSMAN ZOR, HOLLANDA NOS TV’YE KONUŞTU

Ali Osman ZOR: “İSLAM BİRLİĞİ BİR ŞEKİLDE KURULACAK” Hollanda Devlet Televizyonu NOS, ADIMLAR Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman ZOR ile bir röportaj gerçekleştirdi. NOS Tv Muhabiri Lucas Waagmeester’ın ısrarları üzerine Tarihi Kongre günü olan 29 Kasım 2014 Cumartesi günü Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen bu kısa röportajın görüntülü kaydını izleyebilirsiniz. Röportaj öncesinde 15 Kasım 2014 Cumartesi günü dergimize gelen Waagmeester ve ekibi, yapılan ön görüşme neticesinde İBDA ve Kumandan Mirzabeyoğlu hakkında edindikleri bilgiler sonrası Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun vereceği konferansa katılma isteklerini ısrarla beyan etmişler ve bu Tarihi Gün’de de Haliç Kongre Merkezi’nde hazır bulunmuşlardı. Konferans öncesi eğer mümkün olursa Genel Yayın Yönetmenimiz ile bir de röportaj yapmak istediklerini ifâde eden NOS temsilcilerine, bunun, Sayın ZOR’un yoğun olmasından dolayı mümkün olmadığı söylenmiştir. Konferans günü NOS Televizyonu’nun karşılaştığı kalabalık karşısında bir televizyoncu refleksi göstererek ısrarlarını arttırması sonucunda Genel Yayın Yönetmenimizle röportaj yapma fırsatını bulmuş ve ayaküstü kısa bir söyleşi gerçekleşmiştir. Konferanstan iki hafta önce dergi büromuzda gerçekleşen ve Hollandalı gazetecilerin İslâm Mücahidlerini, İBDA Merkezi’nde Türkiye’nin Misyonu’nu anlama ve kendi akıbetlerini, Batı’nın istikbâlini öğrenebilmek merakıyla sordukları sorular ve Ali Osman Zor’un açık yüreklilikle verdiği cevaplar karşısında gerçekleşen bu röportaj, Batı’nın bilmek istediklerinin özeti mahiyetinde cevaplara hâizdir. VİDEO

Der Spiegel, Ali Osman Zor İle Röportaj Gerçekleştirdi

Almanya ve Avrupa’nın köklü yayın organı Der Spiegel dergisi temsilcisi, bugün, Adımlar Dergisi merkezine gelerek bir röportaj gerçekleştirdi. Adımlar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman Zor ile röportajı gerçekleştirilen kişi ise, Der Spiegel yazarlarından Maximilian Popp. Maximilian Popp’un, yayınlanacak geniş kapsamlı bir makâlesi için Almanya’dan gelerek gerçekleştirdiği ziyaret ve görüşme sırasında görüntülü olarak kaydedilen röportajı, siz değerli okuyucularımız için http://www.adimlardergisi.com sitemizde ilk fırsatta yayınlayacağız.

VİDEO: CNN INTERNATIONAL, ALİ OSMAN ZOR RÖPORTAJI

Amerikan CNN International televizyonunun 18 Ekim 2014 tarihli, Adımlar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman Zor ile gerçekleştirdiği röportajın video kaydı. Söz konusu görüntülü röportajın metni en kısa sürede yayınlanacaktır.