VİDEO: CNN INTERNATIONAL, ALİ OSMAN ZOR RÖPORTAJI

Amerikan CNN International televizyonunun 18 Ekim 2014 tarihli, Adımlar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman Zor ile gerçekleştirdiği röportajın video kaydı. Söz konusu görüntülü röportajın metni en kısa sürede yayınlanacaktır.

HER PARLAYAN ŞEY PIRLANTA DEĞİLDİR

Dünya siyasetinde oyun kuran merkezî güçlerin zayıflaması, yerel ve uluslar arası ölçekte yeni aktörlerin ve örgütlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sistem dışında gelişen bu yapıların, sistemi dışarıdan zorlaması, bugün için “güçler dengesini” önemli ölçüde değiştirmiştir. “Güçler dengesi”nde bir nevî eşitlik sağlandığından dolayı, uluslar arası veya yerel herhangi bir meselenin, eski mantık kurguları ve alışkanlıklarla değerlendirilmemesi gerekmektedir. Amerika’nın tartışmasız en büyük güç kabul edilip, onun omuzbaşından yapılacak uluslar arası veya yerel meselelere ait değerlendirmelerle, ne dünya siyasetini, ne de ait olduğumuz coğrafyada güvenlik-güç ilişkileri başta olmak üzere, diğer gelişmeleri anlamamız pek mümkün olmaz. Çünkü yaşadığımız dönem, “tek kutuplu dünya” yalanını çoktan yutmuş ve geride bırakmış; iki, üç, hatta dört kutbun aynı anda etkili olduğu bir dönemdir. Şartlar; eski alışkanlıklarla, yani Amerika’nın omuzbaşından hadiseleri değerlendirenlerin, bulunduğumuz coğrafyada daha fazla yaşayamayacağını, bir müddet sonra yok olup gideceğini ihtar etmekte. İktidarı boyunca AKP, kendine ve kendisinin ait olduğu Büyük Doğu Coğrafyası’na dinî, tarihî, kültürel ve milli birliktelik gereği olarak değil; Batı yararına “yakın” durdu. Haliyle, hükümetin kullandığı politik dil şeklî olarak bu coğrafyaya aitmiş gibi gözükse ve kitlelere örülen medya ağıyla öyle algılatılsa da, muhteva ve hedefler açısından Batı düşünce yapısının içindedir. Bu politik dilin öngördüğü hedefler ise, Batı düşüncesine nisbetle yapılmış stratejik planların içine yerleştirilmiştir. BOP, bu “stratejik plan” dan süzülme bir “tatbik edilmesi gereken” iken, hükümetin özellikle dış politika hedefleri de bu projeyle birlikte belirlenmişti; yani, BOP’un içindeydi. İç politikada oluşturulan bağımsız imajı ise, hükümetin dış hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırmak gayesine matuftu. Sistem dışında gelişip, sistemi zorlayan yeni unsurların özellikle bölgemizde ortaya çıkışları, iktidara yapılan bazı makyajların da akmasını sağlamıştır. Bu makyajların en önemlisi, AKP’nin özellikle ikinci dönemi ve üçüncü döneminin başlarında sıkça propagandası yapılan, “oyun bozan – oyun kuran” meselesi… Peki, bu hususun hiç mi gerçekliği yok; bu propaganda tamamen yalan üzerine mi kurulu? 2003 Irak istilasıyla pratiğe geçirilen BOP’u hiç aklınıza getirmezseniz, tabiî ki o zaman bu propagandanın gerçek olduğundan söz edebilirsiniz. Fakat; Kuzey Atlantik Gücü tarafından “yüzyılın projesi” olarak tanımlanan BOP temelli baktığınızda ise, “oyun bozma” ile kimin oyununu bozmanın kastedildiğini; “oyun kurmadan” ise, “kurma”nın kimin adına gerçekleştirildiğini anlayabilirsiniz. Bölgemize Irak’la başlayan Kuzey Atlantik Gücü öncülüğündeki Batı istilasına karşı gösterilen, ister halk, isterse devlet çapındaki direnişler, BOP’un hedeflerini daha bir görünür hale getirirken, hükümetin “oyun bozan” makyajını da bozmuştur. Bozulan ve kurulan “oyunların” tamamı BOP kapsamında değerlendirilmeli; Haziran başında hızlanan İslam temelli ve tüm bölgemizi içine alan Devrimci Kurtuluş savaşına hükümetin “destek” algısı oluşturmak için sessiz kalmasını da; 1- Başlatmadığı ve hatta bilgisi dışında gerçekleşen bir hamleye, neticesinden emin olmadığı için “bekle gör” politikasıyla yanaşması, 2- Sessizlik içinde “destek” algısı oluşturarak, milletin hafızasında hala tazeliğini koruyan 2003 ihanetini “yumuşatma” gayreti olarak görülmelidir. 12 yıl boyunca bozulan “oyunların” BOP karşıtı güçlerin etkisizleştirilmesi ve akabinde yok edilmesi, kurulan oyunların ise, uluslar arası politikaların vahşice uygulanmasına aracılık edilmesi olarak anlaşılmazsa, kendisine yönelen tehlikenin önünü kesmek için Batı tarafından yıldızı parlatılan ve “tercih” edilen bu hükümet pırlanta zannedilebilir. Maalesef insanımızın büyük bir kısmı da öyle zannetmiştir. Meşhur Fransız atasözünde der ki; “Her parlayan şey pırlanta değildir.” Peki, gerçek pırlanta karartılarak, adi tenekeden başka bir keyfiyeti olmayan bu hükümetin, işlediği onca suça rağmen parlatılmasında rol oynayan sadece Batı dünyası mı? Kesinlikle hayır! Hükümetin kullandığı politik dil ile uygulamaları farklı olduğu halde, Erdoğan’ın hitabetinde kendini gösteren ülkeye ve coğrafyaya “yakınlık” bütün kesimleri etkilemiştir. Bugün bu etki azalmış gibi gözükse de, birinci ve ikinci dönemdeki gücü tartışılmaz. Etkisi itibariyle “bölücü” olan bu “hitabet” ülkenin muhafazakâr çoğunluğunun desteğini alırken, özellikle İslamcıların tamamına yakınını da kendisine râm etmiştir. Diğer taraftan ise, Erdoğan’ın “bölücü” etkisi olan bu hitabeti, tek parçalı hiçbir kesim bırakmamış; bütün kesimleri iki hatta üç parçalı bir konuma getirmiştir. Ordu, parti, örgüt, dernek, aile hatta AKP… Evet, şu an bizce AKP’de tek parçalı değildir. 2003 Mart tezkeresine hayır diyenler partiden ihraç edilmiştir ama, etkileri tam olarak kırılamamıştır. Şartlar oluştuğunda, AKP’nin bu parçalı yapısı ortaya çıkarak kendini gösterecektir. B. Arınç’ın şahsında çeşitli vesilelerle zaman zaman kendini gösteren sivri çıkışlar, bizce AKP’nin tek parçalı olmadığının önemli göstergelerindendir. İşte bu parçalanmışlık, AKP’nin parlatılmasını sağlayan Batı dünyası haricindeki ikinci önemli unsurdur. Hükümet, Erdoğan’ın “hitabetinin” sebep olduğu bu parçalanmışlık içinde her kesimden güçlü müttefikler bulmakta hiç zorlanmadı. Bu müttefikler, iktidara karşı kendi kesimlerinden geliştirilmeye çalışılan her türlü muhalif tavra karşı koyarak, hükümetin işini, başka hiçbir hükümete nasip olamayacak şekilde kolaylaştırdılar. Parlatma faaliyetini ise, hükümetin yanlış iç ve dış politik uygulamalarını kendisinin yapmadığı hatta yapamayacağı şekilde tevil ederek mükemmelen yerine getirdiler. Dost ve düşman tesbitini iktidara göre belirleyen ve kendi kesimi içindeki muhalif unsuru düşman kutbuna yerleştirilen bu “parlatıcılar”, Atatürkçülerden tutun da, İslamcılara kadar geniş bir yelpaze içinde her kesimde mevcut. Bu parçalanmışlık içinde ilk dikkati çeken, hükümete politik gerekçelerle verilen desteğin daha sonra “inat” üzerinden yürüdüğüdür. Bu inatlaşma neticesinde örselenen ise din, ideoloji ve siyasetin bizatihi kendisi olmuştur. Hakikat kaygısının alt sıralara düştüğü bu inatlaşma süreci, doğrudan doğruya liderlik üzerinden yürümüştür. Bizce hükümeti bugüne kadar ayakta tutan, işte bu liderlik üzerinden yürütülen inatlaşma süreci olmuştur. Aslına bakılırsa siyasetin lider üzerinden yürümesi AKP’den önceye denk gelir; bunun tarihi de 1999 yılıdır. İnatlaşma söz konusu olduğunda, “psikolojiyle” karşı karşıya olduğumuz çıkar meydana. Kastımız şimdi daha iyi anlaşılmıştır herhalde; 99’dan beri siyaset, ne tarih, ne sosyoloji, ne de herhangi başka bir unsur üzerinden değil, sadece liderlik kurumunda kendini gösteren ve adına “inatlaşma süreci” dediğimiz “psikoloji” üzerinden yürümektedir. AKP’nin sırrı bizce budur. İdeolojinin geride kalıp, liderliğin öne çıktığı bu son dönemlerde sempati ve nefret duygularının aynı şahıs üzerinde yoğunlaşması, o şahsın, toplumun bölünmesinde ne derece etkin olduğunu da göstermektedir. “Çalsa da Tayyip” diyenlerle, “doğru da yapsa desteklemiyorum” diyenler, aslında aynı “psikolojiyle” hareket ediyorlar. Liderin karizması azalıp, kitlelerin nazarında yok olmaya başladığında, bu inatlaşmanın seviyesi de düşebilir. Bu dönem gücüne güç katmaktan ziyade, mevcudu koruma derdinde olan T. Erdoğan’ın karizmasının yok denecek kadar azaldığını müşahade edebiliyoruz. Lider karizmasındaki bu düşüş, inatlaşma içinde bulunan kesimlerde bir “travma” meydana getirebilir. Bu travmanın etkisiyle de yeni arayışların gündeme gelmesi elzemdir. Bu arayış içinde kitleler bir ideolojiye veya yeni bir liderliğe bağlanana kadar muhtemeldir ki, bir nevî geçiş süreci olarak bizi bekleyen şey, “kaos” tur. Bu kaos sürecine kim ideolojik hazırlıkla girerse, merkeze de o oturacaktır. Gelişen hadiseler, başta da bahsettiğimiz gibi, sistem dışından sistemi zorlayan unsurların güçlü bir şekilde ortaya çıkacağının habercisi niteliğinde. Özellikle bölgemizde yükselişe geçen İslam temelli Devrimci Kurtuluş Savaşı, Türkiye’ye etkisiyle Tayyip Erdoğan’ın tahtını salladığı gibi, O’nu yeni tavırlar almaya zorlamakta. Şu aşamada Batı çizgisi dışına çıkarak Batı karşıtı bir tavır ortaya koyması artık pek mümkün görünmese de, Erdoğan’ın artık eski politik tavrıyla işleri idare edemeyeceği kesin. 2003 yılından bugüne, işgal altında bulunan Irak’ta direnişin bölgesel Kurtuluş savaşı şekline bürünmesi, AKP Hükümeti başta olmak üzere, bütün kesimleri etkileyecektir. Sömürgeye karşı ortaya çıkabilecek bir savaş önderliği, sadece ülkeyi işgalden kurtarmanın adımlarını atmayacak, bölgemizde taşları da yerli yerine oturtacaktır. Liderlik üzerinden bugüne kadar yürüyen siyasetin hâlihazırdaki tıkanan önünün açılmasının, yine güçlü bir liderliğin kendini göstermesiyle mümkün olacağı aşikâr. 99 yılından bugüne, gelişmeleri bu zaviyeden değerlendirdiğimizde, hem Kumandan Mirzabeyoğlu’nun niçin esir edildiği ve hala niçin içeride tutulduğunu daha iyi anlayabileceğimiz gibi, İBDA Hareketi ile bölgemize yapılan BOP saldırısı arasındaki diyalektik ilişkiyi de anlayabiliriz. Ali Osman ZOR NOT: Bu yazı 25 Haziran 2014 tarihinde sitemizde yayınlanmıştır. Önemine binaen tekrar yayınlıyoruz.

BU SAVAŞ “VAHŞİ SÜNNÎ – MEDENÎ Şİİ” SAVAŞI DEĞİL

Şii şovenizminin, “anti-emperyalist” söylem içine gizlenerek yürütülen politikalar iflas etmiş, bu politikaları yürütenlerin yüzündeki “anti-emperyalist” maske, dün olduğu gibi, bugün de yine Irak direnişiyle düşmüştür. Bu “şii şovenizm” etkisini tahlil etmeye devam edeceğiz. Fakat, burada bazı kesimlere bir uyarıda bulunmamız gerekiyor; Her “Şii” anti-emperyalist, her “Sünni” ise “Amerikancıdır” yanlış algısından kurtulup, dillerine dikkat etmeleri gerekir. Teferruata boğulup, işin özünü, iskeletini gözden kaçırarak veya gizleyerek yapılan değerlendirmeler samimiyetten uzak, zarar verici olabilir. Mesele “anti-emperyalist” duruşsa; 91 Irak saldırısında İran ve Şii şövenizmi Amerika’ya karşı nasıl tavır aldı? Irak, Baas liderliğinde Amerika’yla savaşırken, İran Amerika adına Güneydeki Şiileri ve Kuzeydeki Kürtleri, Amerika yararına Irak Merkezi Hükümeti’ne karşı niçin ayaklandırdı? 91’den 2003’e kadar, İran bölgede Anti-Emperyalist duruş adına İslâm Coğrafyası’nın lehine ortaya ne tür bir tavır koydu? 2003’te Amerika, İngiltere ve AKP Hükümeti Irak’ı işgal ederken, İran ve şii şovenizmi işgalciye karşı nasıl bir tavır aldı? Amerika’yla anlaşıp ülkenin kapısını işgalci düşmana içeriden açan Şii şovenizmi ve Kürt şovenizminin bu tavırları anti-emperyalist midir? İşgalin siyasi neticesi olan Maliki hükümetinin, işgalcinin işbirlikçisi görüntüsüyle “anti-emperyalist” oluşu nasıl bağdaşıyor?

Adı Ne Olursa Olsun, MUSUL IRAK Milli Cephesi’nin Hamlesidir

Bu hükümetin işlediği 3 tane suç var ve tarih boyunca da bu üç suç belki hiçbir hükümet ve yönetim tarafından, hiçbir lider tarafından da işlenmedi. Bunlardan birincisi Irak, Libya, Suriye… 2003 saldırısı ile beraber Irak’ın ne halde olduğu belli ve bu hükümetin Emperyalizm ile birlikte Irak işgalinde aldığı rol belli. Libya, zaten büyük vatan dostu, acı gün dostu, kötü gün dostu Kaddafi’nin yine emperyalist güçlerle işbirliği yapılarak katledilmesi ve Libya topraklarının, Libya ülkesinin paramparça edilmesi. Arkasından Suriye meselesi. Suriye’nin yerle bir edilip, orada hiç bir şeyin sağlam bırakılmaması. Bu hükümetin işlediği en büyük suçlardan ikincisi ise, “çözüm süreci” adı altında, ülkemizin bir kısmının bölünmesi sürecini başlatması…

Hükümetin Desteklenip Desteklenmemesi

Biz siyasî mücadelemizde değerlendirme yaparken ve tavır belirlerken şekle değil; fiile bakarız. Hükümleri pratik içinde yürütmeye çalışırken bu prensibe sıkı sıkıya bağlı kalmak her zaman şiarımız olmuştur. Fikirler arasında tutarlılık samimiyetin göstergesi olacağından, değerlendirme yaparken bizim dikkatimiz “söylem”den daha çok, söylemle dile getirilen hususları pratikteki karşılıklarındandır. 2012 Kasım ayında Kandıra F Tipi Cezaevi’nde kaleme aldığımız “90’dan Bugüne Umumî Bakış Ve Bugünkü Siyasi Durum” başlıklı durum değerlendirmesinin bir bölümünü oluşturan aşağıdaki yazıyı, şekle değil de, fiile bakmak prensibi ışığında dikkatinize sunuyorum. Bugün, birçok çevre içinde tartışılan hükümetle alâkalı bir meselenin, o zaman, bizim nasıl değerlendirdiğimizi gösteren aşağıdaki bölüme nazaran, bir takım yeni gelişmeleri hangi ilke ve mantık çerçevesinde değerlendirdiğimiz de görülecektir. Hesaplaşmanın Tarafları ve Son Durum Dünya çapında hesaplaşmanın yaşandığı bugün, Batı sömürgeciliğinin zaferinden söz etmek mümkün değil. Üç günde Bağdat’ı, iki günde Şam’ı, dört güde Tahran’ı almak için yola çıkanlar, hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. Gelinen son noktada plânların yeniden gözden geçirilerek “zararın neresinden dönersen kâr” hesabı, girilen bu yoldan çıkma düşüncesi var. Fakat, bu o kadar da kolay olmayacak, savaşı başlatma gücüne sahip Batı’nın, onu durdurabilmek için şu ân elinden pek bir şey gelmiyor. Pandora’nın kutusunu çok kolay açtı, ama, o kadar kolay kapatamayacak gibi… Bu büyük hesaplaşma, tüketmekte sınır tanımayan, dünya kaynaklarının yüzde seksenini yiyip bitirenlerle, kaynakların yüzde yirmisine mahkum edilmiş yüzde sensen arasındadır. Dünya nüfusunun yüzde yirmisine sahip Batı, Amerikan gücü liderliğinde saldırırken, bu saldırıya cephe cephe direnen geri kalan yüzde seksen, henüz bir liderliğe kavuşmuş değil. Batı saldırganlığının bir hedefi de zaten, yüzde seksenin birlik ve beraberliğini bozarak, güçlü bir liderliğe kavuşmasını engellemektir. Büyük hesaplaşma özellikle son on yıldır bölgemizde yoğunlaşmış ve şu ânda da içinde bu büyük hesaplaşmanın ideolojik ve siyasî muhtevasını barındırır şekilde “bölge savaşı” olarak sınırımıza dayanmıştır. Bölgemize yapılan saldırının adı da BOP’tur. Bölgemiz açısından bakıldığında bu savaş, BOP taşeron örgütleriyle, bu örgütlere direnen millî güçler arasındadır. Direnişin temelinde ise, İslâm var. BOP Eşbaşkanı bu hükümet, İBDA’nın düzene karşı verdiği devrimci mücadelede -buna radikal İslâm diyorlar- indirdiği ölümcül darbenin ardından iktidara gelmiştir. Bu hükümetin “Haçlılar Dünyası” tarafından kurgulanmasında ve körüklenmesindeki tek sebep, gerçek İslâm İBDA’nın yürüttüğü iktidar hedefli devrimci mücadelenin önünü kesmekti. İktidara geldiği daha ilk günlerde BOP’un Eşbaşkan’ı olduğunu büyük bir gurur ve pervasızlıkla halkımıza deklare eden bu hükümete, halkın seçtiği değil de, insanımızın üzerinde yapılan etkili zihni bir operasyonla, demokrasi oyunu içinde halka “SEÇTİRİLEN” demek daha doğrudur. Medya marifetiyle halka “İSTETTİRİLEN” bu hükümetin, gerçekte insanımızı temsil etmediği, on yıllık icraatı neticesinde açıkça görülmüştür. Hâlen ve yine medya marifetiyle bu halk desteğinin devam ettiği algısı yaşatılmaktadır. Bu hükümet, Amerika’nın, İBDA’nın temsil ettiği gerçek İslâm’ın gelişimine mâni olamayınca, bu gelişimi pasifize etmek için kurguladığı “Ilımlı İslâm” paradigmasının iktidara taşınmış siyasi örgütüdür. Bu “kurgu” göz önüne alındığında, hükümetin halkın hissiyatına tercüman olmaktan ziyade, hissiyata tercüman oluyor görüntüsü altında kendisini körükleyerek iktidara taşıyanların politik hedeflerinin aracısı olduğu görülür. Bu hedefler doğrultusunda bölgemizde yoğunlaşarak devam eden savaşın “aracı”dır bu hükümet. Bu mânâda kesinlikle, hissiyatı istismar edilerek “rızası” çalınan, yüzde doksana varan çoğunluğuyla Amerika ve İsrail düşmanı olan bu halkı temsil etmiyor. Peki kimi temsil ediyor? Gerçek İslâm -İBDA-‘nın önünü kesmek için “Ilımlı İslâm” paradigmasını kurgulayan ve bu paradigmanın siyasî örgütü olarak kendisine iktidar yolunu açanları temsil ediyor. Kuzey Atlantik sömürgeciliği, Hristiyan-Yahudi birliği AB ve bunların yasadışı örgütleri IMF, Dünya Bankası, NATO… bu hükümetin şuurlu olarak temsil ettikleridir. Yani Hristiyan-Yahudi Batı Dünyası… Ülkede uzun süredir egemen olan bu güçler, ilk defa bu özellikte bir hükümetin şahsında temsil edilmektedirler. Hükümetin temsil ettiği dini, siyasi, sosyal ve ekonomik uluslararası güçler yeni değil, muhtevasıyla bizatihi hükümetin kendisi yenidir. Geçmiş hükümetler de aynı uluslararası güçlerin temsilciliğini yapmış, emperyalist politikaların aracısı olmuşlardı. Fakat onlar, bu hükümetin yaptığı derecede gerçeği “Amerikan Türbanı”yla örtememişlerdi. Hükümetin temsil ettiği bu uluslararası güçlerin Tanzimat’tan bu yana devam eden etkisi ve son elli yıldır ülke siyasetindeki tartışmasız egemenlikleri sebebiyle, eski adamlarının direniş göstermelerine fırsat tanımadan onları tasfiye edip, kurguladıkları yeni paradigmayı iktidara taşımaları bu aşamada çok da zor olmadı. Zor olan kısım, şekli demokrasi oyununun sahneleneceği aşamaya kadar olan süreçti. Düzeni yürüten eski paradigma mensupları içinden düzenin gerçek sahiplerine karşı direnme girişimleri olmuşsa da, nasıl karşı çıkılacağı bilinmediğinden başarı sağlanamamıştır. Her paradigma değişiminde görülebilecek bu “problem”, karşı çıkmaya çalışanların toplama kampı mantığıyla tesis edilen cezaevlerine tıkılmasıyla çözülmüştür. Daha iktidara geldiğinin ilk günlerinden itibaren uyguladığı özelleştirme politikasıyla ülkeyi Ofere-Tafere yağmalatarak temsil ettiği uluslararası sermayeye diyet borcunu ödemeye başlayan hükümetin, zamanla etrafında yeni çıkar grupları da teşkil etmedi değil. Uluslararası sermayeyle sıkı bağlantı içinde hareket eden bu yerel yeni çıkar gruplarının hükümet etrafında kümelenmesi, paranın farklı bir kesime “halka halka” sistemli olarak dağıtılmasına da yol açtı. Hükümete halk desteğinin kotarılmasında kullanılan unsurların başlıcası olan “halka halka” işleyen bu “para” ilişkisi, desteğin devam etmesini sağlamak ve hükümet yanlısı yeni bir kitlenin teşkili için verilen “rüşvet” niteliğindeydi. Ayrıca aracısı olduğu Emperyalist politikaları BOP Eşbaşkanı sıfatıyla uygularken ses çıkarılmaması maksadıyla “halka halka” halka dağıtılan “sus payı” özelliği de taşıyordu. “Ben tüccarım her şeyi satarım!” diyen Eşbaşkan, bu süreçte “İmân” alım satımında da oldukça mahir olduğunu gösterdi. “Ilımlılık”ın misyonuna uygun olarak demokrasi içinde İslâm’ın yaşayabileceğine inananların ve bunu benimseyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Dikkat ediyorsanız “Şeriat” kelimesi sanki yasaklanmış gibi ve artık neredeyse pek kullanılmıyor. Her alanda, Amerikan tipi politikacının şahsında tecelli eden “Ilımlı İslâmcılık” tarafından kuşatılan halkımız, Hristiyan-Yahudi Batı’ya karşı var olan reflekslerini büyük oranda yitirmiş durumda. “Ilımlı İslâmcılık” tarafından BOP’un hedefleri doğrultusunda yürütülen “aptallaştırma”, “ehlileştirme” ve “düzene uydurma” operasyonu, zahiren on yıldır başarıyla yürütülüyor gibi gözüküyor. İnsan zekâsı hedef alınarak yapılan bu operasyonun sebep olduğu zihin kamaşması, bedahet hâlinde ortada olan mevzularda bile kendini göstermektedir. Bundan istifade ederek Irak ve Libya parçalandı. Suriye parçalanmak için saldırı altında, Afganistan işgali ise bütün şiddetiyle devam etmekte. BOP taşeronu bu hükümetin erketeliğinde gerçekleştirilen bu saldırılarda, saldırıya muhatap olan Irak, Libya ve Suriye devletlerinin üçünün de bölgede İsrail’i tehdit eden ülkeler olması mevcut iktidarın neyin “aracı” ve gerçekte kimi “temsil” ettiğinin açık göstergesidir. Bir taraftan, son tahlilde İsrail’in güvenliği, onu tehdit eden ülkelerin parçalanmasıyla garanti altına alınırken, diğer taraftan da ülke içinde siyasi ve askeri bürokraside yapılan tasfiye operasyonlarıyla iktidar sağlamlaştırıldı. En ufak bir muhalif duruşa tahammül edemeyen hükümet, ne kadar Batı karşıtı varsa “cezaevi”, “işsiz bırakma”, “itibarsızlaştırma” gibi hukuk ve ahlâk dışı yöntemlerle hepsini birden etkisizleştirerek bugün, sorunsuz bir şekilde iktidar koltuğunda oturmaktadır. BOP saldırısının stratejik hedefini daha iyi anlayabilmek ve “Eşbaşkanlık” mânâsını kavrayabilmek için Büyük Doğu Mimarı’nın şu hükmüne dikkat etmek gerek; “20. Asırda ve 21. asır eşiğinde Haçlılar dünyasının stratejisi, İslâm hisarını dışından zapt etmek değil, Truvalıların tahta atı şeklinde, gafil milletlere sahte kahramanlar imâl edip onu içinden düşürmektir.” (Necip Fazıl Kısakürek / Doğru Yolun Sapık Kolları, Sh.143) Bu hükmün ispatı halinde bugünkü siyasi durum budur. “Ilımlı İslâm”, BOP, BOP Eşbaşkanlığı, gaflet, aptallaştırma, ehlileştirme, düzene uydurma… Bu kavramların yan yana dizilmesiyle dahi, hükümetin misyonuyla birlikte siyasi manzara, bedahet hâlinde hemen görülüyor. Değiştiği hissi yaşatılan batıcı düzen değişmemiştir. İktidarın el değiştirmesiyle birlikte paradigma değişmiştir. Kuklaların değişmesiyle düzen değişmez. Fakat şu da inkâr edilemez, düzenin deri değiştirme süreci “değerlendirici şuur” için bir takım faydalarla birlikte, bazı zararlar ve birçok fırsatlar da barındırdı; hâlen de barındırmakta. 2002 Kasım’dan bugüne diğer bir önemli değişiklik ise, uluslararası siyaseti yönlendiren merkezlerin siyasî ve askerî güçlerinde yaşanmakta. Ankara’nın “bölgesel güç” imajını sağlayan “stratejik ortak” Amerika’nın on yıl önceki siyasî ve askerî gücü ile bugünkü arasında dağlar kadar fark var. Amerika, on yılda daha da gerilemiş ve güçten düşmüştür. Hükümeti doğrudan ilgilendiren bu durum, Ankara’da hem iç, hem de dış politikada farklı arayış ihtiyacını doğurabileceği gibi, beklenmedik politik tutumların ortaya çıkmasına da sebebiyet verebilir. İhtimâl kaydıyla söylediğimiz bu durumun aslında, işaretleri de yok değil. Daha sonra bu konuya tekrar değinmek üzere kendi adımıza şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz; şu an Ankara’nın, kafası en karışık adamı R. Tayyip Erdoğan’dır. Erdoğan’ın her hâlinden kendi içinde bir kırılma yaşadığı belli oluyor. Suriye konusunda gelinen son noktanın, yaşadığı bu kırılmayı tetiklediği kanaatindeyiz. İleriki günlerde, Başbakan’ın yaşadığı bu kırılmanın hangi yöne seyredeceğini hep beraber göreceğiz. Sermeyesi tükenen tüccarın kara kara düşünmesine misâl, Erdoğan da, on yılda “stratejik ortağıyla” yapacağını yapmış olarak, idaresi mümkün olmayan bir noktaya geldiğini görerek, bundan sonraki süreçte ne yapacağını düşünmektedir. Kırılmanın müsbet tarafa seyretmemesi için her türlü olumsuz şartın var olduğu Ankara’da, yine de belli olmaz. Beklenmedik farklı tutumların ortaya çıkması, belli mi olur, belki de Başbakan’ın hem bu dünyasını, hem de öbür dünyasını değiştirebilir. Fakat bugünkü geldiği noktanın, Erdoğan için pek de iç açıcı bir görüntü arz etmediği aşikâr. Bir de; İktidarı şahsî emeği veya teşkilatının verdiği mücadele neticesinde değil de, İBDA’nın 90 yılından itibaren Kemalist rejime karşı verdiği mücadelenin ve bu mücadelede indirdiği ölümcül darbelerle rejimi diz üstü çökertmesinin ardından ele geçirdiği gerçeğinin peşini hiç bırakmamasını eklerseniz, Başbakan’ın kafasının ne denli karışık olabileceğini daha iyi kavrayabilirsiniz. Gerçeğe en yakın şekilde ortaya koymaya çalıştığımız mevcut siyasî manzara ve bu manzara karşısında belirlenmesi gereken tavra dair söyleyeceklerimize alt yapı teşkil etmesi bakımından, birbiriyle alakalı bazı mevzular üzerinde durmakta fayda olduğu inancındayız. “Hükümetin Desteklenip Desteklenmemesi” Üzerine Buraya kadar ele aldığımız meselelerden, geçen on yıla ait olmak üzere BOP’çu ılımlılara karşı alınması gereken tavrın bizim açımızdan ne olduğu anlaşılmıştır herhâlde. “BOP Eşbaşkanlığı”nı yürüten bu hükümetin desteklenip, desteklenmemesi gibi daha müşahhas bir çizgide meseleyi açmamız gerekirse… Son bir iki yılda etkisi azalmakla beraber, Amerikan tipi medya tarafından öyle bir hava oluşturuldu ki, AKP iktidarını desteklemeyenler neredeyse vatan haini muamelesi görmeye başladılar. Son bir-iki yılda etkinin azalmasının sebebi ise, bu propaganda savaşında önde giden Liberallerin kenara itilmeleridir. 2010 yılından itibaren başlayan Liberal-Ilımlı çatışması şiddetlenerek devam etmekte. Ergenekon operasyonlarıyla oluşturulan sahte kutuplaşma ortamında hükümeti desteklemeyenler “Ergenekoncu” olarak yaftalanırken, destekleyenler de AKP’li damgası yediler. Bir siyasî-sosyal gruba mensup olmakla, o siyasî-sosyal grubun herhangi bir hamlesini desteklemek veya karşı çıkmak birbirine karıştırılır oldu. Mensup oldukları topluluklarda davaları adına hiçbir varlık gösteremeyen dar kafalı tiplerin ısrarla devam ettirmeye çalıştıkları bu sahte kutuplaşma ortamından sadece BOP saldırganlığı kârlı çıkmaktadır. Çünkü bu sahte kutuplaşmayla perdelenen, BOP saldırganlığı ve ona karşı ortaya konulan direniştir. Bu direniş açığa çıkmasın diye, zaten, insanlar “şucu-bucu” olarak yaftalanıyor. Oluşmasında liberallerin öncülük ettiği, şu an ise, daha çok “yandaş” denilen hükümete yakın medyanın devam ettirdiği sis perdesini dağıtıp, gerçek gündemi ve temel çelişkiyi ortaya koymak da bizim görevimiz olmalı. Bu görev yerine getirilirken benzerlerine ancak kahvehane sohbetlerinde veya çocuk mızmızlığında rastlanabilecek tavır ve tutumların benimsenmesi hayâl dahi edilemez-edilmemeli. Hükümetin desteklenmesine yönelik, uluslararası güçlerin desteğiyle yürütülen medya kampanyası malum… Bu kampanya bugüne kadar o kadar şiddetli yürütüldü ki, iktidarın uyguladığı politikalara karşı çıkmak isteyenler dahi, yürütülen propagandanın çapı ve şiddetinden dolayı “suçluluk” duygusu içine girdiklerinden ve cesaretleri kırıldığından, düşündüklerini tam olarak ifâde edemez oldular. Batıcı Düzen yararına hükümetin desteklenmesini adetâ “İlahi emir”miş gibi dikte eden merkezlerin, aynı şeyi gizli ve açık yollarla bizden de istedikleri sır değil. Bu desteğin verilmesini isteyen malum çevreler, acaba, bu istediklerini hangi ideolojik ve politik gerekçelere dayandırmaktadır? “Ham yobaz, kaba softa” tayfasının Amerika tarafından “ılımlı” vasfı kazandırıldıktan sonra, Büyük Doğu kaçkınlarının veya Onun “düşük çocukları”nın başatlığında partileşip, iktidar koltuğuna oturmalarını ne adına ve kime karşı desteklememiz gerekiyor? Hükümetin herhangi bir icraatının mücadelenin yakıtı olarak desteklenmesiyle, hükümetin tüm icraatlarının kökten desteklenmesini birbirinden ayırarak yine sormak durumundayız ki, hangi ideolojik ve siyasî faydaya nisbetle bu destek bizden isteniyor? 90’lı yıllarda İslâm Devrimi’nin -İBDA’nın- önünü kesmek için körüklenen “ılımlılar”a, Devrim adına konulan siyasî ve askerî sert tavrın, hiç “beklenmedik” bir şekilde iktidara taşındıklarında onlara desteğe dönüşmesini gerektiren, ne türlü önemli değişiklikler yaşandı? Hükümetin desteklenmesini savunanlar derse ki, “Bu hükümet Kemalist rejime karşı dik duruyor. Bu dik duruşundan dolayı darbe yapmak isteyen eski paradigma sahiplerini etkisizleştirdi.” Biz de deriz ki, bu külliyen yalan! Belli egemen güç merkezleri tarafından oluşturulmuş bu büyük yanılgının, en ufak bir gerçeklikle uzaktan yakından alâkası yoktur. Çünkü; 90 yılında Amerika’nın Irak’a saldırısıyla meydan yerine çıkan, hemen arkasından da “Tüm İktidar İBDA’ya!” şiârıyla devam eden İhtilâlci Mücadele, 99’a gelindiğinde zirveye çıkmıştı. Batı’ya “ılımlı İslâm”ı kurgulamak zorunda bırakan ve bu yapıya iktidar yolunu açmak için 28 Şubat Operasyonu’nu tezgâhlatan sebep, bu mücadelenin önlenemez yükselişiydi. 99 yılında ise, o güne kadar devrim adına vurulan darbelerden bitap düşerek “leş” hâline gelmiş düzene, İBDA’nın “esas darbe” niteliğinde indirdiği ölümcül darbeyle, neredeyse ortada Kemalist-Memalist rejim kalmadı. Siyasî ve askerî aygıtları işlemez hâle getirilerek, can çekişir şekilde dizleri üzerine çökertilen rejim, bitkisel hayata girmiş olarak komada fişinin çekileceği günü bekliyordu. Bu hükümet, İBDA’nın rejime indirdiği bu bitirici darbenin ardından iktidara geldi. Ortada “dik duracak” bir rejim filân kalmamıştı. Denildiği gibi ortada güçlü bir rejim olsaydı, zaten AKP’nin iktidarı tasavvur dahi edilemezdi. Hükümetin yaptığı, İBDA’nın alnının ortasından vurarak yere serdiği cesedi, kitlelere kanlı canlı göstererek tekmelemek ve tekmeletmekten ibarettir. Hâliyle ortada darbe-marbe yapacak güçte bir yapının varlığı da söz konusu değildi. Hükümetin “dik durduğu”, varlığına meşruiyet kazandırmak için uluslararası güçlerin desteğiyle bizzat kendisinin ürettiği hayâletlerdi. İBDA’nın verdiği Devrimci Mücadele’nin hedefine ulaşmasına mani olmak için kurgulandığını, körüklendiğini gizlemek niyetiyle bu dünyada işi bitirilmiş olanların hayâletine karşı dik duran(!) hükümet! Ayrıca, on yıldır sinsi, mahcup şekilde örtülmek ve Müslümanlar başta olmak üzere bütün toplum katmanlarına kanıksatılmak istenen şu gerçeklere dikkat: Düzenin eski yürütücüleri Hristiyan-Yahudi Batı hayat tarzını insanımıza dayatırken suçlu oluyor da, aynı “HAZCI” hayat tarzını İslâmî kılıfla dayatan, insanımıza benimsetmeye çalışan “ılımlılar” niçin suçlu olmuyor? Düzenin eski yürütücüleri Amerikancı, NATO’cu, AB’ci, IMF’ci ve daha bilmem neci vatan haini muamelesi görüyorlar da, bu hükümet Amerikancı, NATO’cu, AB’ci, IMF’ci olurken niçin aynı muameleyi görmüyor? Üstelik bu hükümet kadroları daha iktidara gelmeden, ısınma turları attıkları dönemde “değiştik-dönüştük” diyerek ellerinden, ayaklarından, kalplerinden ve beyinlerinden Batı’ya, Amerika’ya, NATO’ya, AB’ye, BM’ye, uluslararası sermayeye, hâsılı “Haçlılar dünyası”na bağlılıklarını ilân etmediler mi? İktidara geldikleri günden bugüne geçen on yıl boyunca da BOP Eşbaşkanı sıfatıyla bu bağlılıklarına sadık kaldıklarını uyguladıkları politikalarla kâmilen göstermediler mi? Ecevit, uluslararası eli kanlı terör örgütü NATO’nun kıçını toplasın diye Afganistan’a asker gönderirken İslâm düşmanı oluyor da, aynı şeyi bu hükümet yapınca neden bir sessizlik duvarı örülüyor? Özal, Amerika’nın Irak işgaline erketelik yaptığında gördüğü tepkiyi, onun yaptığını misliyle yapan, Libya ve Suriye’yle devam eden, bu yetmiyormuş gibi, Batı sömürgeciliğine direnişin sembolü ve İsrail’in korkulu rüyâsı hâline gelmiş bağımsız iki Ehl-i Sünnet ASÎ liderin -Saddam ve Kaddafi- Haçlı istilâ orduları tarafından katledilmesine bilerek, isteyerek, bütün zihni melekeleri sağlıklı olarak yardım ve yataklık misyonunu yerine getiren bu hükümet ve BOP’un Eşbaşkanı niçin görmüyor? Niçin tüm bu ihânetlerine rağmen hükümete ve onun başına karşı gerekli tepkiyi ortaya koymayarak “hoşgörülü” bir yaklaşım sergileniyor? Üstelik Yahudi’nin taktığı “en cesur insan” madalyasını hükümet halâ göğsünde taşımaya devam ediyor. Hükümete destek sağlamak için oldukça gayretkeş davranan bu merkezlerin “ılımlılık”ın karakterini de gösteren yukarıdaki sorulara açık ve net cevaplar vermesi gerekir. Diğer taraftan; Bir ân için, hükümetin biraz da olsa samimi ve rejime karşı mücadele gayreti içinde olduğunu varsayalım. O zaman rejime karşı mücadele yararına bizim hükümeti değil, hükümetin bütün imkânlarıyla İBDA’yı desteklemesi gerekir. Çünkü, 90 yılından bugüne kadar bu mücadelenin merkezinde İBDA vardır. İBDA’nın açtığı yoldan iktidara gelen bu kadrolarda biraz samimiyet olsa, bu mücadelenin tartışmasız kesin zaferi ve daha sonra iç ve dış düşmanın karşı-darbe girişimine karşı bu zaferin korunması için, bizden destek beklemek yerine, kendisinin İBDA’yı desteklemesi gerektiğini bilir. Bu destek kapsamında yapması gereken ilk iş Kumandan Mirzabeyoğlu’nun serbest bırakılması olmalıydı. Serbest bırakmak bir tarafa, gönüldaşların farklı farklı samimi çalışmaları olmasaydı on yıl boyunca olduğu gibi bugünde hiçbir iktidar mensubu İBDA Mimarı hakkında tek bir söz bile etmeyecekti. Zannedildiği gibi bu iktidarın düzenle bir alıp veremediği yoktur. Var olduğunu zannetmek, bizce bir algı yanılmasıdır. Onun bütün derdi BOP kapsamında kendisine bahşedilen iktidarı sağlamlaştırarak korumaktır. Tehlike sıralamasına göre, muhalif gördüğü her şahsı, her zümreyi, daha çok belden aşağı yöntemlerle etkisizleştirme gayreti, hep iktidarını koruma hedefine yöneliktir. Hükümetin sorunu düzenle değil, düzenin eski yürütücüleriyleydi. Bırakın İBDA’nın desteklenmesi ve İbdacıların güçlenmesine yardım etmeyi, onlar baş düşman emperyalizme karşı kendi imkânlarıyla bunu yapmaya çalışırken, hükümetin bunu engellemek maksadıyla nasıl düşmanlık içinde bulunduğu belli. İBDA Mimarı’nın, bu hükümetin on yıllık iktidarı döneminde efsanevî Telegram İşkencesi altında ve fiziki şartları ağırlaştırılmış olarak esir tutulduğu, İbdacıların “ağırlaştırılmış müebbet” hapis cezalarının Yargıtay tarafından onandığı ve en küçük fırsatta dışarıdaki gönüldaşların uyduruk sebeplerle tutuklanmaya çalışıldığı, ceza alan arkadaşların hukukçuların bile unuttuğu bilmem hangi kanun maddesi işletilerek infazlarının yakıldığı ortada. Geçmiş dönem hükümetlerinden farklı, İBDA’ya karşı en ufak bir tutum sergilemeyen bugünkü iktidarın, şu âna kadar sürdürdüğü bu tavrın muhtevasını anlayabilmek için ille de âlim olmak gerekmiyor. Uygulamalarıyla her şey ortada. On yıllık dönem boyunca minimize edilen illegal faaliyetleri kendisine tanınmış fırsat ve açılmış kredi olarak değerlendirip, bir ân önce yapılması gerekenlere dair -başta İBDA Mimarı’nın bırakılması- adım atacağına, bu durumu karşı tarafın güçsüzlüğüne hamleden hükümet, şımarıklık ve kibirde hudut tanımayan bu hâliyle desteği ne kadar hak ediyor sizce? Hükümetin icraatlarıyla alâkalı izah etmeye çalıştığımız bu hususlar, desteklenmesinin hangi şartlara bağlı olduğunu da göstermektedir. Bu şartların tahakkukunda desteklemek için bir ân bile tereddüt etmeyeceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Fakat, bu şartların oluşması imkânsız değilse bile, çok zor. Çünkü, bu yapının kurgulanış amacı belli: İslâm’ı içerden tahrif etmek. Geçmişte “dava kaçkını” sıfatıyla, “engelci” pozisyonunda, dıştan toslamaya çalışanların ekmeğine yağ sürenler, bugün bizzat onların yerine geçerek aynı misyonu yerine getirmektedir. Aralarındaki tek fark, “dıştan toslamaya” çalışanlar, gerçeği “esas düşman” olarak ifşâ ediyorlardı; bunlar ise, gerçeğin yerine geçmek maksadıyla, onu saklayarak üzerini örtüyorlar. Peki bu davranışlarının sebebi nedir? Bu sorunun cevabını “Stratejik Ortak”larının, bölgede yürüttüğü savaşla hangi ideolojik ve siyasî hedeflere ulaşmak ve ne tür neticeler elde etmek istiyor, işte buna bakarak aramak lazım. Biz de bundan sonraki bölümlerde bunu yapmaya çalışacağız. Biz, hükümete karşı müsbet veya menfi tavır belirlenirken, kesinlikle kuru övgü veya kuru sövgü tutumu içinde bulunulmaması gerektiğine inanıyoruz. Mensup olunan anlayışa nisbetle ortaya konulacak ideolojik ve politik gerekçelere göre, iki tutumdan birinin benimsenmesi gerekir. Bunun neticesinden aynı gerekçelerden dolayı iki farklı tavır ortaya çıkabileceği gibi, farklı gerekçelerin ışığında aynı tavır da sergilenebilir. Mücadelenin hedefleri noktasından yapılacak fayda ve zarar hesabından sonra, ortaya konulması zaruri fiîli politik tutumların barındırdıkları “karşıtlıktan” dolayı, karşılıklı “cepheleşme”ye yol açmaması, tutarsızlık görüntüsüne engel olarak zenginliği de beraberinde getirecektir. Gerekçeleriyle ortaya konulacak fiîli politik tutum hâlinde benimsenmiş her tavır, yanlış olduğuna inanılsa dahi “gerekçeler”inden dolayı bizim için değerlidir. Aslına bakılırsa “Devrim Süreci” çerçevesinde BOP, Hükümet ve ılımlılığı da içine alacak şekilde bu mesele 10 yıl önce kırıp dökmeden tartışılmalıydı. Zaman zaman bu çerçevede fikir alış-verişleri olmadı değil, ama, gelinen noktada bunun yeteri kadar yapılmadığı görülüyor. Bugün ise, on yıllık icraatı yok sayarak gösterilecek destek veya aksi tutum olmak üzere, her iki tavır da bize çok doğru gelmiyor. On yılın sonunda hükümete karşı “değişiklik” de dahil olmak üzere müsbet veya menfi bir tavır belirleme ihtiyacı, hükümetin görev yaptığı dönemin muhasebesi yapılarak giderilebilir. Ancak o zaman hangi hareket tarzının öne çıkarılacağı, hangisinin geri çekileceği ve hazırlığın hangi noktalardan ve hangi muhtemel iç ve dış gelişmeye göre yapılacağı hakkında daha sağlıklı kararlar verilebilir. Hükümetin on yıllık icraatını değerlendirirken hileli tavırlarla yok sayamayacağımız, hem destekleyenlerin hem de desteklemeyenlerin izâh etmesi gereken biri dinî, diğeri de siyasî olmak üzere iki hüküm karşımıza çıkmaktadır: “Mürted” ve “Genel Vali”… Mürted; İslâm’dan dönerek, Müslümanların ve İslâm’ın aleyhine çalışan… Genel Vali; Emperyalizm’in işgal ettiği topraklara, kendi adına orayı idare etsin diye atadığı kişi… Sakın yanlış anlamayın, biz şu ân hiç kimseye ne “mürted” ne de “Genel Vali” demiyoruz. Hükümetin hangi “fiilleriyle” bu hükümleri bağladığı üzerindeyiz. Meseleye, en azından verildiği dönem itibariyle bu hükümler çerçevesinde de bakılması gerektiğini söylemeye çalışıyoruz. Hüküm fiille bağlı olduğuna göre, hükmün geçerli olup olmaması da, hükme mevzu olan fiilin devam edip etmemesiyle bağlantılıdır. Bu da bir süreci ifâde eder. Meselâ, küfür üzere olan bir insana “kâfir” denir. Fakat, bu insan süreç içinde önceki hâlinden vazgeçip, İslâm’ı kabul ederse, onun hakkında verilen bu “kâfir” hükmü geçerliliğini yitirerek onun üzerinden kalkar. Çünkü hükme mevzu olan fiil değişmiştir. Durup dururken hükmün değişmeyeceğine binaen, bu dinî ve siyasî iki hükmün geçerliliğini koruyup korumadığını anlamanın yolu, hükmün verildiği ândan itibaren bugüne kadar iç ve dış ilişkileri ve hedefleriyle birlikte hükümetin icraatlarını sağlıklı bir şekilde değerlendirmekten geçmektedir. En azından bizim düşüncemiz bu yönde. Hüküm sahibinin verdiği hükmü tekrar etmek değil de, hükmü bağlayan fiili anlamak… Devlet ve düzeni temsil eden ve yürüten “ılımlılar”a karşı fiili tutum halinde ortaya konacak müsbet veya menfi tavrın tutarsızlık arz etmemesi için, kendi adımıza bahsettiğimiz bu değerlendirmenin her açıdan yapılması gerektiğine inanıyoruz. Hükümetin geçmiş dönemlerdeki yanlış icraatlarından rücu ederek, hatâların telafisi için ortaya koyması gereken tavırlar söz konusu olduğunda, desteklemek için tereddüt edilmez. Hükümetin hatâdan döndüğünü gösterici başlıca icraatlar şunlardır: 1. Kayıtsız şartsız İBDA Mimarı’nın hemen serbest bırakılması, 2. Emperyalizmle siyasî ve askerî bütün bağların koparılması, 3. Ülkedeki İncirlik gibi bütün işgal üslerinin kapatılması, 4. Açık ve gizli uluslararası bütün antlaşmaların iptal edilmesi, 5. Bugüne kadar yapılmış bütün gizli antlaşmaların açıklanması, 6. İslâm Coğrafyasını istilâ eden haçlı ordularının işgale son vererek, bölgemizi derhal terk etmesi ültimatomunu açıkladıktan sonra, işgalciye karşı verilen direnişe destek verileceğini dünya kamuoyuna deklare edilmesi, 7. İsrail diye bir devletin tanınmadığının açıklanması, 8. İBDA Mimarı’na yapılan Telegram işkencesinin ilk önce kabul edilmesi, sonra da açığa çıkarılması. Başlıklar hâlinde sıraladığımız bu hususlar, bizim açımızdan hükümetin desteklenmesinin şartlarını oluşturmaktadır. Hatâdan döndüm demek siyasette yeterli değildir, döndüğünüzü icraatlarınızla göstermeniz gerekir. Ali Osman ZOR